Tag Archives: hizalanma

sonbaharda yoga

Standard

Sararan yapraklar, serinleyen hava, azalan güneş ışığı, bulutlu gökyüzü ve ansızın bastıran yağmur… Evet yine bir sonbahar mevsimi… Ve 23 Eylül sonbahar gündönümü… Gün gece eşitliği. Yalnız bu gün ve gece eşitliği, 21 Mart’taki eşitlikten biraz farklı. 21 Mart geldiğinde, önümüzde hiç bitmeyeceğini düşündüğümüz yaz ayları olduğunu, günlerin uzayacağını, kuzey yarımküreyi daha sıcak, uzun ve aydınlık günler beklediğini biliyoruz. Oysa ki 23 Eylül, kuzey yarımküre için karanlık, kısa ve soğuk günlerin habercisi. Tüm bu coğrafi bilgilerden bize ne diye düşünebilirsiniz. Aslında bizi çok ilgilendiriyor. Bir süredir yazılarımı takip ediyorsanız, güneşin ve ayın beden, ruh ve zihinlerimizin üzerindeki etkisini fark etmişsinizdir. Tabii ki güneş ve ay ve değişen mevsimler yoga pratiğimizi de etkilemekte. Peki sonbahar gündönümünde ve bunu takip eden yaklaşık iki buçuk aylık sonbahar mevsiminde ne tarz yoga yapmalıyız?

2009-2010 tum fotolar 282

Bu konuyu açıklamadan önce, kısaca Hint yaşam bilimi, “Ayurveda”dan kısaca bahsetmeliyim. Sizlerin de bildiği gibi, Ayurveda bedenlerimizi “vata” “pitta” ve “kapha” adında üç ayrı tipe ayırmakta ve bu beden tiplerine “dosha” adını vermekte. Bazı kimselerde “vata” beden tipi hakim, bazı kimselerde ise “pitta” ya da “kapha.” Aynı şekilde mevsimlerin de belli “dosha”ları var. Sonbahar, “vata dosha”nın mevsimi. “Vata”, bedenlerimizde hareket kabiliyetine hükmeden sinir sistemimizle ve boşaltım sistemimizle ilgili bir “dosha”dır. “Vata” beden tipini tanımlarken, soğuk, kuru, sert, hafif, değişken, düzensiz ve hareketli gibi sıfatlar kullanabiliriz. Ayrıca, bu beden tiplerinde hava ve eter elementleri daha baskındır.

Sonbahar mevsiminde vata enerjisi arttığı için, kendimizi dengesiz ve sanki yer ayaklarımızın altından kayıyormuş gibi hissedebiliriz. Tüm bu nedenlerden dolayı, yoga yaparken köklenmeye dikkat etmemiz gerekmektedir. İster ayakta bir asana istersek oturarak bir asana yapalım, ayaktayken ayağımızın altındaki toprak enerjisini ve köklenmeyi hissetmeli; otururken ise kalçamızdan sanki yere doğru köklenmeye çalışmalıyız.

Vata enerjisini dengelemek ve kendimizi soğuk enerjiden biraz daha sıcak enerjiye yönlendirmek için, “pranayama” (nefes) tekniklerinden de faydalanabiliriz. Sol burun deliğimizi kapatıp sadece sağ burun deliğimizden nefes alıp vemek bedenimizdeki eril ve güneş enerjisini uyandıracak ve serin günlerde ısınmamıza yardımcı olacaktır.

Gündönümü dediğimizde, ister sonbahar isterse ilkbahar olsun, hep bir eşitlikten bahsetmeliyiz. Bu dönemlerde, gün ve gece eşit olur ve birkaç gün içinde gece veya gündüz uzamaya başlar. Gün ve gece eşit olunca, aydınlık ve karanlık da eşit olur. Ateş ve su, yin ve yang eşittir. Durağan ve akışkan, bilinen ve bilinmeyen, içe ve dışa yolculuk, görülen ve görülmeyen, mantık ve içgüdü, bilinç ve bilinçaltı arasında bir denge kurmalıyız çünkü 23 Eylül’de güneşten aya, aydınlıktan karanlığa, yangden yine, dıştan içe yolculuğa, hareketten sakinliğe ve ateşten suya geçmekteyiz. O yüzden, bu dönemlerde denge çok önemlidir. Yoga derslerimizde ya da kendi pratiğimizde mutlaka “vrksasana” (ağaç duruşu), “garudasana” (kartal duruşu), “natarajasana” (dansçı pozu), “utthita hasta padangusthasana” (el ayağa uzatılmış duruş), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı) gibi denge duruşlarına yer vermeliyiz.

Ayrıca, sonbahar gündönümünde ve sonbahar boyunca akciğer ve kalın bağırsaklar meridyenlerini çalıştıran asanalar da yapabiliriz. Örneğin, “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnemesi), “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “tadasana” (dağ duruşu), “high lunge” (yüksek hamle), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “parsvakonasana” (geniş açı duruşu), “garudasana” (kartal duruşu), “natarajasana” (dansçı duruşu), “apanasana” (dizleri göğüse çekme), “yogic cycles” (yoga bisikleti–karın çalıştırma) ve “jathara parivartanasana” (karından burgu) kalın bağırsak ve akciğerleri çalıştırmak için güzel bir akış olabilir.

“Eka pada adho mukha svanasana” (tek bacak havada aşağı bakan köpek), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “parighasana” (kapı duruşu), “ardha chandrasana” (yarim ay duruşu), “malasana” (çelenk-dua tespihi duruşu), “bakasana” (karga duruşu), “sirsasana” (baş duruşu), “dandasana” (asa duruşu), “paschimottanasana ” (yerde öne eğilme),  “balasana” (çocuk duruşu), “phalakasana” (sopa duruşu), “chaturanga dandasana” (şınav pozu), “salabhasana” (çekirge duruşu), “dhanurasana” (yay duruşu), “supta virasana” (yerde kahraman duruşu), “bhujangasana” (kobra), “vasisthasana” (yan sopa duruşu), “marichyasana” (Bilge Marichi burgusu), “ustrasana” (deve duruşu) sonbaharda yoga derslerimize ya da kendi pratiğimize ekleyebileceğimiz diğer duruşlardır.

Sonbaharda yoga yaparken, özellikle köklenmeye önem vermemiz gerektiğinden bahsetmiştim. “Ujjayi pranayama” (kahraman nefesi), bizi ısıtırken sakatlanmamızı engeller ve sadece sonbaharda değil her mevsim kullanabileceğimiz bir nefes tekniğidir.

Sonbaharda bedenimizde artan “vata” elementi nedeniyle kendimizi daha esnek hissedip, sınırlarımızı fark etmeden kendimizi sakatlayabiliriz. Bu yüzden, yoga derslerinde veya kendi pratiğimizde, yavaş ve yumuşak bir akış izlemeliyiz. Her yoga dersinin olmazsa olmazı olan “savasana”yı (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu), daha uzun tutarak bedenimizdeki vata enerjisini dengelemeliyiz. Üzerimize bir battaniye almak ve gözlerimizi bir göz yastığıyla kapatmak daha çok sakinleşmek ve dinginleşmemiz için faydalı olabilir.

Gündönümünü bir de “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle karşılayabiliriz. “Vata dosha”, bedendeki hava ve eter elementi ile ilişkilidir. Hava ve eter elementlerini dengelemek için bedendeki ateş elementini arttırarak da çalışabiliriz. Dolasıyla gündönümünde 108 güneşe selam serisi yaparsak, bedeni ısıtır ve ateş ve su elementlerini (pitta dosha) arttırırız.

Bu haftaki grup dersime gittiğimde aklımda gündönümü üzerine bir ders yapmak yoktu. Nedense herkesin bedeni köklenmek istiyordu. Ayaktaki duruşları çalışmak, özellikle “savaşçı” duruşlarına yoğunlaşmak istiyordu. Hizalanmaya ve köklenmeye dikkat etmek ve bu şekilde toprak elementini hissetmek istiyordu öğrenciler. “Virabhadrasana I”, “virabhadrasana II”, “virabhadrasana III” (birinci, ikinci ve üçüncü savaşçı), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “trikonasana” (üçgen)… Ayak tabanından başın tepesine kadar tüm hizalanmaları bir bir gözden geçirerek ve duruşlarda uzun süre bekleyip köklenmeyi hissederek çalıştık. Beden ile nefesi uyumlu hale getirmeye özen gösterdik. Her bir “asana”yı (duruş) yaparken bir nefes boyunca yapmayı denedik. Kimi zaman gözleri kapatarak bedenin nefes ile uyumunu hissetmeye çalıştık. Ayaklarımızın altındaki toprak enerjisini ayak tabanlarından başımızın tepesine kadar çekmeyi deneyimledik. Beden, nefes ve zihin birlikteliğini hissettik.

Ben bu haftaki derslerde gündönüme odaklanmayı unutmuş olsam bile bedenler unutmamıştı. Öğrencilerin bedenleri içgüdüsel olarak köklenmek ve toprak enerjisini hissetmek istiyordu. Ve bu haftaki derslerde de aynen böyle oldu.

Günler, aylar ve mevsimler sürekli bir döngü içinde. Tıpkı yogada olduğu gibi hayatın içinde de bir akış var. Sürekli bir devinim. Kış, ilkbahar, yaz derken sonbahar geldi. Her mevsimde bedenlerimize, zihinlerimize ve ruhlarımıza hitap eden değişik tarzlarda yoga yapabiliriz. Önemli olan, tüm bu mevsimlerde beden, zihin ve ruh birliği ve bütünlüğümüzü sağlamak ve dengede kalabilmek. Gerisi hikaye…

Reklamlar

derse katılmak

Standard
Yoga eğitmeni olarak derslerde öğrencilere örnek olmak için “asana”ları siz de yapmalı mısınız yoksa sadece sözlü yönerge vermeli ve öğrencilerin arasında dolaşıp hizalanmalarını kontrol etmeli ve onları “asana”larda derinleştirmeli misiniz? Belki çoğu eğitmenin karşılaştığı en önemli sorunlardan birisidir bu. Öğrencilere model olmak için “asana”ları yaparsanız, öğrenciler bu duruşları “sizin gibi” yapmaya çalışabilir ve kendilerini sakatlayabilirler. Model olmaz da öğrencilerin arasında dolaşırsanız da bazen verdiğiniz sözlü yönergeleri anlamayabilirler. Yani hangi tarzı seçerseniz seçin, öğretmen olarak sorunlarla karşılaşabilirsiniz. Kişisel olarak ben, derslerde öğrencilerin arasında dolaşıp hizalanmalarını kontrol etmeyi tercih ediyorum. Bu nedenle de uzunca bir süredir derslerde akışlara katılmıyorum. Meğerse öğrenciler benim de akışlara katılmamı ve onlarla “bir bütün olarak” yoga yapmamı istiyorlarmış.
20150202_104809
Geçen hafta özel dersime gittiğimde öğrencinin birkaç gündür çok yoğun kardiovasküler çalışmalarda bulunduğunu ve zihinsel olarak da yorgun olduğunu gördüm. O an bedeni ve zihni esnetmemiz gerektiğini fark ettim. Uzun zamandır hızlı ve akışlı dersler yapmıştık. Biraz yavaşlamanın vakti gelmiş de geçiyormuş meğer.
Nedense o gün ben de derse katılmak ve öğrenciyle birlikte asanaları yapmak istemiştim. Doğa sesleri eşliğinde uzunca bir meditasyondan sonra, “sukhasana”da (kolay oturuş) bedeni sağa ve sola esnettik (lateral esneme). Bu duruşta kalmaya devam ettik ve omurgayı yuvarlayıp düzelterek bedeni ısıttık. En son burgular ile omurgayı iyice hareketlendirdik ve dört ayak üzerine geçtik. Dört ayak üzerinde baldır kaslarını, kasık ve bacak içlerindeki kasları esnettik. “Uttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu) ile omurgayı geriye doğru eğmiş ve “balasana” (çocuk duruşu) ile omurgayı öne doğru eğip dengelemiştik.
“Ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle) ve “anjaneyasana” (alçak hamle) duruşları ile kasık kaslarını ve kalça fleksör kaslarını esnettik. Bu arada ben, öğrencinin tam karşısına yerleşmiştim. Dört ayak üzerinde bedenin sağ ve sol yanlarını esnetirken (lateral esneme) öğrencinin kulağın yanında bana doğru dümdüz uzayan kolunu yakalamış ve bedenin yanını daha da esnetmesine yardımcı olmuştum. Bu arada o da benim bileğimi yakaladığı için benim bedenimin yanını esnetiyordu.
“İkili çalışmamız” hamle duruşlarında da devam etti. Birbirimize uzanan kolları tutup duruşlarda daha da derinleşmiştik. “Anjaneyasana”da ön bacağı düz hale getirip bacağın arkasındaki “hamstring” kaslarını esnettikten sonra kalçayı yere oturtup uzun olan bacağın üzerine doğru öne eğilmiştik. On nefes bu duruşta bekledikten sonra nefes alırken omurgayı yukarı doğru uzatmış ve nefes verirken geriye doğru yatmıştık (half saddle/yarım eyer duruşu). “Half saddle”da uzun olan bacağın açısını değiştirip duruşta derinleşmiş ve ön bacak kaslarını daha da esnetmiştik. Aynı seriyi öbür bacakta tekrarladıktan sonra, “supta virasana” (yerde kahraman duruşu) ile ön bacak kaslarını ve göğüs kafesini rahatlatmıştık. Bu duruştan kalktıktan sonra “virasana”ya (kahraman duruşu) geçmiş ve bu duruşta bedenin iki yanını esnetmiş (lateral esneme), omurgayı yuvarlamış ve göğüs kafesini açmış ve en son omuzları geriye doğru yuvarlamış ve göğüs kafesini tavana doğru çevirip göğüs kafesini iyice açmıştık.
“Half frog” ile bacağın arkasındaki “hamstring” kaslarını ve bacağın içindeki kasık kaslarını esnetmiş ve bedeni bükürek burguyla omurgayı rahatlatmıştık. Kasık kaslarını biraz daha esnetmek için “frog” (kurbağa) duruşunda bir süre beklemiştik. Dizlerin üzerinde yükselmiş ve kollarla tavana doğru uzamaya çalışmıştık.
“Adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ile bedeni dengeledikten sonra “eka pada raja kapotasana” (güvercin duruşu) ile kalçayı dışa çeviren kasları rahatlatmıştık. Sonra arkadaki bacağın topuğunu kalçaya doğru yaklaştırmış, önce ters tarafın koluyla bu ayağı yakalamış ve omurgayı yana doğru açmıştık. Sonra aynı taraftaki kolla ayağı yakalamış, öbür tarafın kolunu kulağın yanından tavana doğru uzatmıştık. Biraz daha derinleşmek için iki kolu da geriye doğru götürmüş, omuzları geriye doğru yuvarlamış ve arkadaki ayağı tutmaya çalışmıştık.
Bedenin enerjisini terse çevirmek için “salamba sarvangasana”, “halasana” ve “karnapidasana” (omuz duruşu/saban duruşu/kulak basıncı duruşu) serisini kullanmıştık. “Setu bandhasana” (yarım köprü) ile göğüs kafesini esnettikten sonra “cat tail” (kedi kuyruğu duruşu) ile omurgayı bükmüş ve rahatlatmıştık. Dizleri göğüs kafesine çekip (apanasana) omurgayı sağa sola ve öne arkaya salladıktan sonra “ananda balasana” (mutlu bebek duruşu) ile kuyruksokumunu rahatlatmıştık. Sırada “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu).
“Savasana” sonrasında bağdaşta otururken öğrenci, “sizinle birlikte yoga yapmayı özlemişim. Ne zamandır sadece sözlü yönerge veriyorsunuz ve asanaları siz yapmıyorsunuz. Birlikte çalışmak çok iyi geldi. Hele ki karşılıklı birbirimizin esnemesine yardım ettiğimiz ve birbirimizi uzattığımız duruşlar çok keyifliydi ve her asanada daha da derinleşmemi sağladı” dedi. O an anladım ki kesin bu doğru, kesin şu doğru diye bir şey yok. Tabii ki öğrencilerin arasında dolaşmak, onların hizalanmalarını kontrol etmek ve onları duruşlarda derinleştirmek öğretmen olarak yapmamız gereken bir şey. Ama sanırım öğrenciler ara sıra onlarla birlikte bir şeyler yapmamızı istiyor. Galiba ara sıra öğrencilerle birlikte akışlara katılmak ve asanaları yapmak onlarla iletişimimizi artırıp birbirimize daha yakın ve duyarlı olmamızı sağlayacak. Diyorum ya, doğru diye bir şey yok. Öğrencilerin ve bizim o günkü ruh halimiz, içgüdülerimiz, isteklerimiz ve tercihlerimiz bizi yönlendirecek olan.

enerji verebilmek!

Standard

Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Bir anaokulunda yoga dersleri vermeye başladım diye. Çocuklarla yoga yapmak gerçekten zor ama çok da eğlenceli. Onlarla ilgili deneyimlerimi bundan sonraki yazılarımda anlatacağım. Bugünkü yazım yine anaokuluyla ilgili ama çocuklarla değil onların velileriyle ilgili. “Ne alaka?” diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Hemen açıklığa kavuşturayım. Anaokulunda akşamları ve hafta sonları velilere ve öğretmenlere yoga dersleri vermeye başladım. Benim için çok değişik bir deneyim oldu. Neden mi? Anlatmaya başlayım en iyisi…

2009-2010 tum fotolar 730

Geçen hafta bir akşam anaokuluna gittim. Öğretmenler ve velilerle yoga yapmak için. İki öğrencinin velisi henüz gelmemişti. Öğretmenler ya derse girecekti o iki öğrenciyi de yanlarına alarak ya da veliler gelene kadar bekleyecektik. Herkesin ilk yoga deneyimiydi ve daha fazla beklemek istemiyorlardı. İyisi mi biz iki öğrenciyi de yanımıza aldık ve derse başladık.

Ders başlamadan minik öğrencilerimle konuştum. “Bugün biz annelerle ve öğretmenlerle yoga dersi yapacağız. Büyüklerle yaptığımız yoga dersi sizinle yaptıklarımızdan biraz farklı. Sizden bir şey istesem yapar mısınız?” İkisi birden bağırarak, “eveeeeeetttt.” “O zaman sizden ders boyunca tıp oynamanızı rica ediyorum. Bugün bir tek ben konuşacağım. Diğer öğretmenleriniz de susacak. Siz de isterseniz büyük yogasını deneyebilirsiniz” dedim. Büyük insan yerine konmak çok hoşlarına gitti.

Müziği ayarladım. Hava kararmıştı. Sınıfın ışıklarını açtığımızda etraf çok aydınlık olmuştu. Işıkları kapattım. Kapıyı aralık bıraktım. Koridorun ışığı bize yeterdi. “Sukhasana”da (kolay oturuş-bağdaş) oturarak başladık. Öncelikle omurganın dik tutulması, omuzların yuvarlanması, çenenin yere paralel olması gibi temel oturuş hizalanmalarını hatırlattım. Sonra gözlerini kapatmalarını istedim. İlk olarak burundan nefes alıp ağızdan verdik tam üç kere. Biraz gevşemek ve günün yorgunluğunu ve stresini atmak için. Sonra burundan nefes alıp vermeye geçtik. Bizim iki yumurcağı görmeliydiniz. Onlar da derin derin nefes alıp vermeye başlamışlardı. İlk kopan öğretmenlerden biri oldu. Başladı kahkahalarla gülmeye. Derken hepimiz koptuk. Başlangıç meditasyonu yalan olmuştu. Hepimizin dikkati dağılmıştı ama gerçekten de iki yumurcağın hali görülmeye değerdi. Kendilerini o kadar çok derse vermişlerdi ki bizim yaptıklarımızı yapmaya çalışıyorlardı. İki aylık bir süre içinde minik öğrencilerimle bir bağ oluşmuştu aramızda. Onlar beni çok seviyordu, ben de onları…

Neyse bu olayı çabuk atlattık çünkü o sırada kapı çaldı ve velileri gelip aldı yumurcakları. Artık biz büyükler baş başa kalmıştık.

Büyük öğrencilerimin ilk yoga deneyimiydi. O nedenle ayaktaki asanalardan başlamak istemiştim. Ders boyunca en çok üstünde durduğum şey, dizlerini ayak bileğinin üstünde tutmaları ve özellikle ayaktaki öne eğilmelerde diz kapaklarını yukarı çekerek kuadriceps (ön bacak) kaslarını sıkmalarıydı. Tüm bunlar asanalarda yanlış hizalanmayı ve sakatlanmaları önlemek içindi.

“Tadasana” (dağ duruşu), “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “parsvakonasana” (geniş açı duruşu), “utkatasana” (sandalye), “trikonasana” (üçgen), “prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı baş dize), “vrksasana” (ağaç) o gün üzerinde durduğumuz başlıca ayaktaki asanalardı.

IMG-20131124-WA0000

Hayatlarında daha önce hiç yoga dersine katılmadıkları için, özellikle hizalanma kurallarını uzun uzun anlatıyordum. Dersimiz “hatha” (güneş-ay) tarzı bir ders olmuştu.

Üstüne üstlük, grup kıkırdanıp duruyordu. Aynadan kendilerine bakıyorlar. “Ben bunu yapabildim”, “aaaaayyyy ben ne kadar hammışım”, “doğru yapabildim mi?”, “sizce diz kapaklarımı yukarı çekebildim mi?” gibi cümleler ve sorularla karşılaşıyordum. Bir yandan asanaları yapıyorlar bir yandan da gülüyorlardı. Dersimiz çok eğlenceli hale gelmişti ki grup, “sizce yoga dersinin ciddiyetini bozmadık mı?” diye sordu. “Hayır, tabii ki bozmadık. Her yoga dersi ruhani ve ciddi olacak diye bir şey yoktur” dedim onlara.

Ayaktaki asanalardan sonra yerdeki asanalara geçtik. “Paschimottanasana” (oturarak öne eğilme/doğuya bakan duruş), “marichyasana” (bilge Marichy duruşu) ve “baddha konasana” (kelebek) bunlardan birkaçıydı.

Sonra yere uzandık biraz karın çalıştırmak için. Bacakları 90 derece havaya kaldırdık ve adım adım her nefes verişte biraz aşağı indirdik. Ardından bacakları teker teker yere indirdik. Karın kasları yanınca, bacaklara sarılıp göğsümüze çektik (apanasana). Karın kaslarımızın acısını en iyi kalça kaslarını çalıştırarak unutabilirdik. En iyisi yan kalça kaslarını çalıştırmaktı. İğneden iplik duruşu bunun için birebirdi.

Artık dersin sonuna gelmiştik. Jathara parvirtanasana” (karından burgu) yaptık ve “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozu) geçtik. O gün akşam dersine uygun olarak hafif caz şarkıları çalıyordum. Sözlü yönergelerle sınıfı derin gevşemeye hazırladım. Ardından tek tek öğrencilerimin yanına giderek bedenlerinin gergin olabilecek noktalarına ufak müdahalelerle gevşemelerine yardımcı oldum. Ardından oturup bekledim. “Savasana”yı bilerek uzun tutmuştum. Tüm günün yorgunluğu ve stresi üstüne bir de yoga dersinin yorgunluğunun eklendiğini düşünüyorlardı; çünkü yorulmuşlardı asanaları yaparken. Beden ilk defa alıştığının dışında bir şey yapıyordu. Ama “savasana” bedeni gevşetmek, dinlendirmek ve enerji toplamak için harika bir asanaydı. Öğrencilerimin ilk yoga deneyimi olduğu için yoga dersinde ne kadar yorulduklarını düşünürlerse düşünsünler ders bittikten sonra müthiş bir enerjiyle dolacaklarını bilmiyorlardı.

Yavaş yavaş uyandırdım sınıfı “savasana”dan. Bağdaşta oturduk. Yoganın, beden, zihin ve ruh birliği ve bütünlüğü olduğunu ve bu nedenle gevşeyip dinlenip enerjiyle dolabildiğimizi söyledim. Her ne kadar ders boyunca zihnimizi susturmayı başaramamış olsak da, etrafımızda olan olaylardan etkilenmiş olsak da, yumurcakların nefeslerini duymuş ve onlara gülmüş olsak da, dikkatimiz dağılmış olsa da, bu ilk yoga dersimizdi. Zaman içinde beden, ruh ve zihin birliğini ve bütünlüğünü sağlayabilecektik. Pes etmemeli ve yolculuğumuza devam etmeliydik.

Dersin sonunu böyle bağlamıştım. Öğrencilerimin gözlerini açtırdığım zaman bir alkış koptu sınıftan. İnanır mısınız bu güne kadar çok güzel geribildirimler almıştım öğrencilerimden ama böylesine bir alkış ilk defa alıyordum. Çok duygulandım ve çok hoşuma gitti bu geribildirim. Heyecanla eve geldim ve eşime anlattım. O gün ikinci dersimdi, yorulmuştum ama çok mutluydum.

Ertesi gün miniklerimle dersim vardı. Anaokuluna gittim ve bir tezahüratla karşılandım. “En sevdiğim öğretmenim benim” diye karşılıyordu beni dersime giren eğitmen arkadaşlarım. İşte bu her şeye değerdi. Demek ki, vermek istediğim enerjiyi verebilmiştim ve onlar da almıştı. Demek ki aramızda güzel bir etkileşim oluşmuştu. Zaten tüm çabalarımız bunun için değil miydi?

sürekli gelişmek!

Standard

İnsan her yoga eğitmenlik programında yeni yeni bilgiler edinip kendini sürekli geliştirebilir mi? Aslında bu sadece yoga için mi geçerli? Yani hayatımız boyunca her yaşadığımız olay ya da deneyim, her okuduğumuz kitap, her izlediğimiz film ya da belgesel bize yeni yeni bilgiler katıp bizi geliştirmez mi? Geçen haftalarda İstanbul’da katıldığım yin yoga eğitmenlik programında da aynen böyle oldu.

2013-05-15 18.45.25(1)

Bu eğitmenlik programında sabahları en az iki saatlik bir yoga pratiği ile güne başlıyorduk. Birbirini ardına yaptığımız yin duruşlar içinde beşer dakika kadar hareketsiz bekleyerek kendimizi teslim etmeye çalışıyorduk. Sabahları daha bedenimiz kapalı olduğu halde bolster, meditasyon minderi ve blok gibi ekipmanlar kullanarak yaptığımız asanaların tadına doyum olmuyordu. Beden yavaş yavaş uyanıyordu sanki ve bir kere uyandı mı onu daha da uyandırmak ve açmak insana çok büyük haz veriyordu.

Bedenimizi uyandırıp keyifli bir yin yoga seansından sonra kendimizi derse hazırlamış oluyorduk. Her gün genellikle teorik anatomi bilgilerimizi tazeleyerek ya da bildiklerimize yenilerini ekleyerek ya da yoga ve bedenle ilgili videolar izleyerek devam ediyorduk.

İlk gün yin yoga üstatlarından Paul Grilley’in bir videosunu izlemeye başladık. Yin yoga eğitimine katılmadan önce hatha ve vinyasa eğitimi aldığım için hizalanma kurallarına çok sıkı bağlıydım. Öğrencilerimi bir asanaya sokmadan önce mutlaka hizalanma kurallarını hatırlatırdım ve onları uyarırdım: “Eğer hizalanma kurallarına dikkat etmezseniz sakatlanabilirsiniz. O yüzden diz mutlaka ayak bileğinin üstünde olsun.”

Yin yoga eğitimi bana bambaşka ufuklar açtı. Öncelikle yin yoga, hatha ve vinyasadan farklı olduğu için, hizalanma kurallarına fazla takılmıyorduk. Hatha ve vinyasa dersleri sürekli bir akış olduğu için öğrencileri korumak adına konmuştu bu hizalanma kuralları. Ancak, yin yogada amacımız duruşlarda sabit kalarak bedenimizin en derin ve sıkı bağ dokularına kadar esnemekti. O yüzden hizalanma kurallarına bu tarz yogada takılı kalmıyorduk.

Hayatımızda sürekli kurallara bağlı yaşıyorduk. İlk defa kurallar olmadan serbestçe bir şeyler yapabilmek beni çok mutlu etmişti. Daha rahat gevşediğimi ve esneyebildiğimi gördüm. Bunu kendi derslerimde de kullanmayı aklımın bir kenarına not ettim. Tabii ki vinyasa akışları içinde değil ama dersin sonuna doğru daha dinginleştiğimiz ve dersin son dinlenme duruşundan önce gevşemeye ağırlık verdiğimiz asanalarda…

PhotoFunia-475b0b8Paul Grilley’in videosunda ve bu yin yoga eğitiminde beni asıl etkileyen şey, her insanın beden yapısının farklı olduğu ve bu beden yapıları yüzünden bazı asanaları yapıp bazılarında zorlanacak olmamızdı. Hani hizalanmadan bahsettik ya. Mesela bir vinyasa dersinde “eka pada raja kapotasana” (güvercin) duruşu yaparken, her zaman öndeki bacak matın kısa kenarına paralel olacak. Tabii ki bu çok iyi bir kural. Ancak öğrencinin kalçasını dışa döndürme kapasitesinin çok iyi olmadığını varsayalım. Böyle bir durumda, öğrenci öndeki bacağını matın kısa kenarına paralel yapmaya çalışırken dizini sakatlayabilir. Bu durumda şunu sormamız gerek. Hizalanma kuralları her beden için veya her kişi için geçerli midir? Bu soruya ancak “hayır” şeklinde cevap verebilirim.

Grilley’in videosunu seyrederken bunları gördüm. Önümüze farklı farklı kişiler ve bedenler çıkarttı. Kişilerden biri çok geniş bir açıyla kalçasını dışa döndürürken, bir diğerinin kalçasını dışa çevirme kapasitesi çok sınırlıydı. Bir kişinin kalçasını içe çevirme kapasitesi çok iyiyken, diğerinin çok kısıtlıydı. Dolayısıyla bedenimizin sayesinde bazı asanaları çok iyi yapabildiğimizi bazılarını ise kısıtlı yapabildiğimizi gördüm.

Sonra eş olduk sınıfta. Herkes birbirinin üzerinde deneyler yaptı. Eşimizin kalçayı dışa ve içe çevirme kapasitelerine baktık. Son sınırına kadar götürdük. Deneyimledik. Herkesin bedeninin birbirinden ne kadar farklı olabileceğini fark ettik. Birimizin kalçayı dışa çevirme kapasitesi fazlaysa onun “swan/sleeping swan” (kuğu/uyuyan kuğu) duruşlarını çok iyi yapabileceğini, diğerinin kalçayı içe çevirme kapasitesi fazlaysa onun da “frog” (kurbağa) duruşunu daha iyi sergileyebileceğini gördük.

Bu deneyden sonra, sınıftaki uç noktalardaki kişileri sahneye çıkardık ve tek tek inceledik onları. Birisi kalçayı dışa çevirme kapasitesi sayesinde “padmasana”yı (lotus) çerez yermiş gibi yaparken, bir diğeri kalçayı içe çevirme kapasitesi sayesinde “frog”u çok rahat yapıyordu.

PhotoFunia-474bdd1Tüm bunları izledikten sonra, beden yapılarındaki farklılıkların sadece yin yogada değil diğer tüm yoga tarzlarında da duruşları etkileyebileceğini konuştuk. Kalçasını dışa çevirme kapasitesi az olan biri, doğal olarak “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) da zorlanacaktı.

Peki, böyle bir öğrenciye ben hatha ya da vinyasa dersimde gidip kalçanı iyice dışa çevir, arkadaki bacağını iyice arkaya doğru döndür mü diyecektim? Bu eğitimi almadan önce zorlayabilirdim. Ancak bu eğitimi aldıktan ve beden farklılıklarını gördükten sonra asla. Peki, hiç mi yaptırmayacağım bu duruşları ya da kalçasını açmasına ve esnetmesine hiç mi yardımcı olmayacağım? Tabii ki hayır. Öğrencilerinin beden farklılıklarını görüp derslerimde onlara daha da yardımcı olmaya çalışacağım. Önce sözlü yönergelerle elinden geldiğince sıkışıklık hissettiği bölgeyi açmasına ve esnetmesine yardımcı olacağım. Yardımcı ekipman kullanacağım ve gerektiğinde kendim destek olacağım ve duruşlarda onu derinleştirmeye çalışacağım.

Bu eğitimin bana katkısı ne mi oldu? Esnedim, daha çok esnedim. Sadece bedenen değil aynı zamanda ruhen ve zihnen de esnedim. Her yerde olduğu gibi, yogada da kuralların olması gerektiğini biliyorum. Özellikle de bizi ve bedenimizi korumak için. Ancak kuralların esnetilebileceğini de biliyorum. Her şey sana bağlı. Nasıl algıladığına, ufkunun ne kadar geniş olduğuna ya da olabileceğine… O yüzden bir şeylere katı katıya bağlanmak ya da takılmak niye?

kolay değilmiş!

Standard

Yoga eğitmenlik kursu bitmiş. Bir nevi okul bitmiş, artık hayata atılma zamanı. Ama nasıl? Zaten hali hazırda her gün gittiğim bir işim var, ama yogayı çok seviyorum ve gerçekten de eğitmen olmak istiyorum. Ancak yoga eğitmenliğine nereden ve nasıl başlayacağımı bir türlü bilmiyorum.

Görsel

Ama evren bu ya, duyuyor isteklerimi. Yıllar önce iş için Amerika’ya gitmiştim. O dönem beni yollayan kuruluşta bir grup yogasever, özel yoga dersi almak istiyorlarmış. Uzun zamandır o kuruluştaki tanıdığım kişiyle irtibat halinde değildim, ama şans bu ya, bir arkadaşım vasıtasıyla o kişiyle tekrar iletişime geçtim ve yogasever grubun eğitmeni oldum birdenbire… Yaşasın evren, benimle birlikte…
Eğitmenlik kursunu bitirip bu grupla özel yoga derslerine başlayana kadar aradan geçen yaz ayları boyunca yine arkadaşlarıma dersler vererek hem onları zihnen ve bedenen rahatlatıyor hem de deneyim kazanmaya çalışıyordum.
Ama tanıdıklarla olmak başka, bir grup insanın önüne geçmek bambaşka birşeymiş. Aslında bunu bir kere daha yaşamıştım. Üç arkadaşımla birlikte yoga staj dersimizi verirken yirmi kişilik bir grubun karşısına geçmiştim. Dersin ilk yarım saati bana aitti ve ben koskaca sınıfla başbaşa kalmıştım. Önce sesim çıkmadı, çok heyecanlandım. Halbuki ben gerçekten de sınavlarda heyecanlanmayan, sakin, rahat bir kişiydim, hatta üniversite sınavına bile güle oynaya girmiş, sınavı bir saat önceden bitirmiş, yanımdaki fındık fıstık çukulataları yemiş, cevaplarımı da üç kere kontrol etmiştim. Eeeee, ne oluyordu bana böyle? Neydi bu heyecan böyle? Huyum mu değişmişti son 10 yılda?
Diyeceksiniz ki sınıfın önüne geçmek, bir gruba hitap etmek öyle kolay birşey değil. Hemen geçmişe döneceğim ben de ve bu tezinizi çürüteceğim. Okuduğum ortaokul ve lise, sosyalleşmeye, bizleri ders dışında sosyal faaliyetlerde geliştirmeye önem veren bir okuldu. Dolayısıyla şiir okuma yarışmaları ve münazaralarla büyüdük biz ve tahmin edebileceğiniz gibi ben münazara ekibinde olmazsa olmaz bir şahsiyettim.
Yok hayır, bunun insanların önüne çıkmakla alakası yoktu. Belki de henüz kendimi hazır hissetmiyordum, yeterli bulmuyordum ders verecek kadar. Neyse sonunda kendimi topladım, dersi ufak bir meditasyonla başlattım ve sonra sınıfı ısındırdım ve kürsüyü diğer arkadaşıma bırakıp çekildim. İşte staj dersim böyle geçmişti.
Staj dersimden yaklaşık altı ay sonra ben gerçek bir sınıfın önündeydim. Benden bir yoga dersi bekleyen,  ve belki felsefi açıdan da doymak isteyen… Birbirimizi ilk defa görüyorduk. Derse gitmeden önce tabi ki hazırlanmıştım. İlk ders olduğu için, birbirimizi tanıyalım, vücutların esnekliğini dayanılılklılığını göreyim diye dersin en zor duruşunu ayaktaki duruşlardan seçmiştim, ama dengeyi de devreye sokan bir asanadan. “Vrksasana”, yani “ağaç duruşu”. Hem köklenebileceğimiz, hem de dengemizi gözlemleyebileceğimiz bir duruştu. Bu duruşa hazırlanmamın sebebi, sınıfı ilk defa görecek olmamdı. Her ne kadar grup, uzun zamandır yoga yapsa da, farklı farklı yoga çeşitleri vardı ve ben henüz neler yaptıklarını ve yapabileceklerini bilmiyordum. Beraber pişeceğimiz bir süreç başlamıştı.

Görsel

İlk dersimde, başlangıç meditasyonunu ve dersin niyetini ve temasını belirttikten sonra, omurgayı kedi-inek esnemeleriyle canlandırıp, yavaşça ayağa kalkıp, güneşe selam (surya namaskar) serisinin ilkini iki veya üç set yaptıktan sonra ağaç duruşuna hazırlandım yogaseverleri. Ayaktaki duruşlardan, kalçaları açmak için “virabhadrasana I ve II” (savaşçılar),  “trikonasana” (üçgen), “parivritta trikonasana” (ters üçgen) ve “parsvakonasana” (yan açı duruşu) yaptıktan sonra, sıra zirve duruşuna gelmişti: “Vrksasana” (ağaç duruşu). Hizalanma ilkelerini saydıktan sonra önce sağ taraf, sonra sol tarafı deneyimledi yogaseverler.
Tüm ders boyunca, özellikle zirve duruşu sırasında, köklenmenin öneminden bahsettim ve dengemizin her an değişebileceğini ve hatta bir tarafımızın dengesinin bir tarafımızdan farklı olabileceğinden anlattım. Tüm bunları kabul edip, kendimizi zorlamamamız gerektiğinin üzerinde de durdum.
Zirve duruşundan sonra yavaşlattım sınıfı ve yerdeki duruşlara geçirdim yogaseverleri. Birkaç öne eğilme ve burgu yaptıktan sonra, sırt üstü uzanıp soğuma asanalarını deneyimlediler. Ardından da “savasana”ya, derin gevşeme ve dinlenme pozuna, geçtiler. Tamamen kendilerini bırakmayı denediler.
“Savasana” sonrası, yogaseverler gözleri kapalı bir şekilde bağdaşta oturup dersin kapanış meditasyona hazırlandılar. Gözler kapalı, kalbi hissederek, köklenmenin öneminden, herkesin köklere veya bir yerlere ait olma isteğinden, bunların çok doğal yaşamsal içgüdüler olduğundan bahsettim. Dersin amacını, bütün gün boyunca köklerimizi hissetmek, tabanlarımızın altındaki toprağı hissetmek, yaşadığımız için şükretmek ve kendimizi sevmek ve kabul etmek olarak özetledim. Birbirimize şükranlarımızı sunduk ve dersi bitirdik.
Bir saat mi? Tüm bunlar bir saatte mi olmuştu? Benim için asırlar kadar uzundu. Hizalanmaları anlatmak, zaman zaman duruşların yararlarından bahsetmek, derse felsefe katmak, bir amaç ve niyet etrafında çevirmek dersi… Öyle sanıldığı kadar kolay değilmiş ve bu arkadaşlarını bir araya toplayıp onlarla yoga eğitmenciliği oynamaya benzemiyormuş. Gerçek ders çok farklıymış, zorluymuş, heyecanlıymış, adrenalin yüklüymüş, meğer pek zevkli ve doyurucuymuş.
İlk dersten sonra, yogaseverlerle ben birbirimizi daha yakından tanımaya başladık. Bunda, içlerinden birinin bana verdiği önceki senelerde yaptıkları yoganın videosunun da katkısı büyük oldu. Bu video, bana yogaseverlerin, gücünü, dayanıklılığını, esnekliğini ve neler neler yapabileceklerini gösterdi, benim de ufkumu açtı. Sonra ne mi oldu? Yogasever grubumla birlikte büyüdük, onlar benden, ben onlardan öğrendim. Sevdik birbirimizi, kimyalarımız uyuştu… Hoş bir hava yakaladık. Ben böyle düşünüyorum. Onlar ne mi düşünüyor? Bilmiyorum, sanırım bu sorunun cevabını ancak onlar verebilir, kimbilir belki de bir blog yazısında…

iyi durmayı öğren, farklı ol!

Standard

Ay başında bir yazı yazmıştım kışın yoga yaparken nelere dikkat etmeliyiz diye. Bu yazıda, Hint yaşam bilimi Ayurveda’ya göre, kış aylarında bedenimizdeki “vata dosha”nın arttığını anlatmıştım. Vata dosha arttığında da kendimizi uçar gibi hissettiğimizi ve bu nedenle kışın yoga yaparken köklenmeye dikkat etmemiz ve ayaktaki yoga duruşlarına yönelmemiz gerektiğini belirtmiştim. (ayrıntılı bilgi için https://burcuyircali.wordpress.com/2013/01/06/kisin-yoga-nelere-dikkat-etmeli/)
Şimdi neden durup dururken bu yazımı hatırlattım diye merak edebilirsiniz. Nedeni çok basit. Hala soğuk ve kuru kış aylarını yaşamaktayız. Kışı hiç sevmeyen biri olarak, bu mevsime sadece ve sadece yoga yaparak katlanabiliyorum. Yoga yaparken de tabi ki köklenmeye ağırlık veriyorum ve günlük yoga pratiğimden ayaktaki duruşlarını eksik etmiyorum.
Ayaktaki yoga asanaları diyince, herkesin aklına en basit yoga duruşları gelir. Bence, ayaktaki asanalar yogadaki en zor duruşlardandır. Merkezlenme, köklenme, hizalanma ve denge gerektirir bu asanalar ve bu asanalarda derinleşebildiğimiz zaman birçok duruşu daha kolay yapabilir hale geliriz. Ayaktaki duruşların içinde en zoru, bence, “tadasana”, yani “dağ duruşu”dur.

Yeni Resim
Bana, aman canım, dimdik ayakta durmanın neresi zor ki diye gülümseyerek sorduğunuzu görüyorum. Tadasana, nam-ı diğer, dağ duruşu, kesinlikle sadece dimdik ayakta durmak değildir. Tadasana’yı kavradığımız zaman birçok yoga duruşunu kavrayabilir, hizalanma sorunlarımız çözebilir ve yoga pratiğimizde daha da ilerleyebiliriz.
Dağ duruşu, adından da anlaşıldığı gibi, dağ gibi sağlam ve heybetli durmamızı gerektiren bir duruştur. Her yoga asanasında olduğu gibi, bu duruşta da köklenmeye, ayak tabanlarımızdan başlarız. Yogada ayak tabanlarımızı dört ana bölüme ayırırız, köklenmeyi kolaylaştırmak, yere sağlam ve eşit basabilmek için. Bu dört temel nokta, ayak başparmağımızın ve küçük parmağımızın kökü, topuğumuzun iç ve dış kenarlarıdır. Dağ duruşuna geçerken, ayak parmaklarımızın hepsini yerden kaldırmamız, sonra tek tek hepsini yere yerleştirmemiz, tamamen köklenmemize yardımcı olur. Ayaklarımızdaki ağırlık noktalarımızı farkedebilmek için yapabileceğimiz bir başka deney de, önce ayak baş parmaklarımızı yerden kaldırmak ve sadece diğer parmaklarımızı yere basmak; ve ardından baş parmağı yere basıp diğer parmakları yerden kaldırmaktır.
Ayaklarımızdaki köklenme diyince bir de ayak tabanlarımıza mı yoksa parmak köklerimize mi daha çok ağırlığımızı verdiğimizi test etmemiz gerekir. Bu da oldukça kolay bir deneydir aslında. Önce ağırlığımızı ayak parmak köklerimize verip sonra da arkaya doğru kaykılırsak ağırlık noktamızın nerde olduğunu da kolayca bulabiliriz. Burada önemli olan, ağırlığımızı ayak parmak köklerimiz ve tabanlarımız arasında eşitçe yaymaktır.
Tabi ki bir de ayaklarımızın içine mi yoksa dışına mı daha çok ağırlık verdiğimiz önemlidir. Neden mi? Çünkü içe veya dışa ağırlık vermek bir süre sonra ayaklarımızda şekil bozukluğuna sebep olabilir.
Aslında, deminden beri, tadasana, yani dağ duruşunda, ayaklarımızdaki köklenmeden bahsetmemizin tek sebebi ayaklarımızdaki şekil bozukluklarının farkına varıp, bu şekil bozukluklarını düzeltmek. İnanmıyorsunuz değil mi? Ama gerçekten de, sadece dağ duruşunda, tarif edildiği gibi durarak, ayaklarımızdaki bozuklukları düzeltebiliriz. Ne gibi bozukluklar mı? Düz tabanlık, içe ya da dışa basmak, ayaklarımızın içe doğru ya da dışa doğru dönük olması, özellikle ayak baş parmağının yanında oluşan çıkıntılar, ve tabi ki nasırlar…Tadasana, dağ duruşu ile zaman içinde, tüm bu olumsuzlukları çözebilmek gibi bir şansımız var.
Şimdiye kadar, dağ duruşunun, sadece ayaklarımıza olan yararlarından bahsettik. Ancak “tadasana”nın faydaları sadece bununla sınırlı değil. Duruş bozukluklarından bahsedince, işin içine, bel oyukluğumuzun fazlalığı (lumbar lordozumuzun normalden fazla olması), sırtımızdaki kamburun normalden fazla olması (torasik kifozun omurgamızın normal eğiminden fazla olması), boynumuzun ve başımızın duruşundan da bahsetmemiz gerekir; ve dağ duruşu tüm bu duruş bozukluklarına karşı en iyi ilaçtır diyebiliriz.
Dağ duruşunda hizalanırken, ayaklarımızdaki köklenmeyi halledip iki ayağımızı paralel ve kalça genişliği hizasında yerleştirdikten sonra, sıra dizlerimize gelir. Dizler… Evet dizler, bizi hayatımız boyunca taşıyan organlarımız ve bu nedenle de onları sağlıklı ve sağlam tutmaya özen göstermeliyiz. Yoga yaparken dizlerimizi koruyabilmemizin yolu, üst bacağımızın önündeki kaslarımızı (kuadriseps) etkin bir şekilde kullanmaktır. “Kuadriseps” kaslarımızı yukarı doğru çektiğimiz zaman, dizlerimizi kitleriz ve herhangi bir sakatlanmayı da engelleriz.
O halde, şu ana kadar ayaklarımızdan köklendik, ayaklarımızı hizalandırdık, sonra da dizlerimizi koruma altına aldık. Sırada, kuyruksokumumuz var. Yoga yaparken, vücudumuzda en çok özen gösterdiğimiz yerlerden biri de kuyruksokumumuz aslında. Kuyruksokumumuzu içeri almayı bir kere öğrendiğimizde, günlük yaşantımızda olsun, yoga ve spor yaparken olsun, duruşumuzu düzelttiğimizi ve bir çok ağrının ve rahatsızlığın önüne geçtiğimizi görebiliriz.
Genellikle, Türk toplumu olarak, kuyruksokumumuzu dışarı çıkarma eğilimiz vardır. Bu da kalçamızın, normalde olması gerekenden, biraz daha dışarda olması anlamına gelir. Dağ duruşunu yaparken, kuyruksokumumuzu içeri alıp, karnımızdaki kasları sıktığımız zaman bel oyuntumuzu en aza indirgeriz. Böylece, lumbar lordozumuzun normalden fazla olmasını da engelleriz. Dolayısıyla sağlıklı bir omurgaya sahip oluruz.

Yeni Resim1

 

Yeni Resim3
Kuyruksokumumuzu ve belimizi de hallettiğimize ve karın kaslarımızı da devreye soktuğumuza göre, sıra sırtımıza geldi. Sırtımızın aşırı kambur olma durumuna, tıbben, kifoz denmekte. Kifozun artmasıyla omuzlarımız öne doğru düşer. Omuzlarımızı tekrar normal haline getirebilmek için, sırt kaslarımızı güçlendirmeli ve göğüs kaslarımızı esnetmeliyiz, ama herşeyden önce, dağ duruşunda yapabileceğimiz şey, omuzlarımızı geriye doğru yuvarlamak ve aşağı doğru bastırmaktır. Omuzlarımızı geriye doğru yuvarladığımızda, gögüs kafesimiz genişleyecek ve duruşumuz düzelecektir. Omuzları aşağı doğru bastırdığımızda da, sanki omuzlarımızdan bir güç bizi aşağı doğru itiyormuş gibi hissedeceğiz ve kürek kemiklerimiz de aşağı doğru inecektir. Böylece omuz kuşağımızı rahatlatmış ve yavaş yavaş kifozumuzu düzeltmeye başlamış olacağız. Tabi ki bu, biraz zaman alacak bir süreç. Sabırlı olmalı ve yoganın faydalarını yavaş yavaş özümsemeye hazır olmalıyız.
Omuz kuşağını da hallettikten sonra, sıra boynumuza geldi. Boyun, gerginliklerimizin biriktiği, özellikle de beynimizle kalbimiz aynı dili konuşmadığı zaman rahatsızlanan bir organımız. Bu nedenle, gergin ve sorunlu olması çok doğal, bir de üstüne üstlük devreye günlük hayatımızda kullandığımız bilgisayarlar ve televizyonlar girince. Boynumuzu normalde olması gerektiği noktadan ya önde kullanırız, ki bu genellikle bilgisayarla çalışan insanlarda daha yaygın olarak görülür, ya da daha geriye kayar boyun. Her ikisi de bir duruş bozukluğudur, ama moralimizi bozmaya hiç gerek yok. Dağ duruşunun boyun sorunlarına karşı da bir cevabı var. Dağ duruşuna girdiğimizde, başımızı, kaşımızın alt köşesi ile kulağımızın üstü aynı hizada olacak şekilde hizalandırdığımız zaman boynumuz doğal konumunda demektir. Aslında bunu denemek için dağ duruşuna geçmemize de gerek yoktur. Oturduğumuz yerde, bunu test edebiliriz, ve eğer başımız biraz yukarda ya da aşağıda ise başımızı kaşımız ile gözümüz aynı hizada olacak şekilde düzeltmeliyiz.
Başımızın açısını anlamamızın bir yöntemi daha var. Çenemiz ile boynumuz arasındaki açı 90 derece olduğunda, boynumuzun ve başımızın konumu doğru demektir.
Boynumuzun ve başımızın duruşunu da düzelttikten sonra tek yapmamız gereken şey bir yandan ayaklarımızla yere doğru köklenirken, bir taraftan da başımızdan bir ip bağlamışlar da bizi yukarı çekiyorlarmış gibi başımızdan da gökyüzüne doğru uzadığımızı hayal etmektir.
Basit, dimdik bir ayakta duruşu, neden mi bu kadar ayrıntılı anlattım? Çünkü, yazının başında da belirttiğim gibi “tadasana”, sadece bir ayakta duruş değil. “Tadasana”, tüm kaslarınızın çalıştığı ve postürünüzün düzgün kullanıldığı bir duruş. “Tadasana” ile duruş bozukluklarını düzeltmek mümkün, ayaklarımızdan başımıza kadar…
Peki, belim oyukluğu biraz fazla olsa, sırtımdaki kambur biraz daha çok olsa ne olur? Bedenimiz, zaman içinde bu bozukluklara daha çok uyum sağlamak ister ve o oyukluk ya da kambur gittikçe daha da yoğunlaşır.
Yogilerin bir deyişi vardır. Omurganız hangi yaştaysa, siz de o yaştasınız diye. Yani, insanları nüfus cüzdanında yazan yaşlarıyla değerlendirmezler, omurgalarına bakarlar. Belki birisi 18 yaşındadır, ancak omurgasını o kadar kötü kullanmıştır ki, 60 yaşında kabul edilebilir. Belki de 60 yaşında birisi, omurgasına o kadar iyi bakmıştır ki, yogiler tarafından 18 yaşında değerlendirilir.
O halde, sorarım size, omurganızla genç mi yaşlı mı olmak istersiniz diye. Seçim de çözüm de kendinizsiniz…Tek bir duruş bile farklılık yaratabilir, sakın unutmayın…