Monthly Archives: Aralık 2016

yeni yıl

Standard

Küçükken henüz iki haneli yaşlara geçmediğimiz dönemlerde yeni yıl benim için yılın en güzel zamanıydı. Hâlbuki o zamanlarda ülkemizde bu kadar çeşitli olanaklar yoktu. Yeni yıl coşkusunu yaşayıp hissedebileceğimiz süslü mü süslü ışıklı mı ışıklı alışveriş merkezleri yoktu. O zamanlarda sadece pastanelerde hissedebilirdiniz yeni yılın geldiğini… Bir de okulda yediğimiz öğle yemeğinde…

thumbnail_img_20161230_121220_548

Yeni yıl günü okul tatil havasında olurdu. Öğle yemeğinde aşçıbaşı amcamız Noel Baba kılığına girerdi. Yemek her zamankinden daha güzel olurdu. Daha doğrusu biz çocukların hoşuna gidecek yemekler olurdu. Ders yapılmazdı. Tüm gün eğlenirdik. Akşamları ise annemler biz çocukları bir evde toplarlar, kendileri de eğlenceye giderlerdi. Demiştim ya yeni yıl coşkusunu pastanelerde hissedebilirdiniz diye… Biz çocukları da mutlu edebilmek için mutlaka pastaneden yeni yıla özel bir pasta alınırdı. Annemler eve geldiğinde uyumuş olurduk. Küçükken yeni yıl bizim için arkadaşlarımızla oyunlar oynamak, pasta yemek ve 12’yi görmeden uykuya yenik düşmekti.

Günler haftaları, haftalar yılları, yıllar yılları kovaladı… Tek haneli yaşları geride bıraktık… İki haneli yaşlar geldi çattı. 20’li yaşlara kadar her şey güllük gülistanlıktı. 20’ler ile 30’lar arasında ise yılbaşı eğlenceleri dışarıdaki mekânlara taştı. Sabahlara kadar içki, müzik ve dans… 30’lardan 40’lı yaşlara vardığımızda ise işin rengi yavaş yavaş değişmeye başladı. Yeni yıl artık eskisi kadar heyecan verici değildi. O coşkuyu kaybetmiştik. 20’li ve 30’lu yaşlarda heyecanla ve coşkuyla süslenen evin ve yılbaşı ağacının yerini “aman yine yılbaşı geldi. Ne yapacağız ki? Nasıl eğleneceğiz ki? Her zamankinden daha sıkıcı oluyor yeni yıl eğlenceleri” gibi söylemler almaya başladı. Yine de arkadaşlarla paylaşılan yılbaşı gecelerinin tadına doyum olmuyordu. Çılgınlar gibi “âlemlere akmanın” yerini dostlarla “keyif sofrası” ve “sohbetleri” almaya başlamıştı.

Ve işte yine yeni yıl geldi çattı. Heyecan ve coşku var mı? Pek yok. Ne var derseniz? Yeni yıl için hedefler var. Amaçlar var. Yeni şeyler öğrenme ve kendini geliştirme isteği var. Sürekli okuma ve öğrenme isteği var. Gezme ve yeni yerler görme isteği var. Sergiler gezme, seminerler dinleme, kendimi geliştirme isteği var. Yoga konusunda daha ileri gitme, yapamadığı “asana”ları (duruş) yapma, en azından yapamadığı “asana”ları deneme ve yolculuğun tadını çıkarma azmi var. Kendim için yeni başlangıçlar yapma arzusu var. Yeni bir hobi edinme isteği var. Herkesin “neden yapmıyorsun” dediği kitap yazma dileği var. Yeni yıl, yeni istekler, hedefler, amaçlar, arzular, başlangıçlar… Ve yeni yılda tüm bunları yapma ve gerçekleştirme azmi…

2015’in son yoga dersinde uzun bir meditasyon ve “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) sonrasında öğrencilere dillendirdiğim şey… “2016 geldi ve geçti. 2016 tarih oldu. 2016 geçmiş oldu. Yogada geçmiş bizi ilgilendirmiyor. Geçmişe müdahale edemiyoruz, geçmişi değiştiremiyoruz. Geçmiş geçmişte kaldı ve unutun gitsin. 2017… Yeni bir yıl, yeni istekler, arzular, hayaller, hedefler, amaçlar… Ama henüz gelmedi. 2017 gelecek. Gelecek de şu an çok uzak… Sadece planlarımız ve hedeflerimiz var ama geleceğin bize ne getireceğini bilemediğimiz için üzerinde fazla kafa yormaya gerek yok. O an geldiğinde bakarız duruma. Peki ya şimdi, şu an? İşte tek gerçek şimdi ve şu an… Şimdi’nin, şu an’ın, içinde bulunduğumuz an’ın tadını çıkarmaya bakmalıyız. Biz konuşurken, yazarken bile şimdi, şu an geldi geçti. Şu an’da geçmiş oldu. Yeni yılda hedefimiz bu olsun. Sadece ve sadece içinde bulunduğumuz an’ı keyifle yaşayarak bir saniye öncesini ya da bir saniye sonrasını düşünmemek… Sadece ve sadece an’ı, şimdi’yi yaşayarak aslında tüm arzularımızın, hedeflerimizin, isteklerimizin ve hayallerimizin bizden o kadar da uzak olmadığını fark ederek…

Bir de umut olsun…  Umut hep olsun… 2017, ülkemiz ve dünyamız için daha güzel, daha huzurlu, sıkıntılardan uzak ve barış dolu bir yıl olsun… Sabahları daha aydınlık günlere uyanalım. Akşam gözlerimizi kapatırken huzur içinde gözlerimizi yumalım… Sevgi olsun, herkes birbirini daha çok sevsin… Herkes birbirini anlayabilsin… Barış, huzur, mutlu ve umutlu olalım… 2017!. Özellikle ülkeme daha aydınlık günler getir, olur mu?

kış aylarında yoga

Standard

21 Aralık kış gündönümü… Geldi ve geçti… Yılın en kısa günü ve en uzun gecesi… Bu sene daha da uzun ve daha da karanlık sanki… Ülkemizde bitmek bilmeyen terör olayları ile günler sanki daha uzun ve karanlık hale geliyor… Bir de yaz saati uygulamasının devam etmesi günleri daha da karanlık hale getiriyor. Sabah uyandığımızda kapkaranlık bir güne uyanıyoruz. İş ya da okul için yollara döküldükten bir süre sonra gün aydınlanıyor. Sabahları uyanmak daha zor hale geliyor. Gün ışığının insanlar için ne kadar önemli olduğunu ve biyolojik olarak gün ışığına göre yaşamakta olduğumuzu aydınlanmak bilmeyen bu kış sabahlarında daha iyi anladık galiba…

IMG_6821

Zaten kış ayları geldi mi moralim oldukça bozuk olur. Yıllardır yoga yapan ve yogayla yaşayan bir insan olduğum halde, hayatın ikiliğine ve zıtlıklarına (düalitesine) bir türlü alışıvermiş değilim. Aslında birçok alanda kabullenmiş durumdayım bu ikili dengeyi (düaliteyi). Ama iş yaz ve kış döngüsüne geldiğinde nedense yaz benim için ağır basıyor. Açıkçası, yaz varsa kış da var söylemi benim bir türlü içimden gelerek dillendirdiğim bir söylem değil. Üstüne üstlük bir de karanlık sabahlara uyanmak beni ne hale getirmiş olabilir; bir düşünün isterseniz.

Kış… Soğuk, karanlık, kuru ve sert… Tüm bunlar “Ayurveda” (Hint yaşam biliminde) üç beden yapısından “vata dosha”ya tekabül eder. “Vata dosha”, akla hafif, havadar ve yaratıcı gibi sıfatları çağrıştırır. Bu beden yapısının temel özelliği, değişkenliğidir. “Vata dosha”nın, en önemli görevi merkezi sinir sistemini denetlemesidir. Bu “dosha”nın dengesi bozulduğunda kaygı ve depresyondan klinik zihinsel sorunlara kadar değişik sinirsel rahatsızlıklara açık olabiliriz.

Kış aylarında, soğuk, kuru ve sert havayla birlikte, “Ayurveda”ya göre vücut tipimiz ne olursa olsun, bedenimizdeki “vata” oranı yükselir. Bedenimizdeki “vata” oranı yükseldiğinde de yapabileceğimiz en iyi şey, köklenmeye yönelik yoga asanaları yapmaktır. Bu nedenle, kış aylarında yoga çalışmalarımızda köklenmeye ağırlık vermek ve o an ne yapıyorsak yapalım farkındalığımızı köklerde ve köklenmede tutmamız gerekir.

Vücudumuzda “vata” oranı yükseldiğinde neden köklenmemiz gerekmektedir? “Vata”, sadece soğuk, karanlık, kuru ve sert gibi sıfatları değil aynı zamanda hafif ve havadar gibi sıfatları da içinde barındırır. Dolayısıyla, bedenimizde “vata dosha” arttığı zaman, kendimizi daha hafif, havadar ve uçuyor gibi hissetmemiz çok normaldir.

Bu nedenle vücudumuzdaki “vata”yı daha da arttırmamamız aksine azaltmamız ya da bir anlamda dengelememiz gerekir. Eğer yoga çalışmalarımızda, “vata”yı arttıran ters duruşlara ağırlık verirsek, daha çok “sirsasana” (baş duruşu), “adho mukha vrksasana” (kol duruşu), “pincha mayurasana” (önkol duruşu) yaparsak, bedenimizdeki “vata”yı arttırız, zihnimizi yorarız ve kendimizi sabırsız hissederiz. Aynı zamanda hep uçuyormuş gibi bir duyguya kapılırız, kıpır kıpır olup yerimizde duramayız, bir noktaya odaklanamayız ve dikkatimiz dağılır.

Kış aylarında, kendimizi fiziksel, duygusal ve ruhsal açıdan dengelemek için, özellikle bu tarz şikayetlerimiz varsa, köklenmeye ağırlık vermeliyiz çünkü büyük bir olasılıkla bedenimizdeki “vata dosha” artmış demektir. Yogadaki ayaktaki duruşlar, özellikle “tadasana” (dağ duruşu), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen) ve “vrksasana” (ağaç duruşu), bizleri köklendiren ve “vata dosha”yı düzenlememize yardımcı olan duruşlardır. Bu ayaktaki duruşlar, gücümüzü arttırmakla kalmaz, aynı zamanda bizim ayaklarımızın üstünde daha sağlam ve dengeli durmamızı sağlar.

Aslında sadece ayaktaki duruşlarla köklenmeyiz. Amacımız eğer köklenmekse, her duruşta köklerimizi hissedebiliriz. Nasıl mı? Mesela “paschimottanasana”yı (batıya bakan duruş/oturarak öne eğilme) ele alalım. Bu duruşta, dikkatimizi oturma kemiklerimize verirsek, ve kendimizi oturma kemiklerimizden yere doğru iyice köklendirmeyi amaçlar ve bu hissi yakalarsak, yoganın oturarak yapılan duruşlarının birinde de köklenmeyi sağlamış oluruz.

Aynı şekilde, arkaya eğilmeleri yaparken de köklenebiliriz. Mesela bhujangasana (kobra) ve salabhasana (çekirge duruşu) yaparken, bir taraftan göğsümüzü yukarı kaldırırken bir taraftan da karnımızdan yere iyice köklenebiliriz.

Burgular da bedenimizdeki “vata” oranının düzenlenmesine yardımcı olur. Yalnız burada dikkat etmemiz gereken bir nokta, nefesimizi tutmamamız ve nefesimizin rahatça ve özgürce akmasıdır. Eğer nefesimiz özgür, rahat ve bütün değilse, o zaman vücudumuzdaki “vata dosha” artar.

Kış aylarında, soğuk havayla birlikte soğuk algınlığı, nezle ve grip olma ihtimalimiz arttığı için göğüs kafesini, boğazı ve sinüsleri açan asanalara odaklanmak da faydalı olabilir. Bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile ısıttıktan sonra, “ustrasana” (deve), “dhanurasana” (yay) ve “salabhasana” (çekirge) gibi arkaya eğilmeler ile göğüs kafesini açabilir; “salamba sarvangasana” (omuz duruşu) ve “matsyasana” (balık) gibi asanalar ile de boğazı temizleyip arındırabiliriz.

Tüm bu bedensel yoga asanalarının yanında, “ujjayi pranayama” (ujjayi/kahraman nefesi) ile bedeni ısıtmak da kış ayları boyunca bedende artan “vata dosha”yı dengelemek için iyi bir yöntem olabilir. Kışın bedeni ısıtabilecek diğer teknikler ise, “bhastrika pranayama” (körük nefesi) ve “kapalabhati kriya” (kafatası parlatan arınma yöntemi)dir. “Kapalabhati”, bedenden balgamların atılmasına yardımcı olabilir.

Şu an yaşamakta olduğumuz soğuk, kuru ve sert kış aylarında, kendimizi yeryüzüne, toprağa, zemine köklendirmeye çalışarak bedenimizdeki “vata dosha”yı düzenleyebiliriz. Ayakta duruşları yaparken, bir yandan yere iyice köklenip, bir yandan da tabanlarımızdan yükselen enerjiyi fark etmeye çalışmalıyız. Bir taraftan kendi enerjimizi aşağı doğru akıtırken, öteki taraftan da yeryüzünün, toprağın, zeminin bize verdiği ve yerden yükselen enerjiyi her yoga duruşunda hissetmeye odaklanmalıyız.

Köklenmek, hayatın en temel esaslarından biridir. Herkes, her şey bir yere ait olmak, köklere sahip olmak ister. İşte kış ayları köklenmemiz ve aidiyetimizi geliştirmemiz için hepimize bir fırsat… Hayatta ikili bir denge (düalite) varsa, ayaklarımızın yerden kesilmesi gereken ana kadar — yani yaz aylarına kadar– köklenmeye devam etmeliyiz. Ne de olsa köklenmenin sonunda ayaklarımızın yerden kesileceği günler de gelecek.

güven ve cesaretle…

Standard

Son zamanlarda yoga derslerine gittiğimde öğrencilerde hep aynı yorgunluk, bıkkınlık, mutsuzluk ve güvensizlik… Herkes gergin, herkes korkuyor ve herkes tedirgin… Üst üste gelen terör saldırıları bu kasvetli ve karanlık kış günlerinde bedenlerimizin ve ruhlarımızın yorgunluğunu, bıkkınlığını, mutsuzluğunu ve güvensizliğini arttırıyor. Derse gittiğimde öğrencilere ne çalışmak istediklerini sorduğumda, “bizi rahatlatacak, bir saatliğine de olsa huzurlu ve mutlu hissettirecek bir şey çalıştırın” cevabını alıyorum. Bu nedenle bu hafta yoga derslerinde göğüs kafesini esnetecek akışlara ağırlık verdim.

2009-2010 tum fotolar 006

Bu haftaki üç değişik yerdeki dersimde arkaya eğilmelere odaklanarak göğüs kafesini esnetmeyi amaçladım. Derslerin zirve duruşu “urdhva dhanurasana” (tam köprü) olacaktı. Derse başlamadan önce öğrencilere, “bugün derste köprü duruşunu deneyeceğiz. Köprü denerken geriye doğru bakabilmeyi, geçmişe doğru bakabilmeyi, bilinmeze doğru bakabilmeyi çalışacağız. Geriye doğru bakabilmek ve kollarımıza güvenip bedeni yükseltebilmek cesaret isteyen bir şey. Eğer korkularımız varsa, şu an hayatımızda bir şeylerden korkuyorsak, cesaretle göğsümüzü açamayabiliriz. Ama en azından güven ve cesaretle bunu dener ve sonunda sevgi, coşku ve mutluluğa doğru yol alabiriz.”

Ve ders başladı. Ders boyunca göğüs kafesini ve kalça fleksör kaslarını esnettik ve omuzları geriye doğru çevirebilmek için omuz kuşağı üzerine çalıştık. Zirve duruşunu üç aşamada denetmeye karar vermiştik. İlk denemede “setu bandhasana” (yarım köprü) yapacaktık. Nefes alırken bedeni sırta kadar yerden kaldıracak ve ikinci nefesi alırken omuzları biraz içeri doğru sokarak göğüs kafesini yukarı ve ileri doğru açmaya çalışacaktık. İkinci denemede yine “setu bandhasana” ile başlayacak, bu duruşa yerleştikten sonra kolları başın yanında yere yerleştirip başın tepesini yere koyacaktık. Bu duruş bizler için o gün imkansızsa yine sadece “setu bandhasana” yapacaktık. Üçüncü sefer ise tam köprü deneyecektik. İkinci duruştaki gibi yerleştikten sonra nefes alırken kolların üzerinde yükselip başı yerden kaldıracaktık ve tam köprüyü yapacaktık. Duruş o gün için bize zor geliyorsa birinci ya da ikinci aşamada bekleyecektik.

Derslerde her üç duruşu da yapanlar, sadece yarım köprüyü yapanlar, birinci ve ikinci aşamaları deneyenler oldu. Herkes kendi bedeninin ve ruhunun o gün elverdiği kadarıyla duruşu denedi ve yapabildiği kadarını kabullendi.

Öğrenciler uzun bir “savasana”da (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) dinlenirken ben de düşüncelere dalmıştım. Tüm öğrenciler yaşadığımız olaylardan dolayı mutsuz, umutsuz, üzgün, kırgın, bıkkın, yorgun ve güvensiz hissediyordu. Herkes korkuyordu. Ne kadar etkilenmediğimizi düşünsek de terör saldırılarından güvensiz, yorgun ve umutsuz hissediyorduk. Her gün — doğru ya da yanlış — ihbarlar sosyal medyada dolaşıyordu. Oraya gitmeyin, buraya gitmeyin. Bedenler yorgun olmasa da ruhlar yorgundu. Tüm yaşananlar güvensizlik, yorgunluk, umutsuzluk doğuruyordu. Bu ruh halinden çıkmak için geriye eğilsek ve göğüs kafesi esnetsek bile istenilen sonucu alamayabiliyorduk. Belki daha önceden çok rahat bir şekilde geriye eğilebiliyorduk ama belki artık geriye eğilirken sıkıntı çekiyorduk. Acaba ruhumuz, kalbimiz ve vicdanımız ağır mı gelmeye başlamıştı? Peki ya korkular? Her gün üzerine yenisi eklenen korkular? Ve bu korkuları yenecek cesaretten yoksun olmak? Artık kendimizi bir şeyler yapacak kadar cesur hissetmemek? Güven ve cesaretle adım atamamak… Bıkkınlık duymak ve tüm bunların verdiği ağırlıkla göğüs kafesini yerden kaldıramamak…

nefes boyunca…

Standard

Yoga derslerinde son zamanlarda en çok karşılaştığım soru nefesin nasıl kullanılacağı… Yoga akışlarını yaparken açıldığımız, göğüs kafesini açtığımız ve alanımızı genişlettiğimiz her duruşta nefes alırken kapandığımız, göğüs kafesini kapattığımız ve alanımızı daralttığımız her duruşta nefes vermekteyiz. Öne eğilirken nefes verip omurgayı düzeltirken nefes almaktayız. Biz eğitmenler, nefes yönergelerini akış içindeyken vermekte ve öğrencileri yönlendirmekteyiz. Yine de derslerde sürekli nefes ile ilgili sorularla karşılaşmaktayız. Hal böyle olunca da nefes konusunda ayrıntılı bilgi vermek gerekmekte…

IMG-20151226-WA0016

Nefes ile en çok karşılaştığım sorunlardan biri yoga derslerinde nefesin burundan alınıp verilmesi… Diğer tüm fiziksel aktivitelerde nefes ağızdan verilirken yogada burundan nefes vermeyi tercih etmekteyiz. İlk defa yogaya gelenler genellikle nefesten burun verme konusunda sorun yaşayabilmekte.

Nefes ile ilgili ikinci sorun ise “vinyasa” (akış) sırasında uzun zamandır yoga yapan kişilerin nefeslerini uzatabilip derinleştirmesi ve yogaya yeni başlayan kişilerin onlar kadar uzun nefes alıp veremedikleri için akış sırasında tıkanıp kalmaları… Bu sorunla çoğunlukla spor tesislerinde ders verirken karşılaşmaktayız çünkü tesislere ve dolayısıyla derslere yeni üyeler katılmakta… Çoğu yoga stüdyosunda bu sorun temel yoga dersleri, ileri seviyede yoga dersleri ile çözülmekte. Ancak spor tesislerinde bu şekilde bir ders sınıflandırması olmadığı için uzun zamandır yoga yapan bir gruba aniden yeni bir kişi gelebilmekte… Böyle bir durumda orta seviyede ya da ileri seviyede bir ders yapıyorsak gerek “asana”lar (duruş) ve “vinyasa” (akış) konusunda gerekse nefes konusunda sorunlarla karşılaşabilmekteyiz. Eski öğrenciler çok derin nefes alıp verebilirken ve her bir “asana”ya bir nefes ayırabilirken yeni gelen öğrenciler bir “asana” boyunca belki birkaç nefes almak vermek zorunda kalabilmekte…

Nefes ile ilgili belki de en önemli sorun ise nefesin tutulması. “Vinyasa” yaparken biz eğitmenler nefes yönergelerini vermekte ve öğrenciler de buna uygun hareket etmekte. “Vinyasa”ların arasına eklediğimiz bir “asana” ya da o dersin zirve duruşu öğrenciler için zor bir duruş ise öğrenciler hemen nefeslerini tutmaya başlıyor. Özellikle arkaya eğilmeleri çalıştığımızda ya da kol denge duruşlarında… Ters duruşlar da cabası… Nefesi tuttuğumuz zaman kalp atışlarımız hızlanıyor, adrenalin yükseliyor ve “asana”yı yapma şansımız varsa bile sempatik sinir sistemi devreye girdiği için o duruşu yapabilme şansımız kalmıyor. Halbuki nefesi tutmasak, sanki meditasyon oturuşundaymışçasına gibi nefes alıp vererek nefesi sakin tutsak, kalp atışlarımız sakin olsa parasempatik sinir sistemi devrede olur ve o “zor” duruşu yapabilme şansımız olabilir. Yogada yapmak istediğimiz şey nefesi hep sakin ve derin tutabilmek, beyin dalgalarını yavaşlatabilmek, zihni sakinleştirebilmek ve böylece parasempatik sinir sistemini devreye sokup en zor duruşu bile “sakin ve huzurlu” bir şekilde yapabilmek… Ne yazık ki nefesi tuttuğumuz anda bu bahsettiğimiz süreçten uzaklaşıyoruz.

Yoga akışlarında beden ile nefesi uyumlu hale getirmek istiyoruz. Her bir “asana”da bir nefes… Nefes ver “uttanasana” (ayakta öne eğilme) nefes al “ardha uttanasana” (ayakta yarım öne eğilme), nefes ver “chaturanga dandasana” (alçak şınav) nefes al “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek), nefes ver “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek)…

Öğrencilerle bir ders boyunca “surya namaskara” (güneşe selam) ve aralara eklediğimiz birkaç “asana”yı çalıştık. Sadece nefesi izleyerek… Önce üç sayıda nefes alıp vermeyi denedik. Her bir “asana”yı üç sayıda nefes alırken ya da verirken yapmak… Daha sonra beş sayıda nefes alıp vermeye başladık. İlk başta beş sayıda nefes alıp vermek öğrencilerin kimisine zor geldi. “Surya namaskara”lara devam ettikçe nefesler açıldı, beden ve ruh biraz daha uyumlu hale geldi, birbirinden ayrı hareket etmek yerine birbirine uymaya çalıştı. Ve sonuçta her bir “asana”yı beş sayıda tamamlamaya başladık. Her bir “asana”nın hakkını vererek ve akışlar içinden hiçbir asanayı geçiştirmeden…

Her bir nefeste bir duruş… Her bir nefes boyunca bir duruş… Nefes alma bittiğinde o duruşun en son hali… Sanki her bir duruş o günün zirve duruşuymuş gibi düşünüp o duruşu yapmak ve duruşu nefes boyunca uzatmak… Yoga, bedenin, zihin ve ruhun aynı anda bir arada ve uyumlu olması demekti. Eğer “asana”lar yoganın fiziksel ve bedensel boyutuysa, nefes de yoganın ruh boyutuydu. İkisini bir araya getirdiğimizde ve nefes ile beden uyumlu hale geldiğinde tek yapmamız gereken zihnin de bedeni ve nefesi izlemesini sağlamaktı. Ama öncelik beden ve nefes uyumuydu…

ruhun zihinle savaşı…

Standard

Yogada neden savaşçı duruşu (virabhadrasana) ve savaşçı dansçı gibi savaş üzerine “asana”lar (duruş) ve akışlar olduğunu merak eden ve bu konuda sorular yönelten öğrencilerle sık sık karşılaşıyorum. Yoga gibi sevgi ve huzur üzerine eğilen bir felsefede nasıl oluyor da “savaşçı” duruşları ve dansı olabiliyor? Ya da yoganın yazılı belgeleri arasında “Bhagavad Gita”daki (Efendinin Şarkısı) savaş? Aslında tüm bu savaşlar zihin ve ruh arasında… Ve yogada verilen tüm mücadele zihin ile ruhu bir araya getirebilmek için…

20150202_104809

Geçenlerde derse gittiğimde öğrenciler değişik bir şey çalışmak ve daha önce bir kere yaptığımız “savaşçı dansı”nı yeniden yapmak istedikleri söyledi. Daha önce bu dansa çalışırken bedeni “yin yoga” (duruşlarda en az üç dakika bekleyip kasları ve derin bağ dokularını esnetmek) ile hazırlayıp sonra dansı birkaç bölüme ayırarak çalışmıştık. Bu defa “vinyasa” (akış) ile hazırlanmak ve dansı öyle denemek istedim.

“Savaşçı dansı”, denge, hamle duruşları ve hamle ile çömelme arası duruşları içeren bir “yang” (akışlı, eril enerjinin yoğun olduğu) bir çalışmaydı. “Surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile bedeni ısıttıktan sonra “vinyasa”ların arasına “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrık öne eğilme) ve “water bug” (su böceği) duruşları ile kasık kaslarını esnettik. Dansın başında savaşçı ataklara başlamadan önce tek bacak üzerinde durup gücünü toplayıp atak yapacağı için tek bacak üzerinde dengeli bir şekilde durmaya çalıştık. Geriye çekilmeler de hamle duruşu ile çömelme arası bir duruş olduğu için bu duruşlara da “yin yoga”nın “golden seed” (altın tohum) dansı ile hazırlandık.

Neden savaşçı? Neden savaş? Yoganın yazılı kaynaklarından “Bhagavad Gita” da bir savaş üzerinedir. Her ne kadar bir destan olsa da ve her ne kadar gerçek bir savaşı anlatıyormuş gibi gözükse de, aslında “Bhagavad Gita” zihin ile egonun savaşı üzerinedir. Destan, M.Ö. 3102 yılında Padava ve Kaurava aileleri arasında geçen bir savaşı anlatmaktadır. O gün derste dans için hazırlanırken bir anda bu destan aklıma geldi ve dansı bu şekilde anlatmaya ve anlaşılır kılmaya karar verdim.

“Şöyle bir durum hayal edin. Bir karar vermeniz gerekiyor ama kalbinizle yani ruhunuz ile zihniniz farklı şeyler düşünüyor. Kalbiniz ile zihninizin savaşını düşünün. Sürekli çekişmesini… Hangisi kazanacak? Ya da hangisinin söylediği daha doğru?” “Önce tek ayak üzerinde atak yapmadan sağlam durun. Gücünüzü toplayın ve ataklara başlayın. Üç ataktan sonra geri çekilip düşmanınızın ne yaptığına bakın. Kalpten karar vermeyi tercih ettiyseniz düşmanınız zihin.. Bir gözünüz geride olsun. Her an oradan size doğru bir hamle gelebilir. Ve sonunda tekrar tek ayak üzerinde dengede durun ve sonucu izleyin.”

Tıpkı Mahatma Gandhi’nin yorumuyla “Bhagavad Gita”da “Lord Krishna”nın bilinci, “atları kamçılama”nın arzuları kontrol altına almayı, “araba”nın bedeni, “Arjuna”nın egoyu, “arabanın tekerleri”nin zamanı ve “savaş”ın yaşamın kendini temsil etmesi gibi “savaşçı dansı” da yaşamın içinde ruhumuz ile zihnimizin savaşını anlatmaktaydı. Kararlarımızı kalbimizle mi yoksa mantığımızla mı vereceğiz? Kararlarımızı ruhumuzla mı yoksa zihnimizle mi vereceğiz? Ya da ruhumuzla mı hareket edeceğiz yoksa “ego”muz “bilincimiz” mi bizi yönlendirecek? İşte tüm savaş bunun üzerineydi…