Tag Archives: yin

zamanı var!

Standard

Hayatta her şeyin bir zamanı vardır öyle değil mi? Bazen bir kitap alırsınız ve onu kütüphanenize yerleştirirsiniz. Belki günlerce, belki aylarca, belki de yıllarca orada kalır o kitap… Bir gün gelir ki eliniz istemeden o kitabın üzerine gider ve siz kendinizi o kitabı okurken bulursunuz. Ve işin ilginç yanı; kitabı okuduğunuz günlerde yaşadıklarınız o kitabın anlattıklarıyla örtüşüyordur. Çekim yasası mı? Belki de… Ya da içgüdüsel olarak o kitabı doğru zamanda elinize almak için eklersiniz. Bir çekim vardır, evet!. Belki çekim yasası, belki altıncı his, belki hiss-i kablel vuku, belki de sezgiler…

Bir yıl önce yayınlanır yayınlanmaz aldığım bir kitap vardı. Hatta geçen sene okumaya başladığım bir kitaptı bu. Elli-altmış sayfa kadar okumuştum. Geçen seneki eğitim yoğunluğum içinde okumaya devam edememiş ve kitabı yine kütüphaneye yerleştirmiştim.

Geçenlerde elim bilinçsiz bir şekilde kitabın üzerine gitti. Bu sene bir arkadaşımla birlikte yoga eğitmenleri yetiştirmeye karar verdik. “Her şeyi biliyoruz, ne kadar zor olabilir ki” diye düşündüğümüzde, ne kadar yanıldığımızı fark ettik. Hiç de o kadar kolay değildi ve bildiklerimizi tekrar gözden geçirmek, ayrıntılı çalışmak ve öğretebilmek için yeniden öğrenci olmak gerekiyordu.

Tam o sıralarda, okumak zorunda olduğum onca yoga kitabı varken ve hazırlamak zorunda olduğum onca ders varken, kendimi raftan aldığım bu kitabı okurken buldum. Ve kitabı bir türlü elimden bırakamadığımı fark ettim. “Burcu, bunda da vardır bir hayır diye düşündüm. Kendini akışa bırak ve oku. Demek ki bu kitaptan öğrenmen gereken şeyler var. Bu kitap, seni geliştirecek” diye düşündüm.

Gerçekten de öyle oldu. İçinde bilinçle, ruhla, zihinle, yaratım süreciyle, şükretmekle üçüncü gözle ilgili birçok şey buldum. Belki daha önce de bu konularda birçok kitap okumuştum. Ama bu kitapla bir kez daha tekrar etmiş ve taşlar yeniden yerine oturmuştu. Kitabı merak ettiniz değil mi? Metin Hara’nın “Dem” adındaki kitabı… İçinde kendimden, hissettiklerimden, unuttuklarımdan, hatırlamak istediklerimden çok şey buldum. Ama içindeki hikayelerden birisi beni en çok etkileyen şeydi. Bu yazımda sizinle onu paylaşmak istedim. Sevgili Metin Hara’nın “Dem” adlı kitabından bir alıntıdır:

“Usta ile çırak gün doğarken tapınakta meditasyon yaparlar. Meditasyon bittiğinde çırak sessizliği bozar ve “Ustam” der. “İzninizle size bir sorum olacak. Sizce yaşamın anlamı nedir?”

Usta bir süre sessizlik içinde düşünür. Hızla verilen cevapların zahiri, dinginlikle verilenlerin batını olduğunun bilincindedir. Akşamüzeri çırağın odasının kapısını çalar ve beraber bir yürüyüşe çıkmak istediğini söyler.

Birlikte ormana doğru yürürler. Usta birden durur ve öğrencisine ağacı işaret eder. Çırak da bir süre ağaca bakıp ustasını anlamaya çalışır ama nafile. Usta sabırla sessizlik içerisinde beklemeye devam eder. Bir süre sonra çırak, ustasının ağaçtaki yeni açan çiçekleri işaret ettiğini düşünür. Bu kez çiçeklere bakıp gülümser. “Sanırım ustam, yaşamın anlamı çiçeğin güzelliğini görmektir demek istiyor” diye düşünür.

Usta üzerindeki bir kumaşın bir parçasını yırtar. Bunu çırağın gözüne bağlar ve “Şimdi, yeniden hisset bu ağacı” der. Çırak şaşkındır. “Ama ustam” der. “Ben hiçbir şey göremiyorum ki?”

El yordamıyla çiçekleri arayıp bulmaya çalışır ağacın üzerinde. Çiçeğe dokunduğu an çiçeğin yapraklarının ipek kadar yumuşak olduğunu hissedip mest olur.

“Cennet, güzelliği bir duyunun hapsinden kurtarmaktır” der usta. Bir anda çırağın eline bir diken batar ve ani bir hareketle acı içinde çeker elini.

Bunun üzerine usta da, “Yaşam da, dikeni tanımak ama çiçeğe aşık olmaktan vazgeçmemektir” der.

Kıssadan hisse… Cennet de cehennem de bu dünyadaydı. Zihnimizdi bize cenneti de cehennemi de yaşatan… Geçmişte gezdiğimizde acı ve ızdırap, geleceğe yöneldiğimizde ise endişe ve kaygı yaşıyorduk. Halbuki, “dikeni tanıyıp çiçeğe aşık olmaktan vazgeçmezsek”, yaşamı artıları ve eksileri ile kabul edip yin ve yang’ları ile yaşamı yaşıyorduk. Kimi zaman “yin”, kimi zaman “yang”… Kimi zaman “mutlu” kimi zaman “mutsuz”, kimi zaman “neşeli” kimi zaman “kederli”… Önemli olan tüm bu zıtlıklar içinde, olumsuzluklar içinde yaşamı yaşayabilmekti…

Evet gerçekten de her şeyin bir zamanı vardı… Bu kitap, eğitimlere hazırlandığım bir anda bana “hızır” gibi yetişmişti. Zihin, ruh ve bilinç üzerine unuttuklarımı hatırlatıp yeni bilgiler ile yoluma ışık tutmuştu. Teşekkür ederim Metin Hara… Yazacaklarının devamını dört gözle bekliyorum. Yolumuzu aydınlatacağına inanıyorum. Namas’te!.

Reklamlar

yeniye yer açmak…

Standard

Hayat bir alma verme döngüsünden ibaret… Ne kadar verirsek o kadar çok alırız. Her zaman almadan önce vermemiz gerektiğine inanmışımdır. Vereceğiz ki hayatımızda yer açalım ve o yeri de yenisiyle doldurabilelim. Tıpkı “Pay it forward” (İyilik bul, iyilik yap) filmi gibi… Film nasıldı hatırlıyor musunuz? Sorunlu bir aile hayatı olan Trevor isimli bir çocuk yeni rehberlik öğretmenin verdiği ödevde ideal bir dünya yaratır. Bu dünyada çevresinden iyilik gören biri hiç tanımadığı üç kişiye iyilik yapacak ve bir şekilde bu iyiliklerin karşılığını alacaktır. Trevor, bu mantıkla dünyanın daha güzel bir yer olacağına inanmaktadır. Bu sırada rehberlik öğretmeni başta olmak üzere hikayedeki karakterlerin hayatlarında değişiklikler olmaya başlar. Yapılan her iyilik bir şekilde karşılığını bulmaktadır. 

Bu hafta yoga derslerinde alma verme döngüsüne odaklanmaya karar verdiğimde aklıma bu film geldi. Almadan önce vermek ve yeni gelene yer açmak… Hayatımızda duygusal ya da fiziksel sıkıntı ve yorgunluk veren bazı şeylerden arınmayı dilemek ve böylece bizim için daha iyi olan şeylere yer açmak… Eskisinden kurtulmadan yenisine yer açmamız mümkün müydü? 

İşte bu nedenle bir hafta boyunca derslerde geriye eğilmelere odaklanıp göğüs kafesini esnetmeye yöneldim. Öğrencilerin yapmaktan bir o kadar çekindiği ama yapabildiklerini fark ettiklerinde de çok mutlu oldukları bir “asana”ya (duruş) odaklanmıştım. “Urdhva dhanurasana” (köprü duruşu)… Bu duruşu yapmamıza engel olan sırtımızdaki fiziksel ve duygusal yüklerden arınarak “asana”yı denemelerini istedim öğrencilerden… Kim bilir o günlerde zihnimizde ve kalbimizde ne gibi yükler vardı da bizi bu duruşu yapmaktan alıkoyuyordu? Öncelikle zihne ve duygulara odaklanmalarını istedim. Öncelikle zihinsel ve duygusal engelleri fark etmelerini ve ardından bu yüklerin aslında gereksiz olduğunu anlayıp onlardan arınıp duruşta yükselmelerini telkin ettim. Önce vermek, arınmak ve kurtulmak ardından yeni gelene açık olmak… Alma verme döngüsü…  

Bazılarımız daha çok verici insanlardır. Karşılık beklemeden herkese yardım etmeyi sever. Karşılık beklemeden verip kendisinden çok diğerlerini mutlu etmeyi tercih eder. Başkaları mutlu olduğunda onlar da mutlu olur. 

Bazılarımız ise daha alıcı insanlardır. Hayatta hep başrol oynamak isterler. Herkesin onları sevmesini, herkesin onlara ilgi göstermesini, herkesin onları beğenmesini ve takdir etmesini isterler. Hep kendileri almak isterler. İlgiyi, sevgiyi, alakayı, maddi ve manevi her şeyi kendi üzerlerine çekmek isterler. Ama bunu yaparken başkalarına ilgi göstermeyi ve onları mutlu etmeyi pek fazla düşünmezler. 

Hep verici hep alıcı olmak da aslında doğru bir şey değildir bence. Eğer hayat zıt kutuplardan ibaret ise, eğer hayatta “yin-yang” (eril ve dişil) enerji var ise, o zaman sadece alıcı ya da sadece verici olamayız. Kimi zaman almamız kimi zaman da vermemiz gerekir ki hayatı bir denge içinde yaşayalım.  

Dersin sonunda geldiğim noktayı soracak olursanız… Almadan önce vermeliydik. Bize sıkıntı ve acı veren şeyleri hayatımızdan çıkararak belki de bizim için çok daha iyi olacak şeylere yer açmalıydık. Vermeden alamazdık… Yeni bir şey için yer açmazsak yeni bir şey hayatımıza girmezdi. Aslında çok basitti bu döngü. Eski bir kazağımızı ihtiyacı olan birine vermeden yeni bir kazak alamazdık. Bu kadar basitti işte. Bunu maddi ya da manevi her şey için uygulayabilirdik. Hayatımıza girecek olan yeni şeylere yer açmalıydık. Dersin sonunda geldiğim nokta buydu… Biriktirmeden yaşamak ve almadan önce verip yeni gelene yer açmak…  

gelişmek ve ilerlemek

Standard

Baharla birlikte ben de uçmaya başladığımın farkındayım. Yerimde duramıyorum. Ne demiş şair: “Beni bu güzel havalar mahvetti.” Ben de tıpkı şairin dediği gibiyim. Bilgisayarın başına oturup yazı yazmak içimden gelmedi. Onun yerine kırlarda dolaşmak, masmavi denize bakmak ve keyif çatmak istedim. Ama tabii ki “Ağustos böceği” halinin de bir sonu olmalı, öyle değil mi? Gerçek hayata ve koşuşturmaya geri döndüm ve soluğu bilgisayarın başında aldım.

Daha önceki yazımda ilkbaharın bedenimizde yarattığı değişikliklerden ve baharda ne tarz bir yoga yapmamız gerektiğinden bahsetmiştim. Geçtiğimiz hafta da yazıya uygun dersler yaptık. Bazı derslerde “surya namaskara” (güneşe selam) yaparken bazı “vinyasa” (akış) derslerinde arkaya eğilmelere ve denge duruşlarına odaklandık. Bazı “yin” (dişil enerji) yoga derslerinde ise karaciğer meridyenine yoğunlaştık ve kış boyunca besinlerle ağırlaşan karaciğeri biraz arındırmaya çalıştık.

Arkaya eğilmelere odaklandığımız derslerin birinde öğrencilerden birkaçının ne kadar geliştiğine tanık oldum. Yaklaşık bir senedir birlikte çalıştığım bir grupta “urdhva dhanurasana” (tam köprü) denemeye karar verdim. Arkaya eğilmelerin içinde çoğunluğun zorlandığı duruşlardan biriydi “urdhva dhanurasana”… Her ne kadar herkes zorlansa da, yine de zaman zaman bu “asana”yı (duruş) deneyip bedenleri ve zihinleri alıştırmak ve derinleşmek istemekte…

Her zaman olduğu gibi, o gün de, dersin ilk yarısında göğüs kafesini, omuz kuşağını ve bacakların önündeki kalça fleksör kaslarını zirve duruşu için hazırladık. Sıra zirve duruşunu yapmaya geldiğinde üç aşamalı çalıştık. İlk aşamada “setu bandhasana” (yarım köprü), ikinci aşamada “setu bandasana”ya yerleştikten sonra başın tepesini yere koyduk ve elleri başın iki yanına yerleştirip beş nefes bekledik ve son aşamada da “urdhva dhanurasana” denedik. Kimi öğrenciler sadece ikinci aşamada kaldı. Kimileri ise benden yardım istedi ve o şekilde duruşu yaptı. Bir anda iki öğrencideki gelişimi farkettim. İkisi de kendi başlarına “asana”yı yapmıştı. Hele içlerinden bir tanesi göğüs kafesinin kapalı olduğunu düşünüyor ve arkaya eğilmeleri yaparken göğüs kafesinin “çıtırdağını” söylüyordu. Bu öğrenciden duruyu tekrar yapmasını istedim. Ve öğrenci duruşu tekrar yaptı, kollarının üzerinde yükseldi ve bir nefes daha alarak göğüs kafesini iyice açtı. Sanırım yaşadığım en mutlu anlardan biriydi. Zaman içinde bir öğrencinin bu kadar geliştiğini görmek, hiç yapamayacağını düşündüğü bir duruşu yapabildiğini görmek… Bundan daha öte bir mutluluk yoktu sanki…

Diğer öğrenci de “urdhva dhanurasana”yı hiç yapamayan birisiydi. O gün derste kollarının üzerine yükseldi ve göğüs kafesini açtı. Belki tam olarak göğüs kafesini ileriye doğru açamadı ama cesaret ile zorlandığı bu “asana”yı denedi ve ilerleme kaydetti. Azmin elinden hiçbir şey kurtulmuyordu.

Bir başka öğrenci ise beni derinden etkiledi. “Camatkarasana”dan (vahşi şey) “urdhva dhanurasana”ya geçmeyi denettim. Öğrencilerden birinin esneklik ve gücü sayesinde bu geçişi yapabileceğini fark ettim ama korkuyordu. Cesaretlenmesi için yanında durdum ve bu duruşu yapabileceğini, benim de ona destek olacağımı söyledim. Sadece yanında durdum ve biraz cesaret verdim. Öğrenci, bir “asana”dan diğerine geçebildi.

O gün derste bir kere daha azmin elinden hiçbir şeyin kurtulmayacağını fark ettim. Yeter ki içimizdeki gücün farkında olalım ve kendimize inanalım. Tabii bir de çok çalışalım. Vazgeçmeyelim, pes etmeyelim, deneyelim, çalışalım. Ne demiş yoga üstadı Pattabhi Jois: Yoga, yüzde 99 egzersiz yapmak (pratik) yüzde 1 teori…

haftanın son yoga dersi

Standard

Haftanın son iş günü geldi mi herkeste bir yorgunluk… Çoğumuz bir an önce kendisini eve atmak ve televizyon karşısında yayılma derdinde… Kimileriyse haftanın son iş gününü yoga dersiyle sonlandırmak ve bedenen, ruhen ve zihnen rahatlamak ve arda kalan son enerjileriyle yoga dersine gelip dinginleşmek ve sakinleşmek peşinde…

20130412_130012

Cuma akşamları hızlı ve hareketli dersler yerine sakin ve meditasyona yönelik dersler yapmayı tercih ediyorum. Özellikle son birkaç haftadır “yin yoga” (derin bağ dokularını esnetmeye yönelik yoga) ile tüm bedeni esnetmeyi amaçlıyorum. Her hafta bedenin farklı bir bölgesini çalıştırarak o bölgede birikmiş olan fiziksel ve ruhsal yüklerden kurtulmak için öğrencileri her bir “asana”da (duruş) en az dört beş dakika bekletiyorum. Bacağın önündeki kalça fleksör kasları ve mide ve dalak meridyeni, kasık kasları ve karaciğer ve böbrek meridyeni, bacağın arkasındaki hamstring kasları ve idrar kesesi meridyeni ve kalçayı dışa çeviren kaslar ve safra kesesi meridyeni…

İlk hafta “half butterfly” (yarım kelebek), “half frog” (yarım kurbağa), “caterpillar” (tırtıl), “viparita karani” (bacaklar 90 derece havada) gibi duruşlarla bacağın arkasındaki hamstring kaslarına ve idrar kesesi meridyenine odaklandık ve korku duygusu üzerine çalıştık.

İkinci hafta omurgaya ve sırta yönelmiştik. Bedenin arka yüzü de idrar kesesi ile ilişkiliydi ancak günümüzde birçok kişi sırt ağrıları çektiği için omurgayı çalışmıştık. Özellikle öne eğilmeden önce her duruşta dik bir şekilde en az bir dakika bekleyip kuyruksokumunu geriye doğru çıkartıp öne eğilmeye özen göstermiştik. Dersin sonunda da burgular ile omurgayı rahatlatmıştık.

Üçüncü hafta bacak içine ve kasıklara odaklanmıştık. Amacımız karaciğer üzerine çalışmak ve öfke duygusunun bizde ne gibi etkisi olduğunu gözlemlemekti. “Half butterfly” ve “half frog” duruşlarında ortaya eğilmiştik. Diğer duruşlar ise “dragonfly” (helikopter böceği) ve “frog” (kurbağa) idi.

Her Cuma akşam derslerinde bedenin belli bir bölgesine odaklanmaya devam edeceğim, Amacım bir derste tüm bedeni çalışmak yerine sadece belli bir bölgeyi çalıştırıp daha yoğun bir rahatlama sağlamak. Sadece belli bir bölgeye odaklanıp daha derin bir esneme sağlamak ve bu esnemenin içimizde uyandırdığı duyguları gözlemlemek… Gözlerimizi kapatıp içimize dönmek, gözlerimizi kapatıp dışarıyı değil içimizdekileri görmeye çalışmak… Gözlerimizi kapatıp sadece bedeni, zihni ve ruhu fark etmeye çalışmak ve yaptığımız her şeyi tam bir farkındalıkla yapmak…

 

ruhun zihinle savaşı…

Standard

Yogada neden savaşçı duruşu (virabhadrasana) ve savaşçı dansçı gibi savaş üzerine “asana”lar (duruş) ve akışlar olduğunu merak eden ve bu konuda sorular yönelten öğrencilerle sık sık karşılaşıyorum. Yoga gibi sevgi ve huzur üzerine eğilen bir felsefede nasıl oluyor da “savaşçı” duruşları ve dansı olabiliyor? Ya da yoganın yazılı belgeleri arasında “Bhagavad Gita”daki (Efendinin Şarkısı) savaş? Aslında tüm bu savaşlar zihin ve ruh arasında… Ve yogada verilen tüm mücadele zihin ile ruhu bir araya getirebilmek için…

20150202_104809

Geçenlerde derse gittiğimde öğrenciler değişik bir şey çalışmak ve daha önce bir kere yaptığımız “savaşçı dansı”nı yeniden yapmak istedikleri söyledi. Daha önce bu dansa çalışırken bedeni “yin yoga” (duruşlarda en az üç dakika bekleyip kasları ve derin bağ dokularını esnetmek) ile hazırlayıp sonra dansı birkaç bölüme ayırarak çalışmıştık. Bu defa “vinyasa” (akış) ile hazırlanmak ve dansı öyle denemek istedim.

“Savaşçı dansı”, denge, hamle duruşları ve hamle ile çömelme arası duruşları içeren bir “yang” (akışlı, eril enerjinin yoğun olduğu) bir çalışmaydı. “Surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile bedeni ısıttıktan sonra “vinyasa”ların arasına “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrık öne eğilme) ve “water bug” (su böceği) duruşları ile kasık kaslarını esnettik. Dansın başında savaşçı ataklara başlamadan önce tek bacak üzerinde durup gücünü toplayıp atak yapacağı için tek bacak üzerinde dengeli bir şekilde durmaya çalıştık. Geriye çekilmeler de hamle duruşu ile çömelme arası bir duruş olduğu için bu duruşlara da “yin yoga”nın “golden seed” (altın tohum) dansı ile hazırlandık.

Neden savaşçı? Neden savaş? Yoganın yazılı kaynaklarından “Bhagavad Gita” da bir savaş üzerinedir. Her ne kadar bir destan olsa da ve her ne kadar gerçek bir savaşı anlatıyormuş gibi gözükse de, aslında “Bhagavad Gita” zihin ile egonun savaşı üzerinedir. Destan, M.Ö. 3102 yılında Padava ve Kaurava aileleri arasında geçen bir savaşı anlatmaktadır. O gün derste dans için hazırlanırken bir anda bu destan aklıma geldi ve dansı bu şekilde anlatmaya ve anlaşılır kılmaya karar verdim.

“Şöyle bir durum hayal edin. Bir karar vermeniz gerekiyor ama kalbinizle yani ruhunuz ile zihniniz farklı şeyler düşünüyor. Kalbiniz ile zihninizin savaşını düşünün. Sürekli çekişmesini… Hangisi kazanacak? Ya da hangisinin söylediği daha doğru?” “Önce tek ayak üzerinde atak yapmadan sağlam durun. Gücünüzü toplayın ve ataklara başlayın. Üç ataktan sonra geri çekilip düşmanınızın ne yaptığına bakın. Kalpten karar vermeyi tercih ettiyseniz düşmanınız zihin.. Bir gözünüz geride olsun. Her an oradan size doğru bir hamle gelebilir. Ve sonunda tekrar tek ayak üzerinde dengede durun ve sonucu izleyin.”

Tıpkı Mahatma Gandhi’nin yorumuyla “Bhagavad Gita”da “Lord Krishna”nın bilinci, “atları kamçılama”nın arzuları kontrol altına almayı, “araba”nın bedeni, “Arjuna”nın egoyu, “arabanın tekerleri”nin zamanı ve “savaş”ın yaşamın kendini temsil etmesi gibi “savaşçı dansı” da yaşamın içinde ruhumuz ile zihnimizin savaşını anlatmaktaydı. Kararlarımızı kalbimizle mi yoksa mantığımızla mı vereceğiz? Kararlarımızı ruhumuzla mı yoksa zihnimizle mi vereceğiz? Ya da ruhumuzla mı hareket edeceğiz yoksa “ego”muz “bilincimiz” mi bizi yönlendirecek? İşte tüm savaş bunun üzerineydi…

safra kesesi

Standard

Yin yoga derslerinin olmazsa olmazıdır öğrencilere meridyenler ile ilgili bilgi vermek… Her derste olduğu gibi geçen haftaki grup dersinde de öğrenciler duruşlar içinde beklerken yin yoga, meridyenler ve duygular hakkında bilgi veriyordum. Safra kesesi meridyenine denk gelen bir “asana”yı (duruş) yaparken öğrencilerden bir tanesi safra kesesi ameliyatı olduğunu ve bu organını aldırdığını söyledi ve bana bir soru yöneltti: “Peki şimdi ben bu duruşu yaparken hiçbir şey hissetmeyecek miyim? Yani sizin o bahsettiğiniz duygular bende oluşmayacak mı? Ya da ne hissetmeliyim?” O an öğrenciye verecek bir cevabım yoktu. Çünkü bu konuda hiçbir fikrim yoktu ve konu hakkında bilgim yoksa o konuda konuşmamayı tercih ediyordum. Öğrenciye, “bu konuda hiç bilgim yok. Yanlış bilgi de vermek istemiyorum. Ben bu konuyu araştırayım ve öteki dersimizde sizleri bilgilendireyim” dedim.

20130412_125946

Eve gelir gelmez ilk işim evdeki kitaplarımı incelemek oldu. Bu konu hakkında bilgi bulamayınca internette araştırmaya başladım. Ve ne göreyim? Birçok öğretmen derslerinde böyle bir sorunla karşılaşıyormuş.

Bedenimizde herhangi bir organı ameliyat ile aldırmış olsak bile o organın enerjisi yok olmuyormuş. Biz o organının enerjisini hissetmeye devam ediyormuşuz. Safra kesesi, cesaretimizin doğduğu bir organ. Hareket ve akış ile ilgili olan tahta elementiyle özdeş. Tahta elementinin enerjisi belirginlik ve netlik ile alakalı. Bu yüzden bu enerji dengede olduğunda, fırsatları daha iyi görebiliyor ve harekete geçebiliyoruz.

Safra kesesi ile karaciğer kardeş organlar. Safra kesesi “yang” bir organken karaciğer “yin” bir organ. “Yang” organlar sindirim ve besin maddelerinin bedende taşınması görevini yerine getirirler. “Yin” organlar ise temel maddelerin üretiminden, düzenlenmesinden ve muhafaza edilmesinden sorumludur. Safra kesesi, safra üretip salgılarken karar verme ve plan yapma yeteneğimizi de kontrol ediyor. Enerjileri kontrol ederek rüyalarımızı etkiler. Duygusal olarak ise, safra kesesi hayattan aldığımız zevk, ilham, kararlılık, cesaret ve aldığınız kararları uygulamak ile ilgili. Eğer, hayattan zevk alamıyorsak, karar vermede zorlanıyorsak ya da kararsızlık çekiyorsak, safra kesesi enerjimizde sorun var demektir. Safra kesesi enerjimiz düzenliyse, mutlu, sağlıklı, kararlı ve tutkulu oluruz.

Organların duyguları açısından ele aldığımızda karaciğer ve safra kesesinin duygusu öfke. Eğer öfke duyuyorsanız ve bunu içinizde tutup dışarıya hiç belli etmiyorsanız, zaman içinde karaciğer ve safra kesesi meridyeninizde sorun yaşamamaya başlayabilirsiniz. Stres altındaysanız ve bir de kötü besleniyorsanız yine bu meridyenin dengesini bozabilirsiniz. Denge bozulduğunda da, öfke ortaya çıkar ve bedeninizde gözle görülür etkiler oluşur. Mesela gözleriniz ve yüzünüz kızarabilir, aniden öfkelenebilirsiniz, kulaklarınız çınlayabilir, başınız migren ağrısı yoğunluğunda ağrıyabilir ve sinirli olabilirsiniz.

Ayrıca, safra kesesi uykumuzun kalitesine de etkileyen bir organdır. Eğer bu organda sorun varsa, gece yarısı ya da sabah erken aniden uyanabilir ve yeniden uykuya dalamayız.

Yin yoga, meridyen, akapunktur ve Çin tıbbına göre, safra kesesi ameliyat ile alınsa bile yine de safra kesesi enerjisini hissetmeye devam ediyoruz. Safra kesesine zararlı olan yağlı ve baharatlı yemekler yemeğe devam edersek ve beslenme şeklimizi değiştirmezsek, safra kesesinin sıcaklığını hissetmeye devam edebiliyoruz. Safra kesemiz alındığında, görevlerini yerine getiremeyeceği için bedenimizde safra kesesinin eksikliğini hissedebiliyoruz. Her şeye rağmen, bu meridyene akupunktur yaptırmaya devam edebiliyoruz ve sanki safra kesemiz alınmamış gibi akupunktur tedavisinin faydasını görebiliyoruz.

Araştırdıklarımdan anladığım kadarıyla herhangi bir organımız alınsa bile onun bedenimizde yarattığı duygu ve etkiler devam ediyordu. Belki biraz daha az hissediyorduk ama enerji yok olan bir şey değildi. O yüzden organların ve meridyenlerin enerjisi baki kalıyordu.

Bir daha yin yoga yaptığımızda ve meridyenlere odaklandığımızda organımız ameliyat ile alınmış olsa bile gözlerimizi kapatıp ne hissettiğimizi fark etmeye çalışmaya ne dersiniz? Gözleri kapatıp o an içinizden gülmek geliyorsa gülmeye, ağlamak geliyorsa ağlamaya, bağırmak geliyorsa bağırmaya, söylenmek geliyorsa söylenmeye, öfkelenmek geliyorsa öfkenizi dile getirmeye ne dersiniz? İçimizde tuttuğumuzda neler olacağını hep beraber öğrendik. O halde içimizde tutmak yerine ifade etmeye ne dersiniz?

 

 

yin ve yang

Standard

Uzun zamadır derslerde hep karın güçlendirici akışlara ve ters duruşlara ağırlık vermişiz. Nedense mevsimlerden yazsa ve hava sıcaksa hemen hemen herkes derslerde yoğun akışlar yapmak ve derse ayırdıkları süre içinde azami fayda sağlamak istiyor. Bu dönemlerde bedeni esnetmeyi unutuveriyoruz. Tabii ki beden esnetilmeye başlandığında da ne kadar çok ihmal edildiğini bize hemen hatırlatıyor.

2009-2010 tum fotolar 309

Geçen hafta sonbahar gündönümü haftası olduğu için birkaç grup dersimde “surya namaskara” (güneşe selam) serilerine ve karın güçlendirici hızlı akışlara odaklanmıştık. Derslerin birindeyse gruptakiler bedenlerini esnetmek istediklerini söyledi. Yalnız “yin yoga” gibi uzun beklemeli duruşlar değil daha dinamik tarzda bir esnetme dersi istediler.

Başlangıç meditasyonu sonrasında bağdaşta omurgayı sağa ve sola esneterek (lateral esneme) başladık. Omurgayı öne eğdikten sonra dizlerimizin üzerinde “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) yapıp omurgayı burguyla rahatlattık.

Öğrenciler dinamik tarzlı bir esnetme istedikleri için yerdeki burgudan sonra “adho mukha svanasana”ya (aşağı bakan köpek) geçtik. Bu duruşta baldır kaslarını esnettik ve dizleri büküp düzelterek bacak arkasındaki “hamstring” kaslarını uzattık.

Ders boyunca ayakta “lateral esneme”, “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “eka pada raja kapotasana” (güvercin duruşu), “square” (kare duruşu), “gomukhasana” (inek başı duruşu) ve bu duruşta “garudasana” (kartal) duruşunun kol şeklini yaptık. “Upavistha konasana” (oturarak açı duruşu) ve sonrasında burgu ile dersi tamamladık.

O gün duruşlarda uzun süre beklemeyeceğimiz için öğrencilerle birlikte ben de kendimi akışa bıraktım. Gözlerimizi kapatarak yerde omurganın ısınmasını fark ettikten sonra aşağı bakan köpekte arka bacak kaslarımızın ne kadar da gergin olduğunu gözlemledik. Dinamik esneme yaparken bir duruştan bir duruşa nefeslerle birlikte dans eder gibi geçtik. Duruşlar kesintiye uğramadan tıpkı bir dans gibi bir ders olmuştu.

Duruşları yaparken ne kadar uzun süredir hızlı derslere ağırlık verdiğimizi düşündüm. Akış dersleriyle bedeni güçlendiriyoruz elbette ama peki bedenin esnekliği? Hani bedenimiz esnediğinde zihnimiz ve düşüncelerimiz de esniyordu? Ne kadar da katılaşmıştık hiç fark etmeden. Eskiden çok rahat yapabildiğim duruşlarda zorlandığımı ve orada birkaç nefes dahi olsa beklemenin ne kadar da zor olduğu gördüm. Beden güçlenmişti güçlenmesine ama biraz da esnemek istiyordu. Yin-yang döngüsünü unutuvermiştim. O dersten sonra yin-yang döngüsünü hem günlük hayatımda hem de derslerimde daima hatırlamaya karar verdim. Hayat sadece heyecanlı anlardan, hızlı akışlardan ve eğlenceden oluşmuyordu; aynı zamanda hayatta dinlendiğimiz anlar, sakin dönemler ve içimize döndüğümüz ve kendi içimizde yaşadığımız zamanlar da vardı. Bunu bana hatırlattıkları için öğrencilerime bir kez daha teşekkür ediyor onların önünde saygıyla eğiliyorum.

 

ya hayat tekdüze olsaydı?

Standard

Bazen kendimi sürekli bir şeyler yaparken buluyorum. Yoga dersleri, arkadaş toplantıları, kısa seyahatler ve devamlı bir koşuşturma… Böyle zamanlarda durmak ve bir anlığına bile olsa nefes alıp dinlenmek aklımın ucundan bile geçmiyor. Sanki zaman akıp gidiyor ve ben hep zamanın gerisinde kalıyormuşum gibi hissediyorum. Hayatınızı sürekli bu şekilde yaşadığınızı düşünebiliyor musunuz? Bir noktada tükeniriz değil mi? İşte ben de böylesine aktif bir dönem sonrasında kendimi yorgun ve tükenmiş hissediyorum. Yang değil mi?

2009-2010 tum fotolar 309

Günlerimi çok hızlı yaşadıktan sonra bir süreliğine daha sakin günler geçirmeye başlıyorum. Dinlenmeye, kitap okumaya ve kendi kendimle kalmaya çalışıyorum. Kendi kendime daha çok zaman geçiriyorum. İçime dönüyorum. Yin değil mi?

Tıpkı günlük hayatımda olduğu gibi derslerim de bu yin ve yang modumdan nasibini alıyor. Kendimi çok yang hissettiğim dönemlerde yoga derslerimde genellikle “vinyasa” (akış) tarzını tercih ediyor, bir “asana”dan (duruş) diğerine akıyorum. Tıpkı hayatımda bir yerden diğerine koştuğum gibi. Böyle zamanlarda karın odaklı dersler, geriye eğilmeler, kol denge duruşları ve ters duruşlar üzerine yoğunlaşıyorum.

Yin modunda olduğum zamanlarda ise bedeni esnetmeye ve gevşetmeye yönelik derslere odaklanıyorum. Yin yogaya yönelip, duruşlarda uzun süre bekleyip, bedensel ve zihinsel rahatlama sağlamayı amaçlıyorum. Zihni dinginleştirmek için “pranayama” (nefesi özgürleştirme) teknikleri ve meditasyondan yararlanıyorum.

Çok yoğun ve hızlı geçirdiğim günlerden sonra bu hafta derslerde “yin” modundaydım. Ben “yin” havasındaydım ama acaba öğrencilerin istekleri ne yöndeydi? Akşam derslerinde öğrenciler genellikle hızlı dersler istedikleri için o derslerde “vinyasa” çalıştık. Gündüz özel gruplarımdan biriyle derse gittiğimde ise derse katılanların da “yin” havasında olduğunu fark ettim ve bu beni çok mutlu etti.

Uzun bir meditasyon sonrasında “butterfly” (kelebek), “half frog” (yarım kurbağa), “half saddle” (yarım eyer), “dragonfly” (helikopter böceği), “sleeping swan” (uyuyan kuğu), “melting heart” (eriyen kalp) ve “twisted roots” (dönmüş kökler) duruşlarını yaptık. Tüm duruşlarda dört dakika kadar bekleyip bedenin o anki durumunu olduğu gibi kabul edip teslim olmayı deneyimledik. Dakikalar geçtikçe bedenin kendisini biraz daha bırakmasını ve duruşta nasıl da derinleşebileceğimizi gözlemledik. Dersi uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile sonlandırdık.

Ya hayat tekdüze olsaydı? Hep gece olsaydı ya da sadece gündüz olsaydı? Hep yaz olsaydı ya da hep kış olsaydı? Tüm dünya kadınlardan ya da sadece erkeklerden oluşsaydı? Hep hızlı bir yaşantımız olsaydı? Ya da hep durağan ve sakin bir yaşantımız olsaydı? Ne kadar sıkıcı olurdu değil mi? Yin ve yang… Dişil ve eril… Kimi zaman yin kimi zaman da yang… Önemli olan döngüyü doğru kurabilmek. Çılgınlık yapmak istediğimizde, sürekli hareketli günler geçirmek istediğimizde “yang”laşmak ve dinlenmek, sakinleşmek ve dinginleşmek istediğimizde “yin”leşmek… Kisaca yin ve yang… Kısaca döngüsel yaşam…

gerçekten değerli misin?

Standard

Hayat çoğu zaman tesadüflerle dolu. Peki ya tesadüf diye adlandırdığımız şey aslında tesadüf değil de “olması gereken şeylerin olması gerektiği zamanda olması” ise? Yine bilmece gibi oldu. Baştan alsam iyi olacak galiba…

20130412_130012

Geçen hafta özel dersime gittiğimde her zaman çalıştığımız salonda spor kıyafetli bir kişi vardı. Ben üzerinde fazla durmadım çünkü öğrenciyle yoga çalıştığımız o salon, tüm çalışanların boş zamanlarını değerlendirebileceği bir konferans salonu ve dinlenme odası idi. O sırada öğrencim salona geldi ve beni salonda bekleyen kişi ile tanıştırdı. Meğer o kişi de yoga dersimize katılacakmış. Yabancı uyruklu bir kişi olduğu için o gün dersi İngilizce vermem gerekiyordu. Uzun zamandır da İngilizce ders vermemiştim. Daha önce de bu konuda yazılar yazmıştım. Bir süre yabancı dilde ders vermeyince pratiğinizi kaybediyorsunuz. Kimi zaman “el ne demek, ayak parmağı nasıl denirdi, peki ya el bileği İngilizce nasıl ifade edilirdi” gibi basit şeyleri bile dillendiremiyorsunuz. Tutuk başladığınız derste sonradan dil çözülüyordu ve daha kolay ifade etmeye başlıyordunuz.

Yeni gelen kişi daha önce hiç yoga dersine katılmadığı için ilk başlayanların da yapabileceği bir ders yapmayı planladım. Öne eğilme ve kalça açıcı bir ders o gün için biçilmez kaftandı. Zirve duruşunu “hanumanasana” (maymun duruşu) olarak seçmiştim. Aslında çok zor bir “asana” (duruş) idi. Ancak yıllardır birlikte çalıştığım öğrenciyi de mutsuz etmek istememiştim. Sonuçta yoga bir yolculuktu. Zirveye tırmanana kadar yaptıklarımız da önemliydi. Zirve duruşunu tamamıyla yapmak ya da yapmamak o kadar da önemli değildi. Yolculuktan zevk almak önemliydi.

Zirve duruşu için bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını, bacakların içindeki kasık kaslarını ve kalça fleksör kaslarını esnetmek gerekiyordu. Dersin ilk yarısında tüm bu kasları esnetmek için “asana”lar yaptık ve zirve duruşunu denedik. Eski öğrenci bu duruşu çok güzel ve tam anlamıyla yapabiliyordu. Yeni gelen kişi ise kardiovasküler çalışmalara ağırlık veren birisi olduğu için bu duruşta biraz zorlandı ama ilk yoga dersi olmasına rağmen oldukça esnekti ve “hanumasana”dan da çok uzak değildi. Bu kişi yıllardır yoga yapıyor olsaydı nasıl esnek bir bedeni olurdu diye düşünmeden kendimi alamadım.

Zirve duruşu ardından bedeni dengelemek için birkaç duruş yaptık ve sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi bitirdik. “Savasana” öncesi burguda bedeni ve sinir sistemini sakinleştirirken eski öğrenci, yeni katılan kişinin safra kesesinde taş olduğunu söyledi. Genelde böyledir ya… Yoga dersi biter ve öğrencilerin ne gibi rahatsızlıkları olduğunu siz ancak ders bitiminde öğrenirsiniz. O gün safra kesesini zorlayacak bir duruş yapmamıştık. Öğrenciler burguda bedenlerini sakinleştirirken, safra kesesinde neden taş olabileceğini ve bu genç yaşta bu kişinin neden böyle bir rahatsızlıktan muzdarip olduğunu düşünmeye başladım.

Yin yogaya (dişil enerjinin etkili olduğu derin bağ dokularına kadar esneten yoga türü) göre safra kesesi kalçayı dışa döndüren kasları esnettiğimizde etkileniyordu. Bir de yan karın kasları (oblikler) çalıştırıldığında… O halde kalça açıcılarla yani “svadisthana” (sakral) çakra ve burgularla yani “manipura” (karın) çakrası ile ilgiliydi. “Svadisthana” çakra, kendini kabul etmek, kendini sevmek ve böylece daha yaratıcı olabilmekle alakalıydı. Bu çakra düzgün çalışmazsa kıskançlık, nefret ve öfke gibi olumsuz duygulara yol açabilirdi. Zaten yin yogada da bu bölgenin olumsuz duygusu “öfke” idi. “Manipura çakra” ise kendine güven, kararlılık ve azim ile ilişkiliydi; bir işe başlama ve onu bitirme gücü ve azmi ile ilgiliydi. Bu çakra içindeki mücevheri parlatabilmek ve irade ile alakalıydı. Ben bunları içimden düşünmüyor dışımdan da seslendiriyordum. Derken kendimi yeni katılan kişiye soru sorarken buldum: “Kendini olduğun gibi tüm olumlu ve olumsuz yanlarınla seviyor musun? Peki ya kendini değerli görüyor musun? Kendine değer vermeyi unutup, kendini tamamıyla unutup, başkaları için mi yaşıyorsun? Başkaları hayatında senden daha çok mu önem taşıyor? Peki sen neredesin?”

Eski öğrencim bu soruları sorduğum sırada tam da doğru bir noktaya değindiğimi söyledi. Meğer yeni katılan kişi kendine değer vermeyip hep başkalarına önem veren bir kişiymiş. Peki bu durumda ne yapmalıydı? Kendini iyi hissettirecek şeyler… Kendini mutlu edecek şeyler… Öncelikle biraz yaratıcı olmak gerekirdi. “Blog yaz. Resim yap. Fotoğraf çek. Heykel yap. Mozaik yap. Ama yaratıcılık gerektiren ve gerçekten yaratabildiğini gösterecek bir şeyler yap.” Peki sonra? “Fark et. Başladığın işleri bitirebiliyor musun yoksa yarım mı bırakıyorsun? Gerçekten de içinde güç ve azim var mı? Kendin için neler yapıyorsun? Gerçekten mutlu musun? Gerçekten içinde bir mücevher taşıdığını ve o mücevherin parladığını hissedebiliyor musun?” O kişinin o günkü derse gelmesi bir tesadüf müydü yoksa hayatında yeni bir sayfa açmaya hazır olduğu için miydi? Sizce hangisi?

 

 

yazın yoga

Standard

Yaklaşık iki aydır yazın gelmesini bekliyorum. Ben bekledikçe yaz bir türlü gelmiyor. Seviyorum ya sıcak havayı, güneşi, havuzu, denizi ve güneşlenmeyi… Ben onlara kafayı taktıkça yaz bir türlü gelmiyor. Bir de üstüne üstlük yazın ne tarz yoga hakkında bir yazı yazmayı istiyorum. Yaz gelmedikçe. bu konudaki yazımı da bir türlü yazamıyorum. Baktım olacak gibi değil. En iyisi ben yazımı yazayım diye karar verdim. Ne de olsa 21 Haziran yaz gündönümü geldi çattı. Öncelikle yaz gündönümünü kutlamak için ne tarz bir yoga yapmalıyız?

Photo

Bu soruyu cevaplamadan önce yaz gündönümü ne demek ve bu özel günde neler oluyor onu bir anlamaya çalışalım. Bir yıl içinde iki defa gündönümü yaşıyoruz. Biri kışın, 21 Aralık’ta, biri de yazın, 21 Haziran’da. Her iki gündönümünde de, güneş tersi istikamete harekete geçmeden önce duraklıyor. İşte bu durakladığı anlara gündönümü diyoruz. Öncelikle yaz gündönümünü kutlamak için ne tarz bir yoga yapmalıyız?
Yaz gündönümü ya da 21 Haziran yılın en uzun günü. Bu gün, kış gündönümünde başlayan döngünün sona erdiği gün. 21 Haziran’da güneş dünyayı en dik açıyla aydınlatıyor.  21 Haziran’dan sonra günler kısalmaya ve geceler uzamaya başlıyor. Ta ki 23 Eylül gün gece eşitliğine kadar. Ardından da geceler uzamaya ve gündüzler kısalmaya başlıyor. Tüm bu anlattıklarımızın kuzey yarımküre için geçerli olduğunu hatırlamakta fayda var. Güney yarımkürede zamanlamalar tam tersi.
Bu kısa coğrafi bilgiden sonra gündönümüne geri dönelim. Gündönümü, doğanın bizi kucaklamasına izin vermek için çok iyi bir zamandır. Özellikle yaz gündönümünde, güneşin içimizi ısıtmasıyla ve ruhumuzu şenlendirmesiyle birlikte kendimizi çıplak ayakla çimlerin ya da kumun üzerinde dans ederken buluveririz. Şu ana kadar yaz gündönümünün sadece ruhumuza etkilerinden bahsettik.
Yaz gündönümü kutlamak için ne tarz bir yoga yapabiliriz diye sorarsanız eğer, size vereceğim en güzel cevap bu gündönümünü 108 tur “surya namaskara” (güneşe selam) ile kutlamanız olurdu. Mademki 21 Haziran’da güneş dünyamıza en dik açıda, bu gündönümünde güneşe selam serileri yapmak hiç de mantıksız değil. Bu şekilde, içimizdeki ateşi ortaya çıkarmamız da mümkün. Her nefes aldığımızda daha da genişlemek ve her nefes verişimizde güneşin ısısının bedenimize yayıldığını hayal etmek…
Peki, yaz gündönümünü sadece hızlı bir yoga tarzıyla mı kutlayabiliriz? Tabii ki hayır. 21 Haziran yaz gündönümünde yin yoga yapmak da mümkün. Bu tarz yoga ile belki içimizdeki ateşi harekete geçiremeyiz ama onu söndürüp daha sakin bir şekilde bu gündönümünü atlatabiliriz.
İşte bunlar 21 Haziran yaz gündönümünde yapabileceğimiz yoga tarzları. Şimdi yaz ayları boyunca ne tarz bir yoga yapmalıyız sorusuna cevap bulmaya çalışalım.
Daha önceki yazılarımdan hatırlayacağınız gibi, Hint yaşam bilimi Ayurveda’ya (Hint tıp bilimi) göre bedenlerimiz üç tipe ayrılıyordu: Vata, pitta ve kapha olarak. Bazı bedenlerde tek bir tip hâkim oluyordu, bazı bedenlerde iki, bazı bedenlerde de üç tip birden etkili olabiliyordu. Ayrıca bu sıfatlar sadece beden tiplerini etkilemiyordu aynı zamanda mevsimlerden mevsimleri biri diğerinden daha baskın olabiliyordu. Kış aylarının soğuk, karanlık, kuru ve sert özellikleri nedeniyle bedenlerimizdeki “vata” (hava ve eter) oranı artıyordu. Bu nedenle, kış aylarında yoga çalışmalarımızda köklenmeye ağırlık vermek ve o an ne yapıyorsak yapalım farkındalığımızı köklerde ve köklenmede tutmamız gerekiyordu. İlkbahar geldiği zaman, Ayurveda’ya göre bedenimizdeki “kapha (toprak ve su) dosha” artıyordu. Bu nedenle kendimizi daha ağır ve yorgun hissediyorduk ve kolumuzu bile kıpırdatmak bize zor geliyordu.
Peki, yaz aylarında bedenimize ne oluyor? Yaz gelince, bedenimizdeki “pitta” (ateş ve su) oranı yükseliyor. Bu aylarda da yine kendimizi sıcak hava sebebiyle yorgun hissedebiliriz. Ayrıca, bedenimizde “pitta” oranı arttıkça daha sinirli ve hareketli olabiliriz. Bu nedenle, yaz aylarında yoga pratiğimize başlarken yerde sırtüstü yatarak başlamak ve öncelikle bedenimizi esnetmek ve rahatlatmak çok iyi gelir. Bu şekilde bedenimizdeki iç ısıyı dengeleriz. “Savasana”da (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) yatıp bir süre bedeni ve zihni derse çektikten sonra, bedeni sağa ve sola esnetme, dizleri kendimize doğru çekip sağa ve sola burgu yapmak kendimizi iyi hissettirebilir.
Sadece yoga pratiğimizin başında değil, tüm pratik boyunca hızlı ve akışkan bir yoga yapmak yerine biraz daha sakin ve rahatlamaya ve meditasyona yönelik yoga tercih edilebilir yaz aylarında. Bu, akışlardan uzak durmamız anlamına gelmemeli. Akış bile yapıyor olsak, daha sakin ve kendimizi dinleyerek yapmak anlamına gelmeli.
Hal böyle olunca, tabii ki derse “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle başlamak mümkün. Aklınıza gelen tüm ayaktaki duruşlar da yapılabilir. “Trikonasana” (üçgen), “ardha chandrasana” (yarım ay duruşu), “utthita parsvakonasana” (yan açı duruşu), “setu bandhasana” (yarım köprü), “urdhva dhanurasana” (tam köprü), “bharadvajrasana” (bilge Bharadvaj duruşu), “upavista konasana” (oturarak bacaklar yana açık öne eğilme), “parivritta janu sirsasana” (dönmüş baş dize duruşu), “baddha konasana” (bağlı açı duruşu-kelebek), “paschimottanasana” (doğuya bakan öne eğilme), “halasana” (saban duruşu), “salamba sarvangasana” (destekli omuz duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu), “matsyasana” (balık duruşu), yaz ayları boyunca yoga pratiğimizde veya derslerimizde kullanabileceğimiz asanalar. Yoga dersi ya da kendi yoga pratiğimiz boyunca öne eğilmelere yoğunlaşarak zihni ve bedeni sakinleştirmemiz de mümkündü.
Bunlara ek olarak, bedenimizdeki ısıyı ya da ateş elementini düşürmek için “sitali” adı verilen serinletici nefes tekniğini de kullanabiliriz. Kısaca, dilimizin yanlarını yukarı doğru katlayıp dilimizin ucunu, dudaklarımızı aralayarak dışarı çıkartarak nefes alıp verme şeklinde yapabiliriz bu “pranayama” tekniğini. Bu nefes tekniği bizi sakinleştirip serinletir. Nefes aralık olan ağızdan alınıp burundan verilir. Bir süre yaptıktan sonra, serinlediğinizi hissedersiniz.
Yaz aylarında kullanabileceğimiz bir başka “pranayama” tekniği ise sağ burun deliğini kapatıp sol burun deliğinden nefes alıp vermektir. Sağ burun deliği eril tarafımızdır ve “pingala nadi” (güneş/eril) adı verilir. “Nadi”, bedenimizden geçtiği düşünülen enerji merkezleridir. Sol burun deliği ise dişil tarafımızdır ve “ida nadi” (ay/dişil enerji merkezi) adı verilir. Sağ burun deliğini kapattığımızda eril, aktif ve bizi ısıtan tarafımızı kapatır, sol burun deliğinden nefes alıp verdikçe de dişil, pasif ve bizi serinleten taraftan nefes almış vermiş oluruz.
Yoga çalışmamızın sonunda ister “savasana”da (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) dinlenebilir istersek de “viparita karani” (ayakları 90 derece havada duvara yaslama) ile hem bedenin akışını ters çevirebilir hem de bu şekilde dinlenebilirdik.
Siz de fark ettiniz mi? Yoga o kadar engin bir dünya ki her mevsim farklı yoga pratikleri yapabiliriz. Ayrıca her mevsim kullanabileceğimiz değişik “pranayama” (nefesi özgürleştirme) teknikleri var. Bu nefes teknikleriyle kış aylarında bedenimizi ısıtmamız, yaz aylarında da serinletmemiz mümkün. Peki, bahar aylarında ne olacak diye sorabilirsiniz? O zamanlarda da sağ ve sol enerjimizi eşitleyebileceğimiz nefes tekniği var. Yani yoga yine bize bir şeyler sunabiliyor.
Öyle ya da böyle, yaz ya da kış. Veya bahar. Önemli değil. Önemli olan her zaman ve her mevsim yogaya gönül vermemiz ve yogayı hayatımızın içine sokmamız. İster sadece asana boyutunda, istersek pranayama ve meditasyonu da ekleyerek ya da belki felsefesini de okuyup özümseyerek…