Tag Archives: namaste

zamanı var!

Standard

Hayatta her şeyin bir zamanı vardır öyle değil mi? Bazen bir kitap alırsınız ve onu kütüphanenize yerleştirirsiniz. Belki günlerce, belki aylarca, belki de yıllarca orada kalır o kitap… Bir gün gelir ki eliniz istemeden o kitabın üzerine gider ve siz kendinizi o kitabı okurken bulursunuz. Ve işin ilginç yanı; kitabı okuduğunuz günlerde yaşadıklarınız o kitabın anlattıklarıyla örtüşüyordur. Çekim yasası mı? Belki de… Ya da içgüdüsel olarak o kitabı doğru zamanda elinize almak için eklersiniz. Bir çekim vardır, evet!. Belki çekim yasası, belki altıncı his, belki hiss-i kablel vuku, belki de sezgiler…

Bir yıl önce yayınlanır yayınlanmaz aldığım bir kitap vardı. Hatta geçen sene okumaya başladığım bir kitaptı bu. Elli-altmış sayfa kadar okumuştum. Geçen seneki eğitim yoğunluğum içinde okumaya devam edememiş ve kitabı yine kütüphaneye yerleştirmiştim.

Geçenlerde elim bilinçsiz bir şekilde kitabın üzerine gitti. Bu sene bir arkadaşımla birlikte yoga eğitmenleri yetiştirmeye karar verdik. “Her şeyi biliyoruz, ne kadar zor olabilir ki” diye düşündüğümüzde, ne kadar yanıldığımızı fark ettik. Hiç de o kadar kolay değildi ve bildiklerimizi tekrar gözden geçirmek, ayrıntılı çalışmak ve öğretebilmek için yeniden öğrenci olmak gerekiyordu.

Tam o sıralarda, okumak zorunda olduğum onca yoga kitabı varken ve hazırlamak zorunda olduğum onca ders varken, kendimi raftan aldığım bu kitabı okurken buldum. Ve kitabı bir türlü elimden bırakamadığımı fark ettim. “Burcu, bunda da vardır bir hayır diye düşündüm. Kendini akışa bırak ve oku. Demek ki bu kitaptan öğrenmen gereken şeyler var. Bu kitap, seni geliştirecek” diye düşündüm.

Gerçekten de öyle oldu. İçinde bilinçle, ruhla, zihinle, yaratım süreciyle, şükretmekle üçüncü gözle ilgili birçok şey buldum. Belki daha önce de bu konularda birçok kitap okumuştum. Ama bu kitapla bir kez daha tekrar etmiş ve taşlar yeniden yerine oturmuştu. Kitabı merak ettiniz değil mi? Metin Hara’nın “Dem” adındaki kitabı… İçinde kendimden, hissettiklerimden, unuttuklarımdan, hatırlamak istediklerimden çok şey buldum. Ama içindeki hikayelerden birisi beni en çok etkileyen şeydi. Bu yazımda sizinle onu paylaşmak istedim. Sevgili Metin Hara’nın “Dem” adlı kitabından bir alıntıdır:

“Usta ile çırak gün doğarken tapınakta meditasyon yaparlar. Meditasyon bittiğinde çırak sessizliği bozar ve “Ustam” der. “İzninizle size bir sorum olacak. Sizce yaşamın anlamı nedir?”

Usta bir süre sessizlik içinde düşünür. Hızla verilen cevapların zahiri, dinginlikle verilenlerin batını olduğunun bilincindedir. Akşamüzeri çırağın odasının kapısını çalar ve beraber bir yürüyüşe çıkmak istediğini söyler.

Birlikte ormana doğru yürürler. Usta birden durur ve öğrencisine ağacı işaret eder. Çırak da bir süre ağaca bakıp ustasını anlamaya çalışır ama nafile. Usta sabırla sessizlik içerisinde beklemeye devam eder. Bir süre sonra çırak, ustasının ağaçtaki yeni açan çiçekleri işaret ettiğini düşünür. Bu kez çiçeklere bakıp gülümser. “Sanırım ustam, yaşamın anlamı çiçeğin güzelliğini görmektir demek istiyor” diye düşünür.

Usta üzerindeki bir kumaşın bir parçasını yırtar. Bunu çırağın gözüne bağlar ve “Şimdi, yeniden hisset bu ağacı” der. Çırak şaşkındır. “Ama ustam” der. “Ben hiçbir şey göremiyorum ki?”

El yordamıyla çiçekleri arayıp bulmaya çalışır ağacın üzerinde. Çiçeğe dokunduğu an çiçeğin yapraklarının ipek kadar yumuşak olduğunu hissedip mest olur.

“Cennet, güzelliği bir duyunun hapsinden kurtarmaktır” der usta. Bir anda çırağın eline bir diken batar ve ani bir hareketle acı içinde çeker elini.

Bunun üzerine usta da, “Yaşam da, dikeni tanımak ama çiçeğe aşık olmaktan vazgeçmemektir” der.

Kıssadan hisse… Cennet de cehennem de bu dünyadaydı. Zihnimizdi bize cenneti de cehennemi de yaşatan… Geçmişte gezdiğimizde acı ve ızdırap, geleceğe yöneldiğimizde ise endişe ve kaygı yaşıyorduk. Halbuki, “dikeni tanıyıp çiçeğe aşık olmaktan vazgeçmezsek”, yaşamı artıları ve eksileri ile kabul edip yin ve yang’ları ile yaşamı yaşıyorduk. Kimi zaman “yin”, kimi zaman “yang”… Kimi zaman “mutlu” kimi zaman “mutsuz”, kimi zaman “neşeli” kimi zaman “kederli”… Önemli olan tüm bu zıtlıklar içinde, olumsuzluklar içinde yaşamı yaşayabilmekti…

Evet gerçekten de her şeyin bir zamanı vardı… Bu kitap, eğitimlere hazırlandığım bir anda bana “hızır” gibi yetişmişti. Zihin, ruh ve bilinç üzerine unuttuklarımı hatırlatıp yeni bilgiler ile yoluma ışık tutmuştu. Teşekkür ederim Metin Hara… Yazacaklarının devamını dört gözle bekliyorum. Yolumuzu aydınlatacağına inanıyorum. Namas’te!.

Reklamlar

ay gibi…

Standard

Son zamanlarda yazı yazmaya biraz ara verdiğimin farkındayım. Bu aralar canım yazı yazmak istemiyor ve ben de tam da canımın istediğini yapıyor ve yazmıyorum. Canım istemediği halde yazı yazarsam, ruhumu inciteceğimi, kalbimin ve ruhumun istemediği bir şey yapacağımı ve bu yüzden de mutsuz olacağımı biliyorum. O halde yoga felsefesine uyuyorum ve zihnim ve ruhum uyumlu olmadıkça yazmıyorum.

Aslında yazı yazmayı çok seviyorum ve hayatımda ve derslerimde yazarak anlatacağım bir sürü olay oluyor. Ama nedendir bilmiyorum bu aralar kendi içimde kalmayı ve öncelikle her şeyi kendi içimde sindirmeyi istiyorum.

Peki tekrar nasıl yazmaya başladım? Öğrencilerimden birisi uzun zamandır neden yazı yazmadığımı sordu ve dört gözle yeni yazılarımı beklediğini söyledi. Böylesine bir soru geldiğinde kendimden utandım. Yazı yazarken tabii ki kendim için bir şey yapıyordum ama başkaları da yazılarımı okuyordu ve yeni yazılarımı bekliyordu. Yazmayarak aslında ben onların beklentilerini karşılamıyordum ve onları yazılarımdan mahrum bırakıyordum. Ne büyük laf değil mi? “Mahrum bırakmak”… O kadar da önemli bir şey yapmıyorum. Sadece başımdan geçenleri ve hissettiklerimi anlatıyorum. Hepsi bu!.

Evet, neden yazmaya başladığıma gelince… Öğrencilerimden birisi neden yazı yazmadığımı sorunca verecek cevap çok basitti. “Çünkü bu aralar canım yazmak istemiyor ve ben içimden gelmeyen bir şeyi zorla yapmak istemiyorum. Zorla yaptığımda, yaptığım o işten hayır geleceğini zannetmiyorum. Ne bana ne de başkasına faydalı olur bu.”

Öğrencimin cevabı ise beni yazmaya tekrar başlatan şey oldu: “Öğretmenim, siz ay gibisiniz. Nasıl ki ay güneşten aldığı ışığı ve enerjiyi geceleri dünyaya yansıtır; siz de bugüne kadar katıldığınız eğitimlerden, okuduklarınızdan, deneyimlerinizden edindiğiniz ışığı ve enerjiyi biz öğrencilerinize yansıtmalısınız. Yansıtmıyor değilsiniz. Daima yansıtıyorsunuz. Özellikle derslerde. Ama yazılarınızda bazen derslerde bahsedemediğiniz şeylerden bahsediyorsunuz ve yazılarınız daha derin ve daha ayrıntılı oluyor. O yüzden siz yazı yazmayı sürdürmeli ve tıpkı “ay gibi” bize ışık ve enerji yansıtmalısınız.”

Hayatımda duyduğum en güzel yorumlardan biriydi. Çok duygulandım, gözyaşlarımı tutamadım ve gözlerimden birkaç damla gözyaşı düştü. O gün tekrar karar verdim. “Ay gibi” olmalıydım. Daha çok kaynak okumalı, daha çok araştırmalı, daha çok öğrenmeli ve öğrendiklerimi “ay gibi” öğrencilerime yansıtmalıydım. Işık ve enerji olmalıydım. Teşekkür ederim sevgili öğrencim. İyi ki hayatıma girmişsin, iyi ki tanımışım seni ve iyi ki hayatımdasın… Senden öğreneceğim çok şey var. Önünde saygıyla eğiliyorum. Na’maste…

iletişim ve etkileşim

Standard
Yoga derslerinde öğrencilerle iletişim ve etkileşim içinde olmayı seviyorum. Nasıl ki günlük hayatımızda kimi zaman birilerine bir şeyler öğretiyoruz kimi zaman da birilerinden yeni bir şeyler öğreniyoruz, yoga derslerinde de kimi zaman öğretmen ile öğrenci yer değiştirebiliyor. Ders boyunca bir akışa ve temaya konsantre olunca öğrenciler de fikirlerini ortaya koyabiliyor, öğretmen olarak onlardan yeni şeyler öğrenebiliyor ve belki de daha önce hiç düşünmediğiniz bir gerçekle karşı karşıya kalabiliyorsunuz: “Bunu ben daha önce nasıl düşünemedim?”
2009-2010 tum fotolar 668
Geçen hafta özel dersimde zirve duruşu “hanumanasana” (maymun duruşu) olan bir akış çalışmaya karar vermiştik. Çok uzun zamandır kalça açıcı bir akış yapmamıştık. Amacımız o gün kalça eklemini; bacakların arkasındaki, önündeki ve yanındaki kasları esnetmekti. Felsefi açıdan ise amacımız bu zor duruşu yaparken sadakat ile zor olanı başarmaya çalışacaktık. Tıpkı bu “asana”nın hikayesinde olduğu gibi… (Ayrıntılı bilgiye https://burcuyircali.wordpress.com/2014/04/06/sadakatle-basarmak/) adresinden ulaşabilirsiniz.)
Başlangıç meditasyonundan sonra “hanumanasana” yapabilmek için gerekli olan kasları ve bölgeleri esnetmeye başladık. Bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını esnetmek için “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “padangusthasana” (ayak baş parmağını tuttuğumuz ayakta öne eğilme), “hasta padasana” (elleri ayak tabanının altına koyduğumuz öne eğilme) ve “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) gibi asanalardan faydalanmıştık.
Bacakların önündeki “kalça fleksör kaslarını” ise “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “uttan pristhasana” (kertenkele), “half saddle” (yarım eyer), “virasana” (kahraman duruşu), “supta virasana” (yerde kahraman duruşu) ve “ardha bhekasana” (yarım kurbağa duruşu) ile esnetmiştik.
Bacakların içindeki kasık kaslarını esnetmek için “prasarita padattonasana” (bacaklar ayrı öne eğilme), “water bug” (su böceği), “parsvakonasana” (yan açı duruşu) ve yin yogadaki “half frog” (yarım kurbağa) duruşlarını kullanmıştık.
Son olarak kalçayı dışa çeviren kasları “eka pada raja kapotasana” (güvercin duruşu), “eye of the needle” (iğneden iplik), “square” (kare duruşu) ve “gomukhasana” (inek başı duruşu) ile esnettik.
Bu asanaları ders boyunca “vinyasa”ların (akış) arasına yerleştiriyor, yoga matının (minderi) önünden yana doğru, yandan arkaya doğru, arkadan tekrar yana doğru, yandan tekrar öne doğru dönüyorduk. Yoga matının her bir köşesini kullanıyor, kullanılmadık bir santimetrekare nokta bırakmıyorduk. Matın dört bir yanını dolaşarak hem sabit bir noktada kalmıyor ve devamlı hareket ediyor hem de ufkumuzu açıyor ve bakış açımızı değiştiriyorduk.
Bir “asana”dan bir “asana”ya geçerken dengesini kaybeden öğrenci bir anlığına yoga matının dışına çıktı. Bir elini yoga matının dışında yere koyup dengesini tekrar sağladı ve matın içine geri döndü. Döner dönmez de, “öğretmenim bir anda çok korktum. Nasıl da matın dışına çıktım. Matın dışına çıkınca çok ürktüm. Bir saat boyunca şu kadarcık matın içinde bir o yana bir bu yana dönüp akışlar yapıyoruz ve bir santim dışına çıkmıyoruz. Matın dışına çıkmak istemedim. Nasıl da tuhaf geldi matın dışına çıkmak. Halbuki günlük yaşantımızda kocaman evlere, bırakın evleri dünyaya sığamıyoruz. Aslında sizce de ironik değil mi yoga matı ile mezarın birbirine benzerliği? Öldüğümüzde de şu yoga matı genişliğinde ve uzunluğunda bir yere sığacağız ama hayatta kocaman evlere, dairelere ve koskoca dünyaya bile sığamıyoruz. Belki de yoga ve yoga matı bize bunu öğretmek için vardır: Bu matın içinde yaşa. Bu kadar alana sığ. Dönüp dolaşıp gideceğin yer bu mat kadar bir yer…” Ve işte o an aydınlandım: “Bunu ben daha önce nasıl düşünemedim?”
Derslerde iletişim ve etkileşim içinde olmak… Alışveriş… Almak ve vermek… Alma ve verme döngüsü… Ne kadar verirsem, o kadar alırım… Önce vereceğim ki alacaklarım için yer açılsın… Maddi değil, manevi… Fikir alışverişi… Felsefi düşünceler ve etkileşimler…  Kim öğretmen, kim öğrenci? Bunlar üzerimize yüklenen roller sadece. Her an öğretmen ve öğrenci yer değiştirebiliyor. Kimi zaman öğrenciler yepyeni fikirler ortaya atıp öğretmenlere bir şeyler öğretiyor ve o an “bunu ben hiç düşünmemiştim. Ne kadar güzel bir yorumda bulundun ve beni aydınlattın. ‘Namaste’ yani ‘senin önünde saygıyla eğiliyorum’.”

karpal tünel sendromu

Standard

Hiç sizin de başınıza geldi mi? Bir kitap alırsınız. Bir türlü okuyamazsınız. Bir türlü eliniz gitmez. O kitap okunması gereken güne kadar rafta kalır. Ve o gün gelir çatar. O kitaptan öğrenmeniz gereken bir şeyler vardır. Artık tozlu raflardan alınması, açılması ve okunması gerekmektedir. Geçen hafta yıllardır raflarda bekleyen bir kitabın ele alınıp okunduğu bir haftaydı.

2009-2010 tum fotolar 668

Yoga eğitmenliği kursuna atıldığım sene öğretmenimiz birkaç kaynak kitap okumamızı istemişti. Bu kitaplar, yoga geleneği, “asana”lar (duruşlar) ve “pranayama” (nefesi özgürleştirme teknikleri) hakkındaydı ve okunması zorunluydu. Kitapların hepsi, bir yoga öğretmeninin mutlaka bilmesi gereken konuları anlatıyordu. Öğretmenimiz bunlara ek olarak iki kitap daha okumamızı tavsiye etmişti. Biri yoganın şifalandırıcı ve tedavi edici yönüyle diğeri de vejeteryan beslenme ile ilgiliydi.
Birçok yeni bilgiyle karşı karşıya olduğum için sadece zorunlu kitapları okumuştum. Eğitim boyunca zaten bir sürü yeni şey öğreniyordum. Asanalar, pranayama teknikleri, asana modifikasyonları, meditasyon ve arınma yöntemleri… Ek kaynak olarak, verilen o iki kitabı okumamıştım. Ta ki geçen haftaya kadar…
Geçen hafta öğrencilerimden birine karpal tünel sendromu teşhisi konuldu. Üç hafta önce derste kollarında ve ellerinde uyuşukluk hissettiğini söylediğinde doktora gitmesini tavsiye etmiştim. Tetkikler sonucunda boyun omurlarında fıtık ve karpal tünel sendromu çıktı. Ne yazık ki, sürekli bilgisayar başı çalışmanın getirdiği sorunlardı bunlar.
İşte üç yıldır rafta sırasının gelmesini bekleyen kitabı ele alıp göz gezdirmenin tam zamanıydı. Kitap yoganın şifalandırıcı ve tedavi edici yönü üzerineydi. Sayfalar karıştırıldı ve karpal tünel sendromuyla ilgili bölüm bulundu.
Öncelikle neydi bu karpal tünel ve nasıl bir rahatsızlığa sebep oluyordu? Median sinir el bileğinin iç kısmında parmakları hareket ettiren dokuz tendon ile beraber karpal tünel denen dar bir boşluğun içinden geçer. Görevi başparmak, işaret parmağı ve orta parmağın iç yüzünün tamamı ile yüzük parmağının iç yüzünün dış yarısının hissetmesini sağlamaktır. Ayrıca parmakların ince bir takım hareketleri yapmasını sağlayan kasların çalışmasında da rol alır. Sinirin karpal tünel içinde bir şekilde uzun süreli basınca maruz kalması karpal tünel sendromuna neden olur. Bu rahatsızlık, çoğunlukla daktilo, bilgisayar ve klavye kullanmak gibi el bileğinin sürekli bükülü kaldığı hareketlerden kaynaklanır. Sendrom, ellerde ve parmaklarda uyuşukluk yaratır.
Yoganın geniş dünyası içinde bu rahatsızlığa da iyi gelecek bir sürü çare mevcuttur. Ancak günlük hayatta da bazı alışkanlıkları değiştirmek gerekmektedir. Bir dikkat edelim. Bilgisayarda yazı yazarken, sinirimizi tuşlardan çıkarmak ister gibi tuşlara sert mi basıyoruz yoksa parmaklarımızın ucuyla yumuşak dokunuşlarla mı yazı yazıyoruz? Benzer şekilde, araba kullanırken el bileklerimizi bükülü tutup sanki direksiyona koparacakmışız gibi yapışıyor muyuz? Eğer böyleyse ve karpal tünel sendromundan muzdaripsek, direksiyonu sağ ve sol alt köşeden tutup omuzları kulaklardan uzaklaştırıp direksiyonu biraz daha yumuşak tutmamız mümkün olabilir mi?
Tüm bunlara ek olarak, karpal tünel sendromunu yoga ile düzeltmek istiyorsak, her zaman olduğu gibi “postür”ümüze (duruş) dikkat etmemiz gerekmektedir. Sadece el bileklerini nasıl kullandığımız değil aynı zamanda omurgamızı nasıl kullandığımız da önemlidir. Omuzların öne doğru çökmesi, sırtın kamburlaşması ve göğüs kafesinin kapanması düzgün bir duruş olmadığı gibi bu duruş aynı zamanda koldaki sinirleri de sıkıştırmaktadır. Halbuki, omuzları geriye doğru yuvarlamak, kürek kemiklerini kalçaya doğru ittirmek ve göğüs kafesini açmak koldaki sinirleri de gevşetecek ve rahatlatacaktır.
Karpal tünel sendromu için yoga derslerinde neler yapabileceğimize gelince… El bileklerini rahatlatıcı hareketler yapmamız gerekmektedir. “Tadasana”da (dağ duruşu) kolları bedenin yanında yere doğru uzattığımızda avuç içlerini bacağa doğru çevirmeli ve parmakları sanki yere doğru değdirmeye çalışır gibi uzatmalıyız. El bileği düz bir şekilde durmalı ve böylece de bilekten geçen sinirler rahatlamalıdır. Bileği bu şekilde doğal duruşunda tutmak karpal tüneldeki sıkışmayı azaltacaktır.
El bilekleriyle yapabileceğimiz bir başka hareket ise el bileğini bükmek ve açmaktır. Baş parmağı bileğin içine ve diğer dört parmağı bileğin dışına yerleştirdikten sonra nefes alış verişte bileği öne ve geriye doğru döndürebiliriz. Bileği öne doğru büktüğümüzde koldaki “ekstansör” (uzatıcı) kasları uzatıyor bileği geriye doğru büktüğümüzde ise bu kasları kısaltyoruz.
Karpal tünel sendromuna iyi gelecek başka bir yogik yaklaşım ise “namaste”dir (dua pozisyonu). Avuç içlerini kalbin önünde birleştirip dirsekleri aşağı doğru serbest bırakıp normal “namaste” pozisyonuna geçtikten sonra, avuç içlerini birbirine doğru iyice ittirip dirsekleri yere paralel hale getirebiliriz. Avuç içlerini birbirine doğru iyice bastırdığımızda kasların altındaki kemikleri bile hissedebilirsiniz. Bu şekilde el bileklerini rahatlatmamız mümkün.
Bir başka çalışma, el bileklerinin fleksiyonu (açının daralması) ve ekstansiyonudur (açının genişlemesi). Avuç içlerini aşağı doğru bakar şekilde tuttuktan sonra dirsekleri yanlara doğru açabiliriz. Parmakları kenetleyip el bileklerini iki taraflı çekiştirdikten sonra, sağ dirseği yukarı doğru kaldırıp sol dirseği aşağı doğru indirebiliriz. Bir sonraki nefeste sol dirseği yukarı kaldırıp sağ dirseği aşağı doğru indirebiliriz.
Karpal tünel sendromuna iyi gelecek bir başka çalışma ise avuç içlerini kendi bedenimize doğru çevirmek, parmakları birbirine kenetlemek ve sonrasında dirsekleri iki tarafa doğru çekmektir. Bu şekilde yine el bileklerini  esnetmemiz mümkün. Bunun tam tersini de yapabiliriz. Avuç dışlarını bedenimize doğru çevirip, parmakları kenetleyip dirsekleri iki yana doğru çekmeye çalışabiliriz. Bu iki çalışma da el bileklerinindeki açıyı daraltıp genişletip, sinirleri rahatlatacaktır.
Oturarak yapabileceğimiz bir çalışma ise “dandasana”da (asa duruşu) parmakları geriye doğru çevirerek oturmaktır. Bu duruş ile kol kası “humerus” dışa doğru dönmekte ve göğüs kafesi özellikle de göğüsteki “pectoralis” kası esnemektedir. Eğer bilgisayar kullanırken, kamburlaşıp öne doğru bükülme eğilimimiz varsa bu duruş göğüs kafesini esnetecek ve sırtı acacaktır.
Son olarak, boyun omurlarını rahatlatmak için elleri boynun arkasında kenetleyip başı ellere yaslayabiliriz. Bunu yaparken boynun doğal kıvrımını arttırmamalıyız. Dirsekleri öne doğru çekerken, kürek kemiklerini kalçaya doğru ittirmeye devam etmeliyiz.
Karpal tünel sendromu teşhisi konduktan sonra, bir süre el bileklerine yüklenilen asanalardan uzak durmalı yoga çalışmalarını daha meditatif hale getirmeliyiz. “Phalakasana” (sopa), “chaturanga dandasana” (şınav), “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) ve “bakasana” (karga) gibi bileklere yüklenebileceğimiz diğer kol denge duruşlarına bir süre ara vermeliyiz. Bu nedenle, bedenin derin bağ dokularını esnettiğimiz ve duruşlarda en az üç dakika beklediğimiz “yin” (dişil enerji) yoga iyi bir seçenek olabilir. Bu yoga, zihni de gevşetip dinginleştireceği için bedensel rahatlamaya da katkıda bulunabilir.
İşte tüm bunları o kitabı raflardan indirip sayfalarını çevirmemle öğrendim. Her şeyin bir zamanı var. Sadece o doğru anı yakalamak gerekiyor. Ve yoga öylesine büyük bir dünya ki içinde her zaman bize yarayacak bir şey var. Yoga her derde deva olabilir, yeter ki onu doğru uygulamayı bilelim!

kolay değilmiş!

Standard

Yoga eğitmenlik kursu bitmiş. Bir nevi okul bitmiş, artık hayata atılma zamanı. Ama nasıl? Zaten hali hazırda her gün gittiğim bir işim var, ama yogayı çok seviyorum ve gerçekten de eğitmen olmak istiyorum. Ancak yoga eğitmenliğine nereden ve nasıl başlayacağımı bir türlü bilmiyorum.

Görsel

Ama evren bu ya, duyuyor isteklerimi. Yıllar önce iş için Amerika’ya gitmiştim. O dönem beni yollayan kuruluşta bir grup yogasever, özel yoga dersi almak istiyorlarmış. Uzun zamandır o kuruluştaki tanıdığım kişiyle irtibat halinde değildim, ama şans bu ya, bir arkadaşım vasıtasıyla o kişiyle tekrar iletişime geçtim ve yogasever grubun eğitmeni oldum birdenbire… Yaşasın evren, benimle birlikte…
Eğitmenlik kursunu bitirip bu grupla özel yoga derslerine başlayana kadar aradan geçen yaz ayları boyunca yine arkadaşlarıma dersler vererek hem onları zihnen ve bedenen rahatlatıyor hem de deneyim kazanmaya çalışıyordum.
Ama tanıdıklarla olmak başka, bir grup insanın önüne geçmek bambaşka birşeymiş. Aslında bunu bir kere daha yaşamıştım. Üç arkadaşımla birlikte yoga staj dersimizi verirken yirmi kişilik bir grubun karşısına geçmiştim. Dersin ilk yarım saati bana aitti ve ben koskaca sınıfla başbaşa kalmıştım. Önce sesim çıkmadı, çok heyecanlandım. Halbuki ben gerçekten de sınavlarda heyecanlanmayan, sakin, rahat bir kişiydim, hatta üniversite sınavına bile güle oynaya girmiş, sınavı bir saat önceden bitirmiş, yanımdaki fındık fıstık çukulataları yemiş, cevaplarımı da üç kere kontrol etmiştim. Eeeee, ne oluyordu bana böyle? Neydi bu heyecan böyle? Huyum mu değişmişti son 10 yılda?
Diyeceksiniz ki sınıfın önüne geçmek, bir gruba hitap etmek öyle kolay birşey değil. Hemen geçmişe döneceğim ben de ve bu tezinizi çürüteceğim. Okuduğum ortaokul ve lise, sosyalleşmeye, bizleri ders dışında sosyal faaliyetlerde geliştirmeye önem veren bir okuldu. Dolayısıyla şiir okuma yarışmaları ve münazaralarla büyüdük biz ve tahmin edebileceğiniz gibi ben münazara ekibinde olmazsa olmaz bir şahsiyettim.
Yok hayır, bunun insanların önüne çıkmakla alakası yoktu. Belki de henüz kendimi hazır hissetmiyordum, yeterli bulmuyordum ders verecek kadar. Neyse sonunda kendimi topladım, dersi ufak bir meditasyonla başlattım ve sonra sınıfı ısındırdım ve kürsüyü diğer arkadaşıma bırakıp çekildim. İşte staj dersim böyle geçmişti.
Staj dersimden yaklaşık altı ay sonra ben gerçek bir sınıfın önündeydim. Benden bir yoga dersi bekleyen,  ve belki felsefi açıdan da doymak isteyen… Birbirimizi ilk defa görüyorduk. Derse gitmeden önce tabi ki hazırlanmıştım. İlk ders olduğu için, birbirimizi tanıyalım, vücutların esnekliğini dayanılılklılığını göreyim diye dersin en zor duruşunu ayaktaki duruşlardan seçmiştim, ama dengeyi de devreye sokan bir asanadan. “Vrksasana”, yani “ağaç duruşu”. Hem köklenebileceğimiz, hem de dengemizi gözlemleyebileceğimiz bir duruştu. Bu duruşa hazırlanmamın sebebi, sınıfı ilk defa görecek olmamdı. Her ne kadar grup, uzun zamandır yoga yapsa da, farklı farklı yoga çeşitleri vardı ve ben henüz neler yaptıklarını ve yapabileceklerini bilmiyordum. Beraber pişeceğimiz bir süreç başlamıştı.

Görsel

İlk dersimde, başlangıç meditasyonunu ve dersin niyetini ve temasını belirttikten sonra, omurgayı kedi-inek esnemeleriyle canlandırıp, yavaşça ayağa kalkıp, güneşe selam (surya namaskar) serisinin ilkini iki veya üç set yaptıktan sonra ağaç duruşuna hazırlandım yogaseverleri. Ayaktaki duruşlardan, kalçaları açmak için “virabhadrasana I ve II” (savaşçılar),  “trikonasana” (üçgen), “parivritta trikonasana” (ters üçgen) ve “parsvakonasana” (yan açı duruşu) yaptıktan sonra, sıra zirve duruşuna gelmişti: “Vrksasana” (ağaç duruşu). Hizalanma ilkelerini saydıktan sonra önce sağ taraf, sonra sol tarafı deneyimledi yogaseverler.
Tüm ders boyunca, özellikle zirve duruşu sırasında, köklenmenin öneminden bahsettim ve dengemizin her an değişebileceğini ve hatta bir tarafımızın dengesinin bir tarafımızdan farklı olabileceğinden anlattım. Tüm bunları kabul edip, kendimizi zorlamamamız gerektiğinin üzerinde de durdum.
Zirve duruşundan sonra yavaşlattım sınıfı ve yerdeki duruşlara geçirdim yogaseverleri. Birkaç öne eğilme ve burgu yaptıktan sonra, sırt üstü uzanıp soğuma asanalarını deneyimlediler. Ardından da “savasana”ya, derin gevşeme ve dinlenme pozuna, geçtiler. Tamamen kendilerini bırakmayı denediler.
“Savasana” sonrası, yogaseverler gözleri kapalı bir şekilde bağdaşta oturup dersin kapanış meditasyona hazırlandılar. Gözler kapalı, kalbi hissederek, köklenmenin öneminden, herkesin köklere veya bir yerlere ait olma isteğinden, bunların çok doğal yaşamsal içgüdüler olduğundan bahsettim. Dersin amacını, bütün gün boyunca köklerimizi hissetmek, tabanlarımızın altındaki toprağı hissetmek, yaşadığımız için şükretmek ve kendimizi sevmek ve kabul etmek olarak özetledim. Birbirimize şükranlarımızı sunduk ve dersi bitirdik.
Bir saat mi? Tüm bunlar bir saatte mi olmuştu? Benim için asırlar kadar uzundu. Hizalanmaları anlatmak, zaman zaman duruşların yararlarından bahsetmek, derse felsefe katmak, bir amaç ve niyet etrafında çevirmek dersi… Öyle sanıldığı kadar kolay değilmiş ve bu arkadaşlarını bir araya toplayıp onlarla yoga eğitmenciliği oynamaya benzemiyormuş. Gerçek ders çok farklıymış, zorluymuş, heyecanlıymış, adrenalin yüklüymüş, meğer pek zevkli ve doyurucuymuş.
İlk dersten sonra, yogaseverlerle ben birbirimizi daha yakından tanımaya başladık. Bunda, içlerinden birinin bana verdiği önceki senelerde yaptıkları yoganın videosunun da katkısı büyük oldu. Bu video, bana yogaseverlerin, gücünü, dayanıklılığını, esnekliğini ve neler neler yapabileceklerini gösterdi, benim de ufkumu açtı. Sonra ne mi oldu? Yogasever grubumla birlikte büyüdük, onlar benden, ben onlardan öğrendim. Sevdik birbirimizi, kimyalarımız uyuştu… Hoş bir hava yakaladık. Ben böyle düşünüyorum. Onlar ne mi düşünüyor? Bilmiyorum, sanırım bu sorunun cevabını ancak onlar verebilir, kimbilir belki de bir blog yazısında…