Monthly Archives: Ocak 2014

ağzından çıkanı kulağın duysun!

Standard
Bir şeyler düşündüğünüz ve düşündüklerinizin bir iki gün içinde gerçekleştiği oldu mu hiç? Birinin aklınıza geldiği ve bir iki saat içinde o kişiyle karşılaştığınız ya da o kişinin sizi aradığı oldu mu hiç? Evet, haklısınız. Çekim gücünden bahsediyorum. Özellikle yoga ve meditasyon yapan kişiler, düşüncelerinin eyleme dönüştüğünü daha fazla gözlemlerler. Neden mi? Cevap, o kadar açık ki! Bu kişilerin algı ve farkındalık seviyeleri daha yüksektir ve onların “üçüncü göz” denilen ve bizim günlük hayatta “altıncı his” diye adlandırdığımız yetileri daha açıktır. Şimdi nereden çıktı bu konu böyle diye soracak olursanız, sanırım konuyu “çektim.” Hadi birkaç hafta öncesine dönelim.
BEN_4569
Daha önceki yazılarımda bir spor tesisinde yoga dersleri vermeye başladığımdan bahsetmiştim. İlk dersimden sonra, yogaya derinden bağlı öğrenciler etrafımı sardı. Nerelerde ders verdiğimi, facebook’ta hesabım olup olmadığını ve çakralar gibi felsefi konular hakkında soru sordular. Ama içlerinden biri sabırla etrafın boşalmasını bekledi. “Merhaba Burcu hocam. Ben bloğunuzu takip ediyorum. Yazılarınızda çalıştığınız yerlerin isimlerini vermediğiniz için size bir türlü ulaşamadım. Nerede çalıştığını bulmak ümidiyle İnternette isminizi arayıp durdum. Sizi gökte ararken yerde buldum” dedi. İçten yaklaşımı çok hoşuma gitmişti. Tesadüfün böylesi… Dersime, blog takipçim katılmıştı. Dünya ne kadar da küçüktü.
Öğrenci devam etti: “Grup dersleri programında yoga dersi gözüküyor ama başka bir eğitmenin adı yazılı. Bu spor tesisine uzun zamandır üyeyim ama yoga derslerine pek katılmamştım.  Bugünkü derse başka bir eğitmenin dersi düşüncesiyle katıldım. Karşımda sizi görünce çok şaşırdım. Bir yandan da çok sevindim.”
İşte bu çekim yasasıydı. Öğrencim, zihninden beni geçirmiş ve bana ulaşmak için çeşitli yollara başvurmuştu. Algısı ve farkındalık seviyesi de yüksekmiş ki “beni kendine doğru çekmiş.” Ya da benimle irtibata geçmeyi çok istemiş.
Bir ay sonra, bir yoga workshop’una katıldım. Workshop’u hazırlayan yoga eğitmeni de benim gibi felsefi konulara ilgi duyuyordu. Bu nedenle, workshop boyunca bedenin sağ ve sol enerjileri, bedenimizin çeşitli bölgelerinin bize hissettirdiği duygular ve Şamanizm hakkında bilgiler verdi. Özellikle Şaman inancının beden ve uzuvlara yaklaşımını çok ilginç bulmuştum. Bu konuyu araştırmaya karar verdim.
Eve geldikten sonra internette arama yaptım ama kayda değer bir bilgiye ulaşamadım. Ertesi iki gün boyunca kitapçıların ilgili bölümlerini gezdim, bakındım ve arandım. Yine de istediğim gibi bir kitap ya da internet sitesi bulamadım.
Tam da aynı günlerde, spor tesisinde dersim vardı. O gün derste karın kaslarını çalıştıracak ve ters bir duruş deneyecektik. Dersin sonunda asimetrik öne eğilme yaparken, bedenin sağ ve sol enerji hakkında bir iki söz söylemeye başladım. Birden birkaç gün önce katıldığım workshop’ta edindiğim bilgilerden özellikle Şamanizm ile ilgili olanlardan bahsettim. Bir iki cümle ile konuyu toparlamaya çalışırken, derse katılan üyelerden biri bana destek olmaya başladı. Konu hakkında oldukça bilgiliydi. Ben de dikkatle dinledim.
Ders bittikten sonra, öğrencinin yanına gittim. Bu konularla çok ilgilendiğimi fakat daha ayrıntılı bilgiyi nasıl edinebileceğimi sordum. Meğer, öğrencim üniversitede mitoloji dersleri veriyormuş. Bana bir sürü kitap tavsiye edebileceğini söyledi ve e-mail adresimi aldı.
İki gün sonra kendisinden bir e-mail aldım. Bana bir kitap tavsiye ediyordu. Bir iki gün içinde kitapçıları dolaşıp bu kitabı bulmayı planlıyorum. Sonrasında yeni yeni kitaplar ve bilgiler…
Bu da benim çekim gücümdü. Bu konu hakkında bilgi edinmeyi o kadar çok istemiştim ki ve o kadar içten bir şekilde arzu etmiştim ki, karşıma böyle bir fırsat çıkmıştı. Yani istedim ve oldu.
Aslında biz Türkler’in ilginç deyişleri vardır: “Bir şeyi kırk kere söylersen olur” bunlardan biridir. Bizim atalarımız belki de yüzyıllar öncesinden çekim yasasını bulmuşlar. Kim bilir? Bu deyişin de bize anlatmak istediği aslında aynı şey. İstediğin neyse, onu sürekli dile getirirsen olur. Yalnız bu noktada dikkat etmemiz gereken bir şey var. Madem ki sözlerimiz gerçek olabiliyor, o halde ağzımızdan çıkan sözlere çok dikkat etmemiz gerekir. Bu inanışa göre, hem olumlu hem de olumsuz kurduğumuz her cümle gerçek olabilir.
Özellikle diğer insanlara kıyasla maneviyatı biraz daha güçlü olan kişiler ile yoga ve meditasyon yapanlar “çekim yasasının” gücünü daha iyi hissedebilirler. Yazımın başında da bahsettiğim gibi, üçüncü hissi daha açık kimseler ile algı ve farkındalık seviyeleri daha yüksek kişiler düşüncelerine çok dikkat etmeliler. Lao Tzu’nin dediği gibi: “Düşüncelerinize dikkat edin çünkü onlar sözleriniz olur. Sözlerinize dikkat edin çünkü onlar eylemlerinize dönüşür. Eylemlerinize dikkat edin çünkü bir bakmışsınız alışkanlıklarınız haline gelmiş. Alışkanlıklarınıza dikkat edin, karakterinize dönüşür. Karakterinize dikkat edin çünkü karakteriniz kaderiniz olur.”

herkese aynı ilgi…

Standard

Geçenlerde yoga stüdyosunda çocuklarla dersim vardı. Her zamanki iki kız öğrencinin yanında yeni bir öğrenci daha vardı. Bu kız beş yaşındaydı. Diğer iki öğrenci 11 yaşında… Derse başlamadan önce beş yaşındaki yeni öğrenci “ben yoga yapmayacağım” dedi. Benim cevabım hazırdı: “Peki yapma ama gel yanıma otur. Birlikte ablaları izleyelim.” Buna itirazı yoktu. O sırada ben de ne yapsam da bu ufaklığı derse katsam diye düşünüyordum. Aradığım cevap iki gün önce anaokulunda verdiğim dersti. En iyisi iki gün öncesine dönelim.

1504993_1437620506468514_2068486176_n

Anaokuluna dersten yirmi dakika önce varmıştım. O gün için aklımda özel bir ders vardı. Daha önceki yazılarımı okuduysanız, anaokulunda yoga derslerini İngilizce verdiğimi de biliyorsunuzdur. Derste hayvan asanaları yapacaktık. “Eeeeee, bunun neresi ilginç?” diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. İlginç; çünkü hayvan asanalarını “Old McDonald had a farm” şarkısı eşliğinde yapacaktık. Hayvan isimleri geçtiğinde de o asanayı yapıp hayvanın sesini çıkaracaktık. Bence çok eğlenceli bir ders olacaktı. Eğlenceli olacaktı olmasına da, bir de ben yogada hangi hayvan asanaları var bir hatırlayabilseydim. İlk aklıma gelenler “kedi” (marjaryasana), “inek” (bitilasana) ve “aşağı bakan ve yukarı bakan köpek”ti (adho mukha svanasana ve urdhva mukha svanasana). Başladık akışa. “Old McDonald had a farm. E-I-E-I-O. And on that farm he had a dog E-I-E-I-O. With a waf-waf here and a waf-waf there. Here a waf, there a waf. Everywhere a waf-waf. Old McDonald had a farm E-I-E-I-O.” İşin komik tarafı, birkaç hayvan dışında hayvanların nasıl ses çıkardıklarını bilmiyordum. Neyse ki çocuklar bana çok yardımcı oldu. Aralarında çok güzel ses çıkaranlar vardı. Böylece bir etkileşim oluşmuştu aramızda. Dediğim gibi şarkıyla akış yaparken bir türlü hayvan ismi hatırlayamadığımda çocuklar bana yardımcı oluyordu ve o hayvanın asanasını yapıyorduk. Çocuklar da ben de çok eğlenmiştik.

Yoga stüdyosunda yeni gelen öğrenciyi derse nasıl katsam diye düşünürken bu eğlenceli dersi hatırlayıverdim. Karar verilmişti. Şimdi sıra uygulamadaydı. Kısaca ne yapacağımızdan bahsettim. Ancak bir sorun vardı. “Old McDonalds” şarkısının melodisini biliyorlardı ama sözlerini bilmiyorlardı. Anadilimiz ne güne duruyordu. “Ali Baba’nın bir çiftliği var.” Sorun çözülmüştü. Biz de başladık derse.

“Kedi” (marjaryasana), “inek” (bitilasana), “aşağı bakan köpek” (adho mukha svanasana), “yukarı bakan köpek” (urdhva mukha svanasana), “kurbağa” (mandukasana), “tavşan” (sasangasana), “balık” (matsyasana), “yunus” (ardha salamba sirsasana), “aslan” (simhasana), “kobra” (bhujangasana), “kartal” (garudasana), “çekirge” (salabhasana), “güvercin” (eka pada raja kapotasana), “karga” (bakasana), “deve” (ustrasana), “kelebek” (baddha konasana), “kaplumbağa” (turtle) ve “kaplan” (vyaghrasana) bu asanalardan bazılarıydı.

İnternette izlediğim çocuk yogası videolarında büyükler için yaptığımız birçok asananın bir hayvan adı verilerek çocuk yogasında kullanıldığını görmüştüm. Mesela, çocuklarla çalışılırken “malasana” duruşunda (çelenk/dua tespihi) kollarla bacakların içine girildiğini ve bu poza da “örümcek” dendiğini görmüştüm. “Urdhva hastasana” (dağ duruşunda kollarla yukarı uzanma) çocuklarla çalışırken “zürafa” adını alıyordu. “Virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) “at” duruşu olmuştu. “Malasana”da çömelip yukarı zıplamak “maymun” olarak adlandırılmıştı ve “ardha purvottanasana/chatus pada pitham”da (ters masa duruşu) “yengeç” olarak karşıma çıkmıştı.  Ayrıca, “timsah”, “fil”, “ayı” ve “eşek” de yapabileceğimiz diğer asanalardı.

Derse katılmam diyen beş yaşındaki öğrenci daha şarkının ilk başında derse katılmaya başlamıştı. Şarkıyla birlikte hayvan asanaları yapmak ilgisini çekmişti. Hayvan asanaları bitti ama biz şarkıyı bitirmek istemedik. Bu yüzden “Ali Baba’nın çiftliğinde ağaçlar, dansçılar, savaşçılar, üçgenler, aylar, yıldızlar ve daha neler neler vardı.”

Dersin sonuna yaklaşırken kızlar “salamba sirsasana II” (kolların üzerinde de durulan baş duruşu) ve “sarvangasana” (omuz duruşu/çocuk yogasında mum duruşu) yaptılar.

Sıra “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) gelmişti. İki aydır dersime katılan iki kız öğrenci hemen yerleşti matların (minderlerin) üzerine. Başlarının altına minder, gözlerine göz yastığı ve üzerlerine de battaniye. Keyiflerine diyecek yoktu. “Savasana”ya her yattıklarında benim de canım aynen onlar gibi yayılmak istiyor. Yeni öğrenciye de “hadi şimdi biraz uzanma ve dinlenme zamanı” dedim ve kız birden ağlamaya başladı. Ne yapacağımı şaşırdım. “Ne oldu” diye sordum. Meğer annesini özlemiş. Annesi o sırada diğer stüdyoda dersteydi. “Yanına gidebilir miyim?” diye sordu. Ben de gidebileceğini söyledim. O arada sınıfta masaj yağı aramakla meşguldüm. Bir türlü bulamadım. “Savasana”daki öğrencilere “hemen masaj yağı alıp geleceğimi ve onların hiç istiflerini bozmamalarını” söyledim. Ben de diğer stüdyoya gittim. Beş yaşındaki yeni öğrencim de oradaydı. Masaj yağını alıp yukarı çıkarken benimle gelip gelmeyeceğini sordum. Elimi tuttu ve benimle birlikte geldi. Stüdyoya girince “hadi sen de ablalar gibi uzan” dedim. Yine dudakları büzüldü ve “ben sınıfın dışında annemi bekleyeceğim” dedi. “Peki, o zaman.” Yapacak bir şey kalmamıştı.

Diğer iki öğrenciye masaj yaptım. Ben onlara masaj yaparken birden söylenmeye başladılar. Meğer onlar portakal yağı seviyorlarmış. Benim getirdiğim lavanta yağıymış. İnanın, ufak çaplı bir krizdi bu.

Ders bitip de “savasana”dan uyanır uyanmaz kendilerini banyoya attılar. Lavanta yağının “korkunç” kokusundan kurtulmak için. Öğretmen için bir not: “Bir daha portakal yağıyla masaj yapılacak.”

Kızlar banyodayken ben de mutfakta stüdyonun diğer müdavimlerine katıldım. Kızların anneleri, aşağı stüdyodan masaj yağı alırken beni görmüşlerdi. “Her ders kızlara masaj yapıyormuşsunuz. Kıskanıyoruz valla” dediler. Ben de, “siz de dersime katılın. Size de masaj yapayım” dedim.

İşin şakası bir yana, öğrenci öğrencidir. İster çocuk olsun ister yetişkin olsun. Hepsine aynı özeni ve ilgiyi göstermek gerekir. O nedenle, çocuk öğrencilerimi yetişkin öğrencilerimden hiç ayırmıyorum. Yetişkinlere nasıl davranıyorsam, çocuklara da aynı şekilde davranıyorum. Onların duygularını, düşüncelerini, isteklerini, korkularını, sevinçlerini, yorgunluklarını ve cesaretlerini ciddiye alıyorum. Derste kendi müziklerini dinlemek istemelerine saygı duyuyorum. Belki de öyle rahatlayıp konsantre oluyorlar.

Mademki günümüz yogası beden, ruh ve zihni rahatlatmayı ve esnetmeyi amaçlıyor, o halde biz de bu amaca uygun davranmalıyız. Bence, derslerde çok kuralcı ve katı davranmayıp gerektiğinde “su gibi” hemen “yeni yolumuzu” bulmalıyız. Öyle değil mi?

köklerle bağları koparmak ve uçmak…

Standard

Yoga dersleri verdiğim spor tesisinde üçüncü dersim… Tam da yılbaşından bir gün önce… Derse  yirmi dakika kala stüdyoya girdim. İlk iki dersimden önce sınıfa girdiğimde, beni bekleyen bir sürü üyeyle karşılaşıyordum. Derse birkaç dakika kala stüdyo neredeyse doluyordu. Bu hafta ilk ben girdim stüdyoya. Işıkları açtım, müziği ayarladım ve beklemeye başladım. Bir yandan da biraz panikledim. Neden hala kimse gelmemişti? Dersin başlamasına 15 dakika vardı. Birden yılbaşı arifesi olduğunu hatırladım ve bu yüzden belki dersime pek katılım olmayacağını düşündüm.  Malum herkes yeni yıl telaşındaydı. Sabah üyesi olduğum spor tesisine gittiğimde de aynı manzarayla karşılaşmıştım. Tesis, her zamankinden boştu. Neyse, beklemeye başladım. Derin bir nefes aldım verdim. Sakinleştirdim zihnimi…

2013-05-18 14.18.39

Derken kapı açıldı ve ilk öğrenci sınıfa girdi. Sonra diğer öğrenciler gelmeye başladı. Ders boş geçecek diye düşünürken, sınıf dolmuştu bile. Oturduğum yerde bedenimi biraz esnetmeye ve ısıtmaya başladım. Bir yandan da “acaba dersin zirve duruşu ne olsa” diye düşünüp duruyordum. Yanlış anlamayın kafamda birkaç tane değişik ders vardı. Yeni yıl arifesinde arkaya eğilerek kalbimizi mi açmalıydık yoksa bir ters duruş yaparak yeni yıla farklı bir açıdan bakarak mı başlamalıydık? Öğrencilere bakarken karar verdim. Zirve duruşunu bulmuştum: “Sirsasana” (baş duruşu). Yeni yıl arifesinde, yeni öğrencilerime bambaşka bir deneyim ve ders yaşatmak istemiştim. Hadi hayırlısı…
Meditasyonla derse başlarken, bugünkü zirve duruşunun yeni yılda yeniliklere açık olmak ve yeni deneyimler yaşamak için “sirsasana” (baş duruşu) olacağını söyledim. Sınıftan ses çıkmıyordu ama ben heyecanlandıklarını hissetmiştim. Ben de heyecanlıydım. Sonuçta benimle sadece iki ders yapmışlardı. Biliyordum, dersime katılan öğrenciler, başka eğitmenlerin yoga derslerine de katılıyorlardı ama yine de “sirsasana” için hazır olup olmadıklarını bilmiyordum. Olsun, karar vermiştim. Deneyecektik. Denemekten, yeniliklere açık olmaktan ve cesur olmaktan bir zarar gelmezdi.
Dersin zirve duruşu “baş duruşu” olduğu için, dersin ilk yarısında karın kaslarını ve omuz kuşağını güçlendirmeye yönelmiştik. Biraz denge asanalarına ağırlık verip, özellikle “tadasana”da (dağ duruşu) kuyruksokumunu içeri almaya çalışmıştık. Karın kaslarını ve omuz kuşağını güçlendirmek için “phalakasana” (sopa), “chaturanga dandasana” (alçak şınav), “vasisthasana” (yan sopa/Bilge Vasistha Duruşu), “ardha salamba sirsasana” (yunus duruşu) gibi asanalar yaptık. Özellikle karın kaslarını çalıştırmak için sırt üstü yatıp bacakları 90 derece kaldırdık ve yavaş yavaş üç kademede aşağı indirip tekrar yukarı kaldırdık.
Bedenlerin hazır olduğunu hissettiğim anda, baş duruşunun iki farklı yapılış şeklini gösterdim. Öncelikle dirseklerin yerde olduğu asanayı ardından da kolların ve başın üzerinde yükseldiğimiz baş duruşunu yaptım ve sınıfa iki duruştan birini ya da her ikisini birden deneyebileceklerini söyledim. İsterlerse duvardan destek alabileceklerini isterlerse de eş olup birbirlerini tutabileceklerini hatırlattım. Bazı öğrenciler çok cesurdu ve hemen oldukları yerde baş duruşuna çıkmaya çalıştılar. Hatta bunlardan birinin ilk yoga dersiydi.
Herkes “sirsasana” denerken, ben sınıfta gezindim. Benden destek isteyen herkese yardımcı oldum. Bazı öğrenciler iki ya da üç kere denedi duruşu. Bazıları birbirine yardımcı oldu, bazıları “mat”lerini (minderlerini) aldı ve duvar kenarına geçti.
İşin ilginç yanı, o gün derste herkes “sirsasana” yaptı. Sonuçta, fiziksel olarak asanaya hazırlanmıştık. Bedeni iyi ısıtmıştık ve gerekli kasları duruş öncesinde iyice çalıştırmıştık. Ama “sirsasana” gibi ters duruşlarda, sadece bedeni ısıtmak ve hazırlamak yeterli değildi. Bir de ruhsal ve zihinsel yanı vardı bu tür asanaların. Tüm sınıf benden cesur çıkmıştı benim ilk “sirsasana” deneyimiyle kıyaslayınca…
Gruba da kendi deneyimimi anlattım. “Başımın tepesinde durabilmem tam iki buçuk ayımı aldı.” Böyle söyleyince, herkes çok sevindi. Sonuçta onlar ilk deneyimlerinde öyle ya da böyle cesurca duruşa çıkmışlardı. Benim de onlara anlatmak istediğim buydu aslında. “Sirsasana” deneyimlerken, benim korkularım ve kaygılarım vardı. Tepetaklak durmak bana göre değildi. Ben sağlamcıydım. Kendi ayaklarımın üzerinde durmaya alışmıştım. Destek almayı sevmeyen bir kişiydim. O yüzden de başımın tepesine çıkabilmem biraz zaman aldı. Aslında hayata bambaşka açılardan bakmaya korkmayan bir kişiydim. Deli dolu şeyleri seviyordum. Karakter olarak uçarıydım ve biraz da deli… Eğlenmeyi seviyordum, rengarenk giyiniyordum ve özgürlüğüme düşkündüm. Ancak, kimseden destek almadan yaşamayı da seviyordum. İşte bu da beni köklendiriyordu. Kök çakram (muladhara çakra) çok gelişmişti ama taç çakram (sahasrara çakra) biraz zayıf kalmıştı. O yüzden her gün çalıştım. Her gün başımın üstüne çıktım, çıktım ve çıktım. Önce kaslarımı alıştırdım ve kas hafızasını yarattım. Sonra köklerimle bağlarımı kopardım gün be gün… Sonunda bir gün, spor tesisinde kendi kendime çalışırken bir de baktım ki, başımın üstündeyim ve uçuyorum. İnanın çok şaşırmıştım. Tüm bunları anlattım öğrencilerim “balasana”da (çocuk pozu) dinlenirken.
Zaten dersin de sonuna gelmiştik. Bir iki öne eğilme ve bir burgu yaptıktan sonra, sözlü yönergelerle “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) geçtik. “Savasana”da en sevdiğim şarkılardan birini çaldım. Birkaç dakikalığını da olsa, beni alıp götüren bir şarkı: Petra Berger’den “Eres Todo Para Mi”… Şarkıyı çalmadan önce, öğrencilerime bu şarkıyı onlara yeni yıl hediyesi olarak çaldığımı söyledim.
“Savasana” sonrası bağdaşta oturduk ve son sözlerimi söyledim: “Yeni yılda yenililiklere ve yeni deneyimlere açık olmak, kendimiz için bir şeyler yapmak, hayata bambaşka bir açıdan bakmak, başkalarını anlamaya çalışmak, dünyaya daha çok sevgi ve anlayış yaymak.” Tüm bunlar, şarkıyı dinlerken gelmişti aklıma. Şarkının anlamını bilmiyorum ama içimde bir yerlere dokunuyor ve bana sevmeyi ve daha anlayışlı olmayı hatırlatıyordu. Derin bir nefes alıp içimizden bir dilek geçirdik ve nefesi verirken dileklerimizi tüm dünyaya ve evrene yayarak dersi bitirdik.
Ders bittiğinde, birkaç öğrenci yanıma geldi. Bazıları şarkının ismini öğrenmek istediler, bazıları başka arkadaşları için başka nerelerde yoga dersleri verdiğimi ve bazıları ise yoga asanalarının diğer aktivitelerinde ve yaşantılarında bir faydasının olup olmayacağını sordular. Herkesin sorusunu elimden geldiğince yanıtlamaya çalıştım.
Acaba dersime katılım olacak mı diye başladığım ders, bambaşka bir şekilde sona ermişti. Herkes kendi deneyimini yaşamış, coşku ve heyecanı tatmış, yeni bir şeyler yapıyor olmanın mutluluğunu hissetmiş, “savasana”da dinlenmenin hazzını duymuş ve aklındaki sorulara belki istedikleri cevabı almış belki de almamıştı. Benim ise aklımdaki tek şey, kendi pratiğim devam ettiği sürece, kendi kendime asanalarda derinleşmeye çalıştığım sürece, kendi kendime zorlandığım duruşları denediğim ve kanatlanmaya çalıştığım sürece, kendi yogamı yaparken dinlediğim ve dinlerken bedenimde, ruhumda ve zihnimde bir bütün hissettiğim şarkıları derslerimde kullandığım sürece, aynı etkiyi öğrencilerimde de yaratabileceğimdi.

“ilk”ler

Standard

2013 yılı benim için “ilk”lerin yılı oldu. Yoga dersleri vermeye her ne kadar 2012’nin sonbaharında başlamış olsam da, 2013’ün hayatımda ayrı bir yeri oldu. İlk özel dersimi, ilk çocuk yogası dersimi ve ilk hamile yogası dersimi hep 2013’de verdim. 2013’te bir yoga stüdyosunda çalışmaya başladım ve yine geçtiğimiz yıl bir spor tesisinde yoga dersleri vermeye başladım. Madem “ilk”lerden bahsediyoruz. Yine 2013’de gençlere yoga dersi vermeye başladım. Genç derken gerçek anlamda gençlerden bahsediyorum. 11-12 yaşlarında… Bedenleri, zihinleri ve ruhları hamur gibi işlenmeye hazır…

20131214_120539

Kasım ayının ortalarıydı. Bir yoga stüdyosunda işe başladım. Bu stüdyoda çocuklarla, gençlerle ve hamilelerle çalışacaktım. O güne kadar çocuklarla çalışmıştım ama gençlerle bir deneyimim yoktu. Sadece onların dikkatinin de kolay dağılabileceğini az çok tahmin ediyordum. Genç gruba yetişkin yogası yaptırmaya karar vermiştim.
O gün geldi çattı. Stüdyoya gittim. İki genç kız. Genç bedenler, genç zihinler… Ne verirsen almaya hazır…
Derse meditasyonla başladık. Ardından yerde birkaç asanayla devam ettik. Omurgayı esnetmek için “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ve “uttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu). “Adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ile ayağa kalktık. “Surya namaskara” (güneşe selam serisi) ile ısındık. Gençler, benden önce başka bir yoga eğitmeniyle çalışıyorlardı. O yüzden asanalara ve akışlara aşinaydılar. “Öğretmenim, aya selam yapabilir miyiz?” diye sordular. Neden olmasın?
Yeni akışlar ve asanalar öğrenmeye niyetliydiler. “Chandra namaskara” (aya selam) ve yin yoganın yang akışlarından “golden seed” ile devam ettik.
Genelde her dersimde bir zirve duruşu yaptırdığım için, gençlerle çalışırken de zirve duruşlu bir ders yapmaya karar vermiştim. Zirve duruşumuz, “urdhva dhanurasana” (köprü) olacaktı. Bunun için “chandra namaskara” ile üst bacak kaslarımızı (kuadriceps) açmaya devam ettik. Biraz da göğüs kafesimizi açmalıydık. “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “ardha chandrasana” (yarım ay duruşu), “anjaneyasana” (alçak hamle), “ashva sanchalayasana” (yüksek hamle) ve “trikonasana” (üçgen) gibi duruşlarla göğüs kafesini ve üst bacak kaslarını esnettik.
Göğüs kafesini biraz daha esnetmek için “salabhasana” (çekirge) ve “bhujangasana” (kobra) yaptık.
Sıra, dersin zirve duruşuna gelmişti. Önce “setu bandhasana” (yarım köprü) ve ardından da “urdhva dhanurasana” (köprü)… Esnek bedenli gençler, her iki asanayı da layıkıyla yaptılar.
Zirve duruşundan sonra, bedenimizi dengelemek için öne eğilmemiz gerekiyordu. “Janu sirsasana” (baş dize duruşu) ve “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ile omurgayı rahatlattık. “Marichyasana” (Bilge Marichy burgusu) yaptık ve yere uzandık. Yerde “jathara parivartanasana” (karından burgu) yaptıktan sonra sıra “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) geldi.
Sözel yönergelerle gençleri “savasana”ya hazırladım. Başlarının altında minder, üzerlerinde battaniye, gözlerinde yastık. Tam bir derin gevşeme keyfi… Birden portakal yağı gördüm stüdyodaki rafta. Hemen portakal yağını avuçlarıma boşalttım ve gençlerin yanı başına geçtim. Başlarına masaj yapmaya başladım. Gözlerinin etrafına, başlarının tepesine, başlarının arkasına, boyunlarına… İyice gevşeyip rahatladılar.
İşin ilginç yanı, ders boyunca gençlerin sevdiği şarkıları dinlememizdi. Mantralar yoktu, hafif caz dinlememiştik. Gençlerin moda şarkılarını dinlemiştik. Hareket ederken, asanadan asanaya akarken sorun yoktu belki ama derin gevşemede… Sordum derin gevşemeye geçmeden önce, bu şarkılarla mı “savasana”ya yatmak istiyorsunuz yoksa ben size daha sakin şarkılar çalayım mı diye. Onlar da kendi müziklerini tercih ettiler. Mutluydular. Kasmaya veya dertlenmeye gerek yoktu. Kendi hallerine bıraktım gençleri. Masaj yaparken farkettim; çok rahatlamışlardı. Demek ki böylesine hareketli bir şarkıyla da gevşeyip rahatlayabiliyorlardı.
“Savasana”dan uyanma vakti gelmişti. Yönergelerle uyandırmaya başladım gençleri. Kalkmaya hiç niyetleri yoktu. Benim yönergelerim bitti ama onlar kalkmadı. Ben de onlara veda ettim. Sınıftan ayrılmadan önce “ben çıkıyorum, sınıfı siz toplarsanız sevinirim” dedim.
Sanırım bir süre daha kalkmadılar. Sonra bir baktım, sınıf toplanmış. Bir tek minderleri yukarıya kaldıramamışlar. Minderler biraz tepede duruyordu. Boyları yetmemiş. Yardım ettim kızlara.
İşte gençlerle ilk yoga dersim böyle geçti. İlginç bir deneyimdi. Onların şarkılarıyla yoga yapmak… Dikkatleri dağılınca hemen asanayı değiştirmek ya da araya bir akış koymak… Arada birbirlerine bakıp kıkırdanmaları… İlk derste beni yoklamaya çalışmaları… “Eski öğretmenimiz şöyle yapardı, böyle yapardı, siz de bunları yapacak mısınız?” gibi soruları… Kıyaslamaları… Dersin başında bana alışana kadar benden uzak durmaları, sonra bana daha yakınlaşmaları… Onları biraz zorlayıp yorduğumu düşünmeleri… Ama sonra dersin akışının ve yoğunluğunun hoşlarına gittiğini görmek gözlerinde… Gerçekten de ilginç bir deneyimdi benim için.
Yeniliklere açık olmak… Yeni yılla birlikte, yeni deneyimler yaşamak… Sürekli gelişmek… Gerektiğinde o anın getirdiklerini kabul etmek ve kalıpların dışına çıkmak…
2013 bana “ilk”leri yaşattı. Bunlardan biri de gençlerle ilk yoga dersimdi. 2014’de yeni yeni “ilk”ler yaşamak dileğiyle…