Monthly Archives: Kasım 2013

enerji verebilmek!

Standard

Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Bir anaokulunda yoga dersleri vermeye başladım diye. Çocuklarla yoga yapmak gerçekten zor ama çok da eğlenceli. Onlarla ilgili deneyimlerimi bundan sonraki yazılarımda anlatacağım. Bugünkü yazım yine anaokuluyla ilgili ama çocuklarla değil onların velileriyle ilgili. “Ne alaka?” diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Hemen açıklığa kavuşturayım. Anaokulunda akşamları ve hafta sonları velilere ve öğretmenlere yoga dersleri vermeye başladım. Benim için çok değişik bir deneyim oldu. Neden mi? Anlatmaya başlayım en iyisi…

2009-2010 tum fotolar 730

Geçen hafta bir akşam anaokuluna gittim. Öğretmenler ve velilerle yoga yapmak için. İki öğrencinin velisi henüz gelmemişti. Öğretmenler ya derse girecekti o iki öğrenciyi de yanlarına alarak ya da veliler gelene kadar bekleyecektik. Herkesin ilk yoga deneyimiydi ve daha fazla beklemek istemiyorlardı. İyisi mi biz iki öğrenciyi de yanımıza aldık ve derse başladık.

Ders başlamadan minik öğrencilerimle konuştum. “Bugün biz annelerle ve öğretmenlerle yoga dersi yapacağız. Büyüklerle yaptığımız yoga dersi sizinle yaptıklarımızdan biraz farklı. Sizden bir şey istesem yapar mısınız?” İkisi birden bağırarak, “eveeeeeetttt.” “O zaman sizden ders boyunca tıp oynamanızı rica ediyorum. Bugün bir tek ben konuşacağım. Diğer öğretmenleriniz de susacak. Siz de isterseniz büyük yogasını deneyebilirsiniz” dedim. Büyük insan yerine konmak çok hoşlarına gitti.

Müziği ayarladım. Hava kararmıştı. Sınıfın ışıklarını açtığımızda etraf çok aydınlık olmuştu. Işıkları kapattım. Kapıyı aralık bıraktım. Koridorun ışığı bize yeterdi. “Sukhasana”da (kolay oturuş-bağdaş) oturarak başladık. Öncelikle omurganın dik tutulması, omuzların yuvarlanması, çenenin yere paralel olması gibi temel oturuş hizalanmalarını hatırlattım. Sonra gözlerini kapatmalarını istedim. İlk olarak burundan nefes alıp ağızdan verdik tam üç kere. Biraz gevşemek ve günün yorgunluğunu ve stresini atmak için. Sonra burundan nefes alıp vermeye geçtik. Bizim iki yumurcağı görmeliydiniz. Onlar da derin derin nefes alıp vermeye başlamışlardı. İlk kopan öğretmenlerden biri oldu. Başladı kahkahalarla gülmeye. Derken hepimiz koptuk. Başlangıç meditasyonu yalan olmuştu. Hepimizin dikkati dağılmıştı ama gerçekten de iki yumurcağın hali görülmeye değerdi. Kendilerini o kadar çok derse vermişlerdi ki bizim yaptıklarımızı yapmaya çalışıyorlardı. İki aylık bir süre içinde minik öğrencilerimle bir bağ oluşmuştu aramızda. Onlar beni çok seviyordu, ben de onları…

Neyse bu olayı çabuk atlattık çünkü o sırada kapı çaldı ve velileri gelip aldı yumurcakları. Artık biz büyükler baş başa kalmıştık.

Büyük öğrencilerimin ilk yoga deneyimiydi. O nedenle ayaktaki asanalardan başlamak istemiştim. Ders boyunca en çok üstünde durduğum şey, dizlerini ayak bileğinin üstünde tutmaları ve özellikle ayaktaki öne eğilmelerde diz kapaklarını yukarı çekerek kuadriceps (ön bacak) kaslarını sıkmalarıydı. Tüm bunlar asanalarda yanlış hizalanmayı ve sakatlanmaları önlemek içindi.

“Tadasana” (dağ duruşu), “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “parsvakonasana” (geniş açı duruşu), “utkatasana” (sandalye), “trikonasana” (üçgen), “prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı baş dize), “vrksasana” (ağaç) o gün üzerinde durduğumuz başlıca ayaktaki asanalardı.

IMG-20131124-WA0000

Hayatlarında daha önce hiç yoga dersine katılmadıkları için, özellikle hizalanma kurallarını uzun uzun anlatıyordum. Dersimiz “hatha” (güneş-ay) tarzı bir ders olmuştu.

Üstüne üstlük, grup kıkırdanıp duruyordu. Aynadan kendilerine bakıyorlar. “Ben bunu yapabildim”, “aaaaayyyy ben ne kadar hammışım”, “doğru yapabildim mi?”, “sizce diz kapaklarımı yukarı çekebildim mi?” gibi cümleler ve sorularla karşılaşıyordum. Bir yandan asanaları yapıyorlar bir yandan da gülüyorlardı. Dersimiz çok eğlenceli hale gelmişti ki grup, “sizce yoga dersinin ciddiyetini bozmadık mı?” diye sordu. “Hayır, tabii ki bozmadık. Her yoga dersi ruhani ve ciddi olacak diye bir şey yoktur” dedim onlara.

Ayaktaki asanalardan sonra yerdeki asanalara geçtik. “Paschimottanasana” (oturarak öne eğilme/doğuya bakan duruş), “marichyasana” (bilge Marichy duruşu) ve “baddha konasana” (kelebek) bunlardan birkaçıydı.

Sonra yere uzandık biraz karın çalıştırmak için. Bacakları 90 derece havaya kaldırdık ve adım adım her nefes verişte biraz aşağı indirdik. Ardından bacakları teker teker yere indirdik. Karın kasları yanınca, bacaklara sarılıp göğsümüze çektik (apanasana). Karın kaslarımızın acısını en iyi kalça kaslarını çalıştırarak unutabilirdik. En iyisi yan kalça kaslarını çalıştırmaktı. İğneden iplik duruşu bunun için birebirdi.

Artık dersin sonuna gelmiştik. Jathara parvirtanasana” (karından burgu) yaptık ve “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozu) geçtik. O gün akşam dersine uygun olarak hafif caz şarkıları çalıyordum. Sözlü yönergelerle sınıfı derin gevşemeye hazırladım. Ardından tek tek öğrencilerimin yanına giderek bedenlerinin gergin olabilecek noktalarına ufak müdahalelerle gevşemelerine yardımcı oldum. Ardından oturup bekledim. “Savasana”yı bilerek uzun tutmuştum. Tüm günün yorgunluğu ve stresi üstüne bir de yoga dersinin yorgunluğunun eklendiğini düşünüyorlardı; çünkü yorulmuşlardı asanaları yaparken. Beden ilk defa alıştığının dışında bir şey yapıyordu. Ama “savasana” bedeni gevşetmek, dinlendirmek ve enerji toplamak için harika bir asanaydı. Öğrencilerimin ilk yoga deneyimi olduğu için yoga dersinde ne kadar yorulduklarını düşünürlerse düşünsünler ders bittikten sonra müthiş bir enerjiyle dolacaklarını bilmiyorlardı.

Yavaş yavaş uyandırdım sınıfı “savasana”dan. Bağdaşta oturduk. Yoganın, beden, zihin ve ruh birliği ve bütünlüğü olduğunu ve bu nedenle gevşeyip dinlenip enerjiyle dolabildiğimizi söyledim. Her ne kadar ders boyunca zihnimizi susturmayı başaramamış olsak da, etrafımızda olan olaylardan etkilenmiş olsak da, yumurcakların nefeslerini duymuş ve onlara gülmüş olsak da, dikkatimiz dağılmış olsa da, bu ilk yoga dersimizdi. Zaman içinde beden, ruh ve zihin birliğini ve bütünlüğünü sağlayabilecektik. Pes etmemeli ve yolculuğumuza devam etmeliydik.

Dersin sonunu böyle bağlamıştım. Öğrencilerimin gözlerini açtırdığım zaman bir alkış koptu sınıftan. İnanır mısınız bu güne kadar çok güzel geribildirimler almıştım öğrencilerimden ama böylesine bir alkış ilk defa alıyordum. Çok duygulandım ve çok hoşuma gitti bu geribildirim. Heyecanla eve geldim ve eşime anlattım. O gün ikinci dersimdi, yorulmuştum ama çok mutluydum.

Ertesi gün miniklerimle dersim vardı. Anaokuluna gittim ve bir tezahüratla karşılandım. “En sevdiğim öğretmenim benim” diye karşılıyordu beni dersime giren eğitmen arkadaşlarım. İşte bu her şeye değerdi. Demek ki, vermek istediğim enerjiyi verebilmiştim ve onlar da almıştı. Demek ki aramızda güzel bir etkileşim oluşmuştu. Zaten tüm çabalarımız bunun için değil miydi?

Reklamlar

hiç aklımda yokken dersim nasıl meditatif hale geldi?

Standard

Yaklaşık bir buçuk yıldır yoga dersi vermekteyim ama henüz hiç bir dersimde öğrencilerime meditasyonu deneyimletmemiştim. Geçen günkü dersim bizim için bir ilkti. Nedendir bilmiyorum. Belki hiss-i kablel vuku belki de o gün gerçekten benim de böyle bir derse ihtiyacım vardı. Denge üzerine yoğunlaşmaya karar vermiştim derse gitmeden önce. Yine akışımız denge üzerineydi ama daha çok konsantrasyona ve meditasyona yönlenmeye karar vermiştim.

BEN_4569

Ders başında müziği ayarladım. Öğrencilerimden istedikleri bir meditasyon oturuşuna geçmelerini istedim. Aslında aklımda meditasyon deneyimlemek yoktu. Birden ortam beni meditasyona itti. Günün stresini atmaları için öğrencilerime ilk başta burundan nefes alıp ağızdan nefes vermelerini ve bunu üç kere tekrarlamalarını söyledim. Nefesle rahatladıktan sonra, omuzlarını geriye ve aşağı doğru ittirip kulaklarından uzaklaştırmalarını ve omurgalarını dik tutmalarını hatırlattım. Artık meditasyona hazırdık. Fazla sözlü önergeye girmeden sadece nefese odaklanmalarını istedim. Gözler kapalıyken zihin dururdu ve nefese de odaklanıldığında anda kalmak çok daha kolay olurdu. Uzun değil sadece beş dakika kadar meditasyon deneyimledi öğrencilerim. Sonra yavaş yavaş oturduğumuz yerde lateral (yanlara) esneme, hafif bir burgu ve pelvik tilt ile devam ettik.

Ardından ayağa kalkarak “surya namaskara” (güneşe selam) ve “chandra namaskara” (aya selam) ile bedenimizi ısıtmaya başladık. Bunu “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “parsvakonasana” (geniş açı), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı baş dize) , “parivritta parsvakonasana” (ters geniş açı), “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle) ve “anjaneyasana” (alçak hamle) gibi ayakta kalça ve göğüs açıcı asanalar takip etti.

Kalça ve göğüs açıcı asanalara odaklanmamızın sebebi dersin zirve duruşunun “ardha chandrasana” (yarım ay) ve “parivrtta ardha chandrasana” (ters yarım ay) duruşu olmasıydı. Zirve duruşumuz bir denge duruşu olduğu için de öncesinde biraz dengemizi test etmek istedim.

Denge deyince, ilk akla gelen zemini sağlam kurmak. O nedenle öğrencilerimi “tadasana”da (dağ duruşu) beklettim bir süre. Önce ayak başparmaklarını yerden kaldırmalarını ama bunu yaparken diğer tüm parmaklarını yerde tutmaya çalışmalarını istedim. Sonra tam tersini, yani ayak başparmağını yerde tutarken diğer tüm parmakları kaldırmaya çalıştık. Ardından tüm ayak parmaklarını yerden kaldırırken bir dağ gibi sağlam durmaya çalıştık. “Tadasana”da doğru duruşu öğrenebilmek için ağırlığı ilk önce ayak parmaklarına sonra topuklara ve en son da tam orta noktaya vermeyi deneyimledik. Sonunda köklendik. Şimdi sıra birkaç denge duruşu denemeye gelmişti. “Garudasana” (kartal), “vrksasana” (ağaç), “urdhva prasarita eka padasana” (ayakta bacakları ayırma/split) bunlardan bazılarıydı.

Dersin ilk yarısında, yani zirve duruşuna hazırlanırken, öğrencilerin dikkatini çektiğim bir nokta daha vardı. Bir yılı aşkın süredir onlarla birlikte yoga yapmaktaydık. Ne kadar geliştiklerini görebiliyordum ve bu beni çok mutlu ediyordu. Artık asanaları daha özenli yapma ve asanalar arasında “su gibi”, “sessiz”, “kolay” ve “yumuşak” akmalarının zamanı gelmişti. Neden mi bahsediyorum?  Hani vinyasa akışlarında “ardha uttanasana”dan (yarım öne eğilme) “chaturanga dandasana”ya (şınav) zıplıyoruz ya, işte bu zıplayışı “paldır küldür”, “güm pat” gibi sesler çıkarmadan “yumuşacık” yapmaktan bahsediyorum. Aynı şekilde “adho mukha svanasana”dan (aşağı bakan köpek) öne zıplarken de aynı yumuşaklığı hissetmek. Sanki evde bir bebek uyuyormuş da biz bu boş zamanı sessizce bebeği uyandırmadan yoga yaparak geçirmek istermiş gibi… Yumuşakça bir asanadan diğerine akmak… Bu arada nefesi doğru ve etkin kullanmak… Öğrencilerimin arasına girdim. Ben de onlarla birlikte akmaya başladım. Öyle bir uyum sağlamıştık ki anlatamam.

Bu, öğrencilerim için yeni bir deneyimdi. İlk defa bu kadar yumuşak akışlar denemiştik. Karın kaslarını etkili kullanmak, bir asanadan diğerine yumuşakça geçişler ve sakin ve huzurlu nefesler… Dersin başında kısa bir meditasyon… Her şey dersin sonunda yaratmak istediğim etkiye katkıda bulunuyordu.

Zirve duruşundan sonra birkaç dengeleyici ve ters duruştan sonra sıra geldi “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme duruşu). Bugüne kadar bu grupla tüm derslerimde savasana sırasında sözlü yönerge veriyordum. Ayaklarınız rahat, bacaklarınız rahat gibi ayaktan başın tepesine kadar tüm bedeni tarayarak sözlü yönergelerle ve ardından yanlarına giderek öğrencilerimin bedenlerini masaj ile gevşeterek savasana yaptırıyordum. Bu sefer farklı bir ders istedim. Dersin teması farkındalık yaratmaktı. Tüm ders boyunca asanalar arası nefesin yardımıyla yumuşak geçişler yapmıştık ve bu nedenle bu dersin “savasana”sı da farklı olacaktı.

Savasana için sözlü yönerge vermeyeceğimi, anda kalmak için benim derslerde yaptığım gibi ayaktan başın tepesine kadar bedeni taramanın ya da nefeslere odaklanmanın iyi bir yöntem olduğunu hatırlattım. O derste savasanaya hiç müdahale etmeyeceğimi ve öğrencilerime kendi deneyimlerini yaşamalarını istediğimi söyledim. Kendi hallerine bıraktım onları ve müziği ayarladım. Yaklaşık beş dakikalık bir parçaydı. Kendim de “savasana”ya geçtim. Gözlerim kapalı, bedenim rahat, inanılmaz bir deneyimdi. Sanki öğrencilerimin ve benim enerjilerimiz birleşmiş ve etrafa yayılmıştı. Tamamen konsantre oldum ve meditasyona daldım diyebilirim. Şarkı bitti ve benim öğrencilerimi uyandırmam gerekiyordu ama kendim meditasyondan kalkmak istemiyordum ki. Kısık bir sesle yönergelere başladım ama yönergeleri dinlemeyebilirsiniz ve kendi istediğiniz zamanda uyanabilirsiniz diye de söyledim. Çünkü belki beden, zihin ve ruh henüz uyanmaya hazır değildi. Tıpkı benimki gibi… Yine de önce nefese yönlenin ardından ufak hareketlerle bedeni uyandırın, bacakları göğsünüze doğru çekin gibi “savasana”dan klasik uyanma yönergelerini verdim. Sonunda gözler hale kapalıyken oturma pozisyonuna geçtik. Avuç içlerini birbirine sürtüp ateş elementini canlandırıp gözlerimizin üstünü kapattık. Sonra elleri yavaşça aşağı kaydırarak göğüs önünde birleştirdik. Dersi bitirmeden önce birkaç cümleyle denge ve farkındalık üzerine dikkat çektim ve sonunda gözlerimizi açıp dünyaya geri döndük.

Öğrencilerimden aldığım geri bildirim inanılmazdı. Renkler gördüklerini, tamamen gevşediklerini, hiç mi hiç uyanmak ve kalkmak istemediklerini söylediler. Neden böyle olmuştu? Ben de onlarla birlikte meditasyona yatmıştım. Asanaları farkındalıkla yaparak ve denge ve nefese odaklanarak kendimizi gevşemeye ve meditasyona hazırlamıştık. Her şey bedeni, zihni ve ruhu hazırlamakla ilgiliydi. Sen vermek istediğin enerjiyi tüm ders boyunca işle ve neler olabileceğini ders sonunda gör… Farkında ol, nefese odaklan ve öğrencilerinle etkileşim içinde ol… Sonuç? Bilmiyorum ama denemeye değmez mi sizce?

herşey farkındalıkla başlar

Standard

Bir süredir çevremdekileri gözlemliyorum. Yoga hayatıma girmeden önceki yıllarda, tek başıma olmaktan nefret ederdim. Sürekli birilerini isterdim çevremde. Arkadaşlarım, ailemden birileri oldu mu yanımda hep mutlu olurdum. Yalnız kalmayı hiç sevmezdim. Kendimi ve zihnimi sürekli meşgul etmek isterdim. Böyle bir hayat mutlu ederdi beni eskiden. Alışveriş merkezlerine gidiyim, bir şey almasamda vitrinlere bakayım, boş boş dolanayım. Yanımda ya ailemden birisi ya da arkadaşlarım olsun. Oturalım yemek yiyelim, sonra biraz daha dolanalım. Sonra başka bir yere oturalım çay ya da kahve içelim ve günümüzü tüketelim. Ertesi gün yine aynı tempo tabii ki işten arda kalan zamanlarımda. O zamanlar çalışıyorumdum. Tam kendime göre bir işti bu. Vardiyalı çalışıyorum. Kimi zaman sabah erken başlayıp 14’de çıkıyordum. Kimi zaman ise öğlen 12’de başlayıp akşam 19’a kadar çalışıyordum. Haftada bir gün 19’da başlıyordum çalışmaya. Düşünsenize 19’a kadar o alışveriş merkezi senin bu alışveriş merkezi benim. Tüm bunlar yoga hayatımın bir parçası olmadan önceydi.

BEN_4569
Yaklaşık yedi sene önce yogayla tanışmam hayatımı tamamen değiştirdi. Öncelikle bedenimde hissettim bu değişiklikleri. Bel ve boyun ağrılarım geçti ve bedenim daha esnek hale geldi. İnanır mısınız hala bedenim esnemeye devam ediyor. Eskiden yeteri kadar esnek olmadığım için yapamadığım asanaları yapabildiğimi görüyorum. Yoganın güzelliği de bu. Sürekli gelişiyorsun ve değişiyorsun ve bunu gözlemleyebiliyorsun.
Bugün bedensel değişikliklerden bahsetmek istemiyorum. Hayatımdaki değişikliklerden bahsetmek istiyorum. Neden değiştim? Nasıl bir değişimdi bu?
Birçok yazımda belirtmiştim. Yoga üstadı Patanjali, yogayı sekiz dallı bir sistem olarak açıklamaktadır. Bu sistem, dallardan birini halledip sonra bir sonraki aşamaya geçmek gibi bir şey değildir. Sistem bir bütündür. Biri olmadan diğerinin olması beklenemez. Ama illa ki ilk basamaktan başlamak gerekmez yoga yolculuğuna. Nitekim, günümüzde üçüncü basamak olan “asana”lardan başlanır. Daha sonra yoganın felsefi boyutu devreye girer ya da girmez. Bu kişinin yogaya nasıl yaklaştığına ve ne kadar içselleştirdiğine bağlı olarak değişir.
Ben de yogaya “asana”lardan başladım. Önce bedenimi esnettim ve geliştirdim. Zaman içinde yoga felsefesi dikkatimi çekti. Zihnim esnemeye başladı. Bilincim gelişti. Başka bir boyuta geçtim adeta. İşte bu noktada da, ailem ve arkadaşlarımla aramda kopmalar başladı. Yanlış anlamayın. Kopma derken, küslükten bahsetmiyorum. Ancak arama biraz mesafe koymaya başladım. Frekanslarımız değişmeye başladı. Aynı şeylerden zevk almamaya başladık. Başka başka konuşmaya başladık. Algımız ve bilincimiz tamamen farklılaşmıştı. Yoga, beni tamamen başka bir algıya ve bilince götürmüştü.
Hal böyle olunca da, artık tüm boş vaktimi alışveriş merkezlerinde geçirmek istemiyordum. İlla ki yanımda birilerinin olması gerekmiyordu. Kendi kendime de yetmeye başlamıştım. Hatta, kendi kendime olmak beni çok mutlu etmeye başlamıştı. Kendi başıma oturmak, müzik dinlemek, kitap okumak, kendi kendime yoga yapmak… Yalnızlık, aslında korkulacak bir şey değildi. Zihnimi sürekli meşgul etmem gerekmiyordu. Bir cafede tek başıma oturup çevremi izlemek benim için yeni bir deneyim haline gelmişti. Gözlemlemek… İnsanların ne kadar değişik olduğunu farketmek ve hatta postürlerine (duruşlarına) dikkat etmek… Yeni bir deneyimdi benim için…
Bu süreç içinde, işyerinde de farklılaştım. Dedikoduları dinlemek ya da dedikodu yapmak beni çok mutsuz etmeye başlamıştı. İşim olmadığı zamanlarda, birileriyle “laklak” edeceğime, kitabımı açıp bir iki satır okumak, kendimi geliştirmek, yeni bilgiler edinmek beni daha mutlu ediyordu artık.
Farklılaştıkça, algı sistemim değiştikçe ve bilincim yükseldikçe, o hayatın içinde kalamayacağımı anladım ve işimden ayrıldım. Yoga eğitmeni oldum. Bu sefer de benzer bir süreç içinden geçmeye başladım. Öğrencilerimi izlemek ve onları gözlemlemek… Bedenlerini, postürlerini incelemek… Gün be gün bedensel, ruhsal ve zihinsel olarak değişip geliştiklerini görmek… Yani hayatım izlemek, gözlemlemek ve farketmekten ibaret olmuştu.
Artık alışveriş merkezlerinde aylaklık etmek istemiyordum. İstemeyince de gitgide azalmıştı alışveriş merkezi ziyaretlerim. Tabii ki bir şey almam gerektiğinde gidiyordum ama “erkekler gibi” “nokta atışı” yapıyordum. Mesela mı? Bir kazak mı alacağım. Her zaman tercih ettiğim bir dükkana giriyor ve hızlıca göz atıp üzerime bile denemeden bir kazak alıp çıkıyordum. Bu kadar basitti.
Tüm bu yeni yaşam tarzım sevdiklerimle aramda biraz mesafe açmıştı. Ailemle ve arkadaşlarımla arama bir nevi soğukluk girmişti çünkü artık benzer zevklerimiz yoktu. Bir tarafın bilinci yükselip farkındalık seviyesi arttığında ve öteki tarafınki yerinde saydığında, böyle bir mesafe ve soğukluk kaçınılmazdı.
Bu konu nereden mi geldi aklıma? Geçenlerde yoga dersimde öğrencilerimden biri benzer bir düşüncesini ortaya koydu. O da benim gibi, kendini toplum içinde “yabancı” hissetmeye başlamıştı. Zaten yogaya gönül veren ve yogayı “asana”ların dışında algılayıp felsefesinin içine girebilen, meditasyona yönelen ve bilincini sürekli geliştirmeye çalışan kişiler, er ya da geç topluma “yabancılaşacaklardı”. Bu, bilinç ve farkındalık seviyesinin gelişmesinin doğal bir sonucuydu.
Peki biz ne yapacaktık ya da ne yapmalıyız? Tabii ki geri adım atmayacağız. Bizler daha bilinçli ve daha farkındayız. Dünyaya ve olaylara daha farklı açılardan bakabiliyoruz. İşte bu yüzden de, çevremizdeki arkadaşlarımız ve ailemize de farklı bir açıdan bakabiliriz. Yoga felsefesinin bir başka kucaklayıcı ilkesini, “kabullenme” ilkesini uygulayıp herkesi olduğu gibi kabullenebiliriz. Çevremizdekilere daha anlayışlı davranıp, onları oldukları gibi kabullenip, onlarla vakit geçirirken hem onları hem de kendimizi mutlu edebiliriz. Herşey bilinç, farkındalık ve kabullenmeyle başlar. Değişikliklere hazır olun…

neden kaybetmekten korkarız?

Standard

İnsanlara, hayvanlara, bitkilere, eşyalara bağlanmak… Bağlılık… Son zamanlarda yaşadığımız bazı olaylar bana bu konuyu düşündürttü. Bağlanmak mı bağlanmamak mı? Ya da çevremizdekilerle hiç bağ kurmamak mümkün mü? Hangisi doğru? Kafanız karıştı değil mi? Benim de karıştı.

312136_10150366021071416_275246722_n

Şimdi soracaksınız bana “nereden çıktı bu konu böyle” diye. Bir iki hafta önce çok değer verdiğim ve güvendiğim fitness eğitmenlerinden biri, üye olduğum spor tesisinden ayrıldı. Aslında bir aydır ayrılıp ayrılmamayı düşünüyordu ve bana bu düşüncesinden bahsetmişti. Sonunda ayrıldı. Tam bir ayrılık sayılmazdı bu. Bundan böyle alanda bulunan eğitmenlerden biri olmayacaktı. Dışardan sadece özel dersler ve grup dersleri vermek için gelecekti. Bu fitness eğitmeninin ayrılma kararı beni derinden etkiledi. Niye mi? Çünkü yaklaşık bir sene boyunca benim kişisel eğitmenimdi. Haftada iki kere baş başa özel ders yapıyorduk. Ona güveniyordum. Fitness programlarımı o ayarlıyordu. Ben, öyle her eğitmenin yaptığı programı beğenen ve her grup dersine giren biri değilim. Biraz seçiciyim bu konuda. Karalar bağlayıverdim mi hemen!

Bir de işin alışkanlık ve bağlılık yönü vardı. Ne olursa olsun bir sene özel eğitmenin olmuştu bu fitness eğitmeni arkadaşım. Son bir sene özel ders yapmadık ama onun derslerini çok zorunlu olmadıkça kaçırmıyordum. “Leb demeden leblebiyi anlama” misali, ben onun halinden, tavrından, duruşundan hangi hareketi yaptıracağını bile çoğu zaman kestirebiliyordum. Tarzına alışmıştım. Grup derslerinde “adam gibi” çalıştırıyordu. Gerektiğinde “canımızı çıkartıyordu.” Beni de kendi tarzına uydurmuştu. Kendi yoga derslerimde, ben de öğrencilerimin canını çıkartıyordum. Tıpkı sevgili fitness öğretmenim gibi.

İşte tüm bu alışkanlıklardan ve bağlılıktan ötürü, sevgili eğitmen arkadaşımın alan eğitmenliğinden ayrılacak olması beni derinden sarstı. Hemen bağlılık, alışkanlık ve bağımlılık konularını düşünmeye başladım. İnsandık sonuçta, çok kolay bağlanabiliyorduk. İstediğim kadar yoga eğitmeni olayım, yoga felsefesine inanayım ve uygulamaya çalışayım olmuyordu işte. Yine de “bağlanıyordum.”

Bu bağlardan nasıl kurtulacaktım diye düşünürken bir olay daha geldi başıma. 17 yaşındaki köpeğim biraz rahatsızlandı. Aslında bir iki senedir mide-bağırsak sisteminde sorunlar vardı. Yine de idare ediyorduk. Yaklaşık iki sene önce karaciğerine iyi gelen bir köpek maması vermeye başladık. Ondan önce, genellikle biz ne yersek onu yiyordu. Tabii ki et, özellikle de tavukla besleniyordu. Tüm bu yedikleri köpeğimizin mide-bağırsak sistemini bozmuş, karaciğerinin yağlanmasına sebep olmuş ve biraz da kan değerlerini yükseltmişti. Tıpkı insanlar gibi, öyle değil mi?

Neyse, bir haftalık tatile gittiğimizde onu da götürdük. Yolumuz oldukça uzundu. Araba yolculuğu 17 yaşındaki köpeğimize biraz zor gelmişti. Bir-iki gün kendine gelemedi tatil beldesinde. Üç-dört gün iyi hissetti kendini. Sonra da döndük. Bu sefer, yaşadığımız şehirde iki-üç gün kendine gelemedi. Mide-bağırsak, yeme-içme ve gezme saatleri değişti. Hepsi birden köpeğimizin poposundaki bir kitlenin kanamasına neden oldu.

O gün eve geldiğimde evi kan gölü içinde buldum. Köpeğimin yarası kanamış ve evin içi “sanki cinayet işlenmişçesine” bir hal almıştı. Köpeğim de titriyordu. Hemen aldım veterinere götürdüm. Kanı durdurmak için iğne yaptılar ve ertesi gün hemen cerrahi bir operasyonla o kitleyi almaya karar verdiler. Ertesi gün yine gittik ama kan değerleri biraz yüksek çıktığı ve kansızlık çektiği için ameliyat yapamadılar. Bir hafta boyunca kan değerlerini düşürmeye ve kan depolaması için vitamin ve ilaç takviyesi yapmaya karar verildi. Sonra tekrar bir kan tahlili yapılacak ve sonuca göre ya ameliyat yapılacak ya da bilmiyorum ne olacak.

903886_10151511415218812_1463427462_o

İşte köpeğimin başına gelenler ben de “kaybetme korkusu” yarattı. Neden “kaybetme korkusu?” Hiçbir şeye bağlı ve bağımlı olmasak, kaybetme korkumuz olur muydu? Tabii ki olmazdı. Kaybetme korkusu, sadece ve sadece “bağlı ve bağımlı” olduğumuzda gelişen bir duygu. Köpeğime öylesine alışmıştım ki! Beraber büyümüştük adeta. 17 senedir bizimleydi. Evimizin bir ferdiydi. Ona bağlanmıştık ve belki de ilk defa “somut olarak” onu “kaybetme” riskiyle karşı karşıyaydık. Yaşı ileri olduğu için, anestezi ve ameliyat riskliydi. O yüzden de tüm bu tetkikler ve ilaç desteği yapılıyordu.

Bu iki olay, beni bu konuyu sorgulamaya itti. “Bağlılık”, “bağımlılık” ve “bağlı olmak”. Yoga üstadı Patanjali’nin derlediği yoga sutralara göre, yoganın dayandığı iki temel ilke vardır. Biri “abhyasa” (pratik) ve diğeri de “vairagya” (bağlanmamak). Bu iki temel ilkeyi uygulayarak, gerçek benliğimize ulaşabiliriz.

“Abhyasa” yani “pratik”, sürekli sakin ve dingin olmak ve bu sakinliği ve dinginliği korumak için bir şeyler yapmak anlamına gelir. Bu nedenle pratik uzun süreli olmalı ve asla sekteye uğramamalıdır.

“Vairagya” ya da Türkçe anlamıyla “bağlanmamak”, bağımlı olduğumuz şeylerden vazgeçmek demektir. Bu bağımlılıklar, “gerçek benliğimizi” görmemizi engelleyen korkular ve hoşnutsuzluklar olabilir. Ya da herhangi bir kişiye, hayvana, bitkiye ya da eşyaya aşırı bağlılık ve bağımlılık şeklinde sirayet edebilir.

Bağlanmamak, bizi “doğruya”, “gerçeğe”, “benliğimize” ve “manevi şahsiyetimizi” anlamaya götürür. Oysa bağımlılıklar, yaşam tarzımız, davranışlarımız, sözlerimiz ve düşüncelerimiz yoluyla bizim “daha ulvi bir deneyim” yaşamamızı engeller.

“Abhyasa” (pratik), bizi daha sakin ve durağan bir duruma getirecek şeyleri yapmak demektir. Zihin, çevredeki cisimlere karşı ilgisini kaybettiği zaman ve onları artık istemediği zaman, “bağlanmamak” ilkesi kendiliğinden devreye girmiş demektir. En basit ifadesiyle, “bağlanmamak”, vazgeçmek, koyuvermek, işi oluruna bırakmak ve serbest bırakmak demektir. Bu sözde basit ama uygulamada zor bir süreçtir. Bir şeyden vazgeçmek, öncelikle “zihinde” başlar. Zihin vazgeçmezse ve bırakmazsa, biz asla vazgeçemeyiz.

“Bağlanmamak”, isteklerin, arzuların, düşüncelerin ve duyguların durdurulması ve zihnimizdeki “ben bağlı değilim, ben bağımlı değilim” gibi cümlelerin susması demektir. Eğer zihnimiz içten içe böyle söylüyorsa, bu noktada “vairagya”dan bahsetmek mümkün değildir. Bu noktada, zihnimizin neye bağlandığını anlamaya çalışmamız gerekir.

Patanjali’ye göre, “bağlanmamak” kişiliğimizin derin katmanlarına doğru yol alan bir süreçtir. Kısaca ne anlatmak istediğini açıklayım. Yoga üstadı Patanjali, öncelikle, kişilere ve cisimlere karşı olan daha yüzeysel bağlılıklardan başlayıp, zaman içinde daha süptil ve psişik güç ve deneyimlere karşı bağımlılıklarımızdan da vazgeçmemizden bahsetmektedir. Patanjali’ye göre, eninde sonunda bu tür süptil ve psişik bağımlılıklar yüzünden de biz kendi benliğimizi anlayamayız ya da bu süreç biraz uzun sürer.

Özetleyecek olursak, öncelikle çevremizdeki insanlara, hayvanlara, bitkilere ve nesnelere karşı bir bağlılığımız vardır. Bu bağlılıklardan kurtulduğumuzda özgürlüğün birinci aşamasına ulaştık demektir. Sonrasında, meditasyona, “prana”ya (yaşam enerjisine), beş elemente, duyulara ve zihnin daha derin katmanlarına bağımlılıklar kurtulma gelir. Son olarak da, “guna” olarak adlandırdığımız maddi doğanın üç haline bağlılıktan vazgeçmek gerekmektedir. İnsan her zaman maddi enerjinin bu üç halinin etkisi altındadır. “Sattva guna” insanı gelişme ve yükselişe, “Tamo guna” çöküntü ve inişe, “Raco guna” ise ortalama hayata yöneltmektedir.

Tüm bu bağlılıklardan kurtulduğumuzda, bilinç seviyemiz yükselir, artık herhangi bir şeye bağlanmayız ve “samadhi”ye (sonsuz mutluluk ve huzur) ulaşırız.

Bence zor bir yolculuk. Sizce de öyle değil mi? Ama imkânsız değil. Tüm bu bağlardan, bağımlılıklardan ve bağlanmalardan kurtulmak ve özgür olabilmek kolay bir süreç değil. Sonuçta hepimiz insanız. Şehir hayatını terk edip dağda inzivaya çekilip bir keşiş olarak yaşamıyoruz. Şehir hayatının içinde, istekler ve arzular ile yaşıyoruz. İstersek uzun yıllardır yoga yapıyor olalım, öyle ya da böyle, mutlaka bazı şeylere karşı bağlılık ve bağımlılık hissedebiliriz. Bu bir insan, bir hayvan, bir bitki, bir cisim, kılık kıyafet, çanta, ayakkabı, seyahat ya da herhangi bir şey olabilir. Bu durumda ya alıp başımızı gideceğiz şehirden, inzivaya çekileceğiz ve dünyanın nimetlerinden uzak bir yerde “bağımlılıklarımızdan” vazgeçerek, gerçek benliğimize ulaşmanın ve gerçek anlamda bir “yogi/yogini” olmayı deneyeceğiz; ya da şehir hayatı içinde elimizden geldiğince kendimizi, ruhumuzu ve zihnimizi terbiye etmenin yollarını arayacağız. Dünyanın nimetleri içinde “bağımlılıklarımızdan” ve “bağlılıklarımızdan” vazgeçmeye çalışacağız. Bence meşakkatli bir yol ama denemeye değer. Eğer bunu başarabilirsek işte o zaman “gerçek anlamda bir yogi” ve “gerçek anlamda bir ermiş” olabiliriz bence…