Monthly Archives: Ocak 2017

huzur ve mutluluk

Standard

Bir süredir yazı yazamıyorum. Ülkemizde her gün artmakta olan terör olayları, ekonomik kriz ve siyasi gelişmeler yüzünden yoga ve meditasyon hakkında yazmak ülkenin gerçeklerine kulak tıkayıp güllük gülistanlık bir dünyada yaşıyormuşum gibi hissettirecekti. O yüzden yoga ve meditasyon hakkında yazmak istemedim. Her ne kadar her hafta bilgisayar başına otursam da içimden yazmak gelmedi. Aslına bakarsanız hala da yazmak gelmiyor.

BEN_4569

Kendimi bu kadar üzgün ve umutsuz hissederken beni mutlu eden tek şey yoga derslerim. Yoga derslerim de olmasaydı sanırım evimden çıkmak dahi istemezdim. Derslere gittiğimde bir saatliğine bile olsa rahatlamış ve her şeyden uzaklaşmış hissediyorum. Öğrencilerin “asana”ları (duruş) yaparken ki ruh halleri ve mutlulukları bana da yansıyor sanki… Ve bir saatliğine tıpkı bir tiyatro oyuncusu gibi sahneye çıkıyor, tüm olumsuzlukları unutuyor ve yine de gülümseyebiliyorum.

Terzi kendi söküğünü dikemezmiş ya… Ben de kendi pratiğimi yapsam da; yoga ve meditasyon yaparak saatler geçirsem de artık faydası olmuyor sanki… Yine de beni mutlu eden tek şey yoga derslerim ve öğrencilerin ders sonunda ulaştıkları sonsuz mutluluk…

Tüm bu süreç içinde tüm öğrenciler aynı ruh halindeydiler. O yüzden genellikle “kalça açıcı duruşlar”, “burgular” ve “göğüs kafesi açan duruşlar”a yoğunlaşlaştık. Göğüs kafesimizi açarak daha çok sevebilmeye ve başka kimseleri biraz daha anlamaya çalıştık. Burgular ile içimizde birikmişlerden arınmak ve tamamıyla bir “detoks” yapmak istedik. Kalça açıcılar ile ise içinde bulunduğumuz öfke, nefret ve korku gibi duyguları temizlemek istedik. Bir saatliğine bile olsa da belki de bu duygu ve düşünceleri unuttuk ve bir saatliğine bile de olsa nefes aldık. Bir saatliğine bile olsa da sadece beden, zihin ve ruh ile tam bir bütünleşme sağladık. Bir saatliğine bile de olsa tüm olumsuzlukları unuttuk. Bir saatliğine de olsa kendi bedenimizi izlerken nefesimizin nasıl olduğunu fark etmeye çalıştık. Bir saatliğine de olsa tüm düşüncelerden arınıp zihnimizi sadece bedene ve nefese yönlendirmeyi denedik. Ve o bir saatin sonunda biraz huzur ve mutluluk ile dersten ayrıldık. Zaten tek istediğimiz de bir parça huzur ve mutluluktu…

Reklamlar

anneannem

Standard

Hayat… Hayatın anlamı… Günlük hayatın koşuşturması içinde hayatımızın anlamını önemsemiyor ve çoğu zaman gözardı ediyoruz. Günlük rutin işler içinde koşuştururken aslında bizler için önemli olan şeyleri ihmal ediyor ya da başka bir gün halletmek üzere erteliyoruz. Bazen öyle bir an geliyor ki yaşadığımız olaylar hayatın anlamını ve önemini bize tekrar hatırlatıyor. Birkaç gün hayatı ciddiye alıyor; bizim için anlamlı, önemli ve değerli şeylere gereken ilgiyi gösteriyor; sonra tekrar aynı kör döngü içine dönüyoruz. Ta ki bize hayatın ne kadar kısa olduğunu hatırlatan bir olay daha yaşayana kadar…

eskifotooo

Geçenlerde hayatta benim için çok değerli ve çok sevdiğim anneannemi kaybettim. Hayatın içinde yaşarken günler akıp giderken sevdiklerimizin daima bizimle olacağı ve bizlerle bir ömür boyu yaşayacağı gibi yanlış bir algı içinde oluyoruz. Sanki ömür boyu birlikte olacağız. Bu gerçeği ancak yitirdiğimiz ve kaybettiğimiz zaman anlıyoruz.

Herkese nasip olmamış olabilir bir büyüğü ile bu yaşlara kadar gelebilmek… Aile büyüğünün, ailenin çınarının uzun bir hayat sürmesi ve onunla güzel, tatlı ve acı hatıralar biriktirmek… Bana nasip oldu.

Annem çalıştığı için çocukken anneannemle çok vakit geçirdim. Yazın okullar tatil olur olmaz “Mavi Tren”e atlar İzmir’in yolunu tutardık. Seyahat öncesinde hummalı bir çalışma başlardı. Kuru köfte, börek, zeytinyağlı dolma ve poğaça yapılır, yolculuğa öyle çıkılırdı. “Pulman” koltuklara yerleşip trenin penceresini aşağı indirip peronda trenin hareketini bekleyen annemle babama el sallardım. Babam, “anneannenin sözünü tut. Ne derse yap. Biz gelene kadar onu hiç üzme” diye tembihlerdi. Yolculuktan bir gün önce sabah uyanma vaktinden akşam yatıncaya kadar yapacaklarımın programını hazırlar; sözümü tutayım diye imzalatırdı bana. Tren yavaş yavaş hareket ettiğinde peronda geride bıraktığım ve biz uzaklaştıkça küçücük gözüken annemle babamdan ayrıldığıma üzüleyim mi yoksa yazlıktaki arkadaşlarımla güzel vakit geçireceğim diye sevineyim mi bilemezdim.

Trenden indiğimizde sayfiye kentine gidecek otobüsü beklerdik. Evimize geldiğimizde balkonumuzda tarif edilemez manzaraya karşı oturduğumuzda tren rötar yapmış, “pulman” koltuklarda rahat edememişiz… Bunları hiç sorun etmezdik.

İlk günler deniz heyecanıyla keyifli geçerdi. Günler geçtikçe özlem büyürdü. Anneannem, babamın isteği üzerine, bana denize atmam için çakıl taşı verirdi. Her gün bir taş atma hakkım vardı. Son taşı atacağım gün annemlerin geleceği gündü. Hatta son taşı annem ve babamla birlikte atardım. Nereden bilebilirdim bizimkilerin beni kandırdığını, bana annem ve babamın geleceği günden daha fazla taş verdiklerini ve elimdeki taşlar bitmeden annemlerin sürpriz gibi geleceğini…

Babamın planladığı programa uygun davranacağıma ve anneannemi üzmeyeceğime söz vermiştim bir kere. Boyumdan büyük sözler vermişim meğer. Daha ilkokul birinci ikinci sınıftayken bana verilen yapılacaklar listesini görseniz şaşardınız. Kahvaltıda yemem gerekenlerden kitap okumaya, çarpım tablosu ezberlemeden ev işlerinde anneanneme yardıma kadar.

Kıyamet, sıra çarpım tablosu ezberlemeye geldiğinde patlıyordu. Sosyal derslere daha yatkın bir kişi olduğumdan matematik ve çarpım tablosundan nefret ediyordum. Anneannemin de çok ciddi bir matematik öğretmeni olduğunu düşünürsek, siz çatışmayı düşünün artık… Yine de çok sabırlıymış. Bu yaşıma geldiğimde anlıyorum küçük bir çocuğun tüm sorumluluğunu almanın ve onu eğlendirmeye çalışmanın ne kadar zor olduğunu…

Çarpım tablosu çalışma saati geldiğinde anneannem, “6 kere 8?” Ben, “anneanne onun cevabını vermesem de sana bir şiir okusam” dedikten hemen sonra “okumayı yazmayı, kalem kağıt tutmayı sen öğrettin öğretmenim” diye cevap verirdim.

Şimdi bu yaşıma geldiğimde düşünüyorum da birlikte çok güzel anılar biriktirmişiz. Gözlerimi kapattığımda sırf beni üzmemek için taş iskeleden el ele çivileme atladığımız geliyor. Sonra senin bacaklarının liflerinin kopması ve günlerce yerinden kıpırdayamaman… Gece yatmadan sesli okuduğumuz kitaplar, komşulara gezmeye gitmemiz, sütçüden süt ve yumurta almamız, bostandan taze sebze toplamamız, çeşmeden temiz su doldurup eve kadar taşımamız… Çok güzel zaman geçirmişiz ve unutulması mümkün olmayan anılar biriktirmişiz…

Bir şiirle veda etmek istiyorum sana:

Harfleri tanımayı,
Hecelere ayırmayı,
Okumayı yazmayı,
Sen öğrettin öğretmenim.

Tertibi ve düzeni,
Güzel söz söylemeyi,
Herkesi çok sevmeyi,
Sen öğrettin öğretmenim.

İyi huylu olmayı,
Saygılı davranmayı,
İzin alıp konuşmayı,
Sen öğrettin öğretmenim.

Vatanımla övünmeyi,
Milletimi sevmeyi,
Yurda hizmet etmeyi,
Sen öğrettin öğretmenim.

(Şiirin kime ait olduğunu bilemediğim için ismini yazamadım.)