Monthly Archives: Aralık 2013

yeni bir sayfa açarken…

Standard

Bir yılı daha acısıyla tatlısıyla, neşesiyle hüznüyle geride bırakıyoruz. Yeni bir yıla yepyeni ümitler ve beklentiler içinde giriyoruz her zaman olduğu gibi…

424430_10150561136763812_379396943_n

Yeni olan herşey güzeldir aslında. Yeni bir elbise, yeni bir ayakkabı, yeni bir kitap aldığımızda seviniriz bir çocuk gibi. Yeni ve daha önceden hiç gitmediğimiz bir yere seyahat ettiğimizde mutlu oluruz. Yeni bir arkadaş edindiğimizde, yeni bir gruba katıldığımızda, yeni bir hobi edindiğimizde, yeni bir işe başladığımızda kendimizi hep mutlu, huzurlu ve yenilenmiş hissetmez miyiz?
İşte yeni yıl da hep böyle heyecanlı ve renkli girer hayatımıza sanki yeni doğmuş bir bebek gibi… Masum ve işlenmeye hazır… Tam da bu sebeple, yeni yılda yeni başlangıçlar yapmalı, hayatımızı sil baştan yaratmalıyız.
Hadi kendimize bir güzellik yapalım. 2014 yılını kendimizi şımartmaya ve mutlu etmeye adayalım. Anı yaşamaya, anı yakalamaya çalışalım. Geçmişten gelen tüm hüzünleri, acıları, yalnızlıkları, pişmanlıkları, olumsuzlukları silelim ve unutalım. Geleceği de düşünmeyelim, bir ay sonrasını, bir gün sonrasını, hatta bir an sonrasını bile düşünmeyelim. Sadece ve sadece ana odaklanalım. Nefes aldığımız için, sağlıklı olduğumuz için, etrafımızda sevdiğimiz insanlar olduğu için mutlu olalım ve şükredelim.
Bu mutluluğumuzu sevdiğimiz işleri yaparak çoğaltalım. Bu ister sanatsal bir hobi olsun, ister sportif bir aktivite olsun, ister yoga yapmak, ister oturup kitap okumak, bir yudum çayı keyifle ve farkındalıkla içmek, bir seyahate çıkmak, yavru bir kediyi veya köpeği sevmek ve doyurmak, bir sevdiğine sarılmak, isterseniz de hayatınızı kazandığınız işi sevgiyle ve istekle yapmak olsun… Ne yapıyorsak yapalım, anda kalarak, anı yaşayarak ve sevgimizi vererek yapalım…
Hepimiz, bir şeyler dileriz yeni yıldan. Dileklerimizin bir an önce olması için, derin bir nefes alalım. Nefesimizi verirken, tüm enerjimizle ve içtenliğimizle dileklerimizi evrene yollayalım. En başta, sağlık, mutluluk, huzur, sevgi, anlayış ve bolluk… Sonra canınız ne istiyorsa… Dileklerimiz illa ki ulvi olmayabilir. Bol kazanç, şans oyunlarında büyük ikramiyeyi kazanmak, daha iyi bir iş, akademik kariyer, bol seyahat ve daha bir sürü şey…
Eski yılı uğurlarken, yaşadıklarımızı kabullenip, her yaşadığımızın olayın bizi daha çok büyütüp olgunlaştırdığının farkına varmak… Tüm bunlardan dolayı eski yıla teşekkür etmek…
Yeni yılı karşılarken, tüm getirilerine açık olmak… Yeni deneyimlere kucak açmak… Yeni başlangıçlara hazır olmak… Yeni bir sayfa açmak ve hayatımızı yeniden düzenlemek…
Bu yeni yıl farkındalığımızın arttığı, kendimizi sevdiğimiz ve onayladığımız, yeni başlangıçlarla dolu bir yıl olsun…

aynı dili konuşmak…

Standard

Yoga pratiğinde bir öğretmen ile bir öğrencinin aynı dili konuşması… Aynı şeyleri düşünmesi ve hissetmesi… Mümkün olabilir mi acaba? Bir öğretmen ders verirken kendini dersin akışına kaptırıp, sanki tek başına kendi pratiğini yapıyormuşçasına içine dönüp o anki duygularını karşısındakilere hissettirebilir mi? Böyle bir şey olabileceğine inanmazdım taa ki geçen güne kadar.

2009-2010 tum fotolar 309

Geçenlerde özel bir dersim vardı. Bu öğrencimle genellikle vinyasa dersleri yaparız. Dersin bir zirve duruşu olur ve dersin ilk yarısında zirve duruşuna hazırlanırız. Zirve duruşundan sonra da dersin temposu yavaşlar ve en sonunda “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) gelir. Bir iki haftadır hatha tarzı ders yapıyoruz bu öğrencimle. Asanalarda daha derinleşiyoruz. Hizalanmaya daha özen gösteriyoruz. Bugüne kadar belki de birçok kez yaptığımız ama derinlemesine hissetmediğimiz asanaları deneyimliyoruz. “Adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “phalakasana” (sopa), “chaturanga dandasana” (alçak şınav), “virabhadrasana” (savaşçı) duruşları gibi…

Yavaş yavaş da meditasyon deneyimlemeye başladık dersin başında. Yoganın asanalar dışındaki kollarına da girmeye başladık özel çalıştığımız için. “Uddiyana bandha” (karın kilidi), “mula bandha” (kök kilit), “drishti” (bakış noktaları), “pranayama” (nefes çalışmaları) ve “nauli kriya” (karın bölgesindeki sindirim organları ve ince bağırsağın temizliği) gibi…

Neyse konuyu fazla uzatmadan geçen günkü dersimize gelelim. O gün özel dersimden önce anaokulunda çocuklarla dersim vardı. Biraz da grip gibiydim ve çok yorgun hissediyordum kendimi. Özel dersime gittiğimde, dersi nasıl çıkaracağımı düşünüyordum. Derken öğrencim geldi. O da çok yorgundu. İki gün önceki dersimizde, kol ve omuz bölgesine yoğunlaşmıştık.  Dersin başında, o gün yin yoga yapıp bedenimizi esnetmemizi rica etti benden. Harika bir haberdi bu.

“Butterfly” (kelebek) ile omurgayı esneterek başladık. Birden geçenlerde girdiğim bir yin dersi geldi. İdrar kesesi, böbrek ve karaciğer odaklı bir dersti. Bir öne eğilme, bir arkaya eğilme yapmıştık ve benim çok hoşuma gitmişti. Değişik bir his ve enerji vermişti bana. Bir içime kapanıyordum, bir dış dünyaya açılıyordum. Genelde derslerimde öğrencilerimle birlikte asanaları yapmam ben. Göstermem gerekiyorsa gösteririm, onları sözlü yönergelerle duruşlara sokarım ve sınıfı gözlemlerim. Hareketini düzeltmem gereken öğrenci varsa onu düzeltirim. Bazen de öğrenciler o kadar iyi yapıyorlardır ki duruşu, ben onları duruş içinde biraz daha derinleştirmeye çalışırım. Ama o gün benim de canım yoga yapmak istedi. Zaten yin yoga yapacaktık ve bu yogada genelde öğrencileri kendi bedenleri, zihinleri ve ruhları içinde bırakmayı tercih ederim.

İlk asanada, asananın faydalarından bahsettim. Böbrek ve karaciğer meridyenlerini çalıştırdığını, öne eğildiğimiz için içe döndüğümüzü ve bu tarz duruşların bizi meditasyona hazırladığından bahsettim. Duruşlarda yaklaşık üç-dört dakika beklemeye karar vermiştim. Ardından bir arkaya eğilme olan “half saddle”a (yarım eyer) geçtik. Bu asimetrik bir duruştu. Önce sağ bacağı, sonra da sol bacağı yapacaktık. Birden içimde bir şeyler koptu ve konuşmaya başladım ve ders boyunca da susmak bilmedim.

Akışı soracak olursanız! Sanırım şöyleydi: “Half frog (yarım kurbağa), sphinx (sfenks), caterpillar (tırtıl), seal (fok balığı), dragonfly (helikopter böceği), twisted roots (dönmüş kökler) ve savasana (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu).”

Ders boyunca neler anlattığımı soracak olursanız… İnanın ki tam olarak hatırlamıyorum çünkü o an ben de asanaları yapıyordum ve ruhumdan ne kopuyorsa, onlar dudaklarımın arasından dökülüyordu. Bu aralar Aret Vartanyan’ın üç kitabını arka arkaya okudum. O sıralar okuduklarımdan çok etkilenmiştim. Biraz onlardan bahsettim. Aslında ne kadar çok maskemiz olduğundan; insanların arasına karışırken bu maskelerden birini taktığımızdan; kendimiz olmayı çoktan unuttuğumuzdan; kendimizi sevdirmek için kendimizi olmadığımız niteliklerde göstermeye çalıştığımızdan ve sürekli şirinlik yapmaya çalıştığımızdan; istemeye istemeye kendimizi yapmak zorunda hissettiğimiz şeylerden ve böylece kendi benliğimizden gittikçe uzaklaşmamızdan… Kendini sevmeyen bir kişinin kimseyi sevemeyeceğinden… Öncelikle kendini sevmeye ve değer vermeye başlamaktan… Kendimize karşı acımasız mı yoksa şefkatli mi olduğumuzdan… Bunu asanaları yaparken bedenimize nasıl davrandığımızdan çıkarabileceğimizden… Sürekli bedenimizi hırpalıyor ve zorluyor muyduk yoksa onu dinliyor ve üzerine gitmiyor muyduk? Yoga matı (minderi) üzerinde bedenimize ve kendimize nasıl davrandığımızın aslında günlük hayatımızda da nasıl davrandığımızın bir göstergesi olduğundan… Öne eğilip içimize döndüğümüzde ne hissettiğimizden ve arkaya eğilip dış dünyaya açıldığımızda ne hissettiğimizden… Öne eğilip, kabullenmenin, sabır göstermenin ve teslim olmanın daha kolay yoksa arkaya eğilip coşkulu, güçlü ve cesaretli hissetmenin mi bizim için daha keyifli olduğundan… Asimetrik duruşlarda bedenin sağ ve sol dengelerinin ne kadar farklı hissettirebileceğinden… Zihnin ne kadar hareketli olduğundan ve hemen alıp başını gidebileceğinden… Nefesin yol gösterici olduğundan ve bizi anda tutabildiğinden… Sanırım bunlardan bahsettik.

O an tüm bunlar, öğrencimden aldığım enerji sayesinde çıkmıştı. O an sanki iki ayrı ruh değil de, bir ruh gibiydik. Asanaların içindeyken, sanki ben onun zihnini okuyorum da dudaklarımdan dökülenler o şekilde dökülüyordu. İşin en can alıcı noktası da, hissederek söylüyor olmamdı. Genellikle yoga derslerinde biz öğretmenler mutlaka bir şeyler söyleriz. Genelde kalıp sözlerdir bunlar. Alışılagelmiş cümlelerdir. Mutlaka felsefi bir şeyler söylemek isteriz. Ben de çoğunlukla öyle yapıyorum. Her zaman kendini kaptıramazsın ve her zaman dudaklarından dökülmez cümleler. Bazen kalıp cümlelere ihtiyaç duyarız. Ama o gün farklıydı. O gün, her şey benim iradem dışında gelişiyordu. Dudaklarımdan çıkan her sözü sanki bedenim, zihnim ve ruhum söylüyordu. Dediğim gibi, bence en büyük etken benim de asanaları deneyimlemem, başımızın ucunda çalan ruhumuzu okşayan müzik ve karşılıklı etkileşimdi.

Yazının başındaki soruya dönecek olursak! Yoga pratiğinde bir öğretmen ile bir öğrencinin aynı dili konuşması… Aynı şeyleri düşünmesi ve hissetmesi… Mümkün olabilir mi acaba? Bir öğretmen ders verirken kendini dersin akışına kaptırıp, sanki tek başına kendi pratiğini yapıyormuşçasına içine dönüp, o anki duygularını karşısındakilere hissettirebilir mi? Evet, bir öğretmen ve öğrenci bir yoga dersinde aynı dili konuşabilir, aynı şeyleri hissedebilir, kendilerini dersin akışına kaptırıp, içe dönüp aynı duyguları yaşayabilir. Bu cevabı verebiliyorum çünkü bizzat deneyimledim. Yoga gibi engin bir dünya içinde, genellemelerden kaçınmak gerek. “Öğretmen derste kendisi asana yapmaz. Öğrencileri gözlemler.” Tamam, bu tarz genellemeler, çok kalabalık grup derslerinde geçerli olabilir. Öğrencilerin sakatlanmasını önlemek ve asanaları doğru yapıp azami faydayı sağlamaları için. Ancak daha küçük gruplarda ve özel derslerde, öğretmenin kendisinin de akışı yapması ya da yin yoga gibi daha sakin derslerde pozların içinde kalması, dersin etkisini belki de tamamıyla değiştirebilir. Dersi bambaşka bir boyuta taşıyabilir ve hem öğretmen hem de öğrenci dersten çok daha fazla yararlanabilir. Belki de sadece akışına bırakmak… Akış, zaten seni gitmen gereken noktaya götürür…

vermek ve almak…

Standard

Yogayı, bir spor tesisinde tanıdım ve sevdim. Bir yoga stüdyosuna başlamadan önce, gerçek anlamda yoga dersleri nasıl olur bilmezdim. Yoga pratiğini hem spor tesisinde hem de yoga stüdyosunda deneyimlediğim için ikisi arasındakı farkı çok rahat görebiliyorum. Bu farkındalığın bana ne gibi bir faydası oldu diye sorarsanız… En iyisi anlatmaya başlayım.

2009-2010 tum fotolar 281

Bu hafta bir spor tesisinde yoga dersleri vermeye başladım. Bugüne kadar ya belli gruplara özel ders vermiş ya da yoga stüdyosunda ders vermiştim ama bir spor tesisinde ders vermemiştim. Dediğim gibi kendim de bir spor tesisine üye olduğum için birçok grup dersine katılmaktayım ve grup derslerinde nelerle karşılaşılabileceğini az çok tahmin edebiliyorum. Özellikle “abs and butts”, “six pack”, “oryantal”, “army training” gibi hareketli derslerde “mat”lerin (minderlerin) yerleştirilmesinden sınıfın düzenine kadar birçok konuda üyeler arasında tartışma bile çıkabilir.
İlk dersimden önce, tüm bu olasılıkları düşünüp ne gibi çözümler üretebileceğim üzerinde kafa yordum. Heyecanlıydım. Hep derim ya, heyecan olmazsa derslerimin bir tadı da olmaz diye. Dersimden yarım saat önce tesise varmıştım. Hemen stüdyoya gittim. Bu spor tesisinin en güzel yanı, bir stüdyonun tamamen yoga derslerine ayrılmasıydı. Ayrıca blok ve yoga kemeri gibi bazı yardımcı ekipmanları da bulmak mümkündü.
Önce, müzik setini incelemeye başladım. Nereden açılıyor, ses nereden açılıp kısılıyor, cd nereye yerleştiriliyor, bir sonraki ya da önceki şarkıya nasıl geçiliyor. Tüm bunları öğrendim. Ardından “mat”ımı yerleştirdim ve öğrencilerimi beklemeye başladım. Bir yanımda ders notlarım bir yanımda da su mataram.
Derken ilk iki öğrencim girdi sınıfa. Onlar da erkenciydi. Dersten yaklaşık onbeş dakika önce sınıfa gelmişlerdi. Daha önce ne gibi yoga deneyimlerini öğrenebilmem için benim için bir şanstı bu. O tesiste, daha önceleri hatha ve vinyasa yoga deneyimleri olmuştu. Yin yogaya pek aşina değillerdi. Onu da benimle deneyimlerlerdi. Ayrıca tanıdığım birkaç eğitmenle çalışmışlardı ve az çok o eğitmenlerin tarzlarını biliyordum. Akışlı yoga derslerini seviyorlardı ve özellikle ters duruşlar, denge ve kol denge duruşlarını çalışmak istiyorlardı. Tam bana göreydi.
O an kararımı verdim. İlk dersimde ayaktaki asanalara ve köklenmeye odaklanacaktım. Böylece hem grubun hangi seviyede olduğunu görebilecektim hem de birbirimize alışmak için iyi bir ders olacaktı. Dersin zirve duruşu olarak da “parivritta ardha chandrasana”da (dönmüş yarım ay)  karar kılmıştım. Öncesinde de “ardha chandrasana” (yarım ay)…
Bu asanaya, kalça ve göğüs kafesi açıcı asanalar ile hazırlanmalıydık. Derse meditasyon ile başladım. Ders başlamıştı ama tabii ki derse ancak yetişenler de vardı. Kapı açıldı, içeri girenler oldu. O an meditasyonda olanlara, bu durumu gözlemlemelerini söyledim. “Bakın bakalım aklınız açılan kapıya mı gitti?” “İçeri kim diye merak mı ettiniz?” “Tüm bunları kabul edip meditasyona devam edin.” Evet, ders böyle başladı.
Yerde omurgayı esneterek ve masa pozisyonunda denge çalışarak başladık. Ardından ayağa kalkıp, bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) ile ısındık. Dersin teması “köklenmek” olduğu için ayaktaki tüm duruşlarda ayak tabanından yere iyice köklenmeyi hatırlattım ders boyunca. “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “parivritta trikonasana” (dönmüş üçgen), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “utkatasana” (sandalye), “viparita virabhadrasana” (ters savaşçı), “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrı öne eğilme), “uttanasana” (ayakta öne eğilme) ve “ashva sanchalayasana” (lunge-hamle) gibi  birçok ayaktaki asana ile hem göğüs kafesimizi hem de kalçamızı açtık.
Ardından denge duruşlarından “vrksasana” (ağaç) yaparak da kalça açmaya devam ettik. Sıra zirve duruşuna gelmişti. “Yarım ay” duruşları için bloklardan destek aldık. Bu duruşların arasında bedeni dengelemek için “urdhva prasarita eka padasana” (ayakta bacakları ayırma) ve “uttanasana” (ayakta öne eğilme) asanalarını kullandık.
Sonrasında bir vinyasa ve “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) bekleme. Ayakların dışına zıplayıp “malasana”ya (çelenk/dua tespihi duruşu) geçmek ve yere oturma. Yerde “janu sirsasana” (yarım kelebek/baş dize duruşu) ve “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) gibi öne eğilmelerle dersi yavaşlattım. Oturarak burgu ve “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozu) öncesinde bir ters duruş: “Salamba sarvangasana” (destekli omuz duruşu). Omuz duruşunu dengelemek için “matsyasana” (balık) ve “jathara parivartanasana” (karından burgu) ile dersi sonlandırdım.
Derin gevşeme pozisyonunda enstrümantal bir şarkı çaldım. O sırada bazı üyeler sınıftan ayrıldı. Kalan üyeler derin gevşemeye geçtiler benim yönergelerimle. Ayak parmak uçlarından başlarının tepesine kadar gevşeyip rahatladılar. “Savasana”dan uyandırdım sınıfı ve dersi köklenmek ve ait olmak üzerine birkaç cümle ile bitirdim.
Ders sonrasında üyelerden bazıları sorular sordu bana. Tabii ki, köklenme üzerine söylediklerimden sonra, en çok çakralarla ilgileniyorlardı. “Yoga ile çakraları açmak mümkün müydü?” “Derslerimde çakralara yönelik çalışmalar yapacak mıydım?” Elbette… Neden olmasın? Etkileşim ve iletişim. Yoga yolumun en çok bu yanını seviyorum. Öğrencilerimin istekleri ve benim onlara verebileceklerim ve benim onlardan aldıklarım ve öğrendiklerim… Verdikçe, mutlu oluyorum. Önce veriyorum, sonra alıyorum. Verdikçe, alıyorum. Aldıkça, veriyorum. Büyüyorum, gelişiyorum ve olgunlaşıyorum…

kışın yoga: nelere dikkat etmeli?

Standard

burcuyircali

Kış ayları geldi mi moralim oldukça bozuk olur. Yıllardır yoga yapan ve yogayla yaşayan bir insan olduğum halde, hayatın ikiliğine (dualitesine) bir türlü alışıvermiş değilim. Aslında birçok alanda kabullenmiş durumdayım bu ikili dengeyi (dualiteyi), ama iş yaz ve kış döngüsüne geldiğinde nedense yaz benim için ağır basıyor. Açıkçası, yaz varsa kış da var söylemi benim bir türlü içimden gelerek dillendirdiğim bir söylem değil.

2009-2010 tum fotolar 730

Kış… Soğuk, karanlık, kuru ve sert… Tüm bunlar ayurveda (Hint yaşam biliminde) üç beden yapısından “vata dosha”ya tekabül eder. Vata dosha, akla hafif, havadar ve yaratıcı gibi sıfatları çağrıştırır. Bu beden yapısının temel özelliği, değişkenliğidir. Vata doshanın, en önemli görevi merkezi sinir sistemini denetlemesidir. Bu doshanın dengesi bozulduğunda kaygı ve depresyondan klinik zihinsel sorunlara kadar değişik sinirsel rahatsızlıklara açık olabiliriz.
Kış aylarında, soğuk, kuru ve sert havayla birlikte, ayurvedaya göre vücut tipimiz ne olursa olsun, bedenimizdeki vata oranı yükselir. Bedenimizdeki vata oranı yükseldiğinde de yapabileceğimiz en iyi…

View original post 444 kelime daha

kanatlarımızı açmak…

Standard

Yaklaşık altı aydır bir yoga eğitimine ya da workshop’a katılmamıştım. Geçen hafta sonu çok faydalı bir o kadar da eğlenceli bir workshop’a katıldım eğitmenliğe yeni başladığım stüdyoda. “Kanatlarınızı açın ve kalbinizi hafifletin”… Size bir şey ifade etti mi? Kanatlarımız olsa bedenimizin neresinde olurdu? Evet, bildiniz. Workshop, omuz kuşağı kaslarını etkin bir şekilde kullanarak; sırttaki gerginlikleri gidermek, göğsü genişletip kalbi özgürleştirmek için omuz kaslarını güçlendirmeye ve açmaya yönelik bir çalışmaydı. Workshop’u veren eğitmen arkadaşım çok başarılıydı. Gerçekten de birazdan kanatlanıp uçacakmışım gibi hissettim.

1.jpg

Workshop’un öncesinde kendi derslerim vardı. Önce bir saat çocuklarla yoga yapmıştım ardından bir saat de hamile yogası dersim vardı. Ne yazık ki, workshop’un ilk 40 dakikasını kaçıracaktım. Hamile yogası dersimle çakışıyordu çünkü.

Dersim boyunca, zihnimin bir kat aşağıdaki workshop’a kayması gerekirdi değil mi? Hiç de öyle olmadı. Zihnimi dersimde tutmayı başardım. O gün dersime tek bir öğrenci katılmıştı. Dört buçuk aylık hamileydi ve sırt ve kuyruksokumu ağrılarından muzdaripti. O gün tek öğrencim olduğu için ona özel bir ders yaptım ben de. Sırt ve kuyruksokumu ağrılarını hafifletici asanaları deneyimledik beraber. Dersim bittiğinde, öğrencimi yolcu ettim ve heyecanla aşağıdaki stüdyoya indim workshop’a katılmak için.

Sanırım ben derse girene kadar öncelikle omuz kuşağı tanıtılmış ve bedeni ısıtmak için “surya namaskara” (güneşe selam) serileri yapılmıştı. İnanın, bu sadece tahmin. Gerçekten ilk 40 dakikada neler oldu, neler yaşandı, neler yapıldı bilmiyorum ama sonrasında sanırım kanatlandım ben.

Aslında hiç doğru değildi workshop’a ısınmadan katılmak, ama başka çarem yoktu. Yoga geçmişime güveniyordum. Bedenimin beni yarı yolda bırakmayacağına inanmaktan başka çarem yoktu. Sabah erkenden spor tesisinde almıştım soluğu. Bir saat boyunca yürüyüş bandı ve cross-trainerda kardiovasküler antrenman yapmıştım. Ardından çocuklarla bir saat yoga yapmış ve en son da hamile yogası dersi vermiştim. Hamile yogasında bedenimi ısıttığım söylenemez. Ondan öncesindeki kardiovasküler çalışmaya ve çocuklarla yoga dersime güvenmek ve bedenimi ısıttığımı düşünmem gerekiyordu o an.

Workshop’a katıldığımda ilk birkaç asana benim için zorlayıcı olmuştu. Ne olursa olsun, 40 dakika boyunca ısınmış bir grup vardı ve ben derse ortasından katılmıştım. Tek şansım sınıfın kalabalık ve sıcak olmasıydı. Birden yoga eğitmeni Bernie Clark’ın kitabından bir cümle geldi aklıma. Türkçe şu şekilde ifade edebilirim sanırım: “Duruşun içine girmek için bedenimizi kullanmıyoruz, bedenimizin içine girmek için duruşu kullanıyoruz.” İşte bu, o an ihtiyacım olan şeydi. Duruşlar ile yavaş yavaş bedenimin içine nüfuz edecektim. Sıcak da bana yardımcı oldu ve kaslarımın gevşemesini sağladı. Bir anda kendimi esnemiş buldum. İkinci veya üçüncü “adho mukha svanasana”da her zamanki aşağı bakan köpeğimi bulmuştu bedenim. Sevindim.

O günkü workshop’un kilit noktası, kürek ve köprücük kemikleriydi. Tüm asanaları yaparken dikkatimiz bu iki kemikte olmalıydı. Öğretmenimiz her asanada bize bunu hatırlattı ve yönergelerini dersin anlam ve önemine uygun olarak verdi. Ayrıntılarıyla asanalar anlatıldığı için, workshop vinyasadan çok hatha tarzı bir ders olmuştu. Öğretmenimizin, ders boyunca hatırlattığı en önemli nokta, omuzlarımızı arkaya doğru yuvarlamak (retraksiyon) ve kürek kemiklerimizi (skapula) aşağı doğru ittirmekti (kürek kemiklerinin depresyonu).  Aynı zamanda, köprücük kemiklerimizi (klavikula) birbirinden uzaklaştırarak kendimize alan yaratmaktı. Böylece omuz kuşağımız ve göğüs kafesimiz rahatlayacak ve genişleyecekti.

Tüm asanaları, dikkatimizi kürek ve köprücük kemiklerine vererek yaptık. Öğretmenimiz asanalarda, herkesi kontrol edebilmek için uzun tutuyordu. “Phalakasana”dan (sopa duruşu) “chaturanga dandasana”ya inerken göğüs kafesimizi açmak için bedenimizi omuzlarımızdan öne doğru ittiriyorduk. Sonra “urdhva mukha svanasana”da (yukarı bakan köpek) göğüs kafesini öne doğru fırlatıp omuzları aşağı doğru ittiriyorduk. Arkasından “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) köprücük kemiklerinin arasını genişletiyor, kürek kemiklerini aşağı doğru itiyor ve triceps (arka kol) kaslarını bedenimizin içine doğru döndürüyorduk. Böylece omuz kuşağı ve sırt genişliyor ve enerji doluyordu.

Yıllardır yoga yapan kişiler olarak birçok asanayı doğru hizalanarak ve olması gerektiği gibi yapıyoruz. Ancak o gün, workshop’ta çok ilginç bir şey deneyimledim. Bir asanayı yaparken zaman zaman bedenimizin belli bir bölgesine odaklanmak ve orayı hissederek o duruşu yapmak insana bambaşka duygular hissettiriyor. “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı) tüm yoga derslerinin olmazsa olmaz asanaları arasındadır. O gün, bu duruşları “gomukhasana” (kartal) kollarıyla yapmak beni bambaşka bir boyuta taşıdı. Kollarımı “gomukhasana” duruşundaki gibi tuttuğumda ve savaşçı duruşlarına girdiğimde omuz kuşağımı, özellikle kürek kemiklerimi çok daha yoğun hissettim. Sanki iki kürek kemiğim birbirinden ayrılıyormuş gibi. Müthiş bir rahatlama ve genişleme duygusu…

“Trikonasana”da (üçgen) dikkatimizi kürek ve köprücük kemiklerine vermek, “parsvakonasana”ya (yan açı duruşu) girerken asananın en basit halinden başlayarak, kademe kademe, eğer bedeniz elveriyorsa ve göğüs kafesimiz kapanmıyorsa, en derin haline girmek… Bunları deneyimlemek ve hissetmek harikaydı.

2.jpg

Eş olarak kürek kemiklerimizi açmak için el ele tutuşup kollarımızı yanlara doğru açmak ve koltuk altlarımızdan yanlara bakmak… Böyle bir çalışmayı ilk defa yaptım. Ne hissettim? Müthiş bir histi.

Sıra geldi benim için dersin en zor aşamasına. “Ardha salamba sirsasana” (yunus duruşu) yapacaktık. Omuz kaslarını güçlendirmek için en etkin yoga duruşlarından biriydi yunus. Bu asana, kolun dönmesini sağlayan kasları (rotator cuffs), göğüs kaslarını, sırt ve karın kaslarını güçlendiriyordu. Dikkat etmemiz gereken şey, iç kollara ağırlık vermekti. İç kol kaslarımızı kullanmaktı. “Pincha mayurasana” (tavus kuşu duruşu) için bir hazırlıktı. Yani benim için dersin en zor anı.

“Ardha salamba sirsasana”da beş nefes bekledikten sonra, tek tek bacaklarımızı yukarı kaldırmayı denedik. Bu, “pincha mayurasana”ya hazırlıyordu bizi. Öğretmenimiz, hazırlık aşamasını bitirdikten sonra eş olmamızı istedi. Birisi duruşa girmeyi denerken, ikinci kişi ona yardımcı olacaktı. Ben, o gün workshop’a katılan iki arkadaşıma yardım ettim. Derken, stüdyonun sahibi iki öğretmenim bana yardımcı olabileceklerini söyledi. O an gelmişti. Duruşa girdim. Daha önceki denemelerim gibi “yeni doğmuş tay” gibi değildim. Öncelikle workshop boyunca omuz kuşağını iyi ısıtmış ve hazırlamıştık. Bu duruşu yapamamam için fiziksel bir engel yoktu. Zihinsel? Maalesef evet. Ama öğretmenlerim yanı başımdayken, engeller bir anda yok oldu. Beni tutabileceklerini biliyordum, güveniyordum onlara ve yükseldim tavus kuşuna. Durdum da. Öğretmenlerim hemen nerede yanlış yaptığımı görüp beni uyardılar ve ona göre kendimi tekrar hizaladım duruşun içindeyken. Olabiliyormuş. Tamam, halen destek alıyordum ama bu benim için iyi bir gelişmeydi. Kendi kendime daha çok pratik yapmaya karar vermiştim. Hiç değilse duvar kenarında deneyecektim.

Dersin en zor anını atlatmıştık. Şimdi en sevdiğim asanalardan birine gelmişti sıra. “Setu bandhasana” (yarım köprü) ve “urdhva dhanurasana” (tam köprü). Yarım köprüyü herkes kendi matında (minderinde) yaptı. Bu duruştaki püf noktası göğüs kafesinden yükselmekti, kalçayı ne kadar yukarı kaldırdığımızın önemi yoktu. Göğüs kafesini genişletmek ve evrene sevgi enerjisi yaymaktı amaç. “Setu bandhasana”dan sonra öğretmenimiz yine eş olmamızı istedi. Eşimizin tam köprü yapmasına yardımcı olacaktık. Eşlerden biri yere yatacaktı, diğeri onun başının arkasına geçecekti. Yerdeki eş, ayaktaki eşin ayak bileklerini tutacak ve kendisini oradan yükseltecekti tam köprüye. Ayaktaki, köprünün ayakları gibi… Destek olacaktı yerdeki eşine. Workshop’a katılan iki arkadaşıma yardım ettim. Açtık göğüs kafeslerimizi, sevgimizi gönderdik evrene… Genişledik, esnedik ve sevdik…

Workshop’un sonuna gelmiştik artık. Yerde birkaç asanadan sonra sıra geldi “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu). En sevdiğim asana. Yazımın başında da belirtmiştim. Yaklaşık altı aydır herhangi bir eğitime ya da workshop’a katılmıyordum. Her ne kadar kendi yoga pratiğimde “savasana” yapsam da, bir başka eğitmenin yönergeleriyle “savasana” yapmak ve gevşemek bambaşka bir duygu. Tamamen kendini bırakmak, minderde erimek, toprağın seni içine çekmesi, bedeninin ağırlaşması, ruhunun özgürleşmesi… O an tüm bunları hissettim. Hiç bitmesin istedim “savasana”.

Ne yazık ki, her güzel şeyin bir sonu oluyor. Öğretmenimiz, yine yönergeleriyle bizi “savasana”dan uyandırdı. Oturma pozisyonuna getirdi. Gözlerimizi açıp, dünyaya dönmeden önce bize çok güzel mesajlar verdi. “Sevgiyle duymak, sevgiyle dokunmak, sevgiyle konuşmak, sevgiyle görmek, sevgiyle koklamak.” Her şey sevgiyle… İçinde hiç bir kötülük bulundurmamak. Güzel düşünmek, güzel hissetmek, güzel hissettirmek, güzel konuşmak, güzel görmek… Sevgi… Öylesine bir enerji ki, karşısında her şey eriyebiliyor. Yeter ki, biz alanımızı genişletelim, kanatlarımızı, göğsümüzü ve kalbimizi açalım, esnetelim ve yumuşatalım…

küçükler… büyükler…

Standard

Yaklaşık üç aydır çocuklarla yoga yaptığımı anlatmıştım size daha önceki yazılarımda. İlk başlarda her şey yolunda gidiyordu. İki ayrı gruba ders veriyordum arkadaşımın açtığı anaokulunda. Üç ila beş yaş arası çocuklarla yarımşar saat yoga… Derse gitmeden önce hazırlanıyordum uzun uzun. Bir masal yaratıyordum. Bu masallar, değişik yoga asanaları içeriyordu. Örnek mi? Bir masalda sirke gidiyorduk ve bir sürü hayvan asanası yapıyorduk. Bazen mutlu bir kedi olup kuyruk sallıyor ve “miyav” diye bağırıyorduk; bazen de mutlu bir köpek olup bir bacağımızı havaya kaldırıp (eka pada adho mukha svanasana) kuyruk sallıyor ve “havhav” diye bağırıyorduk. Haftalar birbirini kovaladı. İki hafta öncesine kadar…

image

İki hafta önce ilk olarak küçük yaş grubuyla dersim vardı. O günkü masalda kutuplara gidecek; kutup ayısı, penguen, tilki ve geyikle karşılaşacaktık. Kayak da yapacaktık. Tabii ki çocukların hayal dünyasıyla kim bilir daha neler deneyimleyecektik kutuplarda…

Derse başladık. Seyahate çıkmadan önce ne olur ne olmaz diye sandviçimizi hazırladık. Ardından uçağa bindik, uçak sesi çıkarttık ve kuzey kutbuna uçtuk. Uçaktan indikten sonra, kızaklarla karşılaştık. Tabii ki husky köpeklerle de… Bindik kızağa. Bir süre sonra kızağın gidemeyeceği bir yere geldik ve kayak yapmaya başladık. Derken kutup ayısıyla karşılaştık. Sonra penguenlerle ve tilkiyle. Birden kar fırtınası çıktı. Hemen kutup ayısının evine sığındık. Biz sıcak çikolata yaparken, kapı çalındı ve kar fırtınasında yolunu ve arkadaşlarını kaybetmiş olan geyik bize katıldı. Hep beraber mutlu mutlu şarkılar söyledik sıcacık yuvamızda… Uyuduk. Uyandığımızda kar fırtınası dinmişti ve eve dönme vaktimiz gelmişti. Uçağa bindik, eve geldik. Bir geceyi kutuplarda geçirmek zorunda kaldığımız için, okula yetişmemiz gerekti. Hemen kahvaltımızı edip arabayla okula gittik ve yoga dersimizi böylece sonlandırdık.

Aynı masalı hem küçük hem de büyük gruba anlatacaktım. Küçükler, heyecanla dinledi masalı. Masalı anlatırken her pozisyon değiştirmemde onlar da aynı heyecanla beni taklit ettiler. Çok keyifli bir ders geçirdik. Şarkı olarak aslında “jingle bells” düşünmüştüm. Malum yeni yıl yaklaşıyor. Ancak bu şarkıyı daha öğrenmemiş sevgili öğrencilerim. Biz de hemen bildikleri bir şarkıyı söyledik: “Row, row, row your boat.” Küçük yaş grubuyla iyi bir iletişim kurmuştum bu geçen üç aylık sürede… Artık onlarla sınıfta tek başıma kalabiliyordum. Sınıf ya da branş öğretmenleri olmadan… Bu benim için inanılmaz bir deneyimdi.

Küçükleri başka bir sınıfa uğurladıktan sonra büyük grup geldi sınıfa. Onlara da kısaca o gün neler yapacağımızı anlattım. Kutuplara gideceğiz dedim. Dersin ilk on dakikası iyi geçti. Hepsi heyecanla dinledi beni. Sandviç hazırladık, uçağa bindik, kızağa bindik, kutup ayısı ve tilkiyle karşılaştık. Derken sınıfın yarısı dersten koptu. Etraftaki oyuncaklarla oynamaya ve dersi kaynatmaya başladılar. Ne yapacağımı bilemedim. Neyse ki o gün dersime arkadaşım da girmişti. Sayesinde sınıfı tekrar bir araya getirdik ve masalı tamamladık.

Her iki grubun da en sevdiği şey, dersin sonunda benim köprü (urdhva dhanurasana) olmam ve onların da araba olarak altımdan geçmesi. Her ders olduğu gibi o ders de aynı şekilde köprünün altından çıktılar sınıftan.

Ders sonunda, arkadaşımla konuştum. Ne yapabilirim diye sordum ona. Ne de olsa, o sürekli birlikteydi çocuklarla. Biraz tavsiyeye ihtiyacım vardı.

Sonuçta masalın küçük yaş grubunun hoşuna gittiğini ama büyük gruba hafif geldiğine karar verdik. Stratejimi değiştirmem lazımdı. Büyük yaş grubuna, büyük insan gibi davranmaya karar verdim. İçim biraz rahatlamıştı.

Ertesi hafta gittim anaokuluna. Küçük grupla sirke gittik. Bir sürü hayvanla arkadaşlık ettik, ipte cambazlık yaptık. Sonunda evimize geldik, uyuduk, uyandık. Kahvaltı ettik ve okula gittik.

Sıra gelmişti büyük gruba. Çok heyecanlıydım. Aslında heyecan iyidir diye düşünüyordum. Heyecanımı kaybedersem derslerim monotonlaşır ve birbirinin aynı olurdu. Beni ayakta tutan şey heyecanımdı. Her dersimden önce “acaba bugün neler olacak?”, “ne gibi bir etki-tepki göreceğim?”, “ne kadar etkili olacak dersim?” diye düşünüyordum. Her ders, benim için yepyeni bir deneyim…

Büyük grupla birlikte arkadaşım da derse girdi. Öğrencilerime, “bugüne kadar, yogayı size tanıtmak için masallar anlattım ve sizi yogaya ısındırdım. Yogayı öğrendiğinize göre bundan sonra size büyüklerin yogasından yaptıracağım. Bu yüzden lütfen birbirinizden biraz uzak arka arkaya sıraya girin” dedim. Hepsi hizalandı. Ben de önlerine geçtim. Arkadaşım, “bugün tıp oynayacağız. Sadece Burcu öğretmeniniz konuşacak. Siz hiç konuşmayacaksınız. Sadece onun yaptıklarının aynısını yapacaksınız” dedi.

image

Derse güneşe selam (surya namaskara) serisiyle başladık. Bu anaokulunda verdiğim yoga derslerinin bir özelliği de, iki dilli ders vermemizdi. Yani, kollarımızla gökyüzüne uzandığımızda (urdhva hastasana) “hello sun”; öne katlandığımızda da (uttanasana) “hello earth” diyorduk. Aşağı bakan köpek’e (adho mukha svanasana) geçtiğimizde “hav hav hav” diye bağırıyorduk; tek ayağımızı kaldırıp öne getirmeden önce de bunun mutlu bir köpek olduğunu hayal edip “happy dog” and “doggy tail” gibi tanımlamalarda bulunuyorduk.

Ardından “trikonasana” (üçgen), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “vrksasana” (ağaç) ve “garudasana” (kartal)  gibi ayaktaki asanaları yaptırdım. Baktım ki dikkat dağılıyor, hemen yin yoganın yang serilerinden olan “savaşçı akışı”nı (warrior flow) yaptırdım. Bunu da şarkı söyleyerek yapıyorduk. En uygun şarkı sizce ne olabilirdi? Tabii ki “one little, two little, three little Indians…” Bu akışı ve şarkıyı birkaç hafta önce öğretmiştim.

Ardından birçok hayvan asanası yaptık. “Marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi), “bhekasana” (kurbağa), “kurmasana” (kaplumbağa), “vyaghrasana” (kaplan), “bhujangasana” (kobra), “ustrasana” (deve), “raja kapotasana” (güvercin), “caterpillar” (tırtıl), “makarasana” (timsah) ve “matsyasana” (balık) bunlardan bazılarıydı.

Bir iki asana yaptırdıktan sonra araya “savaşçı akışı”nı koyuyordum. Tıpkı bir vinyasa dersi gibi olmuştu dersimiz.

Ve sonunda büyük yaş grubu yoruldu. Dersin de sonu gelmişti. “Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozu) için hepsini yere yatırdım. Sınırlama ya da kısıtlama yoktu. Herkes istediği gibi yattı. Kimi yan yattı, kimi sırt üstü, kimisi de yüz üstü…

Böylece ders bitti. Bir hafta önceki korkularımdan eser yoktu o an. Strateji değişikliği işe yaramıştı. Demek ki, her tarz her gruba uymayabiliyordu. Esnek olmalı ve gerektiğinde “su gibi” hemen ekilip bükülmeli ve yolumuzu değiştirmeliydik. Çocuklardan öğreneceğim çok şey var. Ne mutlu bana ki yollarımız kesişti!

yeniliklere ne kadar açığız?

Standard

Yeni bir yoga stüdyosunda işe başladım geçen hafta. Ne var ki bunda dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ne yok ki? Bu yoga stüdyosunda ilk defa hamile yogası dersleri vermeye başladım. Yaklaşık iki buçuk yıl önce hatha ve vinyasa yoga eğitmenliğine ek olarak katılmıştım hamile yogası eğitmenlik kursuna. Derslerime gebeler katılabilir ya da bir gün gelir hamile yogası dersleri veririm diye düşünmüştüm. Sonunda o gün geldi çattı.
Üç hafta önce, yoga eğitmenlik kursuna katıldığım stüdyoda çalışıp bir süre sonra ayrılan çok sevdiğim bir öğretmenim beni aradı. Bir arkadaşıyla birlikte bir yoga stüdyosu işletiyorlardı. Onlarla çalışmak isteyip istemeyeceğimi sordu bana. Ben de “memnuniyetle” dedim. Görüşmeye gittim stüdyoya. Orada çalışmaya başladığım için söylemiyorum. Ankara’da bugüne kadar gördüğüm en iyi stüdyodaydı. İstanbul’daki stüdyolarla asla kıyaslamıyorum.

2009-2010 tum fotolar 690

Stüdyoda hamile yogası, çocuk yogası ve vinyasa dersleri verecektim. Anlaşmaya vardıktan üç dört gün sonra ilk hamile yogası dersim vardı. O hafta sonunu ders çalışarak geçirdim. Hamile yogası notlarımı gözden geçirdim. Özet çıkardım. Her trimester (hamilelikte üçer aylık dönemler) için gebelere hangi asanalar yaptırılmalı, hangi pranayama (nefes) teknikleri çalıştırılmalı ve ne gibi şeylere dikkat edilmeli gibi konuları ayrıntılarıyla çalıştım. Ayrıca hamilelikte karşılaşılabilecek sorunlara karşı özel ders akışlarını da gözden geçirdim. Ne gibi sorunlardı bunlar? Sırt ve bel ağrıları, kabızlık, varis, depresyon, bacaklarda ağırlık hissi, kramp ve kas ağrıları, yorgunluk, halsizlik ve idrar kaçırma gibi sorunlar.
Peki hamilelerle yoga yaparken nelere dikkat etmeliyiz? Gebelerin vücut ısısının çok yükselmemesine, susuz kalmamalarına, asanaları yaparken karın kaslarını sıkmamalarına, hamilelikte salgılanan relaksin hormonunun bedende yarattığı aşırı esneklik nedeniyle sakatlanmamalarına ders boyunca özen göstermeliyiz. Bu nedenle, dersimize giren gebeleri sürekli gözlemlemeli, tenlerinin rengine, rahat olup olmadıklarına, kendilerini kasıp kasmadıklarına bakmalıyız.
Gebelerle derslerimizde olmazsa olmaz şeylerden biri de kegel egzersizidir. Kegel egzersizi, pelvik taban kasların güçlendirmek ve hamilelik boyunca karşılaşabileceğimiz idrar kaçırma sorunlarını önlemek için çok etkin bir yöntemdir. Ayrıca, doğum sırasında ıkınma işlevini yerine getirdikleri için bebeğin dünyaya gelmesinde de önemli bir rolü vardır pelvik taban kaslarının. Derslerimde ben bu egzersizi çok basit bir şekilde açıklamaya çalışıyorum. “Tuvalettesiniz ve çişinizi yapıyorsunuz. Evde yalnızsınız ve kapı çalınıyor. Açmanız lazım. Çişinizi tutun, kapıyı açın ve tuvalete geri gidip çişinizi yapmaya devam edin.” Kegel, sadece hamilelikte değil, kadınların ileri yaşlarda karşılaşabileceği idrar kaçırma sorunlarını önlemek ve daha iyi bir cinsel hayat için de gerekli ve önemli bir egzersizdir.
Hamile yogası derslerinde ayrıca klasik pranayama (nefes) tekniklerinden “nadi shodhana” (enerji kanallarını arındıran nefes) ve “sitali” (serinletici nefes) kullanılabilir. Son trimestera giren gebelere doğum nefesleri çalıştırılıp, onların normal doğum yapmalarına yardımcı olabiliriz.
Tüm bunlara ek olarak, bir hamile yogası dersinde mutlaka “perine bölgesini” esneten asanaları da koymalıyız. Perine bölgesi ne kadar esnek olursa, kadınlar o kadar kolay ve rahat doğum yapabilirler. Perine, pubik simfizin alt kenarı, kuyruksokumunun ucu ve iki oturma kemiği arasında kalan alandır. Perine bölgesi esnek değilse, doğum sırasında bebeğin daha rahat çıkabilmesi için epizyotomi denen bir yöntemle kesilir. “Upavista konasana” (oturarak açı), “baddha konasana” (bağlı açı/kelebek) ve “supta baddha konasana” (yerde bağlı açı/kelebek) gibi asanalar bu bölgenin esnetilmesine yardımcı olur ve bu sayede gebenin epizyotomi yaptırması gerekmez.
Dört gün boyunca tüm bu öğrendiklerimi tekrar tekrar gözden geçirdim. Sonunda o gün geldi çattı ve derse gittim. Heyecanlıydım. Yeni bir ders vereceğimde hep heyecanlanırım zaten. Yenilikler beni hep mutlu eder. İnanır mısınız, ilk dersime sadece bir öğrenci geldi. Aslında çok sevindim. İlk dersime birkaç hamile gelseydi ve hepsi farklı trimesterlarda olsalardı ve ben hangisine hangi asanayı ne şekilde yaptıracağımı karıştırsaydım. Tek öğrenci gelmesi, hayra alametti.
Gelen öğrencim, beş aylık gebeydi. İkinci trimester, hamilelerin en rahat hissettikleri ve biz öğretmenlerin de onlara oldukça çok asana yaptırabileceğimiz bir dönem. Bağdaşta, bebeğimizle bağ kurarak başladık derse. Öğrencimin elleri bebeğinin üzerinde birkaç dakika meditasyon. Ardından “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi), “uttana shishosana” (uzanmış yavru köpek pozu), “marjaryasana’da denge” gibi yerde birkaç asana yaptık. Sonrasında “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpekten) adım adım öne gelerek “tadasana”ya (dağ duruşu) kalktık.
“Tadasana”, her yoga dersinde olduğu gibi hamile yogasında da duruş bozukluklarını düzeltmek için önemli bir asana. Hamilelik boyunca, karın kasları zayıfladığı ve bedenin ağırlık merkezi değiştiği için bel gittikçe daha oyuk hale geliyor. Anatomik tabiriyle, leğen kemiği arkaya doğru rotasyona giriyor. Gebelere, tadasana duruşunda kuyruksokumunu içeri sokmayı öğreterek, onların postürlerini (duruşlarını) düzeltmek, bel ağrılarını geçirmek ve bebeklerini daha rahat taşımalarını sağlamak mümkün.
Ayakta “virabhadrasana I” (birinci savaşçı) , “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “utkatasana” (sandalye), “anjaneyasana” (alçak hamle), “parsvakonasana” (geniş açı), “prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) ve “yogik çömelme” asanalarını yaptık.
Ardından duvar kenarına gidip “vrksasana” (ağaç), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “ardha chandrasana” (yarım ay) ve “natarajasana” (dansçı/bilge Nataraj duruşu) gibi denge duruşları yaptık.
Yerde ise, “ardha paschimottanasana” (yerde yarım öne eğilme), “rock the baby” (beşiği sallama), “akarna dhanurasana” (yay kulağa pozu), “krounchasana” (balıkçıl), “krounchasana”da açık burgu, “upavista konasana” ve “baddha konasana” deneyimledik.
“Baddha konasana”da perine bölgesini daha da esnetmek için oturmaya devam ederek, “nadi shodhana” pranayama tekniğini uyguladık.
Nefesle, bedenimizdeki enerjiyi dengeledikten sonra sıra artık dinlenmeye gelmişti. Bedenimizin alt kısmından üste giden bir ana toplardamar olan “vena kava”da basınç yaratmamak için gebeleri sırt üstü yatırmıyoruz. Gebeleri, yoga dersi sonunda dinlendirmek için sol yanlarına yatırıp bacaklarının arasına bir bolster yerleştiriyoruz. Öğrencilerimiz isterlerse başlarının altına da bir yastık alıp daha derin bir gevşeme deneyimleyebilirler. Dersimde de aynısını yaptım hafif bir caz şarkısı eşliğinde.
“Savasana”dan (derin gevşeme ve dinlenme pozu) yavaşça uyanıp bağdaşta oturduk. Dersin başında yaptığımız gibi, öğrencimden ellerini bebeğinin üstüne getirmesini ve bebeğine sevgi göndermesini istedim. Sonra yavaşça gözlerimi açıp dersi bitirdik.
İşte ilk hamile yogası dersim böyle geçti. İkinci dersimde, hamile yogasına biraz daha alışmıştım. İkinci dersimde sekiz aylık bir öğrencim daha oldu. Onu biraz daha farklı çalıştırdım. Yazımın başında da belirtmiştim ya; her bir trimester farklı çalıştırılıyor diye. Bu öğrencime doğum nefesi tekniklerini de göstermeye başladım.
Hamile yogası eğitimini alırken biraz korkmuştum. Derste acil bir durum olursa ne yaparım diye. Neyse ki eğitimi aldığım öğretmenlerim bu konuda çok deneyimliydi. Bizlere ilk yardım dersi de verdiler ve bizi her koşula alıştırdılar.
Yoga eğitmenlerini, akademisyenlere benzetiyorum. Bir eğitim alıp bununla yetinmek, bir süre sonra çağın gerisinde kalmamıza neden oluyor. Yoga eğitmenliği, tıpkı akademisyenlik gibi sürekli okumayı, farklı eğitimlere ve workshoplara katılmayı ve kendimizi sürekli yenileyip geliştirmeyi gerektiriyor. Tüm bunlara ek olarak, kendi pratiğimizi sürdürmemiz de derslerimizi renklendirmemizi sağlıyor. Her zaman, her koşula ve her yeniliğe hazır olmak… Yazarken bile heyecanlandım… Yeni günler kim bilir neler getirecek? Ben hazırım, ya siz?