Monthly Archives: Mart 2013

hadi bahar temizliğine!

Standard

2009-2010 tum fotolar 672İlkokul yıllarımızı hatırlayan var mıdır? Ya da ilkokuldaki hayat bilgisi derslerimizi? Sonbahar ve ilkbaharda yapılması gereken işler listesi… Sonbahara girerken soba kurmak, turşu hazırlamak, sebze kurutmak, kışlıkları çıkartmak, yazlıkları kaldırmak… İlkbahara girerken ise sobayı kaldırmak, yazlıkları çıkartmak, kışlıkları kaldırmak, yaz temizliği ve badana boya yapmak… Bunlar aklıma gelen ilk işler… Nerden geldi şimdi bunlar aklına diye sorduğunuzu duyuyorum. Ben böyle bir insanım işte… Biraz nostaljik… Bahar temizliği ve arınma ile ilgili bir yazı yazayım diye düşünürken bu şekilde başlamak istedim sadece…
Bahar temizliği ve arınma? Her bahar geldiğinde yenilenmek isteriz. Uzayan günler, kısalan geceler, açan çiçekler, tertemiz hava, yeşeren ağaçlar ile birlikte bedenimiz de yenilenmek ister. Kış günlerinde bedenimizde biriktirdiklerimizi atıp tazelenmek istemez miyiz her bahar geldiğinde?
Peki, bahar temizliği nasıl bir temizlik? Öncelikle dış dünyamızı temizlemek. Evimizi, işyerimizi, çalışma masamızı ve arabamızı temizlemek. Evimizdeki fazlalıklardan kurtulmak. Eskidiğini düşündüğümüz kıyafetlerimizi ayıklamak, kullanılabilir durumda olanları yardım kuruluşlarına bağışlamak, kullanılamaz durumda olanları atmak. Belki badana boya yaptırmak, halıları yıkatmak… İşyerlerimizde de aynı şekilde. Dolabımızda uzun bir kış aylarında biriktirdiğimiz şeylerden kurtulmak ya da çalışma masalarımızı temizlemek. Aynı şekilde arabamızı temizlemek, kar lastiklerini çıkarmak, zincirleri bagajlarımızdan çıkarıp ardiye dolabına kaldırmak…
Tüm bunlar dış dünyamızın temizliği… Peki ya bedenlerimiz? Bedenlerimiz de bizim evimiz, ruhun yaşadığı yer, ruhun barınağı… Dolayısıyla bedenlerimizi de bahar temizliğine sokmak durumundayız. Bedenlerimizi nasıl temizleyebiliriz? Bundan önceki bahar ile ilgili yazımda da bahsetmiştim. (Bu yazıma https://burcuyircali.wordpress.com/2013/03/20/bahara-merhaba/ linkini tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Ayurveda’ya (Hint yaşam bilimi) göre, soğuk, kuru ve uzun  kış aylarından sonra ısınan havalarla birlikte bedenimizde “kapha dosha” artıyor. Bu nedenle kendimizi daha ağır ve yorgun hissediyoruz ve kolumuzu bile kıpırdatmak bize zor geliyor. İşte tam da bu nedenle, bedenimizi de temizlemek ve arındırmak gerekiyor. Yani, bir detoks gerekiyor.
Nasıl bir detoks? Nasıl bir arınma? Tabi ki yoga asanaları bu arınmada en üst sırada. Asanalar arasında ise, burgular bu arınmada başrol oynuyor. Burgularla, bedenimizin bir tarafını sıkıştırırken öteki tarafını esnetiyoruz. Duruştan çıktığımızda ise sıkıştırdığımız tarafa, kan, nefes ve prana (yaşam enerjisi) akıyor ve böylece o kısımlar temizleniyor. Burguların yoğunlukta olduğu bir yoga çalışması bahar temizliği ve arınması için birebirdir diyebiliriz.
Tabi ki bir arınma için fiziksel çalışmalar yeterli olmayacaktır. Besinlerimize de dikkat etmek arınmanın bir yolu olabilir. Baharla birlikte sebze ve meyveleri daha çok tüketmek ve bol su içmek bedenimizi arındırmamıza yardımcı olabilir.
Ayrıca, pranayama (nefesi özgürleştirme) çalışmalarına ağırlık vermek ve meditasyonu da günlük yoga pratiğimizin içine katmak bedensel bir temizlik ve arınma için bahar aylarında izleyebileceğimiz başka bir yöntem.
Biz yogayla ilgilenen kişiler, arınmanın ve temizlenmenin sadece ve sadece bedenle kısıtlı kalamayacağını da biliyoruz. Bu nedenle, mevsimsel temizlenme ve arınma programımıza zihnimizi ve ruhumuzu da katmalıyız. Öncelikle biriktirdiğimiz duygularımızın farkına varmalıyız ve elimizden geldiğince bu duyguların üstünden gelmeye çalışmalıyız. Çevremizdeki kişilerle sorunlarımız varsa bunları çözmeye çalışmalıyız. Zihnimizi ve ruhumuzu da arındırmalıyız çünkü hepimizin bildiği gibi, yoga “bir ve bütün olmak” demek. Sadece bedenimizi temizlemek ve arındırmak yeterli olmayacak. Bu arınmaya, mutlaka ve mutlaka ruhumuzu ve zihnimizi de katmalıyız. Ancak o zaman tam anlamıyla bir temizlenme ve arınma sağlayabiliriz.
Bahar temizliği… İlkokul yıllarım… Hayat bilgisi… İlkbahara girerken sobayı kaldırmak, yazlıkları çıkartmak, kışlıkları kaldırmak, yaz temizliği ve badana boya yapmak… Gerçekten de öyle… Eskileri rafa kaldırmak ve üstesinden gelmek, bizi üzen olayları çözmek, duygu biriktirmemek ve kendimizi yenilemek, yani kendimize badana boya yapmak… Ben her bahar yenilenmek isterim. Ya siz?

esnek beden, esnek zihin!

Standard

2009-2010 tum fotolar 006Yogaya başlamadan önce herkesin kafasında sadece bir soru vardır. Yoga yapabilecek kadar esnek miyim? O kadar zor, şekilden şekle girilen hareketleri ben nasıl yapabileceğim? Yıllardır esnetmedim bedenimi. Sahi esneklik neydi?
Birçok eğitmen gibi ben de derslerimde esneklikle ilgili sorularla karşılaşıyorum. Birçok kişi, yogada esnekliğin önemli olduğunu düşünüyor. Asanaların esneklik sayesinde yapılabildiğini, esnek olmazsak yoga yapamayacağımıza inanıyorlar. Oysa yoganın esneklikle hiç ilgisi yok. Yani var da yok. Bizler, yogadan ve asanalardan bahsediyoruz. Amacımız, ömrümüz elverdiğince sağlığımızı korumak ve güçlü ve sağlıklı bir bedenle yoga yapabilmek. Yani 90 yaşında bile, 30 yaşındayken yapabildiğimiz yoga asanalarını yapmak. Bunun için de bedenimizi güçlendirmemiz, esnetmemiz ama sınırlarımızı da bilmemiz gerek. Esneklik, sadece sağlıklı bir beden ve zihin için ihtiyaç duyduğumuz bir nitelik. Ancak olmazsa olmaz bir koşul değil.
Esneklik ne demek? Teknik bir açıklamayla, esneklik bir eklem etrafındaki hareket alanı ( R.O.M. — range of motion) olarak tanımlanır. Her eklemde, performans için gerekli olan bir hareket alanı vardır. Tüm sportif aktivitelerde hareketin özelliğine göre yeterli ölçüde STRECHING – ESNETME VE GERDİRME egzersizlerini uygulamak verimliliği, vücut esnekliğini ve çalışma zevkini arttırarak aynı zamanda sakatlanma riskini önlemektedir.
Peki, ne kadar esnek? Ya da vücudumuzun hangi bölgeleri daha esnek ya da gergin? Esneklik, bedenimizin bölgelerine göre farklılık gösterir. Vücudumuzun en esnek noktaları kaslarımızdır. Kaslarımızı esnettikten sonra sıra ligament, tendon ve fasya gibi bağ dokularına ve en son da kemiklere gelir. Kaslarımızdaki elastin oranı (esneklik) diğer beden yapılarına göre daha fazladır. Fasyamız, ligament ve tendonlara göre daha esnektir. Ligament ve tendonlarımızın daha güçlü ve sıkı olmaları gerekir, bu da kolojen denen diğer proteinin daha fazla olması demektir. Yani daha basit bir açıklamayla, bedenimizde en esnek yerimiz kaslarımızdır. Bu nedenle, herhangi bir stretching dersinde ya da yoga derslerinde öncelikle kaslara odaklanılır. Fasya, ligament ve tendonlarımızı ancak yin yoga gibi asanalarda uzun süreli beklediğimiz ve kaslarımızı kullanmadığımız, onları rahat bıraktığımız zaman esnetebiliriz.
Zaten tüm mesele de budur. Kaslar, öyle ya da böyle esnetilebilir. Ancak bir kişinin esnekliği sadece kaslarla sınırlı değildir. Eğer fasya, ligament ve tendonlar gibi bağ dokularımızı esnetmezsek zaman içinde vücudumuzdaki bu dokular birbirine yapışıp esnekliğimizi azaltabilir. İşte bu nedenle, bedenimizdeki bu derin bağ dokularını esnetmek de çok önemlidir.
Tabii ki esnekliğimizi zaman içinde bazı nedenlerle kaybedebiliriz. Bu nedenleri, yaş, hareketsizlik, vücut tipi ve güç çalışması olarak sıralayabiliriz. Ayrıca, kişilerin esnekliği cinsiyete göre de değişir. Kadınlar, erkeklere nazaran daha esnektir ve eklem ve kemik yapımız ve genetik kodlarımız farklı olduğundan, esneklik göreceli bir tanımdır. Üstüne üstlük kadınların menstrüasyon, yumurtlama, hamilelik ve doğum gibi hormonal değişikliklerle daha esnek olabildikleri de bir gerçek.
Tüm bu nedenler göz önüne alındığında, esnekliğin yoga için bir ölçüt olmadığını görebiliriz. Esnek olmak, yogada, tabi ki bir avantaj ama olmazsa olmaz bir koşul değil.
Peki, esneklik neden önemli? Ya da kaslarımızı, fasya, ligament ve tendon gibi bağ dokularımızı esnetmek neden gerekli? Çünkü esneklik kas ağrılarını azaltır ve sakatlanma riskini azaltır. Ayrıca kişileri hem fiziksel olarak hem de ruhsal olarak rahatlatır. Bedenimizi esnetmek, kaslarımızı daha esnek ve güçlü yapar, eklemlerimizde oluşan baskıyı azaltır, duruş bozukluklarımızı düzeltir, bedenimizin hareket kabiliyetini artırır ve zihnimizi rahatlatır.
Şu ana kadar, esnekliğin sadece fiziksel faydalarından bahsettik. Peki, esnekliğin ruhsal ve zihinsel faydaları yok mu? Olmaz olur mu? Bedenimiz esnediği zaman, ruhumuz ve zihnimiz de esner. Çevremize daha farklı bakmaya başlarız. Daha geniş ve esnek bir bakış açımız olur. Olaylara daha sakin yaklaşırız. Tavırlarımız ve tepkilerimiz değişir, daha esnek ve sakin tepkiler veririz.
Sonuç olarak, esnemek tabi ki önemli. Esnek olmak da aynı şekilde. Ama yoga asanaları için olmazsa olmaz bir koşul değil. Dikkatinizi çekerim, sadece yoga asanaları için. Ancak, zihinsel ve ruhsal olarak esnek olmak sadece yogada değil aynı zamanda günlük hayatımızda da çok önemli. Daha esnek bir hayat yaşarsak her şey çok daha kolay, eğlenceli, rahat, huzurlu olacaktır ve mutluluk bizden o kadar da uzak kalmayacaktır. Sadece azıcık bir zihinsel ve ruhsal esneme… Hepsi bu…

ooooooommmmmmmm!

Standard

20130324_180230Şansım mı şanssızlığım mı, bir türlü bilemem… Yogayı bir spor tesisinde tanıdım, bir yoga stüdyosunda değil. Bir spor tesisinde yoga, diğer grup derslerinden pek de farklı algılanmıyor maalesef. 50 dakikalık bir zaman dilimi içinde ancak ve ancak asanaları deneyimleyebiliyorsun ve dersin başında ve sonunda meditasyona bile zaman kalmıyor. Hatta derin dinlenme ve gevşeme pozu “savasana” bile çok kısa tutuluyor bu zaman kısıtlaması nedeniyle. Bu yüzden, gerçekten de dersin başı ve sonunda meditasyon yapılan yoga dersleriyle yoga eğitmenliği kursuna yazıldığımda tanışabildim ancak. Ve “aum” mantrası söylemenin keyfini de eğitmenlik kursu boyunca gittiğim yoga stüdyosunda tattım. “Aum” mantrasının ne anlama geldiğini bile bilmiyordum bu stüdyoya gitmeden önce… Oysa o kadar sene yoga yapmıştım ancak bu konuda hiç bilgi sahibi değildim. Meğer neler kaçırmışım.

“Aum” ya da söylediğimiz şekliyle “om”, aslında çok derin titreşimi olan bir hece, bir sözcük, bir mantra. Bu bir “tohum mantra” ve dolayısıyla da diğer tüm mantraların atası sayılabilir. “Om” hecesi evreni oluşturan ve Tanrı’nın ya da Atman’ın üç halini temsil eden bir hecedir. Bu heceye temel yoga yazıtlarında rastlamak mümkündür.

“Aum” her bir harfinde bir anlam taşımakta. Eğer bu anlamları bilmiyorsak, yoga yapan kişileri “salakça” oturup ellerini dizlerinin üzerinde birleştirip hep bir ağızdan “ooooommm” diye bağıran bir grup insan olarak nitelendirebiliriz ve bu görüntüyü gözlerimizin önünde canlandırıp kahkahayla gülebiliriz bile.

“Om” sesi üç harfin birleşimiyle oluşur: A, u ve m. Her bir harf bir anlam ifade eder. Örneğin, A uyanıklık halini, U düş görme halini ve M düşsüz uykuyu (meditasyonu) temsil eder. Ayrıca, A maddi hali, U zihni ve M akli hali ifade eder. Yine sırasıyla, ışık, su ve besin; yumurta, rahim ve toprak; söz, hayat ve zihin; gelecek, geçmiş ve şimdi ve koruyucu (Brahma), yaratıcı (Vishnu) ve yıkıcıyı (Shiva) sembolize eder. Tüm bu harfler, eril, dişil ve nötr durumları ifade eder. Hepsi bir aradayken ise Yaradan’ı sembolize eder.

“Aum”un bir diğer anlamıysa, “asana” (duruş), “pranayama” (nefesi özgürleştirme) ve “pratyahara”dır (duyuları kaldırma). Üç harf bir arada söylendiğinde “samadhi”yi yani sonsuz mutluluk ve huzuru ifade eder.

İşte tüm bu sebeplerden dolayı “Aum” hecesini söylemek çok önem arz eder. Bu kelimenin ne anlama geldiğini bilince bu heceyi laf olsun diye duygusuz ve hissiyatsız söylemek istemeyiz. Özellikle de “m” harfinin meditasyon hali olduğunu öğrendikten sonra neden bu sesi uzatıp nefesimiz tükenene kadar söylediğimizi anlamış olmamız gerek. “Om” mantrasını söylerken tüm harflerin tek tek ağzımızdan çıkmasına dikkat etmeliyiz. A, U ve M. Amacımız, bu mantranın barındırdığı tüm ifadeleri ve duyguları da ağzımızdan çıkararak ses ile bir titreşim yaratmak ve bu titreşimi tüm bedenimizde hissetmek…

Peki, bu titreşimi yaratıp tüm bedenimizde bunu hissedince ne oluyor? Bütün bunların amacı ne? Bir kişi yoga asanaları yapmaya başlayıp kendini bu felsefenin derinliğine kaptırmaya başladığı zaman aslında kendisinin sadece bir beden olmadığını farketmeye başlıyor. Bedenden ibaret olmadığını farkeden kişi, ruhunu ve zihnini algılıyor. Böylece, kişi yavaş yavaş yoga asanaları, meditasyon ve mantralar sayesinde “Evrensel Ben” ile buluşuyor ve “bir ve bütün” oluyor. Yani “Aum” oluyor. Böyle bir kişi, sınırların ötesine geçiyor ve içindeki gücü farkediyor. Böylece, beden-ruh-zihin birliğini ve bütünlüğünü yakalıyor.

İşte tüm bu nedenlerle “Aum” mantrası çok önemli. “Om” hecesini öylesine gelişigüzel söylemek bize bir şey katmayacak. Öylesine söylenen bir “Aum” ne içimizdeki cevheri farketmemizi sağlar ne de titreşimleriyle bizi farklı boyutlara taşır.

Yaklaşık altı yıllık yoga geçmişimden söz ediyorum hep. Bu altı yıllık yoga geçmişimin sadece son iki senesinde “Aum” mantrasını söyledim. Ondan öncesinde benim için “Om” yoktu. Önceleri “Om” benim için sadece derslerin sonunda söylenen bir vedalaşma sembolüydü. Ta ki ne anlama geldiğini, içinde ne derin ifadeler barındırdığını görene kadar…

Şimdi bu mantrayı söylemek beni çok mutlu ediyor. İçimde yarattığı enerjiyi ve titreşimi hissetmek bana hayatın güzelliklerini hatırlatıyor her seferinde. Bir tek neye üzülüyorum biliyor musunuz? Yoga yapan kişilere “Aum” hecesinin ne anlama geldiğinin anlatılmamasına… İnsanlar “Aum” mantrasını ilahi bir dinin bir duası olarak yorumluyorlar ve bu nedenle kendi inançlarına ters düştüğünü düşünüp bunu söylemek istemiyorlar. Aslında “Aum” sadece ve sadece Evren’i ifade ediyor, Evren’in içerdiği her şeyi anlatıyor. Öyleyse, “Aum” mantrasını söylemekten kaçınmak niye?

bahara merhaba!

Standard

Uzun, kasvetli, kuru ve soğuk kış ayları geride kalmak üzere… Kuzey yarımküre yepyeni bir bahara merhaba diyor. Baharın etkisiyle birlikte bedenimizde, spor aktivitelerimizde ve yoga pratiğimizde değişiklikler de gözlemliyoruz. Baharla birlikte, kendimizi daha yorgun, daha ağır ve sanki kilolarca yük taşımış gibi hissedip bu yorgunlukla nasıl başa çıkacağımızı bilmiyor olabiliriz. Aslında çok basit. İlkbahar geldiği zaman, Ayurveda’ya (Hint tıp bilimi) göre bedenimizdeki “kapha dosha” artıyor. Bu nedenle kendimizi daha ağır ve yorgun hissediyoruz ve kolumuzu bile kıpırdatmak bize zor geliyor. Peki bahar aylarında ne tarz bir yoga yapmalıyız?

PhotoFunia-976a6dYoga tarzına geçmeden önce, bedenemizdeki dosha tiplerini hatırlamakta fayda var diye düşünüyorum çünkü herkesin bedeninde bu üç dosha mevcut ve mevsimlere göre biri diğerinden ağır basıp bizlerde fiziksel ve ruhsal değişikliklere neden oluyor. Ayurveda’ya göre insan bedeninde üç tip dosha var: “Vata, pitta ve kapha”. Kişilerin beden tipine göre, bir dosha daha baskın oluyor. Ancak tüm bu doshalar mevsimlere göre de değişiklik gösteriyor. Kış ayları, soğuk, kuru, kasvetli ve uzun olduğu için bedenimizdeki vata oranının yükselmesi gayet doğal karşılanıyor. Buna karşılık, ilkbahar ile birlikte uzayan günler, açan çiçekler, ısınan hava bedenimizdeki “kapha” doshayı artıyor. Kapha bedenimizdeki toprak ve su elementleri dengelemekle alakalı bir dosha. Eklemlerimizi esnetme; sinüslerimizi, akciğer ve midemizi korumak için mukus sağlama; ve bedenimizdeki kasların miktarı ve gücünü ayarlama gibi görevleri vardır bu doshanın.
Kapha dosha dengede olduğunda, kendimizi güçlü ve sağlam hissederiz. Bu doshanın dengesi bozulduğunda, yorgun, depresif ve uykucu olabiliriz.
Dolayısıyla, bahar geldiğinde bedenimizdeki kaphayı dengelemek önemlidir. Yoksa, mevsimsel alerjilerle ve ciddi soğuk algınlıklarıyla boğuşmak zorunda kalabiliriz.
Bu nedenle akışlı yoga dersleri, hem uyuşmuş ve ağırlaşmış bedenimizi uyandırmamız ve canlandırmamız için hem de kendimizi daha dinamik hissetmemiz için ilkbahar aylarında yapılmasını önerebileceğim derslerdir. Özellikle vinyasa ve hatha dersleri, “surya namaskar” (güneşe selam serileri), ayaktaki birçok asana, ters duruşlar, kol denge duruşları ve burgular bu mevsimin olmazsa olmazlarındandır.
Hatta, güneşe selam serilerini takiben, “garudasana” (kartal duruşu), “Prasaritta padottanasana” serileri, “sirsasana” (baş duruşu), “bakasana” (karga), “chaturanga dandasana-bakasana” akışı, “bakasana”dan “adho mukha vrksasana”ya (kol duruşu) çıkmak, “salamba sarvangasana-halasana-karnapidasana-salamba sarvangasana-setu bandhasana” (omuz duruşu-saban duruşu-kulak basıncı duruşu-omuz duruşu-yarım köprü) tarzında bir akış, bedenimizdeki kapha doshayı dengeleyecek ve daha güçlü ve enerjik hissetmemizi sağlayacaktır.
Bu tarz akışları takiben, yerde karın güçlendiricileri çalışmak, burgular yapmak ve dersin başında ya da sonunda, “kapalabhati” (kafatası parlatan) nefesi ya da “agni sara” (sözlük anlamı: ateşi yelpazelemek) nefesi çalışmak ve “uddiyana bandha”yı (karın kilidi) dersin her anında kullanmak da ilkbaharda bedenimizi uyandıracak çalışmalardır.
Ayrıca, soğuk kış ayları boyunca, daha yağlı ve protein ağırlıklı beslendiğimiz ve kafeine, alkole ve şekere yüklendiğimiz için karaciğer ve safra kesesine fazla yük binmekte. Karaciğer ve safra kesesini rahatlatmak için, yogada bacak içlerine, kasıklara ve bacakların dışına odaklanmak gerekir. Özellikle yin yogaya ağırlık vererek, bu bölgelerden geçtiğine inanılan karaciğer ve safra kesesi meridyenlerini rahatlatıp bu organlarımızı da temizleyip onları tekrar canlandırabiliriz. “Swan” (kuğu), “sleeping swan” (uyuyan kuğu), “dragonfly” (helikopter böceği), “frog” (kurbağa), “shoelace” (ayakkabı bağı) karaciğer ve safra kesesini rahatlamamızı sağlayacak yin yoga asanaları olabilir. Hatha yoga duruşlarından, “garudasana” (kartal), “prasaritta padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) ve “gomukhasana” (inek başı duruşu) da karaciğer ve safra kesesi için faydalı olan asanalardır.
Sonuç olarak, ilkbahar gecelerle gündüzlerin eşitlendiği, bu eşitlikten sonra günlerin uzamaya ve gecelerin kısalmaya başladığı bir mevsim. Dolayısıyla, her zamanki gibi denge çok önemli. Zaten bu nedenle, bedenimizde artan kapha doshayı dengelemek için yoga çalışmalarına ağırlık veriyoruz. Bu doshanın üzerimizde yarattığı ağırlığı, bitkinliği, yorgunluğu ve uyuşukluğu atarak, canlanmak ve hareketlenmek istiyoruz. Bunun için, vinyasa yogayı, yani akış yogalarını, tercih ediyoruz.
Kim ne derse desin? İsterse ilkbahar bizi ağırlaştıran, mayıştıran, uyuşturan ve yorgun hissettiren bir mevsim olsun, ben kendi adıma, doğa uyandıkça, çiçekler açtıkça, ağaçlar yeşerdikçe, güneş yüzünü daha çok gösterdikçe, günler uzadıkça, kuşlar kuzey yarımküreye döndükçe daha mutlu oluyorum ve bu mutluluk benim tüm ağırlığımı ve uyuşukluğumu silip süpürüyor. Doğan her yeni güneşle, ruhum da bedenim de zihnim de aydınlanıyor, ışıldıyor.
Yoga… Vinyasa,  hatha, yin veya diğer tarzlarda yoga… Hep diyoruz, ne olursa olsun, hangi mevsim olursa olsun, yeter ki canınız yoga yapmak istesin. Tarzı önemli değil. Bu tamamen sizin tercihiniz ve seçiminiz… Yeter ki bedeninizi, ruhunuzu ve zihninizi uyandırın ve mevsimlerle birlikte değişen beden, ruh ve zihin hallerinizle uyum gösterin ve onların isteklerine cevap verin.

bir son mu yoksa yeni bir başlangıç mı?

Standard

İlk yoga dersim… Dersin son ve en zor duruşu… Savasana, derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu… Kıpır kıpır bir insanım ben, zihnim de kıpır kıpır… Nasıl yatarım ben birkaç dakika hareketsiz? Her iki saniyede bir başımı kaldırıyorum yerden, çevreme bakıyorum, öğretmene bakıyorum. Yok hayır bitmedi bu işkence, yatmaya devam…

PhotoFunia-84fb8eYıllar önceydi bu yaşadıklarım… Şimdi “savasana” en sevdiğim duruş. Hatta gün içinde biri bana hadi biraz “savasana” yapalım dese, hiç hayır demem. Nedir seneler içinde değişen? Neydi bu savasana ve ben nasıl alıştım benim için işkence olan bu duruşa?
“Savasana”, tam çevirisi ceset pozisyonu… Ancak ben yoga gibi olumlu ve güzel bir felsefede “ceset” kelimesini kullanmak istemiyorum. Bu nedenle derslerimde derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu olarak nitelendiriyorum “savasana”yı. Kelime anlamından da anlaşıldığı gibi, “savasana” bir ceset gibi yatmayı gerektiriyor. Yani beden hareketsiz, nefes dingin ve sakin, zihin suskun… Peki her zaman bu mümkün mü? Ya da sizce kolay mı?
Bana göre, “savasana” yoga asanaları içinde en zoru. “Savasana”da kalabilmek için öncelikle zihni susturmak gerekiyor. Bunun için de nefesin sakin olması gerek. Beden, ancak ve ancak zihin ve nefes sakinleştiğinde hareketsiz durabilir çünkü. Yani, “savasana” sadece öylesine yatmak değil tıpkı “tadasana”nın (dağ duruşu) sadece ayakta durmak olmadığı gibi…
İşte tüm bu nedenlerle, “savasana” yoga duruşları içinde en zoru. Birçok kişi için, hareketsiz yatmak zaten başlı başına bir sorun. Özellikle aktif bir hayat yaşayan ve mizaç itibarıyla hareketli olan kişiler için. Bir de, sadece hareketsiz yatmak yetmiyor. Hareketsiz yatarken, zihnin ve nefesin de sakinleştirilmesi gerek. Zihin bir yerlere gitmemeli, o an nerdeysek orda kalmalı… Şimdi bu ne demek diye düşünüyor olabilirsiniz? Kısaca açıklayacak olursak, “savasana”da yatarken zihnimiz de sınıfta olmalı. O anda kalmalı. Dersten önce başımıza gelen bir olayı ya da dersten sonra yapmamız gerekenleri düşünmemeli… Sadece ana odaklanmalı… Tabi ki, bu bu kadar kolay birşey değil. Tam da bu nedenle zaten “savasana” yoganın belki de en zor duruşu…
“Savasana” demek herşeyi bırakmak demek, vazgeçmek demek aynı zamanda. Bedenimizi yere teslim etmek, toprağın enerjisiyle zeminde erimek demek, bedenin yok olması demek, bedeni hissetmemek demek.. Bunun da yolu, bedenimizin tüm noktalarını rahatlatmaktan ve serbest bırakmaktan geçiyor. Ayak parmaklarımızdan başlayarak başımızın en tepesine kadar her bir organımızı, bedenimizin her bir noktasını öncelikle sıkıp kasıp sonra rahat bırakmak, “savasana” için çok iyi bir hazırlık olabilir çünkü herşeyin başı gevşemek… Ayak parmaklarımızdan başımızın en tepesine kadar bedeni bir kere taradıktan sonra, vücudumuzda hala bir gerginlik hissediyorsak bedenimizi bir tur daha gözden geçirmek iyi bir fikir olabilir.
Bedenimizi tekrar tekrar tarayıp, tamamen gevşetip rahatlattıktan sonra, nefese odaklanmak anda kalmak için iyi bir yöntem olabilir. Nefeslerimizi saydığımızda zihnimiz sadece nefes alışverişlerimizle ilgilendiği için başka yerlere kayıp gidemez. Böylece anda kalırız. Anda kaldıkça da, ruh-beden-zihin birliği ve bütünlüğü, yani meditasyon, bizden hiç de uzakta değildir. Zaten gözlerimiz kapalı, gözlerimiz kapalı olduğunda zihnimiz de susuyor zaten… Bir de nefesimize odaklandığımızda, anın tadını çıkarmamamız için hiçbir engel yok.
“Savasana”… Tüm yoga derslerinin sonu, son asanası, son duruşu… Eğer yogayı hayatla karşılaştırırsak, derin gevşeme ve dinlenme pozisyonuna yani “savasana”ya gelene kadar bir sürü aşamadan geçiyoruz. Tıpkı doğmak, büyümek, yaşamak, olgunlaşmak, yaşlanmak ve ölmek gibi. “Savasana”da bedenin, zihnin ve ruhun bir süreliğine ölümü gibi. Bu nedenle, herşeyi bırakmak demek, vazgeçmek, kendini bırakmak, adamak, tamamen yok olmak, erimek ve geçici ölüm demek. O an ne hissediyorsak onu yaşamak demek. Mutlu hissettiğimiz bir dersin sonunda dudaklarımızda bir gülümsemeyle yerde uzanmak demek, yoga dersi bizde bir takım duygular uyandırdıysa onları hissetmeye devam ederek yere uzanmak demek, belki gözleriminden sessiz yaşların akması demek, belki kalbimizin acıması, belki de karın ağrıları çekmemiz demek. Ama herşeyden önemlisi, tüm yaşadıklarımızı ve hissettiklerimizi kabul edip, sadece gözlemleyip, sadece izleyici olup, gelip geçmesini izlemek demek.
Yaklaşık altı yıllık yoga geçmişimde, en zorlandığım duruş artık en sevdiğim ve keyif aldığım duruş oldu. Bana tüm bu hissettirdikleri sebebiyle… Eskiden bir iki saniyelik bir “savasana” bile bana zor gelirken, şimdi biri bana “yavaş yavaş nefeslerimizi derinleştirelim ve el ve ayak bileklerimizi çevirerek bedenimizi uyandırmaya başlayalım” demezse “savasana”dan kalkmayı hiç düşünmüyorum. “Savasana” yoga derslerinin son duruşu ve sonu… Ancak bir son olmadan yeni bir başlangıç, uyanma, uyanış, yeniden doğuş olmaz ki… İşte “savasana” hem bir son hem de bir uyanış ve yeniden doğuş… Böyle düşününce, size “savasana” yoganın en zor duruşu mu?

hayata “yin” bakabilmek!

Standard

Geçenlerde bir derste çok hoşuma giden birşeyler yaşadım. Öğrencilerimden biri, başından geçen bir olayı anlatıyordu ders başlamadan. Yogayı yaşayıp deneyimlerken kişilerin nasıl zaman içinde değiştiğini, geliştiğini ve aydınlandığını görmek insana mutluluk veriyor. Hele ki, yoganın felsefesini yaşamaya başlamaları ve sana eğitmenleri olarak değer verip bunları seninle paylaşmaları ve duyguların düşüncelerin katlanması… İşte onun tadı tarif edilemez…

PhotoFunia-84d363Derse başlamak üzereydik. Çoğu zaman, dersi planlamış olsam bile, önce sınıfın enerjisine bakıyorum. Ben o ders için vinyasa dersi olarak planlamış ve hatta dersin zirve duruşunu kol duruşu (adho mukha vrksasana) ya da baş duruşu (sirsasana) gibi bir ters duruş, köprü (urdhva dhanurasana) gibi bir arkaya eğilme ya da split (hanumanasana) gibi bir kalça açıcı olarak düşünmüş olabilirim. Ancak bazen bir bakıyorum, sınıf çok enerjik ve ben sakin bir duruş seçmişim. O an hemen fikir değiştirip sınıfın enerjisine göre bir arkaya eğilme ya da ters duruş üzerine yoğunlaşıyorum. Ya da akışkan bir ders planlamış oluyorum ve bir bakıyorum ki sınıf sakin bir ders istiyor. O zaman hemen yin yogaya dönüyorum ve sınıfa bedensel, zihinsel ve ruhsal bir rahatlatma yaşatmaya çalışıyorum.
İşte o gün de, öyle bir gündü. Köprü ile yin yoga arasında kaldık. En sonunda yin yoga yapıp, kaslarımızın ötesine bağ dokularımıza kadar esnemeye karar verdik.
Önce ayakta “golden seed” (altın tohum) adı verilen yin yogadaki yang bir akışla başladık. Amacımız bedenimizi biraz ısıtmaktı. Birkaç tur bu akışı yaptıktan sonra, ayakta öne eğilmeye geçtik. Amacımız bacak arkalarımızı yavaş yavaş açmaya başlamaktı. Bir süre bu duruşta bekledikten sonra “squat”a (çömelme) geçtik ve sonra yere oturduk esas yin yoga duruşlarını yapmak için. Derin esnemeye omurgamızdan başlamak istedik ve “butterfly” (kelebek) ile öne eğilip hem omurgamızı esnetmek hem de bedenimizin arkasındaki idrar kesesi meridyenlerimizi uyarmak istedik. Öne eğilme ile birlikte duygularımızın düşüncelerimizin açığa çıkması kaçınılmazdı zaten. Yavaş yavaş bedenimizi hissetmeye başladık. Bedenimiz bizimle konuşuyordu. Bacaklarımızın içi, omurgamız, bedenimizin arkası… Tüm bunlar bize birşeyler söylüyordu. Yaşadığımız acı, hisler… Herşey birşey ifade ediyordu.
Derken öğrencilerimden birinden felsefi birşeyler yükselmeye başladı. Başından geçen bir olaydan bahsediyordu. Aslında yin yoga yaparken, fazla konuşmayı tercih etmiyordum ben. Sakince duralım, içimizi gözlemleyelim, hislerimize bakalım, kendi içimizde yaşayalım, içimize dönelim diye düşünüyordum. Ancak, bu ders farklı oldu. Tamam duruşlara girdik, duruşlarda derinleştik ve bekledik. Ancak bir fikir alışverişi de oldu aramızda. Bu da bir etkileşimdi. Madem yoga kabullenmekti herşeyi. Biz de bunu kabullendik. Bugun bir yandan duruşları yapacak bir yandan da fikir alışverişinde bulunacaktık demek ki…
Ne diyorduk, evet, öğrencimden sesler yükselmeye başladı. Bir gün önce bir arkadaşıyla başından geçen bir olayı anlatıyordu. Arkadaşı da yoga yapıyormuş. Yemekten hemen sonra yogadan konuşurlarken, iki farklı tez çıkmış ortaya. Öğrencim, arkadaşına bazı duruşlarda uzun süre kalınabildiğini ve bunun adına “yin yoga” dendiğini söylemiş. Arkadaşı ise, yogada öyle birşey olmadığını ve bir asanada en fazla on nefes kalındığını söylemiş. Öğrencim, yine tersini savunmuş, uzun süre kalışların kasların ötesinde bir esneme sağladığını ve zihni, bedeni ve ruhu terbiye ettiğini söylemiş. Arkadaşı da tabi ki karşı çıkmış ve ne olacak ki demiş yapabiliriz. Hemen bir duruş denemiş, kalmaya çalışmış. Sonra başka bir duruş… Bir gün sonra, arkadaşı öğrencimi aramış. “Her tarafım tutulmuş, nasıl oldu anlayamadım” demiş. İşte bu noktadan sonra öğrencimin felsefi yaklaşımı geldi: “Tabi ki, zihnin seninle birlikte olmazsa, kasılırsın, tutulursun, yorulursun. Herşey zihinde. Tüm mesele, her duruşta yin olabilmek, hayatımızın her anında yin olabilmek.” İşte beni havalara uçuran an…
Yin olabilmek? Yin ve yang? Sadece iki sıfat… Yin: karanlık, soğuk, durağan, içe dönük, yavaş, su, dişil, ay ve gece… Yang: aydınlık, sıcak, hareketli, dışa dönük, hızlı, ateş, eril, güneş ve gündüz… Ne tarz yoga yaparsak yapalım, önemli olan her an “yin” olabilmek. En zor duruşu yaparken de yin olabilmek. Nefese odaklanıp zihni susturup, en basit duruşta duruyormuşçasına sakin kalabilmek… Bir baş duruşundayken, nefes alışverişlerimizin sığ değil, sakin ve derin olabilmesi… Baş duruşunda bile çocuk duruşunda durduğumuz gibi durabilmek… Yang bir duruşta bile yin olabilmek… Vinyasa dersinde, nefesle birlikte akabilmek sakince… Yang bir derste, yin bir şekilde kalmak… Yin yoga yaparken, bir duruşta en az beş dakika beklerken de, sakin kalabilmek derin, durağan ve içimize dönerek bekleyebilmek… O anda bedenimiz açılırken ve esnerken bir takım sesler çıkarsa bile, yin kalabilmek…
Benzer bir olayı birkaç gün sonra İstanbul’a yin yoga eğitmenlik kursu için gittiğimde yaşadım. Eğitmenlik kursu sırasında doldurmam gereken asistanlık dersleri için gitmiştim İstanbul’a. O yüzden boş vaktim oluyordu ve ben tabi ki sevgili öğretmenlerimden birinin, Chris Chavez’in dersini kaçırmak istemedim. Chris Chavez her zamanki gibi enerji doluydu ve bu enerjiyi hepimize yansıtıyordu. Dersin başında tam da benim yazımda yazdıklarımdan bahsetti. Vinyasa akışı içinde asanaları yaparken sakin kalıp yin olmamız gerektiğini söyledi. Adho mukha svanasana, nam-ı diğer aşağı bakan köpek duruşunun, dinlenmemiz, sakinleşip yin olabilmemiz için bir fırsat olduğunu anlattı. Tüm derste aslında bir akış içinde olacağımızı, terleyeceğimizi ve hareket edeceğimizi ama tüm bu hareket içinde sakin nefeslerle yin kalabilmemizin önemli olduğunu anlattı. Tam da ben bu konudaki yazımın taslağını hazırlamışken… Tabi ki derste ben de yoruldum, terledim, havasız geldi sınıf, bazen nefes alamıyormuş gibi hissettim. Ellerimi ve terimi silebileceğim bir havlum bile yoktu. Mat kendi matım değildi. İstanbul’a giderken yük etmemiştim. Uzun zamandır kendi yoga malzemelerim olmadan yoga yapmamıştım, ama yine de sakin kalabildim. Nefeslerimle akabildim, nefeslerime odaklanıp sakin kalabildim. Dersin o yoğun akışı içinde yin kalabildim… Tüm bu yang döngüsünün içinde yindim ben…
Kendi özel derslerime geri dönersem. Yaklaşık beş ay kadar önce bu grupla derslere başladım. Beş ay içinde, herkesin tek tek fiziksel, ruhsal, bedensel ve zihinsel gelişimlerini görmek beni çok mutlu ediyor. Hayatlarında ufak da olsa farklılıklar yaratmalarını, değişmelerini, gelişmelerini ve aydınlanmalarını görmek harika… Gelişirken başkalarına da yardımcı olmaya ve onların da ufuklarını açmaya çalışmalarına ise paha biçilmez… Hayata “yin” olarak bakmaya başladıklarını görmek ise mutlulukların en büyüğü…

ders hazırlamak: dairesel mi zirve duruşlu mu?

Standard

PhotoFunia-84ef86Yoga dersleri vermeye başladığımda en çok zorlandığım şey, dersin temasını ve amacını seçtikten sonra, o tema ve amaca uygun bir asana bulmak ve dersin akışını hazırlamaktı. Bir senelik eğitmenlik kursu boyunca, hatha ve vinyasa derslerine odaklanmıştık. Dersin mutlaka bir teması ve amacı olmalıydı. Ona uygun bir duruş bulmalı, dersin ilk yarısında o duruşa uygun asanalarla vücudumuzu bu zirve duruşuna hazırlamalı ve zirve duruşundan sonra o duruşun önce nötrlemeli ve ters duruşunu yapmalı, en son olarak da soğuma asanalarıyla dersi bitirmeliydik.
Böyle bir ders hazırlamak oldukça zordu aslında. Dairesel bir ders hazırlamak çok daha kolaydı. Dairesel bir derste, meditasyon ile öğrencilerimizin zihnini derse hazırladıktan sonra güneşe selam (surya namaskar) serileriyle bedenlerini ısıtıyorduk. Daha sonra ayaktaki duruşlar, arkaya eğilmeler, öne eğilmeler, burgular, kalça açıcılar, el denge duruşları ve ters duruşlarla dersi tamamlıyorduk. En son da derin gevşeme pozu (savasana) ile öğrencilerimizi dinlendiriyor ve kapanış meditasyonu ile dersi bitiriyorduk. Dairesel bir ders, belli bir akış içinde geçtiği için özel bir akış hazırlamamıza da gerek yoktu.
Eğitmenlik kursu bitip de, yoga dersleri vermeye başladığım zaman, “apex” adını verdiğimiz ders şeklini tercih etmiştim. Bu derslerde, mutlaka bir zirve duruşu olur ve o duruşa uygun tema ve niyet belirleriz. Örneğin, herhangi bir arkaya eğilme duruşunu dersin zirve duruşu olarak seçtiğimizde, temamızı “cesaret” ve “özgürlük” üzerine kurabiliriz. Eğer zirve duruşumuz bir öne eğilmeyse, temamız “sükunet” ve “teslimiyet” olabilir. Zirve duruşumuz bir ters duruş ise, dersimizi “güven” ve “kabullenme” temaları üzerine şekillendirilebilir. Dersimizin zirve duruşu bir kol denge duruşuysa, temamız “kişisel uyum” ve “memnuniyet” olabilir.
Temayı seçtikten sonra, sıra dersin niyetine gelir. Zirve duruşunun bir arkaya eğilme olduğu derste, niyetimiz kalbimizi açmak ve evrene daha çok sevgi enerjisi yaymak olabilir. Eğer zirve duruşu olarak bir öne eğilme seçtiysek, dersin niyeti içimize dönmek, kendimizi kabullenip bu şekilde sevmek ve mutlu olmak olabilir. Ters duruşa odaklandığımız bir derste, niyetimiz dünyaya farklı bir açıdan bakmak; kol denge duruşu yaptığımız bir derste de niyetimiz o günkü dengemizi izlemek ve dengemizin sürekli değişebileceğini farketmek olabilir.
Dersin temasını ve niyetini seçtikten sonra, o derse uygun müzik de seçebiliriz. Bu konuda daha önce ayrıntılı bir yazı yazmıştım. (ayrıntılı bilgi için: https://burcuyircali.wordpress.com/2013/01/12/yoga-derslerde-muzik-olmali-mi/) Kısaca hatırlatacak olursam, öne eğilme temalı bir derste, daha sakin müzikler seçebilir, ney, flüt ve doğa seslerini kullanabiliriz. Arkaya eğilme temalı bir derste, daha hareketli mantralar veya şarkılar seçebiliriz.
Tabi ki, dersin başındaki ve sonundaki meditasyon sırasında dersin temasına ve niyetine uygun birşeyler söyleyip öğrencilerimizin dersin anafikrini anlamalarını sağlamak da bizim en önemli görevlerimizden biri. Neden? Her zaman söylediğimiz gibi, yoga matı (minderi) hayatımızın bir kesiti. Minderimizde ne yaşıyorsak, hayatımızda da aşağı yukarı aynı şekilde yaşıyoruz. Minderimizde ne tepki veriyorsak, hayatımızdaki tepkilerimiz de benzer oluyor. Bu nedenle, dersin anafikrini öğrencilerimize tam anlamıyla hissettirebilmeliyiz. Dersten sonra, öğrencilerimizin akıllarının bir köşesinde bir yeşil ışık yanmış olması lazım. Dersin felsefesi neydi? Nelerden bahsettik? Ne konular üzerinde yoğunlaştık? Derste yaşadıklarımızla, hissettiklerimizle hayatta yaşadıklarımız arasında ne gibi bir bağ ya da benzerlik var? Öğrencilerimizin zihninde bir ışık yakmalıyız ki onlar ders sonrası bu tarz soruları kendilerine sormaya başlasınlar. Bizim görevimiz, öğrencilerimizin farkındalığını uyandırmak. Yoga dersinde yaşadıklarıyla hayatta yaşadıkları arasında paralellik kurmak, dersin temasını, niyetini ve felsefesini özümseyip kendi hayatlarında bir fark yaratmak. “Cesaret” ve “özgürlük” temalı bir ders sonunda, zaman zaman cesaretim kırılsa da yine de özgürüm, yine de özgür olabilirim demek. Ya da “sükunet” ve “teslimiyet” konulu bir dersten sonra, zor koşullar altında sakinliğimi koruyabilip içinde bulunduğum şartlara teslim olup uyum sağlayabilirim demek. “Güven” ve “kabullenme” temalı bir dersin sonunda, insanlara, çevreme, kendime güveniyorum ve güvenmeyi öğrendikçe daha kolay kabulleniyorum, daha mutlu olabiliyorum ve hayat daha kolaylaşıyor demek. “Kişisel uyum” ve “memnuniyet” konusunun işlendiği bir dersten sonra, kendi içimde uyumluyum, kendimi kabul ettim ve bu şekilde mutluyum demek.
Yoga dersleri, hayatımızın bir parçası. Hayatın ta kendisi. Bu nedenle, eğitmenler olarak bizler, derslerimizi etkili tema ve niyetler üzerine kurup, öğrencilerimize hayatın ta kendisini yoga matında (minderinde) yaşatmak. Onlara ayna olmak… Böyle böyle, hem kendimizin hem de öğrencilerimizin hayatlarında ve bakış açılarında bir fark yaratmak… Bakmak ve görmek… Herkes bakar ama göremez denir. Ama aslında herkes görebilir, sadece birisinin onlara ayna olması ve o aynada yansımaları göstermesi gerekir… Hepsi bu…

kadın olmak…

Standard
PhotoFunia-b3b943İşte yine özel günlerden biri… Hani 14 Şubat sevgililer günü yazımda da belirtmiştim. Sevgimizi ve ilgimizi, sadece bir gün göstermek niye? Aslında hergün özel… Hergün göstermeliyiz sevgimizi ve ilgimizi diye… (Bu konudaki yazımı https://burcuyircali.wordpress.com/2013/02/17/hergun-sevgi/ linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Yine özel bir gün… 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlanıyor tüm dünyada… Ben de bir kadınım. Kadınlar gününü es geçmek olmaz… Birşeyler karalayacağız bu konuda…
Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız, sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yogada burdan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Tam amaç, eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Görüldüğü gibi, yoga, özellikle hatha ve kundlini yoga denildiğinde, eril ve dişil enerjiden bahsetmemek olmaz. Aslında, dişil enerji insanlığın varoluşundan bu yana birçok toplumun önem verdiği bir enerji. Ancak belirli çağlarda hor görülmüş ve bir o kadar da bastırılıp yok edilmeye çalışılmış. Orta Çağ Avrupası’nda kadınlara cadı damgası vurulması buna sadece bir örnek olabilir. Buna rağmen, verimli toprağın, birçok toplumda, toprak ana diye nitelendirilmesi bir tesadüf olmasa gerek. Ya da Anadolu topraklarında birçok medeniyetin bereket tanrılarının esasında tanrıça olmaları ve bereket göstergesi olarak da kalçalarının ve göğüslerinin vurgulanması…

Yogayla bağdaştırdığımızda, ay enerjisi, nam-ı diğer tha ya da yin, hepsi dişil enerjilerdir. Dişilik, durağandır, alıcıdır, kabullenicidir, sakindir ve yaratıcıdır. Bereketlidir, yumuşaktır, şefkatlidir. Teslim olmaktır.

Acaba, günümüzde biz kadınlar enerjimizin ve gücümüzün ne kadar farkındayız? Ona ne kadar saygı duyuyoruz? Kendimizi ne kadar seviyoruz, anlamaya çalışıyoruz? Bedenimizi ve ruhumuzu ne kadar dinliyoruz?

Yogaya başlayana kadar, kendimi hırpalayacak derecede yoran ve bedenimin isteklerini hiç dinlemeyen bir kişiydim. Kadındın, ama kadın değildim. Bir erkek gibiydim. Bundan da müthiş bir gurur duyuyordum. Erkeklere ihtiyaç duymamak benim için bir statü gibiydi. Ağır torbaları taşıyabilirdim, arabanın kaputunu açıp suyunu kontrol edebilirdim, evde ufak çaplı tamir işlerini halledebilirdim.

Yogayı gerçek anlamda yaşamaya başladığım zaman, kadınlığımı hatırladım. Kadınlığımı sevdim. Dişil tarafımla barıştım. Yogaya başlamadan bir süre önce, sol bacağımdan sorunlar yaşadığımı söylemem herhalde sizlere ilginç gelmeyecektir. Sol bacağım şişiyordu ve sol ayak bileğimde sorunlar yaşıyordum. Tabi ki tüm bunlar kadınlığımı kabullenmeden, dişiliğimi sevmeden önceydi.

Aynı şekilde, yogadan önce menstruasyon dönemlerinde kendimi hırpaladığımı, zorladığımı, yorduğumu söylemem de size ilginç gelmeyecek. Neredeyse adet döngümün bana küstüğünü, baş ağrıları yaşadığımı da söylemeden geçemeyeceğim. Yogadan sonra ne mi oldu? Bu dönemleri daha hafif hareketlerle geçirmeye başladım. Kendimi zorlayan spor aktivitelerinden ya da günlük işlerden kaçındım. Yogaya yeni başladığımda bile adet dönemim olsun olmasın ters duruşları yapıyordum. Ters duruşları bıraktım bu dönemde. Yin yogaya yönelmeye başladım. Özellikle öne eğilme ve kalça açıcılar… Beni rahatlatmaya, adet döngümü düzenlemeye başladı. Bir baktım ki baş ağrılarım yok olmuş. Huysuzluklarım geçmiş. Daha az sinirli ve stresliyim. Hepsi kadınlığımı, dişiliğimi kabullenmemle başladı.

Şimdi tüm bunları yazınca siz de beni “Erkek Fatma” sanmış olabilirsiniz. Aslında öyle değil. Çocukluğumdan beri süslenmeyi seven, takıp takıştırmaya bayılan, elbise ve etek giymeyi seven biriyim. Yani aslında birçoklarına göre bayağı kadınsı sayılabilirim. Ama kadınsı olmak, giyinmek süslenmek başka, dişil enerjiyi yaşamak ve onunla bir olmak onunla akmak başka birşey.

Yogadan sonra, ben dişil enerjiyle bir oldum ve onunla yaşamaya ve akmaya başladım. O benim bir parçam oldu, ben de onun. Bir bütün olduk biz. Yogadan önce, daha katı bir insandım ben. Prensipleri olan ve onlara sıkı sıkıya bağlı. Esnek değildim. Değişikliklere hemen alışamazdım, uyum sağlayamazdım. Bir program yaptıysam ve onu bir sebepten ya da biri yüzünden değiştirmek zorunda kaldıysam, hemen rahatsız olurdum. Peki ne değişti hayatımda? Yogayla sadece bedenim esnemedi, zihnim de esnemeye başladı. Zihnim esnedikçe, hayata daha esnek bakmaya başladım. Lao Tzu’nun söylediği gibi, su gibi esnek olmaya başladım, gerektiğinde büküldüm, eğildim, şekil değiştirdim ve ufacık bir delikten geçebilecek duruma geldim. Kendimi şartlara göre değiştirdim. Aniden gelişen şartlara uyum sağladım. Prensipleri kenara bıraktım ve aslında bu şekilde yaşamanın ne kadar huzurlu, mutlu ve rahat olduğunu gördüm. Yıllarca kendimi neden bu kadar zorlamışım ki? Bir program yaptık ve bir şekilde arkadaşım aradı ve bir saat sonrasına buluşabilir miyiz diye sordu. Eskiden, oflayıp poflar ve programın bozuldu, ne yapacağım ben şimdi diye düşünür dururdum. Şimdi? Sorun yok. O saate kadar yapacak birşeyler mutlaka bulurum. Belki, bunun da bir sebebi vardır. Bu şekilde daha hayırlıdır diye düşünmeye başladım artık.

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, swadistana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra ve tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek birşey değil. Su elementiyle anılan bir çakra… Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın…Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada, dişil enerjinin hak ettiği ilgiyi ve desteği görmesi umuduyla…

yıllardır yoga yapıyorum ama…

Standard

“Öğretmenim, yıllardır yoga yapıyordum ama sizinle tanıştıktan sonra yoganın spor aktiviteleri arasına sokulamayacağını ve yoga demenin bedenim, ruhum ve zihnimin bir bütün olmasıyla birlikte deneyimlediğim bazı hareketler serisi olduğunu farkettim.”

PhotoFunia-84f6d2
İşte bu cümle belki de her yoga eğitmeninin ömür boyu duymayı istediği tarzda bir cümle… Bu cümle, yogayı anlatıyor. Bu cümle, yogaya sadece fiziksel fayda sağlamak için katılan birinin değişimini anlatıyor. Birinin, yoganın pilates gibi bir spor aktivitesi olduğunu düşünürken yogayı deneyimledikçe farklı boyutları yaşamasını ve gelişimini ifade ediyor. Bu cümle, yogayı özetliyor aslında. Nasıl mı? Elimden geldiğince açıklamaya çalışayım.
Her zaman söylüyoruz. Yoga, fiziksel bir aktivite değil. Yoga, beden, zihin ve ruhun bütünlüğü ve bir olması. Yoga, bedenini, zihnini ve ruhunu olduğu gibi kabul etmek. Yoga, bireyin daha kutsal bir varlıkla bir olması demek. Yoga, sadece bedensel bir aktivite değil. Bedensel aktiviteler, yoganın sadece bir parçası. Asana ya da duruş adı verilen bedensel aktiviteleri yaparak bedenimizi, ruhumuzu ve zihnimizi bir olmaya hazırlıyoruz. Herşeyin amacı, beden, zihin ve ruhun bütünlüğünü sağlayıp, sürekli bir meditasyon halinde yaşamak. Mutlu, kendimizle barışık ve huzurlu…
Günümüzde, batı toplumlarında yoganın yaygınlaşmasının en temel sebebi bedensel rahatsızlıklar. Bel ve boyun rahatsızlıkları, özellikle fıtık, insanları yogayla tanıştıran en temel neden. Çoğunukla insanlar, bilgisayar başında geçen uzun saatler sonunda, biraz da fiziksel aktivite eksikliğinin de etkisiyle beden sağlıklarını yitirmeye başlıyor ve yogaya sadece ve sadece fiziksel faydaları için deniyorlar.
Aslında belki de yoganın yaygılaşabilmesinin de bir sebebi bu. Birisi yoga dersine geldiğinde, onun hemen meditasyona geçmesini; ruh, beden ve zihin bütünlüğünü sağlamasını istemeyebiliriz. Belki birisi senelerce yoga yapabilir ama sadece “asana” — fiziksel aktivite — boyutunda kalır; asla daha ileri geçmez belki de daha ötesi bir boyutu tercih etmez bile.
O halde, genellikle insanlar yogaya “asana” boyutuyla başlıyor. Zaten amaç, asanalarla bedeni uyandırmak, geliştirmek, esnetmek, güçlendirmek ve daha ötesi için hazırlamak.
Yazının başına dönersem… “Öğretmenim, yıllardır yoga yapıyordum ama sizinle tanıştıktan sonra yoganın spor aktiviteleri arasına sokulamayacağını ve yoga demenin bedenim, ruhum ve zihnimin bir bütün olmasıyla birlikte deneyimlediğim bazı hareketler serisi olduğunu farkettim.” Bu cümleyi yıllardır yoga yapan birisinden duydum. Yoganın ötesinde, fiziksel aktivitelerde bulunan ve her zaman daha da ilerlemeyi isteyen birisinden duydum. Benden önce başka bir eğitmenle de çalışıyorlardı. Belli bir yoga asana düzeyine gelmişlerdi zaten. O gruba ders hazırlarken hep orta ve ileri düzeyde asanalar seçiyorum çünkü biliyorum ki fiziksel yeterlilik ve güç var. Peki bu öğrencim neden böyle bir cümle kurma ihtiyacı duydu? Çünkü kendi de biliyordu, fiziksel olarak yeterliydi, kas gücü vardı, istese her duruşu harika yapabilirdi. Peki neden kol duruşu (adho mukha vrksasana), karga (bakasana) ya da kargadan (bakasana) alçak sopa (chaturanga dandasana) duruşuna atlamak zordu? Madem kas gücümüz vardı, fiziksel olarak yeterliydik. Peki neden bazı duruşlar olmuyordu bir türlü? Öğrencimin aydınlandığı an, o andı. Zaman içinde, yogayla ilgilenen herkesin başına geldiği gibi, öğrencim de asanaların, fiziksel güçten çok, beden, ruh ve zihnin bütünlüğü ve birliği ile yapılabileceğini farketmişti.
İstediğimiz kadar kol kasımız güçlü olsun, zihnimiz hayır derse, ikinci savaşçı’da (virabhadrasana II) dururken, kollarımızı tutup beklememiz istenirse, kollarımızı külçe gibi hissederiz. Yavaş yavaş kollar aşağı inmek ister, kollarımızı yirmi kiloymuş gibi hissederiz. Tutamayız onları havada.
Diyelim ki güçlü üst bacak (kuadriceps) kaslarımız var. Kaslarımız ne kadar güçlü olursa olsun, sandalye (utkatasana) duruşunuda bir dakika beklememiz istenirse, zihin izin vermezse duramayız. Bacaklarımızın üstü bize sinyal vermeye ve “heeeey, ben burdayım, yanıyorum” demeye başlar.
İşte, tüm mesele, zihin, beden ve ruh bütünlüğü… Bir de nefesin tüm bu bütünlüğe karışması, sakin ve akışkan olması… İşte o zaman, yogayı deneyimlemeye başlar ve hayatımızda da değişiklikleri farkederiz. İşte o zaman, yoga sadece bir fiziksel aktivite olmaktan çıkıp bir ruh hali ve yaşam tarzı haline döner. Biz eğitmenlerin de tek amacı ve arzusu da budur zaten…