Category Archives: Uncategorized

güven mi risk mi?

Standard

Hayatınızda sizler için güven mi önemli yoksa risk alabilen bir kişi misiniz? Günlük hayatınızı yaşarken güvenli bölgede kalmak mı yoksa zoru seçip bilinmeze doğru yürümek ve risk almayı mı tercih edersiniz? Bu hafta yoga derslerinde çakralar üzerinde yoğunlaşmaya devam ediyordum. O günkü derste sıra “manipura çakra”ya (karın çakrası) gelmişti. Ve akışta içimizdeki güç ve mücevher üzerine çalışacaktık. Dersin teması hayatta güvenli bölgede kalmak ve kendimizi hiç zorlamadan güven içinde bilindik bir akış yaşamak mı yoksa bilinmeze doğru yol alıp güvenli bölgeden çıkıp riske girmek miydi?  

Ders boyunca karın kaslarını güçlendiren “asana”lar (duruş) yaptık ve dersin ilk yarısı zirve duruşu için hazırlandık. Zirve duruşu bizi güvenli bölgeden çıkaracak bir duruş olmalıydı. Bu duruşu denerken risk almalıydık.  

Bu akışı sabah ve akşam iki ayrı derste de yaptırmıştım. Her iki ders için iki ayrı zirve duruşu seçmiştim çünkü sabah grubu ve akşam grubundaki kişiler bazı duruşları çok iyi yapıyor bazılarında ise  zorlanıyordu. Amaç güvenli bölgeden çıkıp risk almaksa her iki grup da risk almalı ve karın çakrasını etkinleştirmeliydi. Bunun için bir derse zirve duruşu “bakasana” (karga duruşu) diğerinde ise “eka hasta bhujasana” (tek el kol denge duruşu) idi. İki duruş da katılımcıların her zaman yapmaya alışık olmadığı ve o gün derse katılanları zorlayacak, güvenli bölgeden çıkaracak ve onların risk almasını sağlayacak duruşlardı.  

“Bakasana”yı denediğimiz derste bazı öğrenciler güvenliği bir kenara bırakıp risk almak için duruşu denediler. Kimileri sadece tek ayağını kaldırdı, kimileri ise sadece dizlerini kollarına dayayıp ayaklarını yerde tutarak güvenli bir şekilde kalmayı tercih etti.  

“Eka hasta bhujasana” denediğimiz derse ise yine aynı şeyi gözlemledim. Bazı öğrenciler sadece kalçalarını esnetip bacaklarını omuzlarının üzerine yerleştirip orada beklemeyi tercih ederkin kimileri kalçalarını yerden kaldırmayı denedi.  

O gün derslerde gözlemlediğim şey “mat” üzerinde yaptığımız her şeyin tamamen kişiliğimiz ile doğru orantılı ve alakalı olduğu idi. Eğer ayakları sağlam yere basan kişilersek, denge duruşlarında ve risk almada zorlanıyorduk. Ya da hayatı çok ciddiye alan kişiler değilsek ve hayata biraz eğlence olarak bakıyorsak, bu tarz duruşlar ve dersler bizim için sadece eğlence ve keyif haline geliyordu. Sonuçta hayatı çok ciddiye alıp güvenli bölgede yaşayıp ayaklarımızı yere mi basmalıydık yoksa güvenli bölgeden çıkıp risk mi almalıydık? Hayat o kadar da ciddi bir şey miydi? Azcık eğlence ve riskin bize ne zararı olabilirdi ki?  

Reklamlar

neden?

Standard
  • Bazen yoga yazıları niçin yazdığımı ve gerçekten neden bu kadar çok uğraştığımı kendime sorduğumu fark ediyorum. Evet, yazı yazmaktan çok hoşlanıyorum ve sanki ben bu hayata bir şeyler yazmak için gelmişim. Yine de, yazılarımın gerçekten okuyup okunmadığını ya da birilerine faydalı olup olmadığını düşünmeden edemiyorum. Böyle düşüncelere kapıldığımda da yazmaya ara veriyor ve bir süre kendi kendime kalmayı tercih ediyorum. Sonra öyle bir an geliyor ki, hayat bana neden yazmam gerektiğini bir kere daha hatırlatıyor.

Birkaç haftadır yine yazılara ara vermiştim. Grup ve özel dersler ve de yoga eğitmenlik eğitimi çok zamanımı almakta. Özel hayatımda yapmam gerekenler de cabası… Ne zaman yazı yazmak için bilgisayarı açsam, blog yazmak yerine kendimi eğitim için not tutarken ya da araştırma yaparken buluveriyorum. Oysa ki ben, blog yazmalıyım. Beni mutlu eden şey bu. Ne ara kendimden ve beni mutlu eden şeylerden bu kadar uzaklaştım?

Bu sorunun cevabını hayatın günlük akışı bana yeniden hatırlattı. Bir sabah, birlikte eğitim verdiğim arkadaşımın telefonu ile neden yazmam gerektiği sorusunun cevabını aldım. Arkadaşımın stüdyosuna bir telefon gelmiş. Telefonda konuştuğu kişi çok ciddi derecede bel fıtığından mustaripmiş. Doktorlar, ameliyat olması gerektiğini söylemişler Bu kişi, internetten bel fıtığı ile ilgili araştırma yaparken fıtık hakkında yazdığım bir yazıya rastlamış ve bu yazı üzerinden araştırma yaparken de arkadaşımın stüdyosunu bulmuş ve telefonla ulaşmış. Arkadaşım, bu kişiyi stüdyoya deneme dersi için davet etmiş ve onunla faydalı bir ders yapmış. Kişi, dersten sonra çok rahatladığını ve uzun zamandır bu kadar iyi hissetmediğini söylemiş.

Ders sonrası arkadaşım beni arayıp bu konuda beni bilgilendirdiğinde bir süredir aramakta olduğum cevabı bulduğumu fark ettim. Ben neden yazı yazıyorum? Uzun zamandır bu sorunun cevabını arıyordum ve tatmin edici bir cevap da bulamadığım için boşa kürek çektiğimi düşünüyordum. Halbuki aslında yazdığım yazıları belki de sadece bir kişi için yazıyordum. Sadece bir kişi faydalanacaktı o yazıdan ve belki bugün, belki yarın, belki de bir yıl sonra faydalanacaktı ama o yazı o “tek bir kişiye” şifa olacaktı. Daha önce de yazılarımda paylaştığım bir hikayeyi hatırlattı bu olay bana. Yıllar önce bir gazetecinin paylaştığı Lauren Tseley’nin bir öyküsü:

“Bir zamanlar yazılarını yazmak üzere okyanus sahiline giden aydın bir adam varmış. Çalışmaya başlamadan önce sahilde bir yürüyüş yaparmış. Bir gün sahilde yürürken plaja doğru baktığında dans eder gibi bir hareketler yapan bir insan silueti görmüş. Başlayan güne dans eden biri olabileceğini düşünerek gülümsemiş ve ona yetişebilmek için adımlarını hızlandırmış. Yaklaştıkça bunun bir genç adam olduğunu ve dans etmediğini görmüş. Birkaç adım koşuyor, yerden bir şey alıyor ve yumuşak bir hareketle okyanusa fırlatıyormuş. Biraz daha yaklaşınca seslenmiş:

Günaydın. Ne yapıyorsun böyle?

Genç adam durmuş, başını kaldırmış ve cevap vermiş:

– Okyanusa denizyıldızı atıyorum.

– Sanırım şöyle sormalıydım demiş, bilge adam. Neden okyanusa denizyıldızı atıyorsun?

– Güneş çoktan yükseldi ve sular çekiliyor. Eğer onları suya atmazsam ölecekler.

– Ama delikanlı, görmüyor musun ki kilometrelerce sahil var ve baştan aşağı denizyıldızıyla dolu. Hiçbir şey fark etmez.

Genç adam kibarca dinlemiş, eğilerek yerden bir denizyıldızı daha almış ve denize doğru fırlatmış.

– Bunun için fark etti.

Bu cevap bilgeyi şaşırtmış. Ne söyleyeceğini bilememiş. Geriye dönmüş, yazısının başına geçmek üzere kulübesine gitmiş. Gün boyunca bir şeyler yazmaya çalışırken genç adamın görüntüsü gözünün önünden gitmemiş. Aklından çıkarmaya çalışmış, bir türlü olmamış. Nihayet akşama doğru fark etmiş ki, o koca bilim adamı, o büyük şair, bu gencin davranışının özünü kavrayamamış. Çünkü bu gencin aslında yaptığının evrende bir gözlemci olmayı ve olup biteni izlemeyi değil, evrende bir oyuncu olmayı ve bir fark yaratmayı seçmek olduğunu anlamış. Utanmış. O gece sıkıntı içinde yatmış. Sabah olduğunda bir şey yapması gerektiğini bilerek uyanmış. Yataktan kalkmış giyinmiş sahile inmiş ve o genci bulmuş. Ve bütün sabahı onunla okyanusa denizyıldızı atarak geçirmiş.”

Belki de sadece bir yazı deyip geçiyorum ama belki de o yazdığım tek bir yazı “tek bir kişinin” yani “tek bir denizyıldızının” hayatında bir fark yaratacak. Yazılarımdan umudu kestiğim ve niye yazdığımı sorguladığım bir anda bana yeniden ilham veren bu kişiye gıyabında teşekkür etmek istiyorum. Hayatımda yoga olduğu için, yoga ile kişilere ulaşabildiğim için, yoga ile elimden geldiğince kişilere bedenen, ruhen ve zihnen destek olduğum için ve hem kendi hayatıma hem de başkalarının hayatına dokunabildiğim için şükrediyorum. Bundan daha iyi nasıl olunur?

farkında ve uyumlu olmak…

Standard

Bir süredir yoga dersleri ve eğitimleri dolayısıyla çok yoğundum. Süregelen derslere yetişirken bir yandan da yoga eğitmenlik eğitimi için yeni kitaplar okuyor ve kitapçığı hazırlıyordum. Tabii ki eğitmenlik eğitimi işinde yalnız başıma değildim. Kendisi de gerçek bir “yogini” olan arkadaşım ile birlikte baş koymuştuk bu işe… Yine de bir yandan derslere yetişmek, bir yandan eğitmenlik eğitimi için hazırlanmak bir yandan da özel hayatını idame ettirmek o kadar da kolay değilmiş. Tüm bu koşuşturma arasında yoga yazılarıma ara verdim. İstemeden de olsa…

Yeni yılı yaşadığım şehirden uzakta deniz kenarında karşıladım. Dört günlük bu kaçamak bana o kadar iyi geldi ki!. Meğer ne kadar çok ihtiyacım varmış şehirden uzaklaşmaya ve biraz kırsalda vakit geçirmeye… Kendi başıma kalmaya, denizi seyretmeye, denizi seyrederken bir şeyler yudumlamaya, yürüyüş yapmaya ve zaman mevhumu ve yetişme mevhumu olmadan birkaç gün geçirmeye… Bu kısa kaçamaktan döndüğümde de kendimi bilgisayar başında buldum. Yeniden yazmak için…

En son yazıyı paylaştığımdan bu yana derslerde o kadar çok şey deneyimledim ki!. Gerek yoga hakkında yazılmış kaynakları yeniden okumak gerekse daha önceden katıldığım eğitimleri gözden geçirmek ve tüm bunların sentezini yapmak beni sanki yürüdüğüm bu yolda biraz daha geliştirdi. Meğer uzun zamandır derslerde sadece bedensel çalışmalara odaklanmışım. Halbuki bu işin bir de ruhani ve zihinsel yönü de vardı. Yoga yolunda biraz daha derinleşmeye başladığımda derslerde de derinleşmeye başladım.

Yeni yıla girmeden önceki hafta eski yılı tamamlamayı ve o yıl ile hesapları kapatmayı amaçladım derslerde… Geçmiş, sadece geçmişti… Bize bir getirisi yoktu. Üstüne üstlük bizden çok şey götürüyordu. Bizleri keder ve üzüntüye boğuyordu. Ego dediğimiz şey, ya da zihin, geçmişten beslenerek büyümeyi ve kendine acımayı seviyordu. O halde 2017 yılı sona ererken geçmişten yani o yıldan yeni yıla herhangi bir yük getirmemeli her şeyi o yılda çözmeli ve bırakmalıydık. Bedensel, zihinsel ve ruhsal yüklerden arınmalı ve temizlenmeliydik. 2018 yılında ise ne geçmiş ne de gelecek odaklı olmalıydık. Gelecek de zihnin beslendiği hallerden biriydi. Gelecek, adı üstündeydi ya… Gelecek… Yani bilinmez… Bilinmezin getirdiği endişe ve korku… Üzüntü ve keder ya da korku ve endişelerle yaşamaya ne gerek vardı? Peki o zaman ne yapmalıydık? 2018 yılı için kendimize ne gibi bir yol çizmeliydik? Sadece ve sadece “an”ı yaşamalı, “an”da kalmalı, “şu an”a değer vermeli, “şimdi” nedir onu anlamalı ve “şimdi”yi deneyimlemeliydik. Bu amaçla şekillendirdiğim yoga dersleri nasıl mı oldu? Niyetimiz belliydi zaten. “Sadece ve sadece an’ı yaşamak, an’da kalmak, şu an’a değer vermek, Şimdi nedir onu anlamak ve şimdi’yi deneyimlemek…” Peki bu amaca ulaşmak için nasıl bir ders yapmalıydık? Nefesi ön plana çıkaran, nefes ile bedenin birlikte aynı anda uyum içinde hareketine odaklanan bir ders. Böylece beden ve ruh birliğini ve uyumunu sağlamış olacaktık. Ve tabii ki bu ikiliye zihin de katkıda bulunmalıydı. Zihin de bedeni ve nefesi takip edip izlerken, zihin de sadece eğitmenin dediklerini dinlemeli ve kendi bildiğini okumamalıydı. Her zaman alıştığı “vinyasa”lardan (akış) farklı akışlar yaptırmalı ve zihni şaşırtmalıydık. Böylece zihin kendi bildiğini okumak ve alıştığı yoldan gitmek yerine “an”da kalabilir otomatik olarak değil farkına vararak bir şeyler yapabilirdi… Yeni yıl için aldığımız en önemli karar neydi diye soracak olursanız… Günlük hayatta zor olsa da yapmayı başaramasak da, en azından tüm yoga derslerinde “an”da kalarak, “şu an”ı yaşayarak ve fark ederek, farkında olarak, otomatik olarak değil beden, zihin ve ruhun tam birlikteliği ve uyumu ile çalışmak…

yeni yıl

Standard

burcuyircali


Küçükken henüz iki haneli yaşlara geçmediğimiz dönemlerde yeni yıl benim için yılın en güzel zamanıydı. Hâlbuki o zamanlarda ülkemizde bu kadar çeşitli olanaklar yoktu. Yeni yıl coşkusunu yaşayıp hissedebileceğimiz süslü mü süslü ışıklı mı ışıklı alışveriş merkezleri yoktu. O zamanlarda sadece pastanelerde hissedebilirdiniz yeni yılın geldiğini… Bir de okulda yediğimiz öğle yemeğinde…

thumbnail_img_20161230_121220_548

Yeni yıl günü okul tatil havasında olurdu. Öğle yemeğinde aşçıbaşı amcamız Noel Baba kılığına girerdi. Yemek her zamankinden daha güzel olurdu. Daha doğrusu biz çocukların hoşuna gidecek yemekler olurdu. Ders yapılmazdı. Tüm gün eğlenirdik. Akşamları ise annemler biz çocukları bir evde toplarlar, kendileri de eğlenceye giderlerdi. Demiştim ya yeni yıl coşkusunu pastanelerde hissedebilirdiniz diye… Biz çocukları da mutlu edebilmek için mutlaka pastaneden yeni yıla özel bir pasta alınırdı. Annemler eve geldiğinde uyumuş olurduk. Küçükken yeni yıl bizim için arkadaşlarımızla oyunlar oynamak, pasta yemek ve 12’yi görmeden uykuya yenik düşmekti.

Günler haftaları, haftalar yılları, yıllar yılları kovaladı… Tek haneli…

View original post 445 kelime daha

neden burundan nefes?

Standard

Hayat bir okul. Üniversiteden mezun olup iş hayatına atıldığımızda ne kadar çok şey bildiğimizi düşünürüz ve çalıştığımız yerde bir sürü ukalalık yaparız değil mi? Halbuki üniversiteyi bitirmiş olsak da eğitim öğretim asla bitmez. Eğitim ömür boyu sürer. Hayat, bize devamlı yeni şeyler öğretir. Hayatımız boyunca durmadan gelişir ilerleriz. Yoga dersleri de böyledir aslında. Yoga eğitmeni olduğumuzda piştiğimizi düşünmemiz ne kadar yanlış. Her bir ders bir etkileşim ve alışveriş aslında. Her derste öğrencilerden yeni bir şey öğrenmemiz mümkün. Ya da onların bize yönelttiği sorular sayesinde kendimizi geliştirmemiz ve ilerletmemiz…

Geçenlerde öğrencilerden biri yoga yaparken neden burundan nefes alıp verdiğimizi sordu. Bir anda şaşırdım. Neden burundan nefes aldığımızı açıklayabilirdim ama neden burundan nefes verdiğimizi açıklayamazdım. Çünkü bu konuyu derinlemesine bilmiyordum. Söyleyeceğim her şey tahminden ibaret olacaktı. Bu konuyu araştıracağıma söz verip derse devam ettim.

Yogada nefes? Evet yogada “prana” dediğimiz şey en basit anlamıyla “nefes” demekti. Daha derin anlamdaysa “yaşam enerjisi” ve “yaşamda karşılaştığımız her tür fiziksel, zihinsel, ruhsal ve kozmik enerji” demekti. “Prana”, yaşam ve bilincin temel ilkesiydi. “Prana”, nefes, solunum, yaşam, enerji ve güç demekti.

“Pranayama” ise, iki kelimenin birleşiminden oluşmaktaydı. “Prana” ve “ayama.” “Ayama”, uzatma, büyütme, kontrol etme anlamlarına gelmekteydi. Yani “pranayama”, nefesin uzatılması ya da nefesin kontrol edilmesi anlamındaydı. “Pranayama”, nefes alma, nefes verme ve nefesi tutma aşamalarından oluşmaktaydı. Nefes tutma, hem nefesi aldıktan hem de verdikten sonra yapılabilmekteydi. Nefes almak, sistemi uyarmaktaydı. Nefes vermek ise, bedenden zararlı ve gereksiz şeylerin atılması demekti. Nefes tutmak, enerjiyi tüm bedene yaymaktaydı. “Pranayama” dediğimizde hem yatay bir genişleme, hem dikey bir yükselme hem de tüm akciğerlerin ve kaburgaların genişlemesinden bahsetmekteydik.

Nefes aldığımızda, göğüs kafesi genişlerken akciğerler taze oksijen ile dolmaktaydı. Nefes verdiğimizde, göğüs kafesi daralırken akciğerler boşalmaktaydı. Nefes tuttuğumuzda ise, kalp atışları yavaşlamakta ve kalp kası dinlenmekteydi.

Genel olarak dört tip solumadan bahsetmek mümkündü:

1) Yüksek/Klavikular (köprücük kemiği) soluma: Boyundaki kaslar akciğerlerin sadece üst kısımlarını harekete geçirir.

2) Interkostal/orta soluma: Bu solumada, akciğerlerin orta kısmında devrededir.

3) Alçak/diyafram soluması: Akciğerlerin alt kısımları devredeyken, akciğerlerin üst ve orta kısımları daha az devrededir.

4) Pranayamik soluma: Akciğerlerin her tarafı tam kapasite kullanılmaktadır. Nefes aldığımızda göğüs kafesi, karın şişerken nefes verdiğimizde tüm bölgeler söner. Göğüs kafesi ve karın yukarı, ileri ve yanları doğru genişler.

Yoga derslerinde, “pranayamik soluma” tercih edilmektedir. Derslerde, öğrencilerden nefesi burundan almaları istenir. Böylece bedene giren hava burnun içindeki yapılar sayesinde temizlenir ve ısınır. Hava boğazdan aşağı doğru iner ve akciğerlere ulaşır. Diyafram kası kasılınca kaburgalar yukarı ve ileri doğru hareket eder (interkostal kaslar), akciğerler genişler ve hava ile dolar. Nefes verirken diyafram gevşer, kaburgalar aşağı ve içeri doğru hareket eder (interkostal kaslar) ve akciğerler  küçülürken hava boşaltılır.

Yoga derslerinde içsel ve dışsal olarak genişlediğimizde, omurgayı uzattığımızda, kolları yana ya da yukarı kaldırdığımızda, öne eğilmeden ya da burgulardan çıkarken ve yerçekimine karşı duruşlardan kalkarken nefes almaktayız. İçsel ve dışsal olarak kapadığımızda, kolları merkeze getirdiğimizde, öne eğilirken ya da burgu yaparken ve yerçekimiyle uyumlu bir duruş yaparken nefes veririz.

Nefesi burundan almamızın sebebi, içimize aldığımız havayı temizlemek ve ısıtmaktı demiştik. Peki neden burundan nefes vermeyi tercih etmekteydik? Nefesi burundan verdiğimizde, beden nemini kaybetmemekte ve dolayısıyla da “dehidrasyon” (susuzluk) oluşmamakta. Burundan nefes alıp verdiğimizde, ağız sağlığımızı da korumaktayız. Ağzımızdan nefes aldığımızda diş etleri kurumakta ve ağzımızın izindeki asit miktarı artmakta. Burundan nefes alıp vermek, horlamayı ve uyku apnesini azaltmakta ve uykuyu düzene sokmakta. Ayrıca, burundan nefes alıp vermek, bedene alınan oksijen miktarını dengelemekte ve bedenimize oksijen ihtiyacı kadarını almamızı sağlamaktadır.

Tüm bunlara ek olarak, ağzımızdan nefes alıp verdiğimizde gereğinden fazla soluma yapmakta ve “hiperventilasyon”a (normalden daha hızlı soluk alıp verme ) neden olmaktadır. Yine ağızdan nefes kullandığımızda, sadece göğsün üst tarafı devrede olur ve diyafram devrede olmaz. Ağızdan nefes almak, boğaz yollarında kuruluğa ve öksürüğe neden olabilir.

Ayrıca, burundan nefes alıp vermek, akciğerlerimiz ve kanımızdaki karbondioksit seviyesi ile ilgili bir konudur. Karbondioksit seviyesi normal olduğunda, dokularımıza ve beynimize yeteri miktarda oksijen salgılanmakta. Birçoğmuz, karbondioksitin bizler için kötü olduğuna inanmaktayız. Ancak, karbondioksit olmazsa, bedenimizin ihtiyacı olan oksijeni alamayız. Karbondioksit seviyesi yeterli ve doğru miktarda olduğunda, kırmızı kan hücreleri taşıdıkları oksijeni salgılayabilmekte.

Bedenimizin kullandığı karbondioksit miktarını havadan değil, bedenimizden sağlamaktayız. Bu nedenle, doğru bir şekilde solunum yapmazsak, ihtiyacımız olan karbondioksit miktarını da üretemeyiz.

Akciğerler, karbondioksit depolamakta. Karbondioksit belli bir seviyenin altına düşerse, bir takım dengesizlikler hissetmeye başlamaktayız ve bunlar da belli semptomlar olarak karşımıza çıkmakta. Akciğerlerde yeterli miktarda karbondioksit olduğunda, soluma diyafram aracılığı ile yapılmakta.

Ağızdan nefes alıp verdiğimizde, akciğerlerdeki ve kandaki karbondioksit seviyesi azalır ve beyne ve dokulara daha az miktarda oksijen gider. Karbondioksit seviyesi az olduğunda, kanın PH derecesi alkalin seviyesine yükselir ve beyne bir mesaj yollanır. Beyin, solumayı durdurmak için diyaframı durdurur ve karbondioksit seviyesi artar. Kan PH derecesi yeniden sağlandığında ve bedende oksijen yeniden dolaşmaya başladığında, beyin diyaframa yeniden çalışmaya başlaması için bir sinyal yollar. Ve nefes döngüsü devam eder.

Diyaframı solumanın temel kası olarak kullanmazsak, akciğerlerdeki karbondioksit miktarını dengelemede sorunlar yaşarız. Ağzımızdan nefes alıp verdiğimizde, sadece göğsün üst tarafını kullanıp diyaframı kullanmayız. Göğüs kafesinde gerginlik hissedip, solumada sıkıntı hissedebiliriz. Diyafram sayesinde, bedenden atacağımız karbondioksit miktarını dengeleriz.

İşte tüm bu nedenlerden dolayı yoga çalışmalarında burundan nefes alıp vermeyi tercih etmekteyiz. Ruhsal ya da zihinsel boyutta ise, burundan nefes alıp vermek bedeni ve nefesi sakinleştirken zihni de dinginleştirmektedir. Burundan nefes alıp verdiğimizde, nefes alış veriş süresi uzamakta, nefesler derinleşmekte ve zihin de bu sayede dinginleşmektedir.

Sonuç olarak, “prana” sadece “nefes” demek değildi. O, “yaşam enerjisi”ydi. Prana”, nefes, solunum, yaşam, enerji ve güç demekti. Yoga dersleri de yaşamın bir parçasıydı ve dersler sırasında yeni şeyler öğrenmek mümkündü. Öğrencilerin öğrenme isteği ile bizlere sorduğu sorular biz öğretmenlerin de gelişmesi ve ilerlemesi için bir şanstı. O gün öğrencilerden biri yoga derslerinde neden burundan nefes alıp verildiğini sormamış olsaydı, ben de bu kadar derinlemesine araştırma yapmayacaktım. Her an bizlerin gelişmesi ve ilerlemesi için bir şans… Her yoga dersi bizlerin gelişmesi için bir olanak… Önemli olan gelişmeye ve ilerlemeye açık olmak… İyi ki varsınız sevgili öğrencilerim. Namas’te…

zamanı var!

Standard

Hayatta her şeyin bir zamanı vardır öyle değil mi? Bazen bir kitap alırsınız ve onu kütüphanenize yerleştirirsiniz. Belki günlerce, belki aylarca, belki de yıllarca orada kalır o kitap… Bir gün gelir ki eliniz istemeden o kitabın üzerine gider ve siz kendinizi o kitabı okurken bulursunuz. Ve işin ilginç yanı; kitabı okuduğunuz günlerde yaşadıklarınız o kitabın anlattıklarıyla örtüşüyordur. Çekim yasası mı? Belki de… Ya da içgüdüsel olarak o kitabı doğru zamanda elinize almak için eklersiniz. Bir çekim vardır, evet!. Belki çekim yasası, belki altıncı his, belki hiss-i kablel vuku, belki de sezgiler…

Bir yıl önce yayınlanır yayınlanmaz aldığım bir kitap vardı. Hatta geçen sene okumaya başladığım bir kitaptı bu. Elli-altmış sayfa kadar okumuştum. Geçen seneki eğitim yoğunluğum içinde okumaya devam edememiş ve kitabı yine kütüphaneye yerleştirmiştim.

Geçenlerde elim bilinçsiz bir şekilde kitabın üzerine gitti. Bu sene bir arkadaşımla birlikte yoga eğitmenleri yetiştirmeye karar verdik. “Her şeyi biliyoruz, ne kadar zor olabilir ki” diye düşündüğümüzde, ne kadar yanıldığımızı fark ettik. Hiç de o kadar kolay değildi ve bildiklerimizi tekrar gözden geçirmek, ayrıntılı çalışmak ve öğretebilmek için yeniden öğrenci olmak gerekiyordu.

Tam o sıralarda, okumak zorunda olduğum onca yoga kitabı varken ve hazırlamak zorunda olduğum onca ders varken, kendimi raftan aldığım bu kitabı okurken buldum. Ve kitabı bir türlü elimden bırakamadığımı fark ettim. “Burcu, bunda da vardır bir hayır diye düşündüm. Kendini akışa bırak ve oku. Demek ki bu kitaptan öğrenmen gereken şeyler var. Bu kitap, seni geliştirecek” diye düşündüm.

Gerçekten de öyle oldu. İçinde bilinçle, ruhla, zihinle, yaratım süreciyle, şükretmekle üçüncü gözle ilgili birçok şey buldum. Belki daha önce de bu konularda birçok kitap okumuştum. Ama bu kitapla bir kez daha tekrar etmiş ve taşlar yeniden yerine oturmuştu. Kitabı merak ettiniz değil mi? Metin Hara’nın “Dem” adındaki kitabı… İçinde kendimden, hissettiklerimden, unuttuklarımdan, hatırlamak istediklerimden çok şey buldum. Ama içindeki hikayelerden birisi beni en çok etkileyen şeydi. Bu yazımda sizinle onu paylaşmak istedim. Sevgili Metin Hara’nın “Dem” adlı kitabından bir alıntıdır:

“Usta ile çırak gün doğarken tapınakta meditasyon yaparlar. Meditasyon bittiğinde çırak sessizliği bozar ve “Ustam” der. “İzninizle size bir sorum olacak. Sizce yaşamın anlamı nedir?”

Usta bir süre sessizlik içinde düşünür. Hızla verilen cevapların zahiri, dinginlikle verilenlerin batını olduğunun bilincindedir. Akşamüzeri çırağın odasının kapısını çalar ve beraber bir yürüyüşe çıkmak istediğini söyler.

Birlikte ormana doğru yürürler. Usta birden durur ve öğrencisine ağacı işaret eder. Çırak da bir süre ağaca bakıp ustasını anlamaya çalışır ama nafile. Usta sabırla sessizlik içerisinde beklemeye devam eder. Bir süre sonra çırak, ustasının ağaçtaki yeni açan çiçekleri işaret ettiğini düşünür. Bu kez çiçeklere bakıp gülümser. “Sanırım ustam, yaşamın anlamı çiçeğin güzelliğini görmektir demek istiyor” diye düşünür.

Usta üzerindeki bir kumaşın bir parçasını yırtar. Bunu çırağın gözüne bağlar ve “Şimdi, yeniden hisset bu ağacı” der. Çırak şaşkındır. “Ama ustam” der. “Ben hiçbir şey göremiyorum ki?”

El yordamıyla çiçekleri arayıp bulmaya çalışır ağacın üzerinde. Çiçeğe dokunduğu an çiçeğin yapraklarının ipek kadar yumuşak olduğunu hissedip mest olur.

“Cennet, güzelliği bir duyunun hapsinden kurtarmaktır” der usta. Bir anda çırağın eline bir diken batar ve ani bir hareketle acı içinde çeker elini.

Bunun üzerine usta da, “Yaşam da, dikeni tanımak ama çiçeğe aşık olmaktan vazgeçmemektir” der.

Kıssadan hisse… Cennet de cehennem de bu dünyadaydı. Zihnimizdi bize cenneti de cehennemi de yaşatan… Geçmişte gezdiğimizde acı ve ızdırap, geleceğe yöneldiğimizde ise endişe ve kaygı yaşıyorduk. Halbuki, “dikeni tanıyıp çiçeğe aşık olmaktan vazgeçmezsek”, yaşamı artıları ve eksileri ile kabul edip yin ve yang’ları ile yaşamı yaşıyorduk. Kimi zaman “yin”, kimi zaman “yang”… Kimi zaman “mutlu” kimi zaman “mutsuz”, kimi zaman “neşeli” kimi zaman “kederli”… Önemli olan tüm bu zıtlıklar içinde, olumsuzluklar içinde yaşamı yaşayabilmekti…

Evet gerçekten de her şeyin bir zamanı vardı… Bu kitap, eğitimlere hazırlandığım bir anda bana “hızır” gibi yetişmişti. Zihin, ruh ve bilinç üzerine unuttuklarımı hatırlatıp yeni bilgiler ile yoluma ışık tutmuştu. Teşekkür ederim Metin Hara… Yazacaklarının devamını dört gözle bekliyorum. Yolumuzu aydınlatacağına inanıyorum. Namas’te!.

yeniye yer açmak…

Standard

Hayat bir alma verme döngüsünden ibaret… Ne kadar verirsek o kadar çok alırız. Her zaman almadan önce vermemiz gerektiğine inanmışımdır. Vereceğiz ki hayatımızda yer açalım ve o yeri de yenisiyle doldurabilelim. Tıpkı “Pay it forward” (İyilik bul, iyilik yap) filmi gibi… Film nasıldı hatırlıyor musunuz? Sorunlu bir aile hayatı olan Trevor isimli bir çocuk yeni rehberlik öğretmenin verdiği ödevde ideal bir dünya yaratır. Bu dünyada çevresinden iyilik gören biri hiç tanımadığı üç kişiye iyilik yapacak ve bir şekilde bu iyiliklerin karşılığını alacaktır. Trevor, bu mantıkla dünyanın daha güzel bir yer olacağına inanmaktadır. Bu sırada rehberlik öğretmeni başta olmak üzere hikayedeki karakterlerin hayatlarında değişiklikler olmaya başlar. Yapılan her iyilik bir şekilde karşılığını bulmaktadır. 

Bu hafta yoga derslerinde alma verme döngüsüne odaklanmaya karar verdiğimde aklıma bu film geldi. Almadan önce vermek ve yeni gelene yer açmak… Hayatımızda duygusal ya da fiziksel sıkıntı ve yorgunluk veren bazı şeylerden arınmayı dilemek ve böylece bizim için daha iyi olan şeylere yer açmak… Eskisinden kurtulmadan yenisine yer açmamız mümkün müydü? 

İşte bu nedenle bir hafta boyunca derslerde geriye eğilmelere odaklanıp göğüs kafesini esnetmeye yöneldim. Öğrencilerin yapmaktan bir o kadar çekindiği ama yapabildiklerini fark ettiklerinde de çok mutlu oldukları bir “asana”ya (duruş) odaklanmıştım. “Urdhva dhanurasana” (köprü duruşu)… Bu duruşu yapmamıza engel olan sırtımızdaki fiziksel ve duygusal yüklerden arınarak “asana”yı denemelerini istedim öğrencilerden… Kim bilir o günlerde zihnimizde ve kalbimizde ne gibi yükler vardı da bizi bu duruşu yapmaktan alıkoyuyordu? Öncelikle zihne ve duygulara odaklanmalarını istedim. Öncelikle zihinsel ve duygusal engelleri fark etmelerini ve ardından bu yüklerin aslında gereksiz olduğunu anlayıp onlardan arınıp duruşta yükselmelerini telkin ettim. Önce vermek, arınmak ve kurtulmak ardından yeni gelene açık olmak… Alma verme döngüsü…  

Bazılarımız daha çok verici insanlardır. Karşılık beklemeden herkese yardım etmeyi sever. Karşılık beklemeden verip kendisinden çok diğerlerini mutlu etmeyi tercih eder. Başkaları mutlu olduğunda onlar da mutlu olur. 

Bazılarımız ise daha alıcı insanlardır. Hayatta hep başrol oynamak isterler. Herkesin onları sevmesini, herkesin onlara ilgi göstermesini, herkesin onları beğenmesini ve takdir etmesini isterler. Hep kendileri almak isterler. İlgiyi, sevgiyi, alakayı, maddi ve manevi her şeyi kendi üzerlerine çekmek isterler. Ama bunu yaparken başkalarına ilgi göstermeyi ve onları mutlu etmeyi pek fazla düşünmezler. 

Hep verici hep alıcı olmak da aslında doğru bir şey değildir bence. Eğer hayat zıt kutuplardan ibaret ise, eğer hayatta “yin-yang” (eril ve dişil) enerji var ise, o zaman sadece alıcı ya da sadece verici olamayız. Kimi zaman almamız kimi zaman da vermemiz gerekir ki hayatı bir denge içinde yaşayalım.  

Dersin sonunda geldiğim noktayı soracak olursanız… Almadan önce vermeliydik. Bize sıkıntı ve acı veren şeyleri hayatımızdan çıkararak belki de bizim için çok daha iyi olacak şeylere yer açmalıydık. Vermeden alamazdık… Yeni bir şey için yer açmazsak yeni bir şey hayatımıza girmezdi. Aslında çok basitti bu döngü. Eski bir kazağımızı ihtiyacı olan birine vermeden yeni bir kazak alamazdık. Bu kadar basitti işte. Bunu maddi ya da manevi her şey için uygulayabilirdik. Hayatımıza girecek olan yeni şeylere yer açmalıydık. Dersin sonunda geldiğim nokta buydu… Biriktirmeden yaşamak ve almadan önce verip yeni gelene yer açmak…  

ay gibi…

Standard

Son zamanlarda yazı yazmaya biraz ara verdiğimin farkındayım. Bu aralar canım yazı yazmak istemiyor ve ben de tam da canımın istediğini yapıyor ve yazmıyorum. Canım istemediği halde yazı yazarsam, ruhumu inciteceğimi, kalbimin ve ruhumun istemediği bir şey yapacağımı ve bu yüzden de mutsuz olacağımı biliyorum. O halde yoga felsefesine uyuyorum ve zihnim ve ruhum uyumlu olmadıkça yazmıyorum.

Aslında yazı yazmayı çok seviyorum ve hayatımda ve derslerimde yazarak anlatacağım bir sürü olay oluyor. Ama nedendir bilmiyorum bu aralar kendi içimde kalmayı ve öncelikle her şeyi kendi içimde sindirmeyi istiyorum.

Peki tekrar nasıl yazmaya başladım? Öğrencilerimden birisi uzun zamandır neden yazı yazmadığımı sordu ve dört gözle yeni yazılarımı beklediğini söyledi. Böylesine bir soru geldiğinde kendimden utandım. Yazı yazarken tabii ki kendim için bir şey yapıyordum ama başkaları da yazılarımı okuyordu ve yeni yazılarımı bekliyordu. Yazmayarak aslında ben onların beklentilerini karşılamıyordum ve onları yazılarımdan mahrum bırakıyordum. Ne büyük laf değil mi? “Mahrum bırakmak”… O kadar da önemli bir şey yapmıyorum. Sadece başımdan geçenleri ve hissettiklerimi anlatıyorum. Hepsi bu!.

Evet, neden yazmaya başladığıma gelince… Öğrencilerimden birisi neden yazı yazmadığımı sorunca verecek cevap çok basitti. “Çünkü bu aralar canım yazmak istemiyor ve ben içimden gelmeyen bir şeyi zorla yapmak istemiyorum. Zorla yaptığımda, yaptığım o işten hayır geleceğini zannetmiyorum. Ne bana ne de başkasına faydalı olur bu.”

Öğrencimin cevabı ise beni yazmaya tekrar başlatan şey oldu: “Öğretmenim, siz ay gibisiniz. Nasıl ki ay güneşten aldığı ışığı ve enerjiyi geceleri dünyaya yansıtır; siz de bugüne kadar katıldığınız eğitimlerden, okuduklarınızdan, deneyimlerinizden edindiğiniz ışığı ve enerjiyi biz öğrencilerinize yansıtmalısınız. Yansıtmıyor değilsiniz. Daima yansıtıyorsunuz. Özellikle derslerde. Ama yazılarınızda bazen derslerde bahsedemediğiniz şeylerden bahsediyorsunuz ve yazılarınız daha derin ve daha ayrıntılı oluyor. O yüzden siz yazı yazmayı sürdürmeli ve tıpkı “ay gibi” bize ışık ve enerji yansıtmalısınız.”

Hayatımda duyduğum en güzel yorumlardan biriydi. Çok duygulandım, gözyaşlarımı tutamadım ve gözlerimden birkaç damla gözyaşı düştü. O gün tekrar karar verdim. “Ay gibi” olmalıydım. Daha çok kaynak okumalı, daha çok araştırmalı, daha çok öğrenmeli ve öğrendiklerimi “ay gibi” öğrencilerime yansıtmalıydım. Işık ve enerji olmalıydım. Teşekkür ederim sevgili öğrencim. İyi ki hayatıma girmişsin, iyi ki tanımışım seni ve iyi ki hayatımdasın… Senden öğreneceğim çok şey var. Önünde saygıyla eğiliyorum. Na’maste…

sonbaharda yoga

Standard

burcuyircali

Sararan yapraklar, serinleyen hava, azalan güneş ışığı, bulutlu gökyüzü ve ansızın bastıran yağmur… Evet yine bir sonbahar mevsimi… Ve 23 Eylül sonbahar gündönümü… Gün gece eşitliği. Yalnız bu gün ve gece eşitliği, 21 Mart’taki eşitlikten biraz farklı. 21 Mart geldiğinde, önümüzde hiç bitmeyeceğini düşündüğümüz yaz ayları olduğunu, günlerin uzayacağını, kuzey yarımküreyi daha sıcak, uzun ve aydınlık günler beklediğini biliyoruz. Oysa ki 23 Eylül, kuzey yarımküre için karanlık, kısa ve soğuk günlerin habercisi. Tüm bu coğrafi bilgilerden bize ne diye düşünebilirsiniz. Aslında bizi çok ilgilendiriyor. Bir süredir yazılarımı takip ediyorsanız, güneşin ve ayın beden, ruh ve zihinlerimizin üzerindeki etkisini fark etmişsinizdir. Tabii ki güneş ve ay ve değişen mevsimler yoga pratiğimizi de etkilemekte. Peki sonbahar gündönümünde ve bunu takip eden yaklaşık iki buçuk aylık sonbahar mevsiminde ne tarz yoga yapmalıyız?

2009-2010 tum fotolar 282

Bu konuyu açıklamadan önce, kısaca Hint yaşam bilimi, “Ayurveda”dan kısaca bahsetmeliyim. Sizlerin de bildiği gibi, Ayurveda bedenlerimizi “vata” “pitta” ve “kapha”…

View original post 800 kelime daha

koşulsuz güven…

Standard

Yaz rehaveti bana da çöktü. Kış aylarında düzenli olarak yazı yazabilirken, yaz geldiğinden beri dersler dışında kendimi açık havada yürüyüşlere, havuzda güneşlenmeye ve akşamları arkadaşlarımla vakit geçirmeye verdim. Hal böyle olunca da yazılar biraz aksadı. Yoga dersleri devam ediyor. Hatta kış aylarındaki yoga dersleri gibi kalabalık ve bir o kadar zevkli geçiyor. Her ders farklı bir deneyim oluyor benim için ve de farklı bir yazı konusu… Ama güneş tepemde parladığında ya da akşamları hafif serinlik çöktüğünde yaz günlerinin tadını çıkarmayı yazmaya tercih ettim ne yazık ki!.

Her şey bir yana, her bir yoga dersi benim için ayrı bir deneyim oluyor. Öğrencilerden aldığım geri bildirimler, öğrencilerle iletişim ve etkileşimim… Her gün yeni bir şey öğreniyorum ve her gün dersten çıktığımda kendimi zenginleşmiş hissediyorum.

Geçtiğimiz hafta akşam grup derslerinin birinde arkaya eğilmelere odaklandık. O gün sabah uyandığımda içimde bir huzursuzluk vardı sanki… Malum bu aralar gökyüzü de fazla hareketli. Ay tutulmaları, güneş tutulmaları, Merkür gerilemesi… Bunlarla ilgili yazılar okuduğumuzda acaba ruhsal olarak biraz etkileniyor muyuz? Belki de hava çok sıcak. Sırf bu yüzden biraz yorgun ve gergin hissediyorumdur. Kim bilir? Neyse, o gün iyi uyanmadığım için o gün derste arkaya eğilmelere odaklanmaya karar verdim. Sanki ben böyleyim, herkes de böyle!.

O gün dersi değişik bir tema üzerine planlamaya karar verdim. Geriye eğilerek göğüs kafesini esnetecektik ama bunu biraz farklı yapmalıydık. Geriye eğilmekten korkanlar olabilirdi. Bu korkunun üzerine cesaretle gitmeyi deneyimlemeliydik. Ve belki de kendimize güvenmeliydik. Ya da o günkü zirve duruşunu denerken öğretmenimizden ya da arkadaşımızdan yardım alabilirdik ve o anda da o kişilere güvenmeliydik. Tema, korku-cesaret-güven olmalıydı. Bunun için de bilinmeze doğru, geriye doğru gitmeliydik. “Ustrasana”dan (deve duruşu) “kapotasana”ya (güvercin) düşmeliydik. Bir sonraki aşamada ise “tadasana”dan (dağ duruşu) “urdhva dhanurasana”ya (köprü) düşmeliydik. Bu ikinci bahsettiğim şeyi belki çocukken çok sık yapardık ve hiç korkmazdık. Ama zaman içinde büyüdükçe korkularımız arttı ve bu şey eskisi kadar kolay gelmemekte artık bize… Düşme korkusu, başarısız olma korkusu, bilinmez olanın korkusu… Ve belki daha niceleri… Korkuyu ise cesaret ve güvenle yenebilirdik. Önce kendimize güven sonra çevremizdeki bize destek olan kişilere güven…

İnanır mısınız? Çocukken ben ayaktan köprüye çok rahat düşerdim. Hiç ısınmadan bile… Bir süredir bu akışı derslerde çalıştırmamıştım. Ve duruşu gösterirken biraz ürktüm. Kendi kendime geriye düşmek yerine iki öğrenciden bana destek olmalarını istedim ve belime elleri koymalarını rica ettim. Ondan sonra geriye düştüm ve “urdhva dhanurasana”yı yaptım.

Benden sonra öğrenciler deneyimledi. Kimi benden destek aldı, kimi bir başka arkadaşından… Önemli olan “güven” idi. Güvendiğimizde korkunun üzerine cesaretle gidebiliyorduk.

Herkes “savasana”da (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) iken ben de düşünüyordum. Hepimizin korkuları var. Kimimizin daha basit, kimimizin daha ağır. Yüksekten korkmak, sürüngenlerden korkmak, düşmekten korkmak, başarısız olmaktan korkmak, bilinmezden korkmak, gelecekten korkmak… Bunları çoğaltabiliriz. Korku, zihnimizin yarattığı olumsuz duygulardan biri… Korkunun karşıt duygusu sevgi… Sevgi ile korkuyu yenmemiz mümkün. Korkunun üzerine cesaretle gidebilmek için de “sevgi”nin gelişebileceği tek yeri esnetmemiz ve açmamız gerekiyor. Yani kalbimizi… Yani arkaya eğilmelere odaklanmamız ve her ne kadar bizim için zor olsa da yılmadan çalışmaya ve denemeye devam etmemiz… Ve yine korkunun üzerine cesaretle giderken kendimize ve çevremizdekilere güvenmemiz… Gözlerinin içine bakıp, o gözlerdeki ışığı görüp, koşulsuz olarak onlara güvenmemiz ve onlara teslim olmamız… İşte o zaman ne geriye eğilmekten, ne geriye düşmekten ne de başka bir şeyden korkarız.