Tag Archives: vrksasana

sağlam kökler, sağlam yaşam

Standard

İki hafta önce cemreler düşmeye başladı. Önce havaya, sonra suya ve en son da toprağa… Bundan önceki iki yazımda düşen cemrelerle birlikte yoga derslerinde bedeni dengelemeye çalıştığımızdan ve bedenlerimizi yaklaşan ilkbahara hazırladığımızdan bahsetmiştim. Cemreler baharın gelişini simgeliyordu. Kışın ağırlığından kurtulmak ve değişen hava koşullarına uyum sağlayabilmek için yoga derslerinde bedenimizi cemrelere tekabül eden elementlere uygun olarak çalıştırarak bedenleri ilkbahara hazırlayabilirdik.

Cemre neydi? Cemre, ilkbahar başlangıcında yedişer gün arayla sırasıyla havada, suda ve toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık artışıydı. Kelime anlamıyla kor halindeki ateş… Birinci cemrenin 20 Şubat’ta havaya, ikinci cemrenin 27 Şubat’ta suya ve üçüncü cemrenin de 6 Mart’ta (artık yıllarda 5 Mart) toprağa düştüğü varsayılır.

İlk iki hafta hava ve su elementiyle ilgili akışlar çalışmıştık. Bu son hafta sırada toprak elementi vardı. Toprak elementi “muladhara çakra” (kök çakra) ile ilgiliydi ve kuyruksokumunda bulunuyordu. Kök çakrası, yaşamdı. “Muladhara çakra”, bedenimizle ve varlığımızla, çevremizle ve dünya ile en derin bağlantılarımızı düzenliyordu. Bu çakra, yeme, içme, barınma, ev sahibi olma, aile, geçim ve geçim kaynağı gibi tüm yaşamsal değerleri içeriyordu. Kendimizi güvenli hissetme, temel ihtiyaçlar, hayatı idame ettirebilme, hayatta kalabilme ve kökler ile ilgiliydi.

“Muladhara çakra”, toprak elementi ile ilgili olduğu için köklenme üzerine çalışmak gerekiyordu. Ayaktaki duruşlar ve denge duruşları… Derslerde ayaktaki duruşlarda derinleşmeye ve zirve duruşu olarak da bir denge duruşu denetmeye karar vermiştim. Tüm ders boyunca ayaktaki duruşlarda her iki ayak tabanından da derin köklenme üzerine çalıştık. Dersin başında, ortasında ve sonunda “tadasana”da (dağ duruşu) uzun bekleyerek ağırlığı parmak köklerine ve topuklara vererek farkı gözlemledik. Yine bu duruşta parmak ucunda yükselip tekrar topukları yere indirdik. Dengeyi farklı bölgelere kaydırarak ayak tabanlarında yani kökte ne hissettiğimizi fark etmeye çalıştık.

Zirve duruşuna hazırlanırken ilk denediğimiz denge duruşu “vrksasana” (ağaç duruşu) idi. “Vrksasana”da yerdeki ayak tabanından toprağa iyice köklenirken başın tepesinden de yukarı doğru uzamayı denedik. “Lotus bitkisini düşünün. Kökleri çamur ama çok güzel çiçek açıyor. Şimdi bu duruşta beklerken, köklerimiz çamur da olsa o köklerden yükselebileceğimizi ve çiçek açabileceğimizi düşünüp o şekilde uzayın. Kökler çamur da olsa tertemiz de olsa ya da hem iyi hem de kötü de olsa, biz o köklerden uzayıp yükselebiliriz. Bir ağaç düşünün. Yerinden söktünüz ve köklerini kopardınız. O ağaç çok kısa bir süre yaşamına devam edebilir. Biz de aynı o ağaç gibi köklerimiz olmadan yaşayamayız. O yüzden köklerimizi olduğu gibi kabul etmeli ve o kökler üzerinde yükselmeliyiz.

Zirve duruşu, “ardha chandrasana”ydı (yarım ay duruşu). İlk denemeden sonra, havadaki ayağı dizden büküp topuğu kalçaya doğru yaklaştırıp elimizle tutmayı denedik. Bu arada yerdeki ayaktan ve elden kökleniyorduk.

Zirve duruşundan sonra bir “vinyasa” (akış) ile yere oturduk. Yere oturduğumuzda “dandasana”ya (asa duruşu) geçtik. “Bu duruşta bedenin hangi bölgeleri yerle temas ediyor” diye sordum. Topuklar, baldır kasları, hamstring kasları ve oturma kemikleri… Sonra “paschimottanasana”ya (yerde öne eğilme) geçtik. Bu duruşta da aynı bölgeler yere değiyordu. Dersi “marichyasana” (Bilge Marichy burgusu) ile sonlandırdık. Bu “asana”da (duruş), bir ayak tabanı, diğer ayağın topuğu ve diğer bacağın baldır kasları, hamstring kasları ve her iki tarafın oturma kemikleri yere değiyordu. Yani her zaman yerle bir temas vardı. Her zaman bir köklenme vardı.

“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) sırasında öğrencilerden bedeni tümüyle yere bırakıp teslim etmelerini istedim. Beden artık toprak elementine teslim olmalıydı. Tümüyle toprağa yerleşmeliydi.

Kök çakrası dengesiz kişilerin olumsuz, açgözlü, güvensiz ve para ile ilgili sorunları olan kişilerdi. Kök çakrası iyi çalışmıyorsa, hayatta kendimizi güvende hissedemez ve çevremizdeki her şeye bir tehlikeymiş gözüyle bakardık. Ayrıca, korku duygusu hayatımızı derinden etkileyebilirdi. Eğer bir kişinin kök çakrası çok güçlüyse, o kişi çok materyalist olabilirdi. Sağlam köklerimiz olduğunda ise o sağlam köklerin üzerine sağlam bir yaşam inşa edebilirdik. Tıpkı sağlam zemini olan bir bina gibi…

Reklamlar

sonbaharda yoga

Standard

Sararan yapraklar, serinleyen hava, azalan güneş ışığı, bulutlu gökyüzü ve ansızın bastıran yağmur… Evet yine bir sonbahar mevsimi… Ve 23 Eylül sonbahar gündönümü… Gün gece eşitliği. Yalnız bu gün ve gece eşitliği, 21 Mart’taki eşitlikten biraz farklı. 21 Mart geldiğinde, önümüzde hiç bitmeyeceğini düşündüğümüz yaz ayları olduğunu, günlerin uzayacağını, kuzey yarımküreyi daha sıcak, uzun ve aydınlık günler beklediğini biliyoruz. Oysa ki 23 Eylül, kuzey yarımküre için karanlık, kısa ve soğuk günlerin habercisi. Tüm bu coğrafi bilgilerden bize ne diye düşünebilirsiniz. Aslında bizi çok ilgilendiriyor. Bir süredir yazılarımı takip ediyorsanız, güneşin ve ayın beden, ruh ve zihinlerimizin üzerindeki etkisini fark etmişsinizdir. Tabii ki güneş ve ay ve değişen mevsimler yoga pratiğimizi de etkilemekte. Peki sonbahar gündönümünde ve bunu takip eden yaklaşık iki buçuk aylık sonbahar mevsiminde ne tarz yoga yapmalıyız?

2009-2010 tum fotolar 282

Bu konuyu açıklamadan önce, kısaca Hint yaşam bilimi, “Ayurveda”dan kısaca bahsetmeliyim. Sizlerin de bildiği gibi, Ayurveda bedenlerimizi “vata” “pitta” ve “kapha” adında üç ayrı tipe ayırmakta ve bu beden tiplerine “dosha” adını vermekte. Bazı kimselerde “vata” beden tipi hakim, bazı kimselerde ise “pitta” ya da “kapha.” Aynı şekilde mevsimlerin de belli “dosha”ları var. Sonbahar, “vata dosha”nın mevsimi. “Vata”, bedenlerimizde hareket kabiliyetine hükmeden sinir sistemimizle ve boşaltım sistemimizle ilgili bir “dosha”dır. “Vata” beden tipini tanımlarken, soğuk, kuru, sert, hafif, değişken, düzensiz ve hareketli gibi sıfatlar kullanabiliriz. Ayrıca, bu beden tiplerinde hava ve eter elementleri daha baskındır.

Sonbahar mevsiminde vata enerjisi arttığı için, kendimizi dengesiz ve sanki yer ayaklarımızın altından kayıyormuş gibi hissedebiliriz. Tüm bu nedenlerden dolayı, yoga yaparken köklenmeye dikkat etmemiz gerekmektedir. İster ayakta bir asana istersek oturarak bir asana yapalım, ayaktayken ayağımızın altındaki toprak enerjisini ve köklenmeyi hissetmeli; otururken ise kalçamızdan sanki yere doğru köklenmeye çalışmalıyız.

Vata enerjisini dengelemek ve kendimizi soğuk enerjiden biraz daha sıcak enerjiye yönlendirmek için, “pranayama” (nefes) tekniklerinden de faydalanabiliriz. Sol burun deliğimizi kapatıp sadece sağ burun deliğimizden nefes alıp vemek bedenimizdeki eril ve güneş enerjisini uyandıracak ve serin günlerde ısınmamıza yardımcı olacaktır.

Gündönümü dediğimizde, ister sonbahar isterse ilkbahar olsun, hep bir eşitlikten bahsetmeliyiz. Bu dönemlerde, gün ve gece eşit olur ve birkaç gün içinde gece veya gündüz uzamaya başlar. Gün ve gece eşit olunca, aydınlık ve karanlık da eşit olur. Ateş ve su, yin ve yang eşittir. Durağan ve akışkan, bilinen ve bilinmeyen, içe ve dışa yolculuk, görülen ve görülmeyen, mantık ve içgüdü, bilinç ve bilinçaltı arasında bir denge kurmalıyız çünkü 23 Eylül’de güneşten aya, aydınlıktan karanlığa, yangden yine, dıştan içe yolculuğa, hareketten sakinliğe ve ateşten suya geçmekteyiz. O yüzden, bu dönemlerde denge çok önemlidir. Yoga derslerimizde ya da kendi pratiğimizde mutlaka “vrksasana” (ağaç duruşu), “garudasana” (kartal duruşu), “natarajasana” (dansçı pozu), “utthita hasta padangusthasana” (el ayağa uzatılmış duruş), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı) gibi denge duruşlarına yer vermeliyiz.

Ayrıca, sonbahar gündönümünde ve sonbahar boyunca akciğer ve kalın bağırsaklar meridyenlerini çalıştıran asanalar da yapabiliriz. Örneğin, “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnemesi), “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “tadasana” (dağ duruşu), “high lunge” (yüksek hamle), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “parsvakonasana” (geniş açı duruşu), “garudasana” (kartal duruşu), “natarajasana” (dansçı duruşu), “apanasana” (dizleri göğüse çekme), “yogic cycles” (yoga bisikleti–karın çalıştırma) ve “jathara parivartanasana” (karından burgu) kalın bağırsak ve akciğerleri çalıştırmak için güzel bir akış olabilir.

“Eka pada adho mukha svanasana” (tek bacak havada aşağı bakan köpek), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “parighasana” (kapı duruşu), “ardha chandrasana” (yarim ay duruşu), “malasana” (çelenk-dua tespihi duruşu), “bakasana” (karga duruşu), “sirsasana” (baş duruşu), “dandasana” (asa duruşu), “paschimottanasana ” (yerde öne eğilme),  “balasana” (çocuk duruşu), “phalakasana” (sopa duruşu), “chaturanga dandasana” (şınav pozu), “salabhasana” (çekirge duruşu), “dhanurasana” (yay duruşu), “supta virasana” (yerde kahraman duruşu), “bhujangasana” (kobra), “vasisthasana” (yan sopa duruşu), “marichyasana” (Bilge Marichi burgusu), “ustrasana” (deve duruşu) sonbaharda yoga derslerimize ya da kendi pratiğimize ekleyebileceğimiz diğer duruşlardır.

Sonbaharda yoga yaparken, özellikle köklenmeye önem vermemiz gerektiğinden bahsetmiştim. “Ujjayi pranayama” (kahraman nefesi), bizi ısıtırken sakatlanmamızı engeller ve sadece sonbaharda değil her mevsim kullanabileceğimiz bir nefes tekniğidir.

Sonbaharda bedenimizde artan “vata” elementi nedeniyle kendimizi daha esnek hissedip, sınırlarımızı fark etmeden kendimizi sakatlayabiliriz. Bu yüzden, yoga derslerinde veya kendi pratiğimizde, yavaş ve yumuşak bir akış izlemeliyiz. Her yoga dersinin olmazsa olmazı olan “savasana”yı (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu), daha uzun tutarak bedenimizdeki vata enerjisini dengelemeliyiz. Üzerimize bir battaniye almak ve gözlerimizi bir göz yastığıyla kapatmak daha çok sakinleşmek ve dinginleşmemiz için faydalı olabilir.

Gündönümünü bir de “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle karşılayabiliriz. “Vata dosha”, bedendeki hava ve eter elementi ile ilişkilidir. Hava ve eter elementlerini dengelemek için bedendeki ateş elementini arttırarak da çalışabiliriz. Dolasıyla gündönümünde 108 güneşe selam serisi yaparsak, bedeni ısıtır ve ateş ve su elementlerini (pitta dosha) arttırırız.

Bu haftaki grup dersime gittiğimde aklımda gündönümü üzerine bir ders yapmak yoktu. Nedense herkesin bedeni köklenmek istiyordu. Ayaktaki duruşları çalışmak, özellikle “savaşçı” duruşlarına yoğunlaşmak istiyordu. Hizalanmaya ve köklenmeye dikkat etmek ve bu şekilde toprak elementini hissetmek istiyordu öğrenciler. “Virabhadrasana I”, “virabhadrasana II”, “virabhadrasana III” (birinci, ikinci ve üçüncü savaşçı), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “trikonasana” (üçgen)… Ayak tabanından başın tepesine kadar tüm hizalanmaları bir bir gözden geçirerek ve duruşlarda uzun süre bekleyip köklenmeyi hissederek çalıştık. Beden ile nefesi uyumlu hale getirmeye özen gösterdik. Her bir “asana”yı (duruş) yaparken bir nefes boyunca yapmayı denedik. Kimi zaman gözleri kapatarak bedenin nefes ile uyumunu hissetmeye çalıştık. Ayaklarımızın altındaki toprak enerjisini ayak tabanlarından başımızın tepesine kadar çekmeyi deneyimledik. Beden, nefes ve zihin birlikteliğini hissettik.

Ben bu haftaki derslerde gündönüme odaklanmayı unutmuş olsam bile bedenler unutmamıştı. Öğrencilerin bedenleri içgüdüsel olarak köklenmek ve toprak enerjisini hissetmek istiyordu. Ve bu haftaki derslerde de aynen böyle oldu.

Günler, aylar ve mevsimler sürekli bir döngü içinde. Tıpkı yogada olduğu gibi hayatın içinde de bir akış var. Sürekli bir devinim. Kış, ilkbahar, yaz derken sonbahar geldi. Her mevsimde bedenlerimize, zihinlerimize ve ruhlarımıza hitap eden değişik tarzlarda yoga yapabiliriz. Önemli olan, tüm bu mevsimlerde beden, zihin ve ruh birliği ve bütünlüğümüzü sağlamak ve dengede kalabilmek. Gerisi hikaye…

her şerde bir hayır vardır

Standard

Kimi zaman hayatımızda her şey istediğimiz gibi gitmez. Aklımızda bir şey vardır ve o istediğimiz şey olmamıştır. Biz de istediğimiz şey neden olmadı diye üzülürüz. Belki de istediğimiz şeyin olmaması bizim hayrımızadır ama genellikle kafamızı o şeye taktığımız için illa ki olsun isteriz. Yine bilmece gibi oldu farkındayım. En iyisi en baştan anlatayım.

Photo

Geçen hafta özel derslerimden birine gittiğimde dersimizi yaptığımız salon doluydu. Biz de spor salonunun içinde diğer bölümlerden daha serin olan, yüksek tavanlı ve seslerin yankılandığı bir yerde yoga yapmak zorunda kalmıştık. Uzun bir tatil sonrası olduğu için öğrencilerin bedenleri eskisine kıyasla biraz daha gergindi. O yüzden nasıl bir ders yapsak diye düşünüp duruyordum. Bir de her zaman çalıştığımız salonun dolu olduğunu ve daha serin bir ortamda ders yapacağımızı görünce hızlı bir akış dersi yapmaya karar verdim. Bedeni iyice ısıtıp denge duruşlarına odaklanacaktım. Öğrenciye bunu söylediğimde, o da içinden denge duruşlarını geçirdiğini ve tam da bana bunu söylemek üzere olduğunu dile getirdi. Tesadüfün böylesi!.

Başlangıç meditasyonu sonrasında dizler üzerinde denge duruşlarına başladık. Bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile ısıttıktan sonra her “vinyasa” (akış) arasına yeni denge duruşları ekledik. Tek bacak havada diz bükülü, tek bacak havada bacak öne doğru uzanmış, tek bacak geride… Bu tarz ısınma duruşlarından sonra, “vrksasana” (ağaç), “garudasana” (kartal), “eka pada utkatasana” (tek bacaklı sandalye), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “ardha chandrasana” (yarım ay duruşu)… Ve birkaç denge duruşu daha… Dersin zirvesi “vasisthasana” (yan sopa duruşu) idi. Bir elimizle ayağımızı yakaladığımız tam duruşu yapacaktık.

Zirve duruşu sonrasında birkaç öne eğilme ve burgu ile bedeni rahatlatıp “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile bedeni dinlendirdik.

Dersin sonunda öğrencinin de benim de aklımdan aynı şeyler geçiyormuş. Her şerde bir hayır vardır. O gün her zaman ders yaptığımız salonda olsaydık denge duruşlarını bu kadar kolay yapamayacaktık. O salon halı kaplıydı. Dizlerimizin üzerinde yaptığımız çalışmalar, kalça açıcılar ve öne eğilmeler için biçilmez kaftandı. Ancak denge duruşları için o kadar da sağlıklı bir ortam değildi. Zemin halı kaplı olduğu için yere yeteri kadar köklenemiyorduk ve dengeyi sağlayamayabiliyorduk. O gün çalıştığımız salon parke kaplıydı. Denge duruşlarını çalışırken matı bir kenara itip parkenin üzerinde denedik. Ve her zamankinden daha kolay dengede kaldık. Her şerde bir hayır vardır. Kimi zaman hayatımıza gelenlerden memnun kalmaz ve neden istediklerimiz olmadı diye hayıflanırız. Aslında gelen her şeyi kabul etmeli ve kendimizi akışa bırakmalıyız. O zaman hayat gerçekten de çok kolay olurdu. Sizce de öyle değil mi?

başlangıçlar

Standard

Yeni bir grupla yoga dersine katıldığınızda neler yapmalıyız? Nasıl bir ders yapmalıyız? Hangi “asana”lardan (duruş) başlamalıyız? Nasıl bir akış yaptırmalıyız? Ders “vinyasa” (akış) mı olmalı “hatha” (güneş-ay yogası/güçlendirici yoga) mi “yin” (bağ dokularını esnetici dişil enerji yogası) mi? Karar vermek zor değil mi?

IMG_6821

Geçtiğimiz haftalarda iki yeni grupla çalışmaya başladığımda bu düşünceler içindeydim.  Tabii ki bu iki grubun benden önce de bir yoga deneyimi vardı. Yogaya aşinaydılar ancak ben ne seviyede olduklarını ve benle çalışmaya başlayana kadar neler yaptıklarını ya da yapabildiklerini bilmiyordum. O yüzden en baştan başlamaya karar verdim. Her derste aşağıdan yukarıya doğru gidecektim. Ayaktaki “asana”lardan ters duruşlara kadar…

Her iki grupla da ilk ders ayaktaki “asana”lara odaklanmıştık. Tek bir zirve duruşuna odaklanmamıştık. “Surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısındıktan sonra her “vinyasa” (akış) sırasında bir ayaktaki “asana”yı denemiştik. “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “parsvottanasana” (ayaklar ayrı baş dize duruşu), “utkatasana” (sandalye), “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrı öne eğilme) ve “uttanasana” (ayakta öne eğilme) çalıştıktan sonra bir denge duruşu olarak “vrksasana” (ağaç) yapmıştık.

Yere oturduktan sonra da köklenmeye oturma kemiklerinden devam etmiş sırasıyla “dandasana” (asa duruşu), “pashimottanasana” (yerde öne eğilme) ve “baddha konasana” (bağlı açı duruşu/kelebek) yapmıştık. Sırt üstü yatıp “jathara parivartanasana” (karından burgu) sonrasında “savasana” (derin gevşeme ve dinleme pozisyonu) ile dinlenmiştik.

Öğrenciler çok iyi seviyedeydi. Belki de bu ders onlar için çok kolay ve basit olmuştu. Ben yine de birbirimize alışmamamız için yavaş yavaş ilerlememiz gerektiğini düşünüyordum. Yolculuğa çıktığımızda hemen varmamız gereken yere ulaşmıyorduk. Bir sürü yerden geçiyorduk. Yeni gruplarla da böyle çalışacaktık. Sıra ile gidecektik. Adım adım… Ayaktaki “asana”lardan sonra “kalça açıcılar” yani öne eğilmeler… Sonra sırasıyla karın güçlendiriciler, göğüs açıcılar yani geriye eğilmeler, boyun ve baş yani ters duruşlar…

Böylece tüm bedeni aşağıdan yukarıya dolaşacaktık. Her ders bedenin farklı bir bölgesini çalışırken o bölgeyi kimi zaman esnetecek kimi zaman güçlendirecektik. Bedenin farklı bölgelerini çalışırken ortaya çıkan duyguları izleyecektik. Bedenin her bölgesinin ya da her “asana” grubunun bize hissetttirdiği farklı duygular vardı. Öne eğilmelere çalışırken içimize dönmeyi deneyimleyip geriye eğilmelerde geriye gitme korkusu, kalbimizi açma, daha çok sevebilme, bilinmeze doğru gitme yetisi… Ters duruşlar ise dünyaya başka bir açıdan bakabilme, korkularımızla yüzleşme, karşımızdakini anlama, karın güçlendiriciler azim ve kararlılık, kalça açıcılar kendimizi sevebilme, kabul edebilme, yaratıcı olabilme, su gibi akabilme, esnek olma… Yolculuğumuzda adım adım ilerleyecektik. Bedeni esnetip güçlendirirken, duygusal bedenimizi de izleyecek ve yolculuk sırasında ne gibi değişiklikler yaşacağımızı gözlemleyecektik. Başlangıçlar, yenilik ve değişiklik… Her zaman bize çok şey katar. Yeter ki kendimizi ve algımızı açık tutalım ve gelenleri kabul edelim.

gözler kapalıyken…

Standard

Geçen haftalarda özel dersime biraz erken gittim. Derse daha vakit vardı. O süre içinde derste kullanacağım müziği seçtim ve bedenimi biraz ısıtmak istedim. Kendimi biraz yorgun hissediyordum. O yüzden canlanmak istemiştim. Sevdiğim “mantra”lar (zihni özgürleştirmek için söylenen kutsal heceler) eşliğinde “surya namaskara” (güneşe selam) akışlarına başladım. “Mantra”yı zihnimde ve ruhumda daha yoğun hissedebilmek için gözlerimi kapattım. Ne de olsa gözleri kapattığımızda zihin de susuyordu. Meğer dersten önce içime dönmeye, zihnimi toplamaya ve biraz canlanmaya gerçekten de ihtiyacım varmış. O gün denge duruşları çalışacaktık. Önceden karar vermiştik. Gözlerim kapalı “surya namaskara” akışları yaparken birden aklıma bir fikir geldi. Tüm dersi gözler kapalı yapabilir miydik acaba? Zihni ve ruhu daha yoğun hissederek, nefesi dinleyerek ve tamamen içimize dönerek… 

IMG_6821

Işıkları kapattım. Başlangıç meditasyonu sırasında her zamanki denge odaklı akışlardan farklı bir ders yapacağımızı ve o gün tüm akış boyunca gözleri kapalı tutacağımızı söyledim. Belki bir süre gözler kapalı olduğu için koordinasyonu sağlayamayabilir ve zaman zaman “mat” içinde yönümüzü şaşırabilirdik ama bir süre sonra gözler kapalı yönümüzü bulmaya da alışacaktık. 

Gözlerimiz açıkken dengemizi sağlamak daha kolaydır. Oysa gözler kapalıyken, beyne veri gitmemektedir ve beden pozisyonunu, konumunu algılamakta zorlanmaktadır. Dolayısıyla gözler kapalıyken bedenin dengesini bulması oldukça zor hale gelmektedir. 

Gözlerimiz sayesinde de uzuvlarımızın yeri hakkında bilgi sahibi oluruz. Yani gözler açıkken kolumuz nerede, bacağımızı 90 dereceye kaldırabildik mi yoksa bacak 45 dereceye kadar mı kalktı gibi bilgilere ulaşmamız çok kolay. Gözlerimiz açık, görebiliyor ve bilgiye ulaşabiliyoruz. Ancak gözler kapalıyken bu tarz bilgilere ulaşmamız o kadar da kolay değil. Bu yüzden de gözler kapalıyken denge duruşları çok daha zor… 

Krishna Das’ın “Baba Hanumanmantrası (https://www.youtube.com/watch?v=ar7xwyvAvEM) eşliğinde “surya namaskara” akışlarına başladık. Sadece “surya namaskara A” yapmayı planlamıştım. Ne de olsa gözler kapalıydı. Güneşe selam akışlarına mantra gibi yavaş yavaş başladık. Mantranınzına uygun ve her bir “asana”yı hissederek… Mantra hızlandıkça biz de akışı hızlandırdık. Üçüncü ya da dördüncü turda öğrenci yönünü daha iyi tayin etmeye başladı. İlk turlarda yoga matı üzerinde yönünü şaşırıyordu. Eller biraz mat dışına taşıyor ya da eller mat üzerinde birbirine çok yaklaşıyordu. Üçüncü ya da dördüncü tura geldiğimizde öğrenci yönünü daha iyi bulmaya başladı. Ayaklarını ve ellerini gözleri açıkken yerleştirdiği yerlere yerleştirmeye başladı. İlk başlarda eller ve ayaklar arasındaki mesafe çok yakındı ama ilerleyen turlarda eller ve ayaklar arasındaki mesafe açıldı. Tüm uzuvlar olması gerektiği yerlere yerleşti. Zihin artık gözlerden veri gelmeyeceğini anlamıştı ve buna alışmaya başlamıştı. İlk baştaki bilinmezlikten kurtulmuş ve kabul etmişti. Artık zihin ve beden daha rahat hareket ediyordu. Öğrenci gözler kapalıyken görmeye başlamıştı. 

Artık “surya namaskara” akışlarının arasına denge duruşlara katmaya başlayabilirdim. Yavaş yavaş ilerlemeliydik. Bir güneşe selam akışının sonunda gözler kapalı “tadasana”da (ağaç duruşu) bekledik. Ayakların altından yere doğru köklenmeyi hissettik. Tek ayak üzerinde iyice köklendikten sonra öteki ayağın parmak ucunu yere değdirecek; eğer bunda başarılı olursak ayağı 90 derece bükülü havaya kaldıracaktık. Hangi taraftan başlamak istersek, o taraftan başlayacaktık. Malum bedenin bir tarafı daha dengeli ve güçlü diğer tarafı daha dengesiz ve zayıf olabiliyordu. O yüzden öğrenci hangi ayak üzerinde kendini daha dengeli hissediyorsa, o taraftan başlamasını tavsiye ettim.  

Bir sonraki akışta öğrenciden 90 derece havaya kaldırdığımız bacağı öne doğru uzatmasını istedim. Daha sonraki akışta nefes alıp verirken bükülü bacağı öne doğru açıp tekrar büktük. Bir sonraki akışta eller “anjali mudra”da (dua pozisyonu)vrksasana” (ağaç duruşu) denedik. Daha sonra “vrksasana”da elleri başın üzerine kaldırmaya çalıştık. Gözler kapalı denediğimiz diğer denge duruşları “garudasana” (kartal duruşu) ve “virabhadrasana III”tü (üçüncü savaşçı).  

Denge duruşlarından sonra bedeni “surya namaskara” akışları ile soğutmaya karar verdim. Mantra yavaşladıkça gözler kapalı güneşe selam akışları da yavaşladı. Dersi “dandasana” (asa duruşu) “paschimottanasana” (yerde öne eğilme), “jathara parivartanasana” (karından burgu) ve “savasana” (derin gevşeme ve dinleme pozisyonu) ile sonlandırdık. Gözler hep kapalı…  

Öğrenciyi “surya namaskara” akışları ile soğuturken ben de akışa katılmak istedim.  Öğrencinin karşısında gözlerim kapalı güneşe selam yapmaya başladım. O an öğrencim, “siz de mi yapıyorsunuz” diye sordu. “Evet, ben de yapıyorum.” Gözler kapalıyken görmek böyle bir şeydi. Gözler kapalıyken hissetmek… Gözler kapalıyken bedenimizin, çevremizin, çevremizdekilerin yerini ve yönünü fark edebilmek böyle bir şeydi. Gözler kapalıyken algıları ve sezgileri açmak, ruhu dinlemek ve ruhun bize söylediklerini anlamak, sezgilerle hareket edebilmek ve çevremizdekileri fark edebilmek… O zaman dünyada bir fark yaratabilirdik… 

 

gelişime tanık olmak

Standard
Bir öğretmeni en çok mutlu eden şey nedir diye sorsam ne cevap verirdiniz? Ders vermek, birçok öğrenciye sahip olmak ya da öğrencileri tarafından sevilmek mi? Bence bir öğretmeni en çok mutlu eden şey öğrencilerinin gelişimine tanık olmak… Gün be gün öğrencilerinin gelişimini ve ilerlemesini görmek ve zaman içinde öğrencilerinin ne kadar geliştiğini fark etmek… Geçen hafta yaşadığım şey tam da buydu.
IMG_6820
Geçen hafta grup dersine gittiğimde dersten önce her zamanki gibi öğrencileri gözlemledim ve o gün nasıl bir ders istediklerini anlamaya çalıştım. Öğrencilerin çoğu o gün denge duruşları çalışmak istiyordu. “Ne zamandır denge duruşları çalışmadık. Bugün denge çalışabilir miyiz?” Tabii ki çalışırız. Ama zirve duruşu ne olmalı? Buna karar vermeliydim. Bir sürü zirve duruşu geçiyordu aklımdan ve o an içlerinden bir tanesini seçemedim. Ben de o günkü derste denge duruşları arasında bir akış yapmayı düşündüm. Oldukça ileri seviyede bir ders olacaktı. Ama yaklaşık iki yıldır aynı grupla çalışmaktaydık ve bu akışı kolaylıkla yapabileceklerine inanıyordum.
Başlangıç meditasyonu sonrasında dört ayak üzerinde denge çalışmasıyla başlamıştık. “Vyaghrasana” (kaplan duruşu) sonrası “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı dengeledikten sonra bir “vinyasa” (akış) yapıp “tadasana”ya (dağ duruşu) gelmiştik. “Surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle bedeni ısıttıktan sonra denge çalışmalarına başladık. Önce sol ayak üzerinde köklenip sağ bacağı dizden büküp yere paralel olacak şekilde kaldırdık. Beş nefes bekledikten sonra aynı şeyi sağ ayak yerdeyken denedik. Bir “vinyasa” sonrası “tadasana”ya geçip bu sefer sol ayak üzerinde köklenip sağ bacağı düz bir şekilde öne uzattık. Beş nefes bekledikten sonra sağ ayak yerdeyken sol bacağı öne düz bir şekilde uzattık. Yine bir “vinyasa” ve “tadasana”… Sol ayak yerdeyken “vrksasana” (ağaç duruşu) yaptık. O günkü grup için “vrksasana” artık zor bir denge duruşu değildi. Bu duruşu biraz zorlaştırmak gerekiyordu. Ne yapabilirdik diye düşünürken, gözler kapalı bir şekilde “vrksasana” denetmeye karar verdim. “Vrksasanada beklerken ilerde bir nokta seçin ve gözlerinizi o noktaya dikin. Şimdi yavaşça gözlerinizi kapatın ama gözler kapalıyken hala o noktaya baktığınızı farz edin. Dengenizi kaybediyorsanız, gözleri azıcık aralayın ve tekrar o noktaya odaklanın. Şimdi tekrar gözleri kapatın ve gözler kapalıyken dengede kalmaya çalışın.”
Gözlerimiz açıkken dengemizi sağlamak daha kolaydır.Oysa gözler kapalıyken, beyne veri gitmemektedir ve beden pozisyonunu, konumunu algılamakta zorlanmaktadır. Dolayısıyla gözler kapalıyken bedenin dengesini bulması oldukça zor hale gelmektedir.
Denge dediğimizde, vestibüler ve propriosepsiyon sisteminden bahsetmek gerekmektedir çünkü her iki sistem de dengemizi sağlamamıza yardımcı olur. Vestibüler sistem, memeli hayvanların dengesini sağlayan ve bizlere hareket kabiliyeti ve denge duygusunu hissettiren sistemdir. Kulağın içinde bulunur ve göz hareketlerini kontrol eden ve bedeni dik tutmamızı sağlayan kaslara sinyal yollar. Beynimiz, kafatası içindeki bu sistemden gelen bilgileri kullanır ve böylece bedenin dinamiklerini ve hareketlerini, pozisyonlarını algılar.  Kısaca, vestibüler sistem iç kulakta bulunan ve başımızın konumu hakkında bilgi veren bir sistemdir.
Propriosepsiyon ise eklemlerin boşluktaki pozisyonunu, konumunu, hareketini algılama duyusudur. Eklemde yer alan kapsül ve bağlar, eklemin etrafındaki kas dokusu ve tendonlar, içerdikleri bir takım özelleşmiş hücreler aracılığıyla merkezi sinir sistemimize sürekli uyarılar yollar. Bu uyarılar sayesinde, vücudumuzdaki eklemlerin ve kasların uzaydaki konumundan, pozisyonundan, gerginliğinden ve basınç durumundan haberdar oluruz. Kişinin bir hareketi doğru, sağlıklı ve koordineli yapabilmesi için gelişmiş bir propriosepsiyon duyusunun olması gerekmektedir.
Gözlerimiz sayesinde de uzuvlarımızın yeri hakkında bilgi sahibi oluruz. Yani gözler açıkken kolumuz nerede, bacağımızı 90 dereceye kaldırabildik mi yoksa bacak 45 dereceye kadar mı kalktı gibi bilgilere ulaşmamız çok kolay. Gözlerimiz açık, görebiliyor ve bilgiye ulaşabiliyoruz. Ancak gözler kapalıyken bu tarz bilgilere ulaşmamız o kadar da kolay değil. Bu yüzden de gözler kapalıyken denge duruşları çok daha zor…
O günkü derse dönecek olursak, gözler kapalıyken “vrksasana.” Beden nerede, kollar kalbin önünde dua pozisyonunda birleşebildi mi, bükülü bacak diz kapağının üzerinde mi yoksa altında mı, yoksa o bacağı diz kapağının üzerine çıkarabildim mi? Tüm bunları gözler kapalıyken fark etmek…
“Vrksasana”dan sonra bir “vinyasa” ve “tadasana”da nefeslenmek… Sırada bir denge akışı vardı. “Vrksasana”, “garudasana” (kartal duruşu), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “urdhva prasarita eka padasana” (ayakta bacakları ayırma), “utthita hasta padangusthasana” (el ayağa uzatılmış duruş) önde ve yanda ve “natarajasana” (dansçı)…
Üst üste denge duruşları… Dengeyi kaybetmeden… Bakış açısını kaybetmeden ve havadaki ayağı yere indirmeden hatta değdirmeden… Demiştim ya, ileri seviyede bir ders diye… Ve bir öğretmeni en çok mutlu eden şey nedir? Öğrencilerindeki ilerlemeyi ve gelişmeyi görmek… İki sene içinde öğrencilerin dengelerinin ne kadar geliştiğini ve tüm denge duruşlarını ayaklarını yere değdirmeden yapabildiklerini görmek… Her şeye değerdi.
Bu kadar denge çalıştıktan sonra “malasana”da (dua tespihi/çelenk duruşu) dinlendik. O sırada aklıma bir fikir daha geldi. Madem bu kadar denge çalışmıştık, neden bir de “bakasana” (karga duruşu)  denemiyorduk? Derse yeni gelen öğrenciler de vardı. Yeni gelen öğrencilerden “malasana”dan bedenin ağırlığını öne doğru verip ayakları tek tek yerden kaldırmayı denemelerini istedim. Eski öğrencilere de doğrudan “bakasana” denemelerini söyledim. Eski öğrencilerin hepsi “bakasana”yı yapabildi. Yapabildi derken, hepsi asanayı yaptı ve en az beş nefes kalabildi.
Bedeni dengeleyen ve dinginleştiren duruşlardan sonra uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) yaptık. Dersi, bedenin dengesinin günden güne değişebileceği, bedenin sağı ve solunun denge ve gücünün birbirinden farklı olabileceği, yoganın amacının aslında dengeyi sağlamak ve bedenin eril ve dişil tarafı arasındaki dengesizliği en aza indirgemeye çalışmak olduğunu hatırlatarak ve yogada ve günlük hayatımızdaki amacımızın zıt kutuplar arasında dengeyi bulmak ve sağlamak olmasını dileyerek bitirdim.
Ders sonrası eve dönerken yolda aklıma takılan soru şuydu: Bir öğretmeni en çok mutlu eden şey nedir? Birçok yerde ders vermek mi, birçok öğrenciye sahip olmak mı, öğrencileri tarafından sevilmek mi? Sahi neydi bir öğretmeni en çok mutlu eden şey? Öğrencilerinin gelişimine tanık olmak… Öğrencilerinin her geçen gün bedensel, zihinsel ve ruhsal olarak ne kadar geliştiklerini ve ilerlediklerini görmek ve onlarla daha çok büyümek ve gelişmek…

ruhunuzun evini şekillendirin!

Standard

Geçen ilkbaharda bir arkadaşımın yanına tatile gittiğimde değişik yoga derslerine katılmıştım. Bunlardan biri sıcak yogaydı. Nam-ı diğer “Bikram yoga.” (Bu konu hakkındaki yazıya https://burcuyircali.wordpress.com/2014/05/11/sicak-yoga/ linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Bir diğer değişik yoga tarzıysa “yoga sculpt” idi. Peki neydi bu “yoga sculpt”?

2009-2012

“Yoga sculpt”, ağırlık kullanılarak yapılan hızlı bir yoga tarzıydı. “Vinyasa” (akış) yoga tarzı.  Asanaları yaparken nabzı hızlandıran, metabolizmayı çalıştıran ve bedenin şekillendirilmesine yardımcı bir yoga tarzı. Biz bu derse Türkçe bir isim bulmak istersek, “şekillendirici yoga” diyebiliriz bence.
Klasik yoga derslerine kıyasla, daha hızlı müziklerin kullanıldığı, ellere “dumbell”lar alındığı, bir asanadan bir asanaya hızlı bir şekilde akıldığı terlettiren bir yoga dersi düşünün. Akış boyunca sık sık “lunge” ve “squat” yapıldığını hayal edin. İşte size “yoga sculpt” ya da Türkçe ismiyle “şekillendirici yoga.”
Tatilde katıldığım dersler arasında en sevdiğim ders “yoga sculpt” olmuştu. Yalnız o ülkede bu yoga tarzını da sıcak bir sınıfta yapıyorlardı. Oysa ben, ders verdiğim yoga stüdyosunda “yoga sculpt” derslerini, sınıfı ısıtmadan normal dereceli bir sınıfta yapmaya karar vermiştim. Derslere başlamadan önce, gerekli malzemeyi temin etmek gerekiyordu. Önce yarım kiloluk “dumbell”lar aldık. Neden yarım kilo diye soracak olursanız, cevabı çok basit. Çünkü elimizde ağırlıklarla o asanadan bu asanaya akarken, yarım kiloyu bir anda kendini iki kilo gibi hissetmeye başlıyordunuz. Müzik listeme, ders için hızlı şarkılar da eklemiştim. Artık herşey tamamdı. Sadece değişik tarz yoga denemek isteyen öğrencilere ihtiyacımız vardı.
Peki nasıl bir dersti “yoga sculpt?” Bu dersin akışı nasıldı? Diğer yoga dersleri gibi miydi? Evet tahmin ettiğiniz gibi, “yoga sculpt” dersleri de bir meditasyon ile başlıyordu. Bağdaşta oturup bedeni ve zihni derse hazırlıyorduk. Sonra omurgayı ısıtarak devam ediyordu ders. “Utthita balasana” (uzanmış çocuk) ile bedeni öne eğip omurgayı uzattıktan sonra “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı iyice ısıtıyorduk. “Adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ile ayağa kalkıp en son “tadasana”da (dağ duruşu) akışa hazır hale geliyorduk.
Birkaç “surya namaskara” (güneşe selam) serisiyle bedeni iyice ısıttıktan sonra, elimize “dumbell”ları alma zamanı geliyordu. Bu defa elimizde ağırlıklarla “vinyasa” akışlara devam ediyorduk. “Şekillendirici yoga”nın en temel akışı “adho mukha svanasana”dan (aşağı bakan köpek) “ashva sanchalanasana”ya (yüksek hamle), yüksek hamleden “virabhadrasana II”ye (ikinci savaşçı), ikinci savaşçıdan da “viparita virabhadrasana”ya (ters savaşçı) geçişti.
Elimizde ağırlıklar olduğu için bedenin değişik bölgelerini de çalıştırıyorduk. “Ashva sanchalanasana”da bazen biceps (ön kol) ve quadriceps (ön bacak) kaslarını çalıştırıyorduk bazen de omuz kaslarını çalıştırmak için kolları yanda teslim olmuş gibi açıp yukarı aşağı indirip kaldırıyorduk. “Virabhadrasana II”deyken kürek kemiklerini (skapula) çalıştırmak için dirsekleri azıcık büküp dirsekleri arkada birbirine yaklaştırıp uzaklaştırıyorduk. “Yogik çömelme” pozisyonunda ise kimi zaman tek tek topukları kaldırıyorduk, kimi zaman iki topuğu birden kaldırıyorduk, kimi zamansa bu duruştayken omuz çalıştırıyorduk.
“Ashva sanchalanasana”, “virabhadrasana II”, “viparita virabhadrasana” ve “utkatasana” (sandalye) duruşlarında ayak parmak uçlarını yerden kaldırıp dengede kalıp kalamadığımızı gözlemliyorduk. “Utkatasana”dayken triceps (arka kol) kaslarını çalıştırmak için kolları bedene yapıştırıp geriye açıp kapatıyorduk. Bazen de tüm bu duruşlarda derinleşip beş nefes bekliyorduk. Belki de en zor anlar asanalarda derinleşip beklemekti.
Denge duruşları, “şekillendirici yoga” dersinin olmazsa olmaz asanalarındandı. Denge duruşlarının arka arkaya sıralanması… Ellerimizde ağırlıklarla… Dersin bir başka zor anı olarak nitelendirilebilirdi. “Vrksasana”dan (ağaç) “garudasana”ya (kartal), kartaldan “virabhadrasana III”e (üçüncü savaşçı), üçüncü savaşçıdan “urdhva prasarita eka padasana”ya (ayakta bacakları ayırma duruşu), “urdhva prasarita eka padasana”dan da “uttanasana”ya (ayakta öne eğilme) geçiş. Bu denge akışının ne kadar zor olabileceğini ve ellerimizde “dumbell” varken daha da zorlayıcı olabileceğini tahmin edersiniz sanırım.
Dersin yarısına geldiğimizde “adho mukha svanasana”dan (aşağı bakan köpek) “malasana”ya (dua tespihi/çelenk duruşu) zıplayıp yere oturuyorduk. Karın kaslarını çalıştırmak için, sırt üstü yatıp ayaklar yerde mekik, bacaklar 90 derece yukarda mekik yapıyorduk. Karın kasları denince, oblik kaslarını esgeçmek olmazdı. Bu kaslar için ise aktif burgular yapıyorduk. Ve tabii ki “phalakasana”da (sopa duruşu) en az beş nefes bekleyerek karın kaslarını iyice çalıştırıyorduk.
Bedeni soğutmak ve yerdeki asanalara hazırlamak için birkaç “surya namaskara” (güneşe selam) serisi yaptıktan sonra, yavaşça yere oturuyorduk. Bir arkaya eğilme ve bir ters duruş… Tercihen “setu bandhasana” (yarım köprü) ve “salamba sarvangasana” (omuz duruşu)… Bir öne eğilme ve bir burgu ile bedeni dengeleme… “Paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ve “jathara parivartanasana” (karından burgu)… “Ananda balasana” (mutlu bebek) ve “apanasana” (dizleri göğüse çekme) ile omurgayı rahatlattıktan sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu)…
“Şekillendirici yoga”, temelinde bedene odaklı bir ders olduğundan dersi bitirirken felsefi bir noktaya değinmek pek mümkün olmuyordu. “Savasana” sonrası bağdaşta otururken tek bir şey söyleyebilmiştim: “Bedenimiz, evimizdir. Ruhumuzun ikamet ettiği yerdir. Bugün bu evi güzelleştirmek ve şekillendirmek için çalıştık. Ruhunuzun evini ihmal etmeyin ve her zaman güzelleştirip şekillendirin.”

küçükler… büyükler…

Standard

Yaklaşık üç aydır çocuklarla yoga yaptığımı anlatmıştım size daha önceki yazılarımda. İlk başlarda her şey yolunda gidiyordu. İki ayrı gruba ders veriyordum arkadaşımın açtığı anaokulunda. Üç ila beş yaş arası çocuklarla yarımşar saat yoga… Derse gitmeden önce hazırlanıyordum uzun uzun. Bir masal yaratıyordum. Bu masallar, değişik yoga asanaları içeriyordu. Örnek mi? Bir masalda sirke gidiyorduk ve bir sürü hayvan asanası yapıyorduk. Bazen mutlu bir kedi olup kuyruk sallıyor ve “miyav” diye bağırıyorduk; bazen de mutlu bir köpek olup bir bacağımızı havaya kaldırıp (eka pada adho mukha svanasana) kuyruk sallıyor ve “havhav” diye bağırıyorduk. Haftalar birbirini kovaladı. İki hafta öncesine kadar…

image

İki hafta önce ilk olarak küçük yaş grubuyla dersim vardı. O günkü masalda kutuplara gidecek; kutup ayısı, penguen, tilki ve geyikle karşılaşacaktık. Kayak da yapacaktık. Tabii ki çocukların hayal dünyasıyla kim bilir daha neler deneyimleyecektik kutuplarda…

Derse başladık. Seyahate çıkmadan önce ne olur ne olmaz diye sandviçimizi hazırladık. Ardından uçağa bindik, uçak sesi çıkarttık ve kuzey kutbuna uçtuk. Uçaktan indikten sonra, kızaklarla karşılaştık. Tabii ki husky köpeklerle de… Bindik kızağa. Bir süre sonra kızağın gidemeyeceği bir yere geldik ve kayak yapmaya başladık. Derken kutup ayısıyla karşılaştık. Sonra penguenlerle ve tilkiyle. Birden kar fırtınası çıktı. Hemen kutup ayısının evine sığındık. Biz sıcak çikolata yaparken, kapı çalındı ve kar fırtınasında yolunu ve arkadaşlarını kaybetmiş olan geyik bize katıldı. Hep beraber mutlu mutlu şarkılar söyledik sıcacık yuvamızda… Uyuduk. Uyandığımızda kar fırtınası dinmişti ve eve dönme vaktimiz gelmişti. Uçağa bindik, eve geldik. Bir geceyi kutuplarda geçirmek zorunda kaldığımız için, okula yetişmemiz gerekti. Hemen kahvaltımızı edip arabayla okula gittik ve yoga dersimizi böylece sonlandırdık.

Aynı masalı hem küçük hem de büyük gruba anlatacaktım. Küçükler, heyecanla dinledi masalı. Masalı anlatırken her pozisyon değiştirmemde onlar da aynı heyecanla beni taklit ettiler. Çok keyifli bir ders geçirdik. Şarkı olarak aslında “jingle bells” düşünmüştüm. Malum yeni yıl yaklaşıyor. Ancak bu şarkıyı daha öğrenmemiş sevgili öğrencilerim. Biz de hemen bildikleri bir şarkıyı söyledik: “Row, row, row your boat.” Küçük yaş grubuyla iyi bir iletişim kurmuştum bu geçen üç aylık sürede… Artık onlarla sınıfta tek başıma kalabiliyordum. Sınıf ya da branş öğretmenleri olmadan… Bu benim için inanılmaz bir deneyimdi.

Küçükleri başka bir sınıfa uğurladıktan sonra büyük grup geldi sınıfa. Onlara da kısaca o gün neler yapacağımızı anlattım. Kutuplara gideceğiz dedim. Dersin ilk on dakikası iyi geçti. Hepsi heyecanla dinledi beni. Sandviç hazırladık, uçağa bindik, kızağa bindik, kutup ayısı ve tilkiyle karşılaştık. Derken sınıfın yarısı dersten koptu. Etraftaki oyuncaklarla oynamaya ve dersi kaynatmaya başladılar. Ne yapacağımı bilemedim. Neyse ki o gün dersime arkadaşım da girmişti. Sayesinde sınıfı tekrar bir araya getirdik ve masalı tamamladık.

Her iki grubun da en sevdiği şey, dersin sonunda benim köprü (urdhva dhanurasana) olmam ve onların da araba olarak altımdan geçmesi. Her ders olduğu gibi o ders de aynı şekilde köprünün altından çıktılar sınıftan.

Ders sonunda, arkadaşımla konuştum. Ne yapabilirim diye sordum ona. Ne de olsa, o sürekli birlikteydi çocuklarla. Biraz tavsiyeye ihtiyacım vardı.

Sonuçta masalın küçük yaş grubunun hoşuna gittiğini ama büyük gruba hafif geldiğine karar verdik. Stratejimi değiştirmem lazımdı. Büyük yaş grubuna, büyük insan gibi davranmaya karar verdim. İçim biraz rahatlamıştı.

Ertesi hafta gittim anaokuluna. Küçük grupla sirke gittik. Bir sürü hayvanla arkadaşlık ettik, ipte cambazlık yaptık. Sonunda evimize geldik, uyuduk, uyandık. Kahvaltı ettik ve okula gittik.

Sıra gelmişti büyük gruba. Çok heyecanlıydım. Aslında heyecan iyidir diye düşünüyordum. Heyecanımı kaybedersem derslerim monotonlaşır ve birbirinin aynı olurdu. Beni ayakta tutan şey heyecanımdı. Her dersimden önce “acaba bugün neler olacak?”, “ne gibi bir etki-tepki göreceğim?”, “ne kadar etkili olacak dersim?” diye düşünüyordum. Her ders, benim için yepyeni bir deneyim…

Büyük grupla birlikte arkadaşım da derse girdi. Öğrencilerime, “bugüne kadar, yogayı size tanıtmak için masallar anlattım ve sizi yogaya ısındırdım. Yogayı öğrendiğinize göre bundan sonra size büyüklerin yogasından yaptıracağım. Bu yüzden lütfen birbirinizden biraz uzak arka arkaya sıraya girin” dedim. Hepsi hizalandı. Ben de önlerine geçtim. Arkadaşım, “bugün tıp oynayacağız. Sadece Burcu öğretmeniniz konuşacak. Siz hiç konuşmayacaksınız. Sadece onun yaptıklarının aynısını yapacaksınız” dedi.

image

Derse güneşe selam (surya namaskara) serisiyle başladık. Bu anaokulunda verdiğim yoga derslerinin bir özelliği de, iki dilli ders vermemizdi. Yani, kollarımızla gökyüzüne uzandığımızda (urdhva hastasana) “hello sun”; öne katlandığımızda da (uttanasana) “hello earth” diyorduk. Aşağı bakan köpek’e (adho mukha svanasana) geçtiğimizde “hav hav hav” diye bağırıyorduk; tek ayağımızı kaldırıp öne getirmeden önce de bunun mutlu bir köpek olduğunu hayal edip “happy dog” and “doggy tail” gibi tanımlamalarda bulunuyorduk.

Ardından “trikonasana” (üçgen), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “vrksasana” (ağaç) ve “garudasana” (kartal)  gibi ayaktaki asanaları yaptırdım. Baktım ki dikkat dağılıyor, hemen yin yoganın yang serilerinden olan “savaşçı akışı”nı (warrior flow) yaptırdım. Bunu da şarkı söyleyerek yapıyorduk. En uygun şarkı sizce ne olabilirdi? Tabii ki “one little, two little, three little Indians…” Bu akışı ve şarkıyı birkaç hafta önce öğretmiştim.

Ardından birçok hayvan asanası yaptık. “Marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi), “bhekasana” (kurbağa), “kurmasana” (kaplumbağa), “vyaghrasana” (kaplan), “bhujangasana” (kobra), “ustrasana” (deve), “raja kapotasana” (güvercin), “caterpillar” (tırtıl), “makarasana” (timsah) ve “matsyasana” (balık) bunlardan bazılarıydı.

Bir iki asana yaptırdıktan sonra araya “savaşçı akışı”nı koyuyordum. Tıpkı bir vinyasa dersi gibi olmuştu dersimiz.

Ve sonunda büyük yaş grubu yoruldu. Dersin de sonu gelmişti. “Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozu) için hepsini yere yatırdım. Sınırlama ya da kısıtlama yoktu. Herkes istediği gibi yattı. Kimi yan yattı, kimi sırt üstü, kimisi de yüz üstü…

Böylece ders bitti. Bir hafta önceki korkularımdan eser yoktu o an. Strateji değişikliği işe yaramıştı. Demek ki, her tarz her gruba uymayabiliyordu. Esnek olmalı ve gerektiğinde “su gibi” hemen ekilip bükülmeli ve yolumuzu değiştirmeliydik. Çocuklardan öğreneceğim çok şey var. Ne mutlu bana ki yollarımız kesişti!

günün sorusu

Standard

Hep derim ya, yaz mevsimini çok severim diye… Nihayet yaz aylarındayız ama havaya bir şey oldu sanki. Geçen hafta Ankara’da tam bir sonbahar yaşadık. Sürekli bulutlu ve serin bir hava. Ara sıra yağmur indiriyor. Sanırsınız Türkiye’de değil de İngiltere’de yaşıyoruz. Hiç de bana göre değil ama ne yapalım elden bir şey gelmiyor. Hava düzelene kadar katlanacağız. Havuzdan ve güneşten de kaldık. En iyisi kendimizi daha çok kardiovasküler çalışmalara ve yogaya adamak…

41

Yine bulutlu ve serin günlerden birinde yoga dersim vardı. Maalesef hava bulutlu ve kapalı oldu mu benim ruhum da bulutlu ve kapalı oluyor. Bu duygularla gittim derse. Not defterime baktım “ne gibi bir ders işlesem bugün” diye. Bir türlü karar veremedim. Sonra aklıma ne zamandır yaptırmadığım bir vinyasa akış geldi. Sürekli vinyasa, sürekli akış. Evet, kesinlikle en iyisi buydu. Biraz hareket iyi gelecekti böyle karamsar bir güne. Moralimizi düzeltecek, neşemizi arttıracak ve bizi mutlu edecekti. Dersin zirve duruşu da tabii ki “sirsasana II” yani kolların da kullanıldığı baş duruşu olacaktı. Diğer bir deyişle: “Tripod baş duruşu”. Evet, her şey hazır ve “hadi başlayalım.”

Derse “sukhasana” (kolay oturuş) ile başladık. Sağa ve sola esneme ve hafif bir burgudan sonra masa pozisyonuna geçtik. “Vinyasa” bir ders yapacaktık ya, hemen basit bir akışla başladık derse. Nefes ver “marjaryasana” (kedi duruşu), nefes al “utthita balasana” (uzanmış çocuk duruşu), nefes ver “ashtangasana” (diz-çene-göğüs) ve nefes al “ardha bhujangasana” (bebek kobra) ve nefes ver “marjaryasana” (kedi duruşu). Bu akışı beş kere yaptık.

Bedenimizi daha da ısıtmak için masa pozisyonunda durduk. Beş kere sağ bacağımızı göğsümüze doğru çektik ve tekrar arkaya uzattık. Sonra sol ayağımızın üstünde güçlü ve dengeli bir şekilde kalkıp “eka pada adho mukha svanasana”ya (tek bacak havada aşağı bakan köpek) geçtik. Yine sağ bacağımızı beş kere göğsümüze doğru çektik ve arkaya uzattık. Ardından klasik bir vinyasa akışı, yani “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “phalakasana” (sopa), “ashtangasana” (diz-çene-göğüs), “ardha bhujangasana” (bebek kobra) yaptık. Tekrar masa pozisyonuna geçip aynı seriyi sol bacakta yaptık ve “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) nefeslendik. Dinlenmeleri bile “adho mukha svanasana”da yapıyorduk, “balasana” (çocuk) pozisyonunda değil.

Grup iyice ısınmıştı ama güneşi kaç gündür görmüyordum ya, ben hala bulutluydum. Bu ne demekti? “Isınmaya devam.” Sırada başka bir seri vardı. “Uttanasana” (ayakta öne eğilme) ve “utkatasana” (sandalye) arasında birkaç vinyasa yaptıktan sonra, bu duruşlara “anjaneyasana” (alçak hamle/alçak lunge), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı baş dize duruşu), “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle/high lunge) ve “parsvakonasana” (geniş açı) ve “vasisthasana” (yan sopa) duruşları eklendi. Bu seriler de birkaç kez tekrarlandı. Bir sonraki seri de, “trikosana” (üçgen), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “viparita virabhadrasana” (ters savaşçı) yaptık. Birbiri ardına vinyasa akışları yapıyorduk.

Sıradaki seride ise “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “utkatasana” (sandalye), tek bacak üzerinde sandalye, “garudasana” (kartal) ve ayağı yere değdirmeden “ardha chandrasana” (yarım ay), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ve “eka pada raja kapotasana” (güvercin) duruşlarını yaptık. Sağ tarafta seriyi tamamladıktan sonra sol tarafa geçtik.

En son vinyasa ise “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “urdhva prasarita eka padasana” (ayakta bacakları ayırma) , “utthita hasta padangusthasana” (el ile öne uzattığımız ayağı tutma duruşu), “natarajasana” (dansçı duruşu), “vrksasana” (ağaç duruşu) ve “tadasana”dan (dağ duruşu) oluşmuştu. Yani hepsi denge duruşlarıydı. Ne de olsa dersin zirve duruşu, dengemizi test edeceğimiz bir asanaydı.

“Prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) duruşundan sonra gruptan, başlarının tepesini yere koyarak “sirsasana II”yi  (tripod baş duruşu) denemelerini istedim. Sırayla hepsinin yanına gittim ve ayaklarını kaldırıp dengelerini bulmalarına yardımcı oldum. Bedenleri iyi ısıtmıştık ve duruşa iyi ısınmıştık. Tüm sınıf başarıyla yaptı duruşu.

Birkaç öne eğilme ve burgudan sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozu) ile dersi bitirdim.

Peki, neydi dersin teması? Yaz mevsimi içindeydik ama hava tıpkı sonbahar gibiydi. Hayatımızda da böyle durumlarla karşı karşıya kalabilirdik. Hayatımızda da her şey güllük gülistanlık giderken birden tepetaklak olabilirdi. Tıpkı yoga dersimizde yaptığımız gibi, kendi hayatımızda da bu gibi ani değişiklikleri kabul etmek ve kendimizi ona göre ayarlamak ve değişmek mümkün olabilir miydi? Ders boyu zorlandığımız asanalarda nasıl durmuştuk? Tabii ki, nefesimize odaklanarak. Günlük hayatımızda da zorlandığımız, başa çıkamadığımız ya da ani değişikliklerle karşılaşınca yine nefesimize odaklanırsak, tepki vermeden önce derin bir nefes alıp verirsek ve belki de birkaç nefes beklersek, daha sakin ve akıllı tepkiler ve kararlar verebilir miydik? İşte size günün sorusu. Cevap vermeden önce nefese odaklanmaya ve bir saniyeliğine düşünmeye ne dersiniz?

birisi bana denge mi dedi?

Standard

Denge, hayatımda her zaman önemli bir yer tuttu. Bir “Terazi” olarak, dengeli bir yaşam benim olmazsa olmazımdı. Peki ya dengemi hep koruyabildim mi? Ya dengemin bozulduğu zamanlar? Geçen akşam, yoga dersimi denge ve denge asanalarına adadığımda işte bunları düşünüyordum.  Denge? Nasıl bir denge? Dengemiz günden güne değişir mi? Peki bu dengeyi nasıl koruyacağız?

2009-2010 tum fotolar 696

Bahar aylarındayız hâlâ. Bir gün hava sıcacık, güneş tepede, ısıtıyor bizi. Çoraplar çıkıyor, sandaletler ve elbiseler giyiliyor. Ertesi gün, hava kapalı, yağmur yağdı yağacak. İçimiz ürperiyor eğer bir gün önceki havaya aldanıp yazlık kıyafetlerimizle çıktıysak sokağa. Böyle bir mevsimde yoga dersleri de değişken oluyor haliyle. Sıcak havada kimi zaman aktif ve hareketli yogaya kimi zaman da sakin tarzlı bir yogaya yönleniyoruz. Daha serin havalarda ise genellikle içimizi ısıtacak hareketli yogayı tercih ediyoruz. Hal böyle olunca da tıpkı baharın bir öyle bir böyle olan havası gibi yoga pratiğimiz de günden güne değişiklik gösteriyor.

O gün Ankara çok sıcaktı. Hatta ben pilates stüdyosuna giderken karşıdan vuran güneşin etkisi altında fazlasıyla gevşemiştim. Stüdyoya gider gitmez bir kahve içtim uyuşukluğumu ve uykumu açmak için. Denge çalışmak için aslında harika bir gündü.

Öğrenciler geldi. Kısa bir meditasyonla derse başladık. Denge odaklı çalışacağımız için masa pozisyonunda denge hareketleri ile başladık. Bunu “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpekte) tek el ve tek bacak kaldırarak denge çalışmaları takip etti. Sonrasında ayağa kalktık ve “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısındık. Yavaş yavaş denge asanalarına yoğunlaştık. Bunlar arasında “vrksasana” (ağaç), “natarajasana” (dansçı), tek bacak üzerinde durarak “utkatasana” (sandalye), “ardha chandrasana” (yarım ay), “vasisthasana” (yan sopa/Bilge Vasistha duruşu) vardı. Dersin zirve duruşu “utthita hasta padangusthasana” (el ayağa uzatılmış duruş) varyasyonlarıydı.

Kimi zaman bloktan kimi zaman da duvardan faydalandık ama dengemizi gözlemledik. Bedenimizin sağı ve solundaki dengemizin birbirinden ne kadar farklı olabileceğini gördük. Bugün başarıyla yapabildiğimiz bir asanayı belki bir gün sonra yapamayabileceğimizi fark ettik.

Peki, o günkü dersin ana fikri neydi? Neden denge asanalarına yoğunlaşmıştık? Dengemizin günden güne değişiklik gösterebileceğini bilmek ve bunu olduğu gibi kabul etmek. İşte tüm dersin ana fikri buydu aslında. Her şeyden önemlisi, bedenimizin sağ ve sol yanındaki dengemizin de birbirinden farklı olabileceğini kabullenmekti. Belki sağ tarafımız daha dengeli belki de sol yanımız daha dengeliydi. Ya da ikisi birden dengeliydi. Ama her şeyden önemlisi, dengemizi ya da dengesizliğimizi, bir başka deyişle güçlü taraflarımızı ya da zaaflarımızı, olduğu gibi kabullenmek ve kendimizi bu şekilde sevmek. İşte tüm ders bunun üzerineydi. Tüm ders bu farkındalığı uyandırmak içindi.

Benim burcum Terazi. Hayatımda sürekli denge olmalı. Dengemi hep korumalıyım. Koruyamadığım zaman ne mi olur? Fiziksel ve duygusal açıdan yorgun düşerim ve tükenirim. Peki, bu dengeyi nasıl koruyacağım?

Öncelikle, hepimiz, hayatın “düalite”, Türkçe tabiriyle “ikisellik” ya da “zıtlıklar” üzerine kurulduğunu kabul etmeliyiz. Kadın olmadan erkeğin olmayacağını, yaz olmadan kışın olmayacağını, gece olmadan gündüzün olmayacağını, karanlık olmadan aydınlığın olmayacağını fark etmeliyiz. Daha doğrusu, bu zıt kutuplar olmadan tek başına gecenin, yazın, kadının ya da karanlığın hiçbir şey ifade etmeyeceğini kabullenmeliyiz. Her şey zıt kutbuyla bir anlam ifade ediyor. O halde, bu zıtlıkların varlığını kabul ederek hayatımızı bir dengeye oturtabiliriz. Dengeyi ancak ve ancak böyle kurabiliriz. Ne aşırı etkinlik ne aşırı dinginlik, ne aşırı et yemek ne hiç yememek, ne aşırı spor ne aşırı durağanlık, ne aşırı sevgi ne aşırı nefret… Her şeyin ılımlısı ve her şeyin dengesi… İşte hayatın düzeni…