Tag Archives: hatha

başlangıçlar

Standard

Yeni bir grupla yoga dersine katıldığınızda neler yapmalıyız? Nasıl bir ders yapmalıyız? Hangi “asana”lardan (duruş) başlamalıyız? Nasıl bir akış yaptırmalıyız? Ders “vinyasa” (akış) mı olmalı “hatha” (güneş-ay yogası/güçlendirici yoga) mi “yin” (bağ dokularını esnetici dişil enerji yogası) mi? Karar vermek zor değil mi?

IMG_6821

Geçtiğimiz haftalarda iki yeni grupla çalışmaya başladığımda bu düşünceler içindeydim.  Tabii ki bu iki grubun benden önce de bir yoga deneyimi vardı. Yogaya aşinaydılar ancak ben ne seviyede olduklarını ve benle çalışmaya başlayana kadar neler yaptıklarını ya da yapabildiklerini bilmiyordum. O yüzden en baştan başlamaya karar verdim. Her derste aşağıdan yukarıya doğru gidecektim. Ayaktaki “asana”lardan ters duruşlara kadar…

Her iki grupla da ilk ders ayaktaki “asana”lara odaklanmıştık. Tek bir zirve duruşuna odaklanmamıştık. “Surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısındıktan sonra her “vinyasa” (akış) sırasında bir ayaktaki “asana”yı denemiştik. “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “parsvottanasana” (ayaklar ayrı baş dize duruşu), “utkatasana” (sandalye), “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrı öne eğilme) ve “uttanasana” (ayakta öne eğilme) çalıştıktan sonra bir denge duruşu olarak “vrksasana” (ağaç) yapmıştık.

Yere oturduktan sonra da köklenmeye oturma kemiklerinden devam etmiş sırasıyla “dandasana” (asa duruşu), “pashimottanasana” (yerde öne eğilme) ve “baddha konasana” (bağlı açı duruşu/kelebek) yapmıştık. Sırt üstü yatıp “jathara parivartanasana” (karından burgu) sonrasında “savasana” (derin gevşeme ve dinleme pozisyonu) ile dinlenmiştik.

Öğrenciler çok iyi seviyedeydi. Belki de bu ders onlar için çok kolay ve basit olmuştu. Ben yine de birbirimize alışmamamız için yavaş yavaş ilerlememiz gerektiğini düşünüyordum. Yolculuğa çıktığımızda hemen varmamız gereken yere ulaşmıyorduk. Bir sürü yerden geçiyorduk. Yeni gruplarla da böyle çalışacaktık. Sıra ile gidecektik. Adım adım… Ayaktaki “asana”lardan sonra “kalça açıcılar” yani öne eğilmeler… Sonra sırasıyla karın güçlendiriciler, göğüs açıcılar yani geriye eğilmeler, boyun ve baş yani ters duruşlar…

Böylece tüm bedeni aşağıdan yukarıya dolaşacaktık. Her ders bedenin farklı bir bölgesini çalışırken o bölgeyi kimi zaman esnetecek kimi zaman güçlendirecektik. Bedenin farklı bölgelerini çalışırken ortaya çıkan duyguları izleyecektik. Bedenin her bölgesinin ya da her “asana” grubunun bize hissetttirdiği farklı duygular vardı. Öne eğilmelere çalışırken içimize dönmeyi deneyimleyip geriye eğilmelerde geriye gitme korkusu, kalbimizi açma, daha çok sevebilme, bilinmeze doğru gitme yetisi… Ters duruşlar ise dünyaya başka bir açıdan bakabilme, korkularımızla yüzleşme, karşımızdakini anlama, karın güçlendiriciler azim ve kararlılık, kalça açıcılar kendimizi sevebilme, kabul edebilme, yaratıcı olabilme, su gibi akabilme, esnek olma… Yolculuğumuzda adım adım ilerleyecektik. Bedeni esnetip güçlendirirken, duygusal bedenimizi de izleyecek ve yolculuk sırasında ne gibi değişiklikler yaşacağımızı gözlemleyecektik. Başlangıçlar, yenilik ve değişiklik… Her zaman bize çok şey katar. Yeter ki kendimizi ve algımızı açık tutalım ve gelenleri kabul edelim.

Reklamlar

iki dilli ders

Standard

Yoga derslerini İngilizce vermeyeli ne kadar zaman geçmiş acaba? Bir türlü hatırlayamıyorum. Bir yıl, bir buçuk yıl yoksa iki yıl mı? En son ne zaman yabancı uyruklu bir öğrenci yoga derslerime katılmıştı? Ve ben bu kadar kısa süre içinde mi unutuvermiştim İngilizce ders vermeyi?

2009-2010 tum fotolar 006

Bu hafta yine “ilk”lerin haftasıydı benim için… Haftanın ilk günü grup dersine gittiğimde bir yabancı öğrencinin de derse katıldığını gördüm. Dersten önce öğrenciyle biraz sohbet edip daha önce yoga yapıp yapmadığını ve herhangi bir fiziksel rahatsızlığı olup olmadığını öğrendim. Bir de tabii ki dersi takip edecek kadar Türkçe bilip bilmediğini… Çünkü o gün derse katılım çoktu ve bir Türkçe bir İngilizce yönerge verip vermemem gerektiğini anlamaya çalışıyordum. Tahmin ettiğiniz gibi, yabancı öğrencinin Türkçesi dersi takip etmeye yeterli değildi ve ben de Türkçe ve İngilizce yönergelerle derse başladım.

“Gözlerinizi kapatın. Oturma kemiklerinizden yere uzarken başın tepesinden de gökyüzüne doğru uzayın. Omuzları geriye yuvarlayın, kürek kemiklerinizi kuyruksokumuna doğru ittirin. Nefesler doğal akışında.” Ve sırada İngilizcesi: “Close your eyes. Ground your body down from your sitting bones while at the same time extend your spine up to the ceiling from the top of the head. Roll your shoulders back, bring your shoulder blades down towards the coccyx. Breath is natural pace.”

Yazarken kolay geliyor değil mi? İnanın ki derste kuyruksokumunun, oturma kemiklerinin, neredeyse omuzun İngilizcesini bile zor hatırladım. Yazmak başka şeymiş, dile getirmek başka…

O gün derste göğüs kafesini esnetmeye ve zirve duruşu olarak da “urdhva dhanurasana” (köprü) yaptırmaya karar vermiştim. Dersin ilk yarısı boyunca göğüs kafesini esnetecek, omuzları geriye doğru döndürecek, bacakların önündeki kalça fleksör kaslarını esnetecek duruşlarla bedeni “urdhva dhanurasana”ya hazırladık. Bu arada ben de İngilizce’ye yavaş yavaş ısınmaya başlamıştım: “Nefes alın sağ bacağınızı yukarı kaldırın, nefes verirken sağ bacakları matın önüne getirin.” “Inhale and lift your right leg up, exhale and bring the leg to the front of the mat.” “Nefes alın kolları yukarı doğru uzatın, nefes verirken öne katlanın.” “Inhale and lift your arms up, extend and bend forward.”

Zirve duruşundan önce “setu bandhasana” (yarım köprü) duruşu ile omurgayı “tam köprü” duruşu için hazırladık. Ya “yarım köprü”yü bir kere daha deneyecektik ya da “tam köprü”yü yapmaya çalışacaktık. Dirseklerimiz yanlara açılıyorsa kollarımızı yoga kemeri ile bağlayabilirdik. Dizlerimiz yanlara açılıyorsa bacaklarımızın arasına blok alabilirdik. Göğüs kafesimizi yerden kaldırırken zorlanıyorsak bir arkadaşımız bize yardımcı olabilirdi. Zirve duruşunu yapmadan önce tüm bu seçenekleri tek tek göstermiştim. Herkes kendi bedeninin elverdiği ölçüde o günkü zirve duruşunu yaptı.

Omurgayı “dandasana” (asa duruşu) ve “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ile rahatlattıktan sonra yere uzanmıştık. “Jathara parivartanasana” (karından burgu) sonrasında uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi tamamlamıştık tamamlamasına da belki de dersin en zor anı benim için sınıfı derin gevşemeye hazırladığım andı. Bir Türkçe bir İngilizce. “Ayakları gevşetin, bacakları gevşetin.” “Relax the feet, relax the legs.”

“Savasana” sonrası dersi bitirirken de biraz zorlanmıştım. Dersi genellikle o gün hissettiğim duyguları dile getirerek bitirirdim. O gün de “geriye gidebilme, geçmişe bakabilme, korkularla yüzleşebilme” üzerine bir dersti. “Going back, looking back and confronting fears.” Ve ders bitmişti. Ben de biraz bitmiştim.

Ve tahmin edin ne oldu? Ertesi gün gittiğim özel derste de Türkçe-İngilizce ders anlatmam gerekti. O gün bu grupla ilk dersimizdi. Yogayı ve “asana”ları tanımaktı amacımız. Yavaş bir ders yaptık. “Surya namaskara” (güneşe selam) ile bedenleri ısıttıktan sonra, “hatha” (güneş-ay yogası/güçlendirici yoga) tarzı bir ders ile “asana”larda hizalanmaya çalıştık. Dersin ikinci yarısında yere oturup bedeni esnetip her bir “asana”da biraz uzun süre bekleyerek zihni sakinleştirdik. Ve uzun bir “savasana”… Yine “nefes al kobra, nefes ver aşağı bakan köpek.” “Inhale to cobra, exhale to down dog.” “Nefes ver omurganı yuvarla göbek deliğine doğru bak, nefes al beli çukurlaştır aç göğüs kafesini.” “Exhale round your spine and look at your belly button, inhale tuck your tailbone out and open up the chest.”

Ve geçtiğimiz haftanın bana öğrettikleri… İki dilli yoga dersi meğer ne kadar da zormuş, unutmuşum. Ana dilimde ifade etmek ne de büyük mutlulukmuş, aynı ifade gücünü yabancı dilde sağlayamıyormuşum.  Uzuvlarımızın İngilizcesini tekrar gözden geçirmeliymişim. Hayat yeniliklere gebeymiş ve her zaman yeniliklere açık olmalıymışım.

kadın olmak

Standard

Günler geçiyor. Aylar geçiyor. Yıllar geçiyor. Bir de bakmışız yine Dünya Kadınlar Günü gelmiş çatmış. Bu özel gün ile ilgili yazıyı yazmadan önce geçmiş yıllarda neler yazdığıma bir göz atıyorum. Aslında kafamda bir taslak var. Ama yine de geçen sene neler yazmışım diye hatırlamak istiyorum. Bir de ne göreyim? Geçen sene de kadınlara şiddet uygulandığından, kadınların hor görüldüğünden ve ezildiğinden bahsetmişim. Bir senede neler değişti? Acaba bir fark yaratabildik mi? Ne yazık ki her şey daha iyiye gideceğine daha kötüye mi gitti diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

wpid-facebook_-1036573733

8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Nasıl oldu da dünyada kadınlar günü kutlanmaya başladı? Öncelikle bunu bir hatırlayalım istedim. 8 Mart 1857’de Amerika Birleşik Devletleri’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi ve ardından çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 kadın işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10.000’den fazla kişi katıldı.

26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını önerdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.

8 Mart günü, 1921’de Moskova’da düzenlenen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı’nda (3. Enternasyonal Komünist Partiler Toplantısı) “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak belirlendi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını kabul etti.

Bu kadar zor koşullar altında elde ettiğimiz özel bir günü biz kadınlar neden yeteri kadar önemsemeyip elde ettiğimiz hakları kaybetmeye razı olabiliriz? İşte bunu anlamak mümkün değil. Özellikle ülkemizde son yıllardaki kadına şiddet, tecavüz, kadın cinayetlerinde artışı göz önüne alacak olursak, biz kadınların bize tanınan haklara daha çok saygı duyması ve onlardan vazgeçmemesi gerekmez mi? Peki tüm bu yaşananlar erkek egemen toplumların bizlere bir dayatması değil mi? Yani yine dönüp dolaşıp eski çağlarda anaerkil toplumların zaman içinde ataerkil hale dönmesi ve kadını hor görmesini mi geldik? Galiba öyle oldu.

Eski çağlara dönecek olursak; Hitit Kralı III. Hattuşili Mısır ile tarihteki ilk yazılı anlaşmayı yapan kral. Bu anlaşmanın üzerinde eşi Kraliçe Puduhepa’nın da mührü varmış. Yani Hitit Devleti’nde kral kraliçeyle birlikte söz sahibiymiş. Hititlere ait Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı’nda Fırtına Tanrısı Teşup ile onun eşi Hepat birlikte resmedilmişlerdir. Anadolu’daki toprak ana inanç sistemi ise MÖ 7.000’lere kadar gitmekte. Çatalhöyük ve Hacılar gibi tarıma dayalı yerleşmelerde kadınlık uzuvlarını vurgulayan şişman kadın heykelciklerinin yansıttığı inanç sistemi binlerce yıl boyunca gelişmiş ve Anadolu’da Demir Çağ’ında Friglere kadar Kubaba/Kibele ana tanrıça inancının temeli oluşturmuştur. Tarım toplumu olan Friglerin uçsuz bucaksız doğa ile özdeşleştirdikleri “Ana Tanrıça Matar” bir doğa tanrıçası haline dönmüş ve doğada canlılığı ve verimliliği simgelemiştir. Friglerin bu ana tanrıça kültü de daha sonra Yunan ve Roma dünyasında benimsenmiştir. Yunanlılar bu tanrıçayı “Meter Megale” diye Romalılar ise “Magna Matar” olarak adlandırmışlardır.

Eski Türk toplumlarında, Umay Ana “doğum tanrıçası” ve “aile, evlilik ve neslin devamını koruyan tanrıça”sı olarak bilinen kutsal ruhlardandır. Çocuğu olmayanlara çocuk vermesi için dua edilen bir ruhtur. Mitolojik bir varlık olarak tanınan Umay Ana Türk kültürünün en eski yazılı taş anıtları olan Orhan yazıtlarında, Turfan metinlerinde, Kaşgarlı Mahmud’un “Divan-ü Lugati’t-Türk” adlı eserinde de geçmektedir. Umay Ana, Orhun yazıtlarında Gök Tanrı ile birlikte anılmakta, Kültigin’in onun yardımıyla dünyaya geldiği ifade edilmektedir. Türkçe ise dünyadaki en demokratik dillerden biri aslında çünkü “O” dediğimizde hem dişil hem de eril tüm canlıları anlatırız.

Anaerkil düzen, kadının topluluk için vazgeçilmez rolleri üstlenmesi temelinde şekillenmişti. Tarımın gelişmesi ve hayvanların evcilleştirilmesiyle erkeğin avcılığı bırakıp yerleşik düzene geçmesiyle birlikte anaerkil toplumlar yerini ataerkilliğe bırakmaya başladı. Erkek, evde ve toplum yaşamında kadını geri plana iterek lider pozisyonunu aldı.

Bunlar anaerkilliğin yerini ataerkilliğe bırakmasının sadece toplumsal sebepleri… Bu değişimin bir de psikolojik sebepleri olmuştu. Yoga üstatlarından Osho’ya göre, kadınlar gibi yaratıcı olmadıkları için erkeklerin aşağılık kompleksi var. Kadınların yaratıcığını çocuk doğurma kapasitesine bağlayan Osho, erkeklerin kadınların kendilerinden daha yüksek olduklarını bildiklerini ifade etmekte. Yine üstada göre, erkekler bu aşağılık kompleksini yenmek için tüm toplumlarda, tüm dinlerde ve dünyanın dört bir yanında kadınları bastırma, haklarını ellerinden alma ve onları ikinci sınıf vatandaş yerine koyma eğilimi göstermekte. Ayrıca erkekler, kadınları kendilerine bağlamak için çalışmalarını istememekte, çocuk üstüne çocuk doğurtarak kadını eve bağlamakta ve maddi bağımsızlıklarını ellerine almalarına karşı çıkmakta.

Anaerkil toplumların yok olması ve yerini ataerkilliğe bırakması ile birlikte dünyamızda erkek enerjisi hâkim hale geldi. Kadın enerjisi yok olmaya başladı. Kadın enerjisi ve erkek enerjisini yoga ile anlatmaya çalışayım. Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yoga da buradan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Amacımız eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Erkek egemen toplumların ne yazık ki kavgacı ve savaşçı olduğunu da söylememiz gerekir. İnsanlığın doğuşundan bu yana, erkeklerin avlanır ve avcılık yapabilmeleri için de duygularını geri plana atıp güçlü olmaya çalışır. Ne yazık ki günümüzde dünyamıza erkek enerjisi egemen olduğu için tüm bu enerjiyi savaş aletleri üretmeye ve savaşmaya harcamaktayız. Bu enerji yüzünden dünya gitgide daha saldırgan ve acımasız hale gelmekte…

“Yang”, dünyayı değiştirmeye çalışmaktır. Kendimizi değiştirmeye, hayatımızı değiştirmeye, dünyayı değiştirmeye… Bu değişim için de mücadele etmektir, bir şeyler yapmaktır. Kimi zaman da hayatı ve kendimizi zorlamaktır. Oysa “yin” kabul etmektir. Her şeyi olduğu gibi kabul edip teslim olmaktır. Hayatı, kendimizi olduğumuz gibi kabul etmektir. Aslında kabul ettiğimizde ve hayatı zorlamadığımızda belki de her şey kendiliğinden hallolacaktır ama ne yazık ki o kadar çok “yapma ve başarma güdümüz” var ki kendimizi bir türlü teslim edemiyoruz hayata…

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, svadisthana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra… Tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek bir şey değil. Yaratıcı olmak için kırgınlık ve kızgınlıkları bir kenara bırakmalı; kendimizi suçlu hissediyorsak kendimizi affetmeliyiz. Başkalarıyla paylaşmak, ikinci çakranın enerjisi ile ilgili. Yaratıcılık bizi diğer insanlarla kaynaştırır. Su elementiyle anılan bir çakra… Su, yumuşak ve esnek… Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın… Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada yeniden dişil enerjinin yükselebilmesi, saldırganlığın yerini anlayışın savaşın yerini barışın alması, daha çok kabullenebilme ve teslim olabilme umuduyla…

 

dengeyi bulmak

Standard

Uzun zamandır öğrencilerle birlikte yoga yapmadığımı daha önceki yazılarımda sizlere anlatmıştım. Gün geliyor; canım öğrencilerle birlikte akışlara katılmak istiyor. Öyle bir an gelince de kendimi hiç tutamıyorum. Bir anda öğrencilerin arasında kendimi onlarla birlikte asanaları yaparken ve onlarla bir asanadan bir asanaya akarken buluyorum.

IMG-20151226-WA0001-001

21 Aralık kış gündönümünde iki dersim vardı. Bir sabah, bir de akşam… Kış dönümünde bedenimizdeki ateş elementini arttırmak ve bu soğuk kış günlerinde ısınmak ve köklenmek için 108 “surya namaskara” (güneşe selam) yapmaya karar vermiştim. Ne yazık ki; spor tesisinde derslerimiz bir saat ile sınırlıydı ve bu süre içinde 108 güneşe selam yapamazdık. O yüzden güneşe selam serilerini 54 ile sınırlayacaktım.

Sabah dersine başlamadan önce ders boyunca “surya namaskara” yapacağımızı ve yorulanların arada dinlenip akışı yeniden yakalamalarını söylediğim anda sınıftan itiraz sesleri yükselmeye başladı. O gün kimsenin güneşe selam yapacak hali yoktu. Herkes kendini yorgun hissediyor ve o yüzden de esnemek istiyordu. Bu da gündönümünün bedenimiz üzerindeki bir etkisiydi. Çoğu zaman öğrencilerin isteklerine kulak verir ve onların arzuları doğrultusunda bir ders yaparım. Ama o gün ne olursa olsun köklenmeye ağırlık verecek ve ayaktaki asanalara yoğunlaşacaktık. Beş set güneşe selam sonrasında ayaktaki asanalara yoğunlaşmaya başladık. Her zamanki “vinyasa” (akış) derslerinin aksine o gün “hatha” (güneş-ay) tarzı bir ders yapıyorduk. “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen) ve “parsvakonasana” (yan açı duruşu) beş-on nefes beklediğimiz asanalardandı. “Hatha” tarzı duruşlarda uzun süre bekleyip derinleşmiş ve ayaklardan yere doğru köklenmeyi hissetmiştik. “Tadasana”da (dağ duruşu) gözleri kapatıp beklerken ayak tabanlarından yere doğru köklenmeyi fark etmeye çalışmıştık.

Ayaktaki asanalardan sonra sıra yerdeki asanalara gelmişti. Yerde de köklenmeye devam ediyorduk. Köklenme sadece ayakların altından olmazdı. Yere oturduğumuzda “iskium” (oturma) kemiklerini hissederek o kemiklerden yere doğru uzayıp başın tepesinden yukarı doğru uzamayı fark etmeye çalıştık. “Dandasana” (asa duruşu), “janu sirsasana” (baş dize duruşu), “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ve “marichyasana” (Bilge Marichy burgusu) oturarak köklendiğimiz duruşlardandı.

Öğrencilerin isteklerini de göz önünde bulundurmuştum. O gün herkes bedenini esnetmek istiyordu. Bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını, bacakların önündeki “kuadriseps” kaslarını, bacakları dışa döndüren kasları ve kasık kaslarını esnetmek için sırasıyla “paschimottanasana”yı, “half saddle” (yarım eyer duruşu), “sleeping swan” (uyuyan kuğu) ve “dragonfly” (helikopter böceği duruşu) yapmıştık. “Half saddle” duruşunu diz sorunlarından dolayı yapamayanlar için “ardha bhekasana”yı (yarım kurbağa duruşu) “sleeping swan”ı yine aynı sorunlardan dolayı yapamayanlar için de “eye of the needle”ı (iğne deliği duruşu) alternatif olarak göstermiştim. En son “dragonfly”da öne eğildikten sonra sağa ve sola burgu ile bedeni dengelemiştik.

Yere uzandıktan sonra “jathara parivartanasana” (karından burgu) ve “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi sona erdirmiştik.

IMG-20151226-WA0010

Akşam grubu ise 54 güneşe selam yapmaya gönüllü olmuşlardı. O akşam ben de öğrencilerle birlikte akışlara katılmak istemiştim. Ben de ateş enerjisini hissetmek ve köklenmek istiyordum. Gözlerimi kapatmak ve sevdiğim “mantra”lar eşliğinde o asanadan bu asanaya nefeslerimle akmaktı amacım.  Güneşe selam A serileriyle başladık derse. Her beş setten sonra “tadasana”da gözleri kapatıp dinleniyorduk. 20 “phalakasana”lı (sopa duruşu) güneşe selam serisi sonrasında “anjaneyasana”lı (alçak hamle duruşu) güneşe selamlarla devam ettik. Beş seti de böyle tamamladıktan sonra beş set “chaturanga dandasana”lı (alçak şınav) güneşe selam yaptık. Tekrar “phalakasana”lı güneşe selam serileriyle devam ettik. Son dört seti ise güneşe selam B serileriyle tamamladık. Nefes ver “chaturanga dandasana” nefes al “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek). Nefes ver “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) nefes al “virabhadrasana I” (birinci savaşçı) nefes ver “chaturanga dandasana”… Sonra sol ayak önde birinci savaşçı ve yine aynı seri… Ayağı bakan köpekte beş nefes dinlenme… Ve son dört seti de bu şekilde hızlı bir akışla tamamladık.

54 güneşe selamı bitirdiğimizde “tadasana”da gözler kapalı köklenmeyi iyice hissettikten sonra “malasana” (dua tespihi/çelenk duruşu) ile çömelmiş ve yere oturmuştuk. Ne yazık ki dersimizden sonra bir ders daha vardı. Bir an önce öğrencileri dinlendirmek ve dersi bitirmek zorundaydım. Bu yüzden bağdaşta omurgayı sağa ve sola doğru büktükten ve rahatlattıktan sonra kısa bir “savasana” ile dinlendik.

Soğuk, kasvetli, karanlık ve kısa kış günleri… Uzun kış geceleri… Eşitsizlik ve dengesizlik… Hava elementi… Ve ders boyunca yükselen ateş elementi… Bedenlerin ısınması ve ürettiğimiz ateş ile yeniden dengeyi bulmak… Ayakların altından köklenmek… Toprağı hissetmek… Ve dengeyi bulmak… Öğrencilerin istekleri ve öğretmenin planladıkları arasında dengeyi bulmak…

bahar yorgunluğunun ilacı: yoga

Standard
Uzun, kasvetli, kuru ve soğuk kış ayları geride kalmak üzere… Kuzey yarımküre yepyeni bir bahara merhaba demeye hazırlanıyor. 21 Mart, kuzey yarımkürede gün ve gecenin eşlendiği ve resmi olarak baharın başladığı gün… Baharla birlikte bedenimizde, spor aktivitelerimizde ve yoga pratiğimizde değişiklikler olması kaçınılmaz. Bahar aylarında kendimizi daha yorgun, daha ağır ve sanki kilolarca yük taşımış gibi hissedebiliriz ve bu yorgunlukla nasıl başa çıkacağımızı da bilmiyor olabiliriz. Aslında sebep de çözüm de çok basit. İlkbahar geldiği zaman, Ayurveda’ya (Hint yaşam bilimi) göre bedenimizdeki “kapha dosha” artıyor. Bu  nedenle kendimizi daha ağır ve yorgun hissediyoruz ve kolumuzu bile kıpırdatmak bize zor geliyor. Peki bahar aylarında ne tarz bir yoga yapmalıyız?
DSCN4192
Yoga tarzına geçmeden önce, bedenimizdeki dosha tiplerini hatırlamakta fayda var diye düşünüyorum. Ayurveda, beden tiplerine “dosha” adını verir ve “dosha”ları üçe ayırır: “Vata”, “pitta” ve “kapha.” Kiminin bedeninde “vata dosha” hakimken, kimininkinde “pitta dosha” ya da “kapha dosha” hakimdir. Bazı bedenlerde iki dosha birden baskın olabilir. Kimi zaman da bir bedende üç doshanın etkisini de görmek mümkündür.
Ayrıca mevsimden mevsime “dosha”lardan biri diğerlerinden daha baskın olup bizlerde fiziksel ve ruhsal değişikliklere neden olabilir. Kış ayları, soğuk, kuru, kasvetli ve uzun olduğu için bedenimizdeki vata oranının yükselmesi gayet doğal karşılanıyor. Buna karşılık, ilkbahar ile birlikte uzayan günler, açan çiçekler, ısınan hava bedenimizdeki “kapha” doshayı artıyor. Kapha bedenimizdeki toprak ve su elementleri dengeleyen bir “dosha”. “Kapha dosha”, eklemlerimizi esnetmemize; sinüslerimizi, akciğer ve midemizi korumak için mukus sağlamamıza ve bedenimizdeki kasların miktarı ve gücünü ayarlamaya da yardımcı olur.
Kapha dosha dengede olduğunda, kendimizi güçlü ve sağlam hissederiz. Bu doshanın dengesi bozulduğunda, yorgun, depresif ve uykucu olabiliriz.
Dolayısıyla, bahar geldiğinde bedenimizdeki “kapha”yı dengelemek önemlidir. Yoksa, mevsimsel alerjilerle ve ciddi soğuk algınlıklarıyla boğuşmak zorunda kalabiliriz.
Tüm bunlar dikkate alındığında, akışlı yoga dersleri, hem uyuşmuş ve ağırlaşmış bedenimizi uyandırmamız ve canlandırmamız hem de kendimizi daha dinamik hissetmemiz için ilkbahar aylarında yapılmasını tavsiye edebileceğim derslerdir. Özellikle vinyasa ve hatha dersleri, “surya namaskara” (güneşe selam serileri), ayaktaki asanalar, arkaya eğilmeler, ters duruşlar, kol denge duruşları ve burgular bu mevsimin olmazsa olmazlarındandır. “Matsyasana” (balık), “salabhasana” (çekirge), “navasana” (sandal), “dhanurasana” (yay), “simhasana” (aslan), “ustrasana” (deve), “setu bandhasana” (yarım köprü), “urdhva dhanurasana” (köprü), “sirsasana” (baş duruşu), “sarvangasana” (omuz duruşu), “pincha mayurasana” (tavuskuşu) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) göğüs kafesimizi ve tıkanıklıkları açar, boğazı esnetir ve sinüsleri temizler.
Güneşe selam serilerini takiben, “garudasana” (kartal duruşu), “prasaritta padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) serileri, “sirsasana” (baş duruşu), “bakasana” (karga), “chaturanga dandasana-bakasana” (alçak şınav-karga) akışı, “bakasana”dan (karga) “adho mukha vrksasana”ya (kol duruşu) çıkmak, “salamba sarvangasana-halasana-karnapidasana-salamba sarvangasana-setu bandhasana” (omuz duruşu-saban duruşu-kulak basıncı duruşu-omuz duruşu-yarım köprü) tarzında bir akış, bedenimizdeki “kapha dosha”yı dengeleyecek ve daha güçlü ve enerjik hissetmemizi sağlayacaktır.
Derslerde ya da kendi yoga çalışmalarımızda, sadece 108 güneşe selam serisi ile bahara “hoşgeldin” demek ve bahar yorgunluğunu üzerimizden atmak da mümkün. “Surya namaskara” serilerini yaparken nefese odaklanıp nefes sayesinde bedene daha fazla oksijen ve “prana” (yaşam enerjisi/gücü) katabilir, bedenimizi uyandırıp güçlendirebilir ve zihnimizi de temizleyip arındırabiliriz.
20140725_101723
Bu tarz akışları takiben, yerde karın güçlendirici asanalar ve burgular yapmak, dersin başında ya da sonunda “kapalabhati” (kafatası parlatan) ve/veya “bhastrika” (ateş) nefesi ya da “agni sara” (sözlük anlamı: ateşi yelpazelemek) nefesi çalışmak ve “uddiyana bandha”yı (karın kilidi) dersin her anında kullanmak da ilkbaharda bedenimizi uyandıracak çalışmalardır. Burgular, aynı zamanda organlarımızı temizleyip arındıracak ve metabolizmamızı güçlendirecektir. Karın güçlendirici duruşlar ise içimizdeki “ateş elementi” harekete geçirecek ve kendimizi yorgun hissediyorsak canlanmamıza ve enerjik hissetmemize yardımcı olacaktır.
Ayrıca, soğuk kış ayları boyunca, daha yağlı ve protein ağırlıklı beslendiğimiz ve kafeine, alkole ve şekere yüklendiğimiz için karaciğer ve safra kesesine fazla yük binmekte. Karaciğer ve safra kesesini rahatlatmak için, yogada bacak içlerine, kasıklara ve bacakların dışına odaklanmak gerekir. Yin yogaya ağırlık vererek bu bölgelerden geçtiğine inanılan karaciğer ve safra kesesi meridyenlerini rahatlatıp bu organlarımızı da temizleyip onları tekrar canlandırabiliriz. Bu asanalara örnek olarak “swan” (kuğu), “sleeping swan” (uyuyan kuğu), “dragonfly” (helikopter böceği), “frog” (kurbağa), “shoelace”i (ayakkabı bağı) verebiliriz. Hatha yoga duruşlarından “garudasana” (kartal), “prasaritta padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) ve “gomukhasana” (inek başı duruşu) da karaciğer ve safra kesesi için faydalı olan asanalardır.
Sonuç olarak, ilkbahar geceyle gündüzün eşitlendiği, bu eşitlikten sonra günlerin uzamaya ve gecelerin kısalmaya başladığı bir mevsim. Dolayısıyla, her zamanki gibi denge çok önemli. Biz de, bedenimizde artan “kapha dosha”yı dengelemek ve değişen mevsime ayak uydurmak için yoga çalışmalarımızı tekrar gözden geçiriyoruz. Bu doshanın üzerimizde yarattığı ağırlığı, bitkinliği, yorgunluğu ve uyuşukluğu atarak, canlanmak ve hareketlenmek istiyoruz. Bunun için vinyasa yogayı yani akışları tercih ediyoruz.
Kim ne derse desin? İsterse ilkbahar bizi ağırlaştıran, gevşeten,  uyuşturan ve yorgun hissettiren bir mevsim olsun, ben kendi adıma, doğa uyandıkça, çiçekler açtıkça, ağaçlar yeşerdikçe, güneş yüzünü daha çok gösterdikçe, günler uzadıkça, kuşlar kuzey yarımküreye döndükçe daha mutlu oluyorum. Bu mutluluk benim tüm ağırlığımı ve uyuşukluğumu silip süpürüyor. Doğan her yeni güneşle, ruhum da bedenim de zihnim de aydınlanıyor, ışıldıyor.
Yoga… Vinyasa,  hatha, yin veya diğer tarzlarda yoga… Ne olursa olsun, hangi mevsim olursa olsun, yeter ki canınız yoga yapmak istesin. Tarzı önemli değil. Bu tamamen sizin tercihiniz ve seçiminiz… Yeter ki bedeninizi, ruhunuzu ve zihninizi uyandırın ve mevsimlerle birlikte değişen beden, ruh ve zihin hallerinizle uyum gösterin ve onların isteklerine cevap verin…

bir dersin ardından…

Standard
Yoga eğitmeni olup ders vermeye başlamak harika bir duygu… Yalnız dersleriniz çoğalmaya başlamasıyla kendi pratiğinden uzaklaşmak ve başka eğitmenlerin derslerine yeteri kadar katılamamak ise bu hayatın cilvesi… Yine de vakit buldukça kendi yoga pratiğini yaparken aklına gelen her yeni bilgi ve asana varyasyonu bizi geliştiren en önemli şey… Hele ki başka eğitmenlerin derslerine katılıp daha önceden bildiğin fakat unuttuğun ya da daha önce hiç aklına gelmeyen asanaları deneyimlemek bizi daha da geliştiren bir şey…
2014-02-07 19.14.27
Geçenlerde bir eğitmen arkadaşımın dersine katıldım. O akşam stüdyoda hamile (prenatal) yoga dersim vardı. Aynı saatlerde öteki salonda hatha yoga dersi vardı. Dersime kimse gelmeyince, fırsat bu fırsat diyip hatha yoga dersine katıldım. İyi ki de katılmışım. O akşamki ders beni iki yıl öncesine götürdü. Eğitmenlik kursuna katıldığım günlere…
Eğitmenlik kursu sırasında bir staj dersi vermemiz gerekiyordu. Dörder kişilik gruplar oluşturmuştuk. Ders iki saat sürecekti. Herkese yarım saat düşüyordu. Hatha ya da vinyasa tarzında bir ders hazırlayacaktık. Derste bir zirve duruşu olacaktı. İlk bir saatlik dilimde katılımcıları zirve duruşuna hazırlayacaktık. Bir saatin sonunda zirve duruşunu yapacaktık. İkinci bir saatlik dilimde bedeni dengeleyici ve ters duruşlar olacaktı. En son beş ya da on dakika “savasana” (derin gevşeme ve dinleme pozisyon) ile ders tamamlanacaktı.
Grubumuzun bir buçuk aylık bir süresi vardı. Şanslıydık. Bazı arkadaşlarımız, gruplar oluşturulduktan iki hafta sonra ders vereceklerdi. Haftada bir iki kere buluşup çalışmaya başladık. Önce ders akışını hazırlamak gerekiyordu. Zirve duruşunu bulmak ve ona göre dersin ilk yarısında bedeni hazırlamayan sonrasında da bedeni rahatlatan asanaları seçmek lazımdı.
Sonunda karar verilmişti. Zirve duruşumuz “parivrtta surya yantrasana” (pusula) olacaktı. İşte o akşam, eğitmen arkadaşım da derste bu asanayı zirve duruş olarak kullanmıştı. Ben de bu duruşu yaparken o günlere dönmüştüm. Zirve duruşu, kalça açıcı bir asanaydı. Omuz kuşağını ve kalçaları esnetmek ve bedeni burguya hazırlamak gerekiyordu. Dersin ilk yarısı omuz kuşağını ve kalçaları açıp esnetmeye ve burgulara odaklanmıştı. Tabii ki karın kaslarını da çalıştırmıştık.
O akşam eğitmen arkadaşım derse yerde uzanarak başlattı. Sırt üstü uzandık ve karın kaslarını çalıştırmaya başladık. Bacaklarımızı tek tek yere indirdik kaldırdık. Ardından iki bacağı birden yere indirdik kaldırdık. “Navasana” (sandal) varyasyonlarıyla karın kaslarına biraz daha odaklandık. Sırt üstü uzanırken sağa ve sola dinamik burgular yaptık. Oblik kaslarını çalıştırmak için dizleri yere değdirmedik. Stüdyonın ortaklarından diğer eğitmen arkadaşım da derse girmişti. Onun matı (minderi) ile benim matım yan yanaydı. İkide bir birbirimize bakıp “dersin zirve duruşu ne olacak acaba?” diye soruyorduk.
Karın çalışmalarına biraz ara verip ayaktaki asanalara geçtik. “Surya namaskara” (güneşe selam) serilerinin aralarına”virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “parsvakonasana” (yan açı duruşu) ve “svarga dvijasana” (cennet kuşu) gibi asanalar serpiştirilmişti. Aralarda “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “phalakasana” (sopa), “chaturanga dandasana” (şınav) da yapıyorduk. İyice meraklanmıştım. Zirve duruşu ne olacaktı acaba?
Biraz denge de çalıştık. “Eka pada adho mukha svanasana” (tek bacak havada aşağı bakan köpek) duruşunda bazen kalçayı kare tutuyorduk (yani kalçanın biri yukarıda biri aşağıda değil, eşit hizada) bazen de kalçanın açısını bozuyorduk ve havadaki ayağı iyice yukarıya kaldırıyorduk. Tüm bunlara ek olarak “kuadriceps kaslarını” (ön bacak kaslarını) esnetmek için ayakta tek bacağımızı dizden büküp ayağı kalçaya doğru yaklaştırmaya çalışıyorduk. Bunu yaparken önce iki dizi aynı hizada tutmaya çalıştık. Sonra dizi biraz arkaya doğru açtık. En sonunda bir bacağımızın ön kaslarını esnetirken bir yandan da göğüs kafesini açmaya çalıştık. Bunu yaparken bel omurlarımızı sıkıştırmamaya dikkat ettik.
Sonra tekrar yerdeki asanalara dönmüştük. Zirve duruşunu bir türlü tahmin edememiştim. Yere oturduktan sonra kalça açıcı birkaç asanaya yönelmiştik. “Rock the baby” (beşiği salla) ve “akarna dhanurasana” (yay kulağa duruşu) yaparken birden iki yıl öncesine dönmüştüm. Kendi staj dersimize… Sanırım eğitmen arkadaşım da o akşam bize aynı duruşu yaptıracaktı. Heyecanla, “zirve duruşu yoksa parivrtta surya yantrasana mı?” diye sordum. Evet öyleydi. İnanır mısınız; bu asanayı kendi staj dersimizde yaptıktan sonra unutmuştum. Derslerimde hiç kullanmamıştım. Neden bilmem. Asana aklımdan çıkıp gitmiş. Oysa çok etkili bir asana. Hem kalça açıcı hem burgu… Güzel bir zirve duruşu…
“Akarna dhanurasana”dan sonra bacağı “hamstring kasları”nın (arka bacak kaslarının) elverdiği ölçüde yana doğru açmaya çalıştık. En son elimizle ayağı yakalayıp bacak arasından yana doğru döndük. Ve zirve duruşunu sağ tarafta tamamlamıştık. Sırada sol bacak vardı. Aynı seriyi sol bacakta da tekrarlamıştık.
Zirve duruşundan sonra “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ve “twisted roots” (dönmüş kökler) burgusuyla ders sonlandı.
“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) öncesinde “nadi shodhana pranayama” (enerji kanallarını arındırma nefesi) yapmıştık.
Tüm ders boyunca, eğitmen arkadaşımız sağ ve sol enerjilere dikkatimizi çekmişti. O günkü ders hatha yoga tarzındaydı ve güneş ve ay, eril ve dişil, sağ ve sol enerjilere yönlenmesi gayet doğaldı. Bedenin sağ ve sol tarafının ne kadar farklı hissedebileceği, bir tarafın dengesinin diğer taraftan ne kadar farklı olabileceği, bir tarafta çok rahat yapabildiğimiz bir asanayı öteki tarafta o kadar rahat yapamayabileceğimizi, bir tarafımızın diğer taraftan daha esnek ya da güçlü olabileceği… Tüm bunlar ders boyunca eğitmen arkadaşımızın bize hatırlattığı bilgilerdi. Zaten zirve duruşu, belki de sırf bu sebeple asimetrik bir asanaydı. Bedenin iki farklı enerjisini daha iyi hissettirtmek için…
Dersin sonunda ne mi hissettim? “Savasana”da uzanırken, bedenimin sol tarafının daha çok gevşediğini, derslerim çoğaldıkça başka eğitmenlerin derslerine girip rahatlamaya ne kadar çok ihtiyaç duyduğumu, bir başka eğitmenin dersinde yeni asanalar ve yeni bilgiler edinebileceğimi ve başka derslerin ufkumu açabileceğini… Yeni deneyimlere açık olmamız gerektiğini… Açık olduğumuzda da yepyeni deneyimlerin gelip bizi bulabileceğini…

gerçekten görüyor musun?

Standard

Bir asanada en az iki üç dakika beklemek… Bedenin, zihnin ve ruhun gevşemesine izin vermek… Evet, yin yoga’dan bahsediyorum. En sevdiğim yoga tarzlarından biri. Beni rahatlatan, gevşeten, içe döndüren ve çevreme daha duyarlı olmamı sağlayan bir yoga şekli. Peki bunun nesi ilginç diye sorabilirsiniz? İlginç olan, bu yoga tarzını 11-12 yaşındaki gençlerle deneyimlemem. Yin yogayı 11-12 yaşındaki öğrencilerle çalışabileceğim aklıma gelmezdi taa ki geçen haftaya kadar…

20140201_113356

Geçen hafta sonu yoga stüdyosunda 11-12 yaşındaki iki genç kızla dersim vardı. Okullar bir gün önce tatil olmuştu. Derse girdiğimde, öğrencilerin çok yorgun olduklarını gördüm. Hani koşuşturma içinde bir şey hissetmezsiniz ama bir an durup dinlenirseniz ne kadar yorgun olduğunuzu anlarsınız ya. İşte bizim genç kızlar da aynı durumdaydı.
“Kendimizi çok yorgun hissediyoruz öğretmenim. Bugün yoga yapmasak olmaz mı?” Tabii ki olmaz. Yoga yapacağız. Bir bakalım bu işi nasıl çözeriz diye düşünürken, aklıma öğrencilere “yin yoga” yapma fikri geldi.
Yazımın başında da bahsettiğim gibi, yin yoga, bir asanada en az iki üç dakika kasları pasif bırakarak beklemeyi ve bu şekilde kasların ötesine geçerek derin bağ dokularını da esnetmeyi hedefleyen bir yoga tarzı. Zihni ve bedeni dinlendirdiği ve içe dönüşü kolaylaştırdığı için büyüklerin çok sevdiği bir yoga şekli. Peki ya gençler? Acaba onlar bir asanada birkaç dakika kıpırdamadan durabilirler miydi? Karar verilmişti. Yin yoga yaptıracaktım ve ne olacağını hep beraber görecektik.
Derse yerde sırtların altına bolster koyup “kelebek”te (supta baddha konasana) uzanarak başladık. Öğrencilere, kendilerini toprağın enerjisine bırakıp bedenlerini yere iyice ağırlaştırarak gevşetmelerini söyledim. Yaklaşık beş dakika bu duruşta bekledik. Bedeni, zihni ve ruhu biraz gevşettikten sonra, bolster’ları çektik kenara ama sırt üstü yatmaya devam ettik.
Yerde uzanırken bir bacağı düz bir şekilde yukarı uzattık (supta padangusthasana). Sonra iç bacak kaslarını esnetmek için bacağı yana doğru açtık. Bacağı tekrar ortaya aldıktan sonra ters tarafa düşürüp bir burgu yaptık  (jathara parivartanasana’nın tek bacaklı varyasyonu). Tekrar bacakları ortaya alıp, dizi büktük ve “yarım mutlu bebek” (ardha ananda balasana) duruşuna geçtik. En son “eye of the needle” (iğne deliği) duruşunu yaptık. Ardından aynı seriyi diğer bacakta tekrarladık.
Daha önceki derslerimde öğrencileri hiç bu kadar sakin ve mutlu görmemiştim. Acaba bugüne kadar hep “vinyasa” ve “hatha” tarzı ders yaparak yanlış mı yapmıştım? Her ne kadar genç de olsalar, belki onların da biz büyükler gibi bedenen, ruhen ve zihnen gevşemeye, esnemeye ve dinlenmeye ihtiyaçları vardı? Neden bunu daha önce akıl edememiştim?
Zihnimde tilkiler dolaşırken, sırt üstü uzanarak yapacağımız asanaları bitirmiştik. Yavaş yavaş omurganın üzerinde öne arkaya sallanarak omurgayı uyandırmaya başladık ve oturma pozisyonuna geldik. Omurgadan devam etmeye karar vermiştim. “Kelebek” (baddha konasana/butterfly) ve “tırtıl” (caterpillar/paschimottanasana) ile devam ettik. Dış kalça kaslarını da esnetmek için “uyuyan kuğu/güvercin” (sleeping swan/eka pada raja kapotasana) yaptık. Bu duruşta beklerken, asanaların neden değişik isimleri olduğundan bahsettim. Yoga tarzlarına göre, bazı duruşların farklı adlandırıldığını ve bu duruşun da onlardan biri olduğunu söyledim. “Eka pada raja kapotasana”… Hep birlikte bu ismi söylemeye çalıştık. Tekerleme gibiydi. “Bir kartal, bir kartala, gel beraber bir kartal yuvası kuralım demiş” misali…
Dersin sonuna geliyorduk. Bir iki asanayı da eşli yaptırmak istedim. “Helikopter böceği” (dragonfly/upavista konasana) bunlardan ilkiydi. Karşılıklı olarak birbirini esnetmek ve bu duruşta kolları yana açarak burgu yapmak…
Eşli duruşlardan ikincisi “jathara parivartanasana”nın dersin başında yaptığımız varyasyonuydu. Eşlerden biri yerde burgu yaparken diğeri kalçasını onun kalçasına dayıyor, bir eliyle eşinin bükülü bacağını bir eliyle de omzunu yere yaklaştırmaya çalışıyordu. Son eşli duruş ise “balasana”ydı (çocuk duruşu). Eşlerden biri çocuk duruşuna geçip kollarını öne doğru uzatıyordu, diğeri de sakrumun üzerine kalçasını yerleştirip eşinin üzerine uzanıyordu. Alttaki kişi, bedenini esnetirken yukarıdaki göğüs kafesini açıyordu.
Böylece ders sona erdi. Genç kızlar her zamanki gibi “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) hazırlandı. Başlarının altına minder, üzerlerine battaniye ve gözlerine göz yastığı. Portakal yağıyla masaj da cabası.
“Savasana”dan sonra bir oturma pozisyonuna geldiler. Dersi bitirecektik. “Okulun yarı dönemini geride bıraktık. Kaç aydır ders çalıştık, ödev yaptık. Yorulduk. Büyükler gibi dinlenmek, gevşemek, esnemek ve rahatlamak bizim de hakkımız. Genciz diye her zaman koşuşturmak zorunda değiliz. Arada bir durmak, bedeni, ruhu ve zihni dinlemek ve dinlendirmek bizim de hakkımız” diyerek dersi bitirdik.
Benim için ilginç bir deneyim olmuştu. İnsanlar bazen önlerindekileri göremezler. Kör olduklarından değil, bakmasını bilmedikleri için. Ben de öyle olmuştum. Karşımdaki bedenler genç olduğu için, onları tazecik ve gencecik gördüğüm için yorgun olabileceklerini ve onların da zaman zaman “es verip” dinlenmeye ihtiyaçları olduğunu göremeyecek kadar kör olmuştum. Benim için çok anlamlı bir ders olmuştu. Bundan böyle gözlerimi dört açacak ve görmek için bakacaktım.

vermek ve almak…

Standard

Yogayı, bir spor tesisinde tanıdım ve sevdim. Bir yoga stüdyosuna başlamadan önce, gerçek anlamda yoga dersleri nasıl olur bilmezdim. Yoga pratiğini hem spor tesisinde hem de yoga stüdyosunda deneyimlediğim için ikisi arasındakı farkı çok rahat görebiliyorum. Bu farkındalığın bana ne gibi bir faydası oldu diye sorarsanız… En iyisi anlatmaya başlayım.

2009-2010 tum fotolar 281

Bu hafta bir spor tesisinde yoga dersleri vermeye başladım. Bugüne kadar ya belli gruplara özel ders vermiş ya da yoga stüdyosunda ders vermiştim ama bir spor tesisinde ders vermemiştim. Dediğim gibi kendim de bir spor tesisine üye olduğum için birçok grup dersine katılmaktayım ve grup derslerinde nelerle karşılaşılabileceğini az çok tahmin edebiliyorum. Özellikle “abs and butts”, “six pack”, “oryantal”, “army training” gibi hareketli derslerde “mat”lerin (minderlerin) yerleştirilmesinden sınıfın düzenine kadar birçok konuda üyeler arasında tartışma bile çıkabilir.
İlk dersimden önce, tüm bu olasılıkları düşünüp ne gibi çözümler üretebileceğim üzerinde kafa yordum. Heyecanlıydım. Hep derim ya, heyecan olmazsa derslerimin bir tadı da olmaz diye. Dersimden yarım saat önce tesise varmıştım. Hemen stüdyoya gittim. Bu spor tesisinin en güzel yanı, bir stüdyonun tamamen yoga derslerine ayrılmasıydı. Ayrıca blok ve yoga kemeri gibi bazı yardımcı ekipmanları da bulmak mümkündü.
Önce, müzik setini incelemeye başladım. Nereden açılıyor, ses nereden açılıp kısılıyor, cd nereye yerleştiriliyor, bir sonraki ya da önceki şarkıya nasıl geçiliyor. Tüm bunları öğrendim. Ardından “mat”ımı yerleştirdim ve öğrencilerimi beklemeye başladım. Bir yanımda ders notlarım bir yanımda da su mataram.
Derken ilk iki öğrencim girdi sınıfa. Onlar da erkenciydi. Dersten yaklaşık onbeş dakika önce sınıfa gelmişlerdi. Daha önce ne gibi yoga deneyimlerini öğrenebilmem için benim için bir şanstı bu. O tesiste, daha önceleri hatha ve vinyasa yoga deneyimleri olmuştu. Yin yogaya pek aşina değillerdi. Onu da benimle deneyimlerlerdi. Ayrıca tanıdığım birkaç eğitmenle çalışmışlardı ve az çok o eğitmenlerin tarzlarını biliyordum. Akışlı yoga derslerini seviyorlardı ve özellikle ters duruşlar, denge ve kol denge duruşlarını çalışmak istiyorlardı. Tam bana göreydi.
O an kararımı verdim. İlk dersimde ayaktaki asanalara ve köklenmeye odaklanacaktım. Böylece hem grubun hangi seviyede olduğunu görebilecektim hem de birbirimize alışmak için iyi bir ders olacaktı. Dersin zirve duruşu olarak da “parivritta ardha chandrasana”da (dönmüş yarım ay)  karar kılmıştım. Öncesinde de “ardha chandrasana” (yarım ay)…
Bu asanaya, kalça ve göğüs kafesi açıcı asanalar ile hazırlanmalıydık. Derse meditasyon ile başladım. Ders başlamıştı ama tabii ki derse ancak yetişenler de vardı. Kapı açıldı, içeri girenler oldu. O an meditasyonda olanlara, bu durumu gözlemlemelerini söyledim. “Bakın bakalım aklınız açılan kapıya mı gitti?” “İçeri kim diye merak mı ettiniz?” “Tüm bunları kabul edip meditasyona devam edin.” Evet, ders böyle başladı.
Yerde omurgayı esneterek ve masa pozisyonunda denge çalışarak başladık. Ardından ayağa kalkıp, bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) ile ısındık. Dersin teması “köklenmek” olduğu için ayaktaki tüm duruşlarda ayak tabanından yere iyice köklenmeyi hatırlattım ders boyunca. “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “parivritta trikonasana” (dönmüş üçgen), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “utkatasana” (sandalye), “viparita virabhadrasana” (ters savaşçı), “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrı öne eğilme), “uttanasana” (ayakta öne eğilme) ve “ashva sanchalayasana” (lunge-hamle) gibi  birçok ayaktaki asana ile hem göğüs kafesimizi hem de kalçamızı açtık.
Ardından denge duruşlarından “vrksasana” (ağaç) yaparak da kalça açmaya devam ettik. Sıra zirve duruşuna gelmişti. “Yarım ay” duruşları için bloklardan destek aldık. Bu duruşların arasında bedeni dengelemek için “urdhva prasarita eka padasana” (ayakta bacakları ayırma) ve “uttanasana” (ayakta öne eğilme) asanalarını kullandık.
Sonrasında bir vinyasa ve “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) bekleme. Ayakların dışına zıplayıp “malasana”ya (çelenk/dua tespihi duruşu) geçmek ve yere oturma. Yerde “janu sirsasana” (yarım kelebek/baş dize duruşu) ve “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) gibi öne eğilmelerle dersi yavaşlattım. Oturarak burgu ve “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozu) öncesinde bir ters duruş: “Salamba sarvangasana” (destekli omuz duruşu). Omuz duruşunu dengelemek için “matsyasana” (balık) ve “jathara parivartanasana” (karından burgu) ile dersi sonlandırdım.
Derin gevşeme pozisyonunda enstrümantal bir şarkı çaldım. O sırada bazı üyeler sınıftan ayrıldı. Kalan üyeler derin gevşemeye geçtiler benim yönergelerimle. Ayak parmak uçlarından başlarının tepesine kadar gevşeyip rahatladılar. “Savasana”dan uyandırdım sınıfı ve dersi köklenmek ve ait olmak üzerine birkaç cümle ile bitirdim.
Ders sonrasında üyelerden bazıları sorular sordu bana. Tabii ki, köklenme üzerine söylediklerimden sonra, en çok çakralarla ilgileniyorlardı. “Yoga ile çakraları açmak mümkün müydü?” “Derslerimde çakralara yönelik çalışmalar yapacak mıydım?” Elbette… Neden olmasın? Etkileşim ve iletişim. Yoga yolumun en çok bu yanını seviyorum. Öğrencilerimin istekleri ve benim onlara verebileceklerim ve benim onlardan aldıklarım ve öğrendiklerim… Verdikçe, mutlu oluyorum. Önce veriyorum, sonra alıyorum. Verdikçe, alıyorum. Aldıkça, veriyorum. Büyüyorum, gelişiyorum ve olgunlaşıyorum…

enerji verebilmek!

Standard

Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Bir anaokulunda yoga dersleri vermeye başladım diye. Çocuklarla yoga yapmak gerçekten zor ama çok da eğlenceli. Onlarla ilgili deneyimlerimi bundan sonraki yazılarımda anlatacağım. Bugünkü yazım yine anaokuluyla ilgili ama çocuklarla değil onların velileriyle ilgili. “Ne alaka?” diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Hemen açıklığa kavuşturayım. Anaokulunda akşamları ve hafta sonları velilere ve öğretmenlere yoga dersleri vermeye başladım. Benim için çok değişik bir deneyim oldu. Neden mi? Anlatmaya başlayım en iyisi…

2009-2010 tum fotolar 730

Geçen hafta bir akşam anaokuluna gittim. Öğretmenler ve velilerle yoga yapmak için. İki öğrencinin velisi henüz gelmemişti. Öğretmenler ya derse girecekti o iki öğrenciyi de yanlarına alarak ya da veliler gelene kadar bekleyecektik. Herkesin ilk yoga deneyimiydi ve daha fazla beklemek istemiyorlardı. İyisi mi biz iki öğrenciyi de yanımıza aldık ve derse başladık.

Ders başlamadan minik öğrencilerimle konuştum. “Bugün biz annelerle ve öğretmenlerle yoga dersi yapacağız. Büyüklerle yaptığımız yoga dersi sizinle yaptıklarımızdan biraz farklı. Sizden bir şey istesem yapar mısınız?” İkisi birden bağırarak, “eveeeeeetttt.” “O zaman sizden ders boyunca tıp oynamanızı rica ediyorum. Bugün bir tek ben konuşacağım. Diğer öğretmenleriniz de susacak. Siz de isterseniz büyük yogasını deneyebilirsiniz” dedim. Büyük insan yerine konmak çok hoşlarına gitti.

Müziği ayarladım. Hava kararmıştı. Sınıfın ışıklarını açtığımızda etraf çok aydınlık olmuştu. Işıkları kapattım. Kapıyı aralık bıraktım. Koridorun ışığı bize yeterdi. “Sukhasana”da (kolay oturuş-bağdaş) oturarak başladık. Öncelikle omurganın dik tutulması, omuzların yuvarlanması, çenenin yere paralel olması gibi temel oturuş hizalanmalarını hatırlattım. Sonra gözlerini kapatmalarını istedim. İlk olarak burundan nefes alıp ağızdan verdik tam üç kere. Biraz gevşemek ve günün yorgunluğunu ve stresini atmak için. Sonra burundan nefes alıp vermeye geçtik. Bizim iki yumurcağı görmeliydiniz. Onlar da derin derin nefes alıp vermeye başlamışlardı. İlk kopan öğretmenlerden biri oldu. Başladı kahkahalarla gülmeye. Derken hepimiz koptuk. Başlangıç meditasyonu yalan olmuştu. Hepimizin dikkati dağılmıştı ama gerçekten de iki yumurcağın hali görülmeye değerdi. Kendilerini o kadar çok derse vermişlerdi ki bizim yaptıklarımızı yapmaya çalışıyorlardı. İki aylık bir süre içinde minik öğrencilerimle bir bağ oluşmuştu aramızda. Onlar beni çok seviyordu, ben de onları…

Neyse bu olayı çabuk atlattık çünkü o sırada kapı çaldı ve velileri gelip aldı yumurcakları. Artık biz büyükler baş başa kalmıştık.

Büyük öğrencilerimin ilk yoga deneyimiydi. O nedenle ayaktaki asanalardan başlamak istemiştim. Ders boyunca en çok üstünde durduğum şey, dizlerini ayak bileğinin üstünde tutmaları ve özellikle ayaktaki öne eğilmelerde diz kapaklarını yukarı çekerek kuadriceps (ön bacak) kaslarını sıkmalarıydı. Tüm bunlar asanalarda yanlış hizalanmayı ve sakatlanmaları önlemek içindi.

“Tadasana” (dağ duruşu), “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “parsvakonasana” (geniş açı duruşu), “utkatasana” (sandalye), “trikonasana” (üçgen), “prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı baş dize), “vrksasana” (ağaç) o gün üzerinde durduğumuz başlıca ayaktaki asanalardı.

IMG-20131124-WA0000

Hayatlarında daha önce hiç yoga dersine katılmadıkları için, özellikle hizalanma kurallarını uzun uzun anlatıyordum. Dersimiz “hatha” (güneş-ay) tarzı bir ders olmuştu.

Üstüne üstlük, grup kıkırdanıp duruyordu. Aynadan kendilerine bakıyorlar. “Ben bunu yapabildim”, “aaaaayyyy ben ne kadar hammışım”, “doğru yapabildim mi?”, “sizce diz kapaklarımı yukarı çekebildim mi?” gibi cümleler ve sorularla karşılaşıyordum. Bir yandan asanaları yapıyorlar bir yandan da gülüyorlardı. Dersimiz çok eğlenceli hale gelmişti ki grup, “sizce yoga dersinin ciddiyetini bozmadık mı?” diye sordu. “Hayır, tabii ki bozmadık. Her yoga dersi ruhani ve ciddi olacak diye bir şey yoktur” dedim onlara.

Ayaktaki asanalardan sonra yerdeki asanalara geçtik. “Paschimottanasana” (oturarak öne eğilme/doğuya bakan duruş), “marichyasana” (bilge Marichy duruşu) ve “baddha konasana” (kelebek) bunlardan birkaçıydı.

Sonra yere uzandık biraz karın çalıştırmak için. Bacakları 90 derece havaya kaldırdık ve adım adım her nefes verişte biraz aşağı indirdik. Ardından bacakları teker teker yere indirdik. Karın kasları yanınca, bacaklara sarılıp göğsümüze çektik (apanasana). Karın kaslarımızın acısını en iyi kalça kaslarını çalıştırarak unutabilirdik. En iyisi yan kalça kaslarını çalıştırmaktı. İğneden iplik duruşu bunun için birebirdi.

Artık dersin sonuna gelmiştik. Jathara parvirtanasana” (karından burgu) yaptık ve “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozu) geçtik. O gün akşam dersine uygun olarak hafif caz şarkıları çalıyordum. Sözlü yönergelerle sınıfı derin gevşemeye hazırladım. Ardından tek tek öğrencilerimin yanına giderek bedenlerinin gergin olabilecek noktalarına ufak müdahalelerle gevşemelerine yardımcı oldum. Ardından oturup bekledim. “Savasana”yı bilerek uzun tutmuştum. Tüm günün yorgunluğu ve stresi üstüne bir de yoga dersinin yorgunluğunun eklendiğini düşünüyorlardı; çünkü yorulmuşlardı asanaları yaparken. Beden ilk defa alıştığının dışında bir şey yapıyordu. Ama “savasana” bedeni gevşetmek, dinlendirmek ve enerji toplamak için harika bir asanaydı. Öğrencilerimin ilk yoga deneyimi olduğu için yoga dersinde ne kadar yorulduklarını düşünürlerse düşünsünler ders bittikten sonra müthiş bir enerjiyle dolacaklarını bilmiyorlardı.

Yavaş yavaş uyandırdım sınıfı “savasana”dan. Bağdaşta oturduk. Yoganın, beden, zihin ve ruh birliği ve bütünlüğü olduğunu ve bu nedenle gevşeyip dinlenip enerjiyle dolabildiğimizi söyledim. Her ne kadar ders boyunca zihnimizi susturmayı başaramamış olsak da, etrafımızda olan olaylardan etkilenmiş olsak da, yumurcakların nefeslerini duymuş ve onlara gülmüş olsak da, dikkatimiz dağılmış olsa da, bu ilk yoga dersimizdi. Zaman içinde beden, ruh ve zihin birliğini ve bütünlüğünü sağlayabilecektik. Pes etmemeli ve yolculuğumuza devam etmeliydik.

Dersin sonunu böyle bağlamıştım. Öğrencilerimin gözlerini açtırdığım zaman bir alkış koptu sınıftan. İnanır mısınız bu güne kadar çok güzel geribildirimler almıştım öğrencilerimden ama böylesine bir alkış ilk defa alıyordum. Çok duygulandım ve çok hoşuma gitti bu geribildirim. Heyecanla eve geldim ve eşime anlattım. O gün ikinci dersimdi, yorulmuştum ama çok mutluydum.

Ertesi gün miniklerimle dersim vardı. Anaokuluna gittim ve bir tezahüratla karşılandım. “En sevdiğim öğretmenim benim” diye karşılıyordu beni dersime giren eğitmen arkadaşlarım. İşte bu her şeye değerdi. Demek ki, vermek istediğim enerjiyi verebilmiştim ve onlar da almıştı. Demek ki aramızda güzel bir etkileşim oluşmuştu. Zaten tüm çabalarımız bunun için değil miydi?

çocuklarla yoga

Standard

“Şimdi sanki bir balonu şişirecekmişiz gibi derin bir nefes alıyoruz ve balonu şişirmek için üflüyoruz tüm nefesimizi. Hadi bir kere daha ve son bir kere daha balonumuzu şişirelim.” Neden bahsettiğimi anlamadınız değil mi? Ben de iki hafta öncesine kadar anlayamazdım. Çocuk yogasından bahsediyorum. İki hafta öncesinde kendimi bir anda içinde bulduğum çocuk yogasından…

1239521_1389380614625837_1763409458_n
Birkaç hafta önce çok sevdiğim bir arkadaşım aradı. O sıralarda tatildeydim. “Burcu, anaokulu açtım bir arkadaşımla birlikte ve çocuk yogası dersleri vermek istiyoruz. Aklıma sen geldin” dedi. Benim cevabım belliydi: “Benim bu konuda fazla bilgim yok.” Arkadaşım diretti: “Ama ben, bu dersleri senin vermeni istiyorum.” Bu durumda boynum kıldan inceydi. Kabul ettim.
Tatil bitip de yaşadığım şehre döndüğümde, anaokuluna gittim arkadaşımı görmeye. Oturup konuştuk nasıl bir şeyler yapabiliriz diye. Haftada bir gün çocuklara yoga dersi verecektim. İki grup oluşturacaktık. Birinci grup daha küçük yaş grubu, ikinci grup bir iki yaş daha büyük çocuklar. Dersleri 20-25 dakika arası tutacaktık. Malum; çocukların dikkati çabuk dağılır. Çocuk yogasına ek olarak, haftada bir ya da iki velilere de hatha, vinyasa ve yin yoga dersleri vermeye başlayacaktık.
“Hadi bakalım hayırlısı” deyip kolları sıvadım. Dersten bir gün önce oturdum bilgisayar başına. İnternetten çocuk yogasıyla ilgili yazılar okudum ve videolar seyrettim. Ne mi gördüm? Çocuk yogası aslında çocukları eğlendirirken biraz da hareket ettiren ve bedenlerinin esnekliğini arttıran bir yoga türü. Yoga deyince aklımıza bedenimizi, ruhumuzu ve zihnimizi birleştiren ve bütünleştiren ve bizi dinginleştirip rahatlatan bir felsefe gelir. Tabii ki çocuk yogası deyince bu tarz bir yoga düşünmeyeceğiz. Çocukları bir hareketten bir harekete sokarken, biraz masal anlatmayı, biraz oynamayı, biraz koşmayı, biraz enerjilerini harcatmayı planlayacağız. Yani benim için bambaşka bir deneyim ve heyecandı.
İlk dersime gittiğimde inanın ki büyüklere verdiğim ilk yoga dersimden daha heyecanlıydım. Neden mi? Çünkü kendim de yıllardır yoga yapan birisiydim ve bir yoga dersinde neler yapılır biliyordum. O yüzden sadece ilk dersim diye heyecanlıydım. Oysa çocukların karşısına geçince bir an nutkum tutuldu. Çocukların ilgisini çekebilmek için, ilk dersime başıma “bonus kafa”; diğer bir deyişle “palyaço” peruğu geçirmiştim. Tüm çocukların hoşuna gitti bu peruk, biri hariç. Kız çocuklarından biri biraz çekindi benden, biraz da korktu belki… Kim bilir? “Eyvah Burcu, gördün mü yaptığını?” diye söylendim kendi kendime. Neyse ki öğretmenlerin yardımıyla ikna ettik kızımızı yoga dersine girmeye.
Çocukların hepsi etrafıma toplandı. Daire oldular. Ben ne yapacağımı bilemedim. Öncelikle kendimi tanıttım. Bu anaokulunun bir özelliği de İngilizce eğitim vermesi ve öğretmenlerin mümkün olduğu kadar çok İngilizce konuşmaları. Benden de dersi İngilizce vermemi istediler. İlk grup daha küçük yaş grubu olduğu için, sürekli İngilizce konuşmadım. Biraz İngilizce biraz Türkçe… Nasıl mı? “Hadi şimdi kedi olalım. Kedi İngilizce ne demek?” Cevap: “Caaaaatttt” Evet “Peki kedi ya da cat ne sever?” “Kendini esnetmeyi sever. Yani stretches itself. Hadi hepimiz esnetelim bedenimizi. Stretch yourself.” İlk grupla ders böyle gitti. Aslında ben bir masal üzerine hazırlık yapmıştım. Tabii ki evdeki hesap asla çarşıdakine uymaz. Hazırladığım masal çocukların şu anlık İngilizcesi için biraz ileriydi. O dersi birkaç ay sonra yapmaya karar verdim. Biz de çocuklarla birlikte ormana gittik ve ormandaki hayvanları tanıdık. Kedi, köpek, yılan, aslan, tavşan, kuş, kartal, karga, at, kelebek… Kelebeğin kanatlarının ne renk olduğunu görmek için bacaklarımızı yanlara açtık ve sonra omurgamızın üzerinde yuvarlandık. Kediler nasıl karnını doyurmayı, bedenini germeyi, yemekten sonra karnını okşamayı, kendini temizlemeyi ve uyumayı sever, biz de kedi olup tüm bunları yaptık. Tüm hayvanların seslerini de çıkartıyorduk asanaları yaparken. Sonra ormanda göl gördük ve gölde yüzdük. Güneşi gördük ve ona “merhaba güneş–hello sun” dedik. Toprağı selamladık “merhaba toprak—hello earth”. Ağaç olduk, hepimiz bir ağaç seçtik ve o ağaç olduk. Rüzgâr çıktı birden ama ağaçlar sapasağlamdı, hiçbiri yıkılmadı. Derken çok yorulduk, zaten akşam olmuştu. Eve döndük. Güneş batmıştı. “Güle güle güneş—goodbye sun” ve “merhaba ay—hello moon.” Yanlara doğru eğilerek ay olduk. Ay yalnız olmazdı, gökyüzünde yıldızlar da olurdu. “Merhaba yıldız—hello yıldız” diye bağırırken kollarımızı yukarı kaldırırken bacaklarımızı da yanlara doğru açtık. Akşam olmuştu ve uyku vakti gelmişti. Yatak olduk önce, sonra yataklara uzandık. Gözlerimizi kapattık. Bir süre sonra sabah oldu, güneş doğdu yeniden ve uyandık. Okula gitme vaktiydi. Tüm çocuklar araba oldu ve ben de altından geçmeleri gereken bir köprü. Okula giderken köprünün altından geçtiler ve dersi böylece bitirdik.
İki gruba da aynı dersi verdim. Hem de iki hafta boyunca. İlk hafta öğrendiler ve ikinci hafta pekiştirdiler. Üçüncü hafta da aynı ders olur mu? Hiç sanmam. Çocukların ilgisi hemen dağılıyor. Bu hafta pekiştirdikleri için çok daha iyiydiler; ama haftaya başka bir ders ve başka asanalar…
Çok da ilginç diyaloglara tanık oldum iki hafta boyunca. Saçlarım kısacık. İlk derse “kıvırcık kafa” bir perukla girdim dedim ya. Biraz sonra sıcak bastı ve peruğu çıkardım. Erkek çocuklardan biri yanıma geldi. “Öğretmenim, siz kız mısınız erkek misiniz?” diye sordu. Beni aldı bir gülme. Çocuk haklı, kestirir misin saçlarını erkekler gibi. Çocuk ne yapsın? Düşündüğünü açıkça söyledi. “Kızım ama saçlarımı kısacık seviyorum, bak ne kadar çok hareket ediyorum. O yüzden saçlarımı kısa kestiriyorum, rahat oluyor” diye açıklamaya çalıştım.
İkinci hafta, bol paça turuncu renkli bir yoga pantolonuyla gitmiştim derse. Hani kız çocuklarından beklersiniz de, erkeklerden duyunca bayağı bir şaşırdım. Erkek çocuklardan birkaçı, “öğretmenim, kıyafetiniz ne kadar güzel” dedi. Çok ilginç değil mi? Çocuklar nelere dikkat ediyor. Kıyafetime, saçıma, küpelerime…
Peki, geçen sene hiç yapamayacağımı düşündüğüm çocuk yogasını ne oldu da bu sene yapabiliyorum? Sanırım biraz daha sabırlıyım bu sene ve biraz daha tecrübeli. Geçen sene işimi yeni bırakmıştım ve bu kadar huzurlu, rahat ve sabırlı değildim. Bir senedir yogaya adadım kendimi ve işimi severek yapıyorum. Ne olursa, nasıl olursa, hangi tarz olursa…
Eğlendim mi? Evet çok eğlendim. Ne gördüm biliyor musunuz? Çocuklar da eğlendi. Öğretmenler de… Bana “haftaya yeniden gel” dedi çocuklar…
Ne öğrendim? Bana ne gibi bir faydası oldu çocuk yogası dersleri vermenin? Yeni tarzlar da öğrenip öğretebileceğimi gördüm. Hayatın tekdüzeliğinden kurtuldum. Evet, yoga dersleri veriyordum ama artık alışmıştım. Yeni bir heyecan geldi. Araştırmaya başladım. İnternette gezinmeye, yazılar okumaya ve videolar izlemeye başladım. Öğrenmenin ve kendini geliştirmenin yaşı, yeri ve zamanı yok. Ve ne mi gördüm? Bir işi severek yapıyorsan eğer, her türlüsünü severek yaparsın. Hiç gocunmadan ve iş bittiğinde yüzünde bir gülümseme, içinde bir huzur… Ve mutlusundur… İşte bu her şeye değer…