Monthly Archives: Aralık 2015

yeni yıl

Standard

Küçükken henüz iki haneli yaşlara geçmediğimiz dönemlerde yeni yıl benim için yılın en güzel zamanıydı. Hâlbuki o zamanlarda ülkemizde bu kadar çeşitli olanaklar yoktu. Yeni yıl coşkusunu yaşayıp hissedebileceğimiz süslü mü süslü ışıklı mı ışıklı alışveriş merkezleri yoktu. O zamanlarda sadece pastanelerde hissedebilirdiniz yeni yılın geldiğini… Bir de okulda yediğimiz öğle yemeğinde…

DSCF0012-002

Yeni yıl günü okul tatil havasında olurdu. Öğle yemeğinde aşçıbaşı amcamız Noel Baba kılığına girerdi. Yemek her zamankinden daha güzel olurdu. Daha doğrusu biz çocukların hoşuna gidecek yemekler olurdu. Ders yapılmazdı. Tüm gün eğlenirdik. Akşamları ise annemler biz çocukları bir evde toplarlar, kendileri de eğlenceye giderlerdi. Demiştim ya yeni yıl coşkusunu pastanelerde hissedebilirdiniz diye… Biz çocukları da mutlu edebilmek için mutlaka pastaneden yeni yıla özel bir pasta alınırdı. Annemler eve geldiğinde uyumuş olurduk. Küçükken yeni yıl bizim için arkadaşlarımızla oyunlar oynamak, pasta yemek ve 12’yi görmeden uykuya yenik düşmekti.

Günler haftaları, haftalar yılları, yıllar yılları kovaladı… Tek haneli yaşları geride bıraktık… İki haneli yaşlar geldi çattı. 20’li yaşlara kadar her şey güllük gülistanlıktı. 20’ler ile 30’lar arasında ise yılbaşı eğlenceleri dışarıdaki mekânlara taştı. Sabahlara kadar içki, müzik ve dans… 30’lardan 40’lı yaşlara vardığımızda ise işin rengi yavaş yavaş değişmeye başladı. Yeni yıl artık eskisi kadar heyecan verici değildi. O coşkuyu kaybetmiştik. 20’li ve 30’lu yaşlarda heyecanla ve coşkuyla süslenen evin ve yılbaşı ağacının yerini “aman yine yılbaşı geldi. Ne yapacağız ki? Nasıl eğleneceğiz ki? Her zamankinden daha sıkıcı oluyor yeni yıl eğlenceleri” gibi söylemler almaya başladı. Yine de arkadaşlarla paylaşılan yılbaşı gecelerinin tadına doyum olmuyordu. Çılgınlar gibi “âlemlere akmanın” yerini dostlarla “keyif sofrası” ve “sohbetleri” almaya başlamıştı.

Ve işte yine yeni yıl geldi çattı. Heyecan ve coşku var mı? Pek yok. Ne var derseniz? Yeni yıl için hedefler var. Amaçlar var. Yeni şeyler öğrenme ve kendini geliştirme isteği var. Sürekli okuma ve öğrenme isteği var. Gezme ve yeni yerler görme isteği var. Sergiler gezme, seminerler dinleme, kendimi geliştirme isteği var. Yoga konusunda daha ileri gitme, yapamadığı “asana”ları yapma, en azından yapamadığı “asana”ları deneme ve yolculuğun tadını çıkarma azmi var. Kendim için yeni başlangıçlar yapma arzusu var. Yeni bir hobi edinme isteği var. Herkesin “neden yapmıyorsun” dediği kitap yazma dileği var. Yeni yıl, yeni istekler, hedefler, amaçlar, arzular, başlangıçlar… Ve yeni yılda tüm bunları yapma ve gerçekleştirme azmi…

2015’in son yoga dersinde uzun bir meditasyon ve “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) sonrasında öğrencilere dillendirdiğim şey… “2015 geldi ve geçti. 2015 tarih oldu. 2015 geçmiş oldu. Yogada geçmiş bizi ilgilendirmiyor. Geçmişe müdahale edemiyoruz, geçmişi değiştiremiyoruz. Geçmiş geçmişte kaldı ve unutun gitsin. 2016… Yeni bir yıl, yeni istekler, arzular, hayaller, hedefler, amaçlar… Ama henüz gelmedi. 2016 gelecek. Gelecek de şu an çok uzak… Sadece planlarımız ve hedeflerimiz var ama geleceğin bize ne getireceğini bilemediğimiz için üzerinde fazla kafa yormaya gerek yok. O an geldiğinde bakarız duruma. Peki ya şimdi, şu an? İşte tek gerçek şimdi ve şu an… Şimdi’nin, şu an’ın, içinde bulunduğumuz an’ın tadını çıkarmaya bakmalıyız. Biz konuşurken, yazarken bile şimdi, şu an geldi geçti. Şu an’da geçmiş oldu. Yeni yılda hedefimiz bu olsun. Sadece ve sadece içinde bulunduğumuz an’ı keyifle yaşayarak bir saniye öncesini ya da bir saniye sonrasını düşünmemek… Sadece ve sadece an’ı, şimdi’yi yaşayarak aslında tüm arzularımızın, hedeflerimizin, isteklerimizin ve hayallerimizin bizden o kadar da uzak olmadığını fark ederek…

Reklamlar

dengeyi bulmak

Standard

Uzun zamandır öğrencilerle birlikte yoga yapmadığımı daha önceki yazılarımda sizlere anlatmıştım. Gün geliyor; canım öğrencilerle birlikte akışlara katılmak istiyor. Öyle bir an gelince de kendimi hiç tutamıyorum. Bir anda öğrencilerin arasında kendimi onlarla birlikte asanaları yaparken ve onlarla bir asanadan bir asanaya akarken buluyorum.

IMG-20151226-WA0001-001

21 Aralık kış gündönümünde iki dersim vardı. Bir sabah, bir de akşam… Kış dönümünde bedenimizdeki ateş elementini arttırmak ve bu soğuk kış günlerinde ısınmak ve köklenmek için 108 “surya namaskara” (güneşe selam) yapmaya karar vermiştim. Ne yazık ki; spor tesisinde derslerimiz bir saat ile sınırlıydı ve bu süre içinde 108 güneşe selam yapamazdık. O yüzden güneşe selam serilerini 54 ile sınırlayacaktım.

Sabah dersine başlamadan önce ders boyunca “surya namaskara” yapacağımızı ve yorulanların arada dinlenip akışı yeniden yakalamalarını söylediğim anda sınıftan itiraz sesleri yükselmeye başladı. O gün kimsenin güneşe selam yapacak hali yoktu. Herkes kendini yorgun hissediyor ve o yüzden de esnemek istiyordu. Bu da gündönümünün bedenimiz üzerindeki bir etkisiydi. Çoğu zaman öğrencilerin isteklerine kulak verir ve onların arzuları doğrultusunda bir ders yaparım. Ama o gün ne olursa olsun köklenmeye ağırlık verecek ve ayaktaki asanalara yoğunlaşacaktık. Beş set güneşe selam sonrasında ayaktaki asanalara yoğunlaşmaya başladık. Her zamanki “vinyasa” (akış) derslerinin aksine o gün “hatha” (güneş-ay) tarzı bir ders yapıyorduk. “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen) ve “parsvakonasana” (yan açı duruşu) beş-on nefes beklediğimiz asanalardandı. “Hatha” tarzı duruşlarda uzun süre bekleyip derinleşmiş ve ayaklardan yere doğru köklenmeyi hissetmiştik. “Tadasana”da (dağ duruşu) gözleri kapatıp beklerken ayak tabanlarından yere doğru köklenmeyi fark etmeye çalışmıştık.

Ayaktaki asanalardan sonra sıra yerdeki asanalara gelmişti. Yerde de köklenmeye devam ediyorduk. Köklenme sadece ayakların altından olmazdı. Yere oturduğumuzda “iskium” (oturma) kemiklerini hissederek o kemiklerden yere doğru uzayıp başın tepesinden yukarı doğru uzamayı fark etmeye çalıştık. “Dandasana” (asa duruşu), “janu sirsasana” (baş dize duruşu), “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ve “marichyasana” (Bilge Marichy burgusu) oturarak köklendiğimiz duruşlardandı.

Öğrencilerin isteklerini de göz önünde bulundurmuştum. O gün herkes bedenini esnetmek istiyordu. Bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını, bacakların önündeki “kuadriseps” kaslarını, bacakları dışa döndüren kasları ve kasık kaslarını esnetmek için sırasıyla “paschimottanasana”yı, “half saddle” (yarım eyer duruşu), “sleeping swan” (uyuyan kuğu) ve “dragonfly” (helikopter böceği duruşu) yapmıştık. “Half saddle” duruşunu diz sorunlarından dolayı yapamayanlar için “ardha bhekasana”yı (yarım kurbağa duruşu) “sleeping swan”ı yine aynı sorunlardan dolayı yapamayanlar için de “eye of the needle”ı (iğne deliği duruşu) alternatif olarak göstermiştim. En son “dragonfly”da öne eğildikten sonra sağa ve sola burgu ile bedeni dengelemiştik.

Yere uzandıktan sonra “jathara parivartanasana” (karından burgu) ve “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi sona erdirmiştik.

IMG-20151226-WA0010

Akşam grubu ise 54 güneşe selam yapmaya gönüllü olmuşlardı. O akşam ben de öğrencilerle birlikte akışlara katılmak istemiştim. Ben de ateş enerjisini hissetmek ve köklenmek istiyordum. Gözlerimi kapatmak ve sevdiğim “mantra”lar eşliğinde o asanadan bu asanaya nefeslerimle akmaktı amacım.  Güneşe selam A serileriyle başladık derse. Her beş setten sonra “tadasana”da gözleri kapatıp dinleniyorduk. 20 “phalakasana”lı (sopa duruşu) güneşe selam serisi sonrasında “anjaneyasana”lı (alçak hamle duruşu) güneşe selamlarla devam ettik. Beş seti de böyle tamamladıktan sonra beş set “chaturanga dandasana”lı (alçak şınav) güneşe selam yaptık. Tekrar “phalakasana”lı güneşe selam serileriyle devam ettik. Son dört seti ise güneşe selam B serileriyle tamamladık. Nefes ver “chaturanga dandasana” nefes al “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek). Nefes ver “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) nefes al “virabhadrasana I” (birinci savaşçı) nefes ver “chaturanga dandasana”… Sonra sol ayak önde birinci savaşçı ve yine aynı seri… Ayağı bakan köpekte beş nefes dinlenme… Ve son dört seti de bu şekilde hızlı bir akışla tamamladık.

54 güneşe selamı bitirdiğimizde “tadasana”da gözler kapalı köklenmeyi iyice hissettikten sonra “malasana” (dua tespihi/çelenk duruşu) ile çömelmiş ve yere oturmuştuk. Ne yazık ki dersimizden sonra bir ders daha vardı. Bir an önce öğrencileri dinlendirmek ve dersi bitirmek zorundaydım. Bu yüzden bağdaşta omurgayı sağa ve sola doğru büktükten ve rahatlattıktan sonra kısa bir “savasana” ile dinlendik.

Soğuk, kasvetli, karanlık ve kısa kış günleri… Uzun kış geceleri… Eşitsizlik ve dengesizlik… Hava elementi… Ve ders boyunca yükselen ateş elementi… Bedenlerin ısınması ve ürettiğimiz ateş ile yeniden dengeyi bulmak… Ayakların altından köklenmek… Toprağı hissetmek… Ve dengeyi bulmak… Öğrencilerin istekleri ve öğretmenin planladıkları arasında dengeyi bulmak…

kışın yoga

Standard

21 Aralık kış gündönümü… Yılın en kısa günü ve en uzun gecesi… Kış ayları geldi mi moralim oldukça bozuk olur. Yıllardır yoga yapan ve yogayla yaşayan bir insan olduğum halde, hayatın ikiliğine ve zıtlıklarına (dualitesine) bir türlü alışıvermiş değilim. Aslında birçok alanda kabullenmiş durumdayım bu ikili dengeyi (dualiteyi). Ama iş yaz ve kış döngüsüne geldiğinde nedense yaz benim için ağır basıyor. Açıkçası, yaz varsa kış da var söylemi benim bir türlü içimden gelerek dillendirdiğim bir söylem değil.

Photo

Kış… Soğuk, karanlık, kuru ve sert… Tüm bunlar “Ayurveda” (Hint yaşam biliminde) üç beden yapısından “vata dosha”ya tekabül eder. “Vata dosha”, akla hafif, havadar ve yaratıcı gibi sıfatları çağrıştırır. Bu beden yapısının temel özelliği, değişkenliğidir. “Vata dosha”nın, en önemli görevi merkezi sinir sistemini denetlemesidir. Bu “dosha”nın dengesi bozulduğunda kaygı ve depresyondan klinik zihinsel sorunlara kadar değişik sinirsel rahatsızlıklara açık olabiliriz.

Kış aylarında, soğuk, kuru ve sert havayla birlikte, “Ayurveda”ya göre vücut tipimiz ne olursa olsun, bedenimizdeki “vata” oranı yükselir. Bedenimizdeki “vata” oranı yükseldiğinde de yapabileceğimiz en iyi şey, köklenmeye yönelik yoga asanaları yapmaktır. Bu nedenle, kış aylarında yoga çalışmalarımızda köklenmeye ağırlık vermek ve o an ne yapıyorsak yapalım farkındalığımızı köklerde ve köklenmede tutmamız gerekir.

Vücudumuzda “vata” oranı yükseldiğinde neden köklenmemiz gerekmektedir? “Vata”, sadece soğuk, karanlık, kuru ve sert gibi sıfatları değil aynı zamanda hafif ve havadar gibi sıfatları da içinde barındırır. Dolayısıyla, bedenimizde”vata dosha” arttığı zaman, kendimizi daha hafif, havadar ve uçuyor gibi hissetmemiz çok normaldir.

Bu nedenle vücudumuzdaki “vata”yı daha da arttırmamamız aksine azaltmamız ya da bir anlamda dengelememiz gerekir. Eğer yoga çalışmalarımızda, “vata”yı arttıran ters duruşlara ağırlık verirsek, daha çok “sirsasana” (baş duruşu), “adho mukha vrksasana” (kol duruşu), “pincha mayurasana” (önkol duruşu) yaparsak, bedenimizdeki “vata”yı arttırız, zihnimizi yorarız ve kendimizi sabırsız hissederiz. Aynı zamanda hep uçuyormuş gibi bir duyguya kapılırız, kıpır kıpır olup yerimizde duramayız, bir noktaya odaklanamayız ve dikkatimiz dağılır.

Kış aylarında, kendimizi fiziksel, duygusal ve ruhsal açıdan dengelemek için, özellikle bu tarz şikayetlerimiz varsa, köklenmeye ağırlık vermeliyiz çünkü büyük bir olasılıkla bedenimizdeki “vata dosha” artmış demektir. Yogadaki ayaktaki duruşlar, özellikle “tadasana” (dağ duruşu), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen) ve “vrksasana” (ağaç duruşu), bizleri köklendiren ve “vata dosha”yı düzenlememize yardımcı olan duruşlardır. Bu ayaktaki duruşlar, gücümüzü arttırmakla kalmaz, aynı zamanda bizim ayaklarımızın üstünde daha sağlam ve dengeli durmamızı sağlar.

Aslında sadece ayaktaki duruşlarla köklenmeyiz. Amacımız eğer köklenmekse, her duruşta köklerimizi hissedebiliriz. Nasıl mı? Mesela “paschimottanasana”yı (batıya bakan duruş/oturarak öne eğilme) ele alalım. Bu duruşta, dikkatimizi oturma kemiklerimize verirsek, ve kendimizi oturma kemiklerimizden yere doğru iyice köklendirmeyi amaçlar ve bu hissi yakalarsak, yoganın otururak yapılan duruşlarının birinde de köklenmeyi sağlamış oluruz.

Aynı şekilde, arkaya eğilmeleri yaparken de köklenebiliriz. Mesela bhujangasana (kobra) ve salabhasana (çekirge duruşu) yaparken, bir taraftan göğsümüzü yukarı kaldırırken bir taraftan da karnımızdan yere iyice köklenebiliriz.

Burgular da bedenimizdeki “vata” oranının düzenlenmesine yardımcı olur. Yalnız burada dikkat etmemiz gereken bir nokta, nefesimizi tutmamamız ve nefesimizin rahatça ve özgürce akmasıdır. Eğer nefesimiz özgür, rahat ve bütün değilse, o zaman vücudumuzdaki “vata dosha” artar.

Kış aylarında, soğuk havayla birlikte soğuk algınlığı, nezle ve grip olma ihtimalimiz arttığı için göğüs kafesini, boğazı ve sinüsleri açan asanalara odaklanmak da faydalı olabilir. Bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile ısıttıktan sonra, “ustrasana” (deve), “dhanurasana” (yay) ve “salabhasana” (çekirge) gibi arkaya eğilmeler ile göğüs kafesini açabilir; “salamba sarvangasana” (omuz duruşu) ve “matsyasana” (balık) gibi asanalar ile de boğazı temizleyip arındırabiliriz.

Tüm bu bedensel yoga asanalarının yanında, “ujjayi pranayama” (ujjayi/kahraman nefesi) ile bedeni ısıtmak da kış ayları boyunca bedende artan “vata dosha”yı dengelemek için iyi bir yöntem olabilir. Kışın bedeni ısıtabilecek diğer teknikler ise, “bhastrika pranayama” (körük nefesi) ve “kapalabhati kriya” (kafatası parlatan arınma yöntemi)dir. “Kapalabhati”, bedenden balgamların atılmasına yardımcı olabilir.

Özellikle kış gündönümünde nasıl bir yoga dersi yapabiliriz? Ayaktaki asanalara odaklanmak kış gündönümü için güzel bir seçenek olabilir ya da sadece “surya namaskara” (güneşe selam) serilerine odaklanıp bedeni ısıtabiliriz. Yoga camiasında, gündönümlerini 108 güneşe selam serisiyle kutlamak bir adet haline gelmiştir. Neden 108 diye soracak olursanız? Öncelikle 108 tane “Upanishad” (Hindu kutsal kitabı Vedaların son bölümü) metni olduğu söylenmektedir. Tanrı Shiva’nın (Şiva) ve Buda’nın 108 tane ismi vardır. Hint tespihleri “mala”larda ve Hristiyan tespihlerinde, 108 tane boncuk vardır. “Sanskrit” (eski Hint dili) alfabesinden 54 ses vardır ve 108 bu sayının iki katıdır. “Surya Namaskara” (güneşe selam) içinde dokuz tane “vinyasa” (nefesle bağlantılı hareket) vardır ve 108 bu sayının 12 katıdır. “Yoga Sutra”lar (yoga hakkındaki en eski metinler), 108 tane “sutra”dan (özlü söz) oluşur. Bir sayısı “bizden daha üstün bir varlığı”, 0 sayısı “boşluğu” ve 8 ise “sonsuzluğu” temsil etmektedir. Bir başka rivayete göre ise, güneşin çapı, dünyanın çapından 108 kat daha büyüktür.

Şu an yaşamakta olduğumuz soğuk, kuru ve sert kış aylarında, kendimizi yeryüzüne, toprağa, zemine köklendirmeye çalışarak bedenimizdeki “vata dosha”yı düzenleyebiliriz. Ayakta duruşları yaparken, bir yandan yere iyice köklenip, bir yandan da tabanlarımızdan yükselen enerjiyi fark etmeye çalışmalıyız. Bir taraftan kendi enerjimizi aşağı doğru akıtırken, öteki taraftan da yeryüzünün, toprağın, zeminin bize verdiği ve yerden yükselen enerjiyi her yoga duruşunda hissetmeye odaklanmalıyız.

Köklenmek, hayatın en temel esaslarından biridir. Herkes, herşey bir yere ait olmak, köklere sahip olmak ister. İşte kış ayları köklenmemiz ve aidiyetimizi geliştirmemiz için hepimize bir fırsat… Hayatta ikili bir denge (dualite) varsa, ayaklarımızın yerden kesilmesi gereken ana kadar — yani yaz aylarına kadar– köklenmeye devam etmeliyiz. Ne de olsa köklenmenin sonunda ayaklarımızın yerden kesileceği günler de gelecek.

 

imkansız mı?

Standard

Hayatta asla yapamayacağınızı, başaramayacağınızı ya da sizin için imkansız olduğunu düşündüğünüz şeyler oldu mu? Benim oldu. Özellikle son yıllarda kendi yoga çalışmalarımda… Asla yapamayacağımı düşündüğüm bir sürü “asana”yı (duruşu) yapabileceğimi gördüm. O gün özel dersim sırasında da  yaşadığım aynı şeydi.

20150202_104809

Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Son zamanlarda özel dersimde öğrencinin zorlandığı “asana”lara yoğunlaşmaya karar verdik. Hatta bir ay boyunca sürekli aynı “asana”yı çalışarak o ayın sonunda ilerleme kaydedip kaydedemeyeceğimizi görmek istiyorduk. Henüz yolun başındayız. Bu ay sonunda zorlandığımız “bir asanada ne kadar ilerleme sağladık” bunu gözlemleyip bu konuda bir yazı yazacağım. Ama bu asanayı çalışırken bende değişiklikler olmaya başladı. Asla yapamayacağımı düşündüğüm asanalara çok yaklaştığımı ve hatta yapabilmeye başladığımı gördüm.

Evet, tekrar o günkü derse dönersem. Ders boyunca kalça açıcı bir seriye odaklanacaktık. Özellikle kalçayı dışa çeviren kaslar, kasık kasları ve kalça fleksör kaslarına… Hem öğrencinin hem de benim en zorlandığım duruşlardı kalça açıcı asanalar. Nedense “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) bile bize kalça açıcı duruşlar kadar uzak gelmiyordu. Kalça açıcı serinin bedenimizde yarattığı fiziksel sızılar ve o sızılar ile zihnimizde oluşan “ulaşılamaz” hisleri… Zihin “hayır” dedikçe, o asanaları bedensel olarak yapamamamız… Bir kısır döngü…

Dersin ilk yarısında hedef bölgelere yönelik asanaları yaptıktan sonra önce “virasana”nın (kahraman oturuşu) farklı bir varyasyonunu sonra da “hanumanasana” (maymun duruşu) denemek istemiştim. Hatta bu iki duruş, zirve duruşu için bir hazırlık olacaktı.

“Virasana”ya yerleştikten sonra kalçayı iki bacağın arasında yere oturttuk. Bu oturuşta dizler genellikle yanlara doğru açılırdı. O gün biz çok kontrollü bir şekilde ve dizlerde herhangi bir gerginlik, acı ya da sızı hissettiğimizde duruştan çıkmak koşuluyla dizleri birbirine yaklaştırmaya çalıştık. Dizleri birbirinden ayırmadan “virasana”da kalmaya çalıştık. Normalde bu duruşu yaptırırken dizler kendiliğinden sağa ve sola doğru açılırsa, öğrencilere dizleri kapatmaları söylemezdim. Çünkü dizleri kapatmaya çalışırken dizleri sakatlayabilirlerdi. Ama hedef bölgeleri bu kadar esnettikten sonra dizleri bir araya getirmeyi deneyebilirdik. Hem öğrenci hem de benim için bu duruş zor bir duruştu. İkimiz de ilk defa dizleri birbirine yaklaştırabilmiş ve çok huzurlu, rahat ve acısız bir şekilde bu asanada kalabilmiştik.

“Virasana” sonrası sırada yine benim için oldukça zorlayıcı bir duruş olan “hanumanasana” vardı. Bacağın arkasındaki “hamstring” kaslarım esnek ancak kasık kaslarım ve kalça fleksör kaslarım o kadar da esnek değildi. Bir süredir kalça eklemini esnetmeye çalışıyorduk. Kasık kaslarım, kalça fleksör kaslarım ve kalçayı dışa çeviren kaslarım iki hafta öncesine kıyasla daha esnek gibiydi. Ya da bana öyle geliyordu. Gerçekten bu kaslar ve kasların çevresindeki bağlar iki hafta gibi kısa bir süre içinde birazcık esnemiş olabilir miydi?

“Hamstring” kaslarım esnekti. Dolayısıyla “hanumanasana” yaparken öndeki bacak ile ilgili bir sorun yoktu. Tek sorun arkadaki bacağı geriye doğru açamamaktaydı. Kasığımın kendisini yere doğru bırakamamasındaydı. Ve tabii ki havada kalan kasık nedeniyle kalçamın havada kalması ve bacağımın birini öne ötekini arkaya doğru açamayışımdaydı.

O gün kalça fleksör kaslarını ve kasık kaslarını birçok duruşla esnettikten sonra sıra “hanumanasana”ya gelmişti. Nefeslerimi sakinleştirerek sağ bacağımı öne doğru uzatırken sol bacağımı da geriye doğru açmaya çalıştım. Yere oldukça yaklaşmıştım. İnanılmaz bir andı benim için. Bir de öteki tarafı denemek için sabırsızlanıyordum. Sol bacağımı öne doğru uzatıp sağ bacağımı da geriye doğru açtım. Sol “hamstring” kaslarım sağ taraftan daha esnekti. Bir de ne göreyim? Sol bacağımın arkası yere değdi değecek. O sırada sağ bacağımı biraz daha geriye doğru yürüttüm. Ve kalçam yere değdi. Ve ben kollarımı kulaklarımın yanında yukarı doğru uzattım.

Ve “hanumanasana”nın dayanılmaz mutluluğu… Ve “sadakatle başarmak”… Tıpkı “Hanuman”ın arkadaşı için sadakatle zor bir görevi yerine getirmesi gibi… Ben de sadakatle çalışa çalışa belki de istediğim sonuca ulaşacaktım.

Yazının başındaki soruya dönecek olursak! Hayatta asla yapamayacağınızı, başaramayacağınızı ya da sizin için imkansız olduğunu düşündüğünüz şeyler oldu mu? Ama yazının sonunda sorumun cevabı değişti. Benim olmuştu. Özellikle son yıllarda kendi yoga çalışmalarımda… Asla yapamayacağımı düşündüğün bir sürü asanayı yapabileceğimi gördüm. “Virasana”da dizleri birbirine bitişik tutmak bunlardan biriydi. “Hanumanasana” bunlardan biriydi. Ve asla başaramayacağım diye bir şey yoktu. Eğer azimle ve sadakatle çalışırsam, kararlılıkla yolculuğuma devam edersem, yılmazsam, pes etmezsem ve çok çalışırsam, değil “hanumanasana” hiç bir asana benim için imkansız değildi.