Monthly Archives: Mayıs 2016

istedikten sonra

Standard

Her zaman derim: “Himalayalar’ın tepesinde, herhangi bir su kenarında, dağ tepesinde ya da Hindistan’da bir “aşram”da yoga ve meditasyon yapmak ve zihni sakinleştirmek çok kolaydır. Önemli olan günlük hayatımızın içinde, büyük şehrin koşuşturmacası içinde zihni sakinleştirmek ve kendimizi yogaya ve meditasyona adayabilmektir.” Bu düşüncelerim geçen hafta bir grup dersinde yine gün yüzüne çıktı.

BEN_4569

Geçen hafta spor tesisinde yoga grup dersine gittiğimde yöneticiler, her zaman yoga yaptığımız ve “gözlerden ırak”, “sessiz ve sakin” stüdyomuzun tamirde olduğunu ve bu nedenle tam ortada bulunan ve herkesin yolu üzerinde olan bir stüdyoda dersimizi yapmamız gerektiğini söyledi. Başımıza gelen her şeyi olduğu gibi kabul etmeye ve yeni koşullara uyum sağlamaya niyetliydik ya. O yüzden sorun olmadığını ve dersi o stüdyoda yapabileceğimizi söyledim.

Tesis sabahları sakin olduğu için bir sorunla karşılaşmadık. Genellikle haftanın son günü sabah ve akşam derslerinde tüm haftanın bedensel ve zihinsel yorgunluğunu üzerimizden atmak için “yin” (dişil enerji) tarzı çalışıyorduk. Gündüz dersinde herhangi bir sorunla karşılaşmadık. Kalçayı dışa çeviren kasları, kasık kaslarını, arka bacak kaslarını ve kalça fleksör kaslarını esnettikten sonra “hanumanasana” (maymun duruşu) deneyerek “yin” tarzı çalıştıktan sonra bedenin böylesine derinlik isteyen bir duruşu daha kolay yapıp yapamayacağını gözlemledik. Uzun bir dinlenme sonrasında dersi tamamladık.

Akşam dersi için tesise gittiğimde tesisin her zamanki gibi çok kalabalık olduğunu gördüm ve o kalabalık ve gürültü içinde ortadaki stüdyoda yoga dersini nasıl yapacağımızı düşündüm. Birden paniklediğimi fark edip nefeslerimi izlemeye başladım. Nefeslerime odaklanarak sakinleşmeye çalıştım. Kendi kendime, “Burcu, yapabileceğin bir şey var mı? Bu ders bu stüdyoda yapılacak. İster kalabalık isterse çok gürültülü olsun, bu ders tamamlanacak. Senin tek yapman gereken derste sükunetini korumak, öğrencileri rahatlatmak ve onların bu kalabalık ve gürültülü ortamdan etkilenmelerine engellemek. Onlara haftanın son gününde keyif alacakları, dinlenecekleri, dinginleşecekleri ve sakinleşecekleri bir ders sunmak. Paniklemenin sırası değil” şeklinde telkinde bulundum. Evet, yapacak bir şey yoktu. Başa gelen çekilirdi.

Derse meditasyon ile başladık. Her zamanki gibi klasik müzik parçalarını kullanıyordum. Genellikle öğrencilerin kendi deneyimlerini izleyip fark etmelerini istediğim için klasik müzik kullanıyor ve müziğin sesini çok düşük seviyede tutuyordum. Tableti stüdyodaki müzik sistemine bağlamıyor; tabletin ses sistemiyle yetiniyordum. Ne yazık ki o gün dersi ortadaki stüdyoda yaptığımız için tabletin kendi sesi yetersiz kaldı. Teknolojiden de fazla anlamadığım için tableti sisteme bağlayamadım. Tabletin sesini sonuna kadar açtıktan sonra öğrencilere nefeslerini izlemelerini ve nefeslerle gevşeyip rahatlamaya başlamalarını söyledim. Tam o sırada çok yüksek sesli bir müzik duyulmaya başladı. Diskolarda ve barlarda duyacağınız türden… Bir an ne olduğunu anlamadım. Sonra sesin “spinning” dersi yapılan salondan geldiğini anladım. Neden bu kadar çok ses geliyordu? “Spinning” derslerinde çok yüksek sesle müzik çalındığını biliyordum ama o akşam sanki ses bizim çalıştığımız stüdyodan geliyor gibiydi. Öğrencileri nefeslerini ve bedenlerini gözlemlemeye yönlendirirken stüdyodan çıkıp “spinning” stüdyosuna baktım. Ve ne gördüm dersiniz? Stüdyonun kapısı ardına kadar açık. Ses o yüzden çok kuvvetli geliyormuş. Stüdyoya gidip kapıyı kapattım ve kendi dersime döndüm. Bu arada meditasyonu sonlandırdım ve derse başladık.

Gürültüden dolayı öğrenciler dikkatlerini bir türlü toplayamıyorlardı. “Gözlerinizi kapatın. Nefeslerini izleyin. Dikkatinizi nefesinize yönlendirin. Sizi etkileyen bir sürü şey olduğunu biliyorum ve bunlardan en önemlisi dışardan gelen ses. Nefeslerinizi izlemeye çalışın ve dikkatinizi sadece kendinize, nefeslerinize ve bedeninize yönlendirin. Gözleri kapatarak dışardan gelen hiçbir şey ile ilgilenmeyin. Mümkün mü? Kabul ediyorum, hep dışardan veri almaya ve o verilere kapılarak yaşamaya alışmışız ama kendi içimize dönmek, dışarıyla ilgilenmemek, gözlerimizi kapatmak ve bu dersi sadece ve sadece kendi içimizde yaşamak mümkün mü?”

Neden bu kadar çok ses geldiğini bir türlü anlayamamıştım. Öğrenciler “surya namaskara” (güneşe selam) ile ısınırken kapıdan dışarı baktığımda spinning stüdyosunun kapısını tekrar açtıklarını gördüm ve bu kadar çok sesin sebebini anladım. Tekrar gidip kapıyı kapatmanın bir anlamı yoktu. Spinning stüdyosu küçük olduğu için öğrenciler kapının açık kalmasını ve böylece içeriye biraz hava girmesini istiyordu. Onlar da haklıydı. Peki bu durumda biz ne yapacaktık? Neredeyse kendi sesimi bile duymuyordum. Sürekli “kendi içimize dönmekten”, “beden, nefes ve zihni bir arada tutmaya çalışmaktan”, “gözleri kapatmaktan”, “sadece kendi matımızda kendi pratiğimize yönelmekten” bahsedip duruyordum. Peki ben kendi zihnimi toparlayabilmiş ve dersin akışını düzenleyebilmiş miydim? “Yin” yoga yapıyor olsak bile dersin kendi içinde bir akışı, düzeni ve “bhava”sı (havası) olmalıydı. Peki gürültülü bir müzik eşliğinde yapmaya çalıştığımız “bedensel-zihinsel-ruhsal” yolculuğumuzun “bhava”sı ne olabilirdi ki?

Günlük hayatımızda da kimi zaman her şey istediğimiz gibi gitmez. Kimi zaman zorluklarla ve sorunlarla karşılaşırız. Böyle bir durumda “tamam, ben küstüm. Artık bu oyunda yokum” diyerek oyunu terk mi ediyoruz? Tabii ki hayır. Nasıl ki günlük hayatımızda zorluklarla ve sorunlarla karşılaştığımızda o zorlukların üstesinden gelebilmek için çabalıyorsak aynı şeyi yoga matı üzerinde de yapmalıydık. Her zaman demiyor muyduk? Yoga matında verdiğimiz tepkiler ve yaklaşımlar aslında günlük hayatımızda da verdiğimiz tepkiler ve yaklaşımlarla aynı diye… O halde bu durumda yoga dersini bırakmak ve oyundan çekilmek yerine içinde bulunduğumuz koşullarda dersi elimizden gelen en iyi şekilde tamamlamalıydık. Ve dersi tamamladık. Hatta spinning dersi bizim dersten önce bittiği için “savasana”yı (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) klasik müzik eşliğinde beden, zihin ve nefes bütünlüğü içinde yapabilmiştik.

Ders sonrasında öğrencilerden biri yaşadığı deneyimi şöyle ifade etti: “Öğretmenim, bugün sizin dediklerinize kulak verdim ve sadece kendime odaklandım. Beden, zihin ve nefesimi bir tutmaya, gözlerimi kapatıp sadece kendimi izleyip kendimi dinledim. Ve inanır mısınız, ilk defa bu kadar kendimden geçtim ve kimi zaman sizin söylediklerinizi bile duymadım. Gerçekten de dış dünyaya kendimi kapatabildim. Hem de böylesine bir ortamda…”

Yaklaşık dört senedir birlikte çalışıyorduk. Sessiz ve sakin stüdyomuzda kapımızı kapatıp ışıklarımızı kısıp kendi kendimize yogamızı yapıyorduk. Böylesine bir ortamda çalışmamıza rağmen tam anlamıyla kendi içimize dönememiş miydik? Neden hep dış dünyaya odaklanıyorduk? Neden sınıfta kendi matımızda kendi pratiğimizle ilgilenmek yerine sınıfa geç kalan ve giren kişileri görmek için gözlerimizi açıp o en kıymetli meditasyon anlarını kaçırıyorduk? Neden bedenimiz nefeslerimizle birlikte bir “asana”dan bir “asana”ya akamıyordu? Bedenim ve zihnim aynı anda sınıfta mıydı? Yoksa zihnim bedenimi sınıfta bırakmış gün içinde yaşadıklarına ya da ders sonrası yapacaklarına mı takılıp gitmişti? Her ne kadar sessiz ve sakin bir ortamda olsak da beden, zihin ve nefes bütünlüğünü sağlayamadıysak sakinlik ve sükunet bizden biraz uzaktı. İster Himalayaların tepesinde olalım istersek çağlayan bir ırmağın kenarında istersek Hindistan’da bir “aşram”da istersek yaşadığımız şehrin en işlek caddesinde yürüyor olalım… Önemli olan günlük hayatımızın içinde, büyük şehrin koşuşturmacası içinde zihni sakinleştirmek ve kendimizi yogaya ve meditasyona adayabilmektir. İster sessiz ve kendimize ait yoga stüdyomuzda istersek de gürültülü bir müziğin yanı başında olalım… İstedikten sonra, beden, zihin ve ruh birliğimizi sağlayabilir, her yerde yoga yapabilir ve her yerde içimize dönüp, kendimizi dinleyip dinginleşebilirdik. Yeter ki isteyelim…

başlangıçlar

Standard

Yeni bir grupla yoga dersine katıldığınızda neler yapmalıyız? Nasıl bir ders yapmalıyız? Hangi “asana”lardan (duruş) başlamalıyız? Nasıl bir akış yaptırmalıyız? Ders “vinyasa” (akış) mı olmalı “hatha” (güneş-ay yogası/güçlendirici yoga) mi “yin” (bağ dokularını esnetici dişil enerji yogası) mi? Karar vermek zor değil mi?

IMG_6821

Geçtiğimiz haftalarda iki yeni grupla çalışmaya başladığımda bu düşünceler içindeydim.  Tabii ki bu iki grubun benden önce de bir yoga deneyimi vardı. Yogaya aşinaydılar ancak ben ne seviyede olduklarını ve benle çalışmaya başlayana kadar neler yaptıklarını ya da yapabildiklerini bilmiyordum. O yüzden en baştan başlamaya karar verdim. Her derste aşağıdan yukarıya doğru gidecektim. Ayaktaki “asana”lardan ters duruşlara kadar…

Her iki grupla da ilk ders ayaktaki “asana”lara odaklanmıştık. Tek bir zirve duruşuna odaklanmamıştık. “Surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısındıktan sonra her “vinyasa” (akış) sırasında bir ayaktaki “asana”yı denemiştik. “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “parsvottanasana” (ayaklar ayrı baş dize duruşu), “utkatasana” (sandalye), “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrı öne eğilme) ve “uttanasana” (ayakta öne eğilme) çalıştıktan sonra bir denge duruşu olarak “vrksasana” (ağaç) yapmıştık.

Yere oturduktan sonra da köklenmeye oturma kemiklerinden devam etmiş sırasıyla “dandasana” (asa duruşu), “pashimottanasana” (yerde öne eğilme) ve “baddha konasana” (bağlı açı duruşu/kelebek) yapmıştık. Sırt üstü yatıp “jathara parivartanasana” (karından burgu) sonrasında “savasana” (derin gevşeme ve dinleme pozisyonu) ile dinlenmiştik.

Öğrenciler çok iyi seviyedeydi. Belki de bu ders onlar için çok kolay ve basit olmuştu. Ben yine de birbirimize alışmamamız için yavaş yavaş ilerlememiz gerektiğini düşünüyordum. Yolculuğa çıktığımızda hemen varmamız gereken yere ulaşmıyorduk. Bir sürü yerden geçiyorduk. Yeni gruplarla da böyle çalışacaktık. Sıra ile gidecektik. Adım adım… Ayaktaki “asana”lardan sonra “kalça açıcılar” yani öne eğilmeler… Sonra sırasıyla karın güçlendiriciler, göğüs açıcılar yani geriye eğilmeler, boyun ve baş yani ters duruşlar…

Böylece tüm bedeni aşağıdan yukarıya dolaşacaktık. Her ders bedenin farklı bir bölgesini çalışırken o bölgeyi kimi zaman esnetecek kimi zaman güçlendirecektik. Bedenin farklı bölgelerini çalışırken ortaya çıkan duyguları izleyecektik. Bedenin her bölgesinin ya da her “asana” grubunun bize hissetttirdiği farklı duygular vardı. Öne eğilmelere çalışırken içimize dönmeyi deneyimleyip geriye eğilmelerde geriye gitme korkusu, kalbimizi açma, daha çok sevebilme, bilinmeze doğru gitme yetisi… Ters duruşlar ise dünyaya başka bir açıdan bakabilme, korkularımızla yüzleşme, karşımızdakini anlama, karın güçlendiriciler azim ve kararlılık, kalça açıcılar kendimizi sevebilme, kabul edebilme, yaratıcı olabilme, su gibi akabilme, esnek olma… Yolculuğumuzda adım adım ilerleyecektik. Bedeni esnetip güçlendirirken, duygusal bedenimizi de izleyecek ve yolculuk sırasında ne gibi değişiklikler yaşacağımızı gözlemleyecektik. Başlangıçlar, yenilik ve değişiklik… Her zaman bize çok şey katar. Yeter ki kendimizi ve algımızı açık tutalım ve gelenleri kabul edelim.

olmuyorsa olmuyor

Standard

Hayatımızda nedense hep bir şeyler olsun isteriz. Olsun diye de hep mücadele ederiz. Olması için koşulları hep zorlarız. Gerek günlük hayatımızda ve iş hayatımızda gerekse duygusal yaşantımızda ya da yaptığımız herhangi bir fiziksel çalışmada ya da yoga da hep bir şeylerin olması için çabalarız. Kimi zaman “o şeyin” olmasına o kadar kafamızı takarız ki ondan başka bir şey düşünemez hale geliriz ve bir de bakmışız bu kadar çabaya “o şey” bize yaklaşacağına bizden iyice uzaklaşmış.

BEN_4569

Geçen hafta özel derslerimden birine gittiğimde öğrencimin ruh hali sebebiyle “yin” (dişil enerji) tarzı yoga yapmaya karar vermiştik. Bir süredir kafasında çözmesi ve belki de geride bırakması gereken şeyler olduğunu söylemiş ve buna uygun bir ders yapmak istemişti. Bu durumda ben de “yin” tarzı çalışıp içinden çıkacak olan duyguları izlemesini istemiştim.

Derse uzun bir meditasyon ile başladık. “Marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı ısıtmaya başladık. Nefeslerle bu iki “asana” (duruş) arasında akarken gözleri kapatmasını ve nefesinin tüm omurgasında nasıl hareket ettiğini izlemesini istedim. Asanada bedenini bilinçli bir şekilde hareket ettirmesindense nefesin bedenini hareket ettirmesine izin vermesini söyledim. “Beden nefes alırken dış dünyaya açılsın ve nefes verirken içine kapansın. Hangi duruşta kendini daha rahat hissediyorsun? Dışa açılmak mı içe kapanmak mı? Bugün bu iki duruş sana ne hissettiriyor?”

Omurgayı ısıttıktan sonra sıra “dragon” (ejderha) duruşu ile kasıkları ve bacakların içlerini esnetmek ve ne gibi duygular doğacağını gözlemlemek istedim. Duruşa geçtik. Bir noktayı daha hatırlatmakta fayda var. Öğrenci, yıllık izne çıkmıştı ve bir aydır yoga derslerine ara vermiştik. Tabii ki yogadan bir süre ayrı kalan beden ilk derste tepkiler veriyordu. “Dragon” zaten gerek fiziksel gerekse duygusal olarak zorlayıcı bir duruştu. Fazla kalamadık ve duruştan çıktık. Zaten beden bize “artık duramayacağım, çıkmalıyım bu duruştan” diyorsa, onu dinlemeli ve hemen duruşu bırakıp dinlenmeliydik.

“Balasana” (çocuk pozisyonu) dinlendikten sonra “half saddle” (yarım eyer) ile bacağın önündeki kalça fleksör kaslarını esnetecektik. Öğrencinin ruh halini iyi gelir diye bacakların önündeki kasları ve göğüs kafesini esnettikten sonra “dhanurasana” (yay duruşu) yaptırmayı düşünmüştüm. “Half saddle” duruşunda sağ bacağı yaparken öğrenci yine fazla kalamayacağını düşünüp duruştan çıktı. Sol tarafa geçtiğimizde her zaman olduğu gibi konu konuyu açtı ve konuşmaya başladık.

Öğrencinin yurt dışından kitap getirtebilme imkanı olduğu için ondan yoga hakkında iki kitap getirtip getirtemeyeceğimizi sormuştum. Sorun olmayacağını öğrendiğimde de kitapları istettik. Kitaplar yerine kitaplardan birinin DVD’si gelmiş. Öğrenci bana bu işlerle uğraşan kişiye çok sinirlendiğini, bana karşı mahcup olduğunu ve ne yapacağını bilemediğini söyledi.

“Hiç sorun değil. Belki de o kitapların bana gelmesi hayırlı değildi. Belki de o kitaplar bana fayda sağlamayacaktı. Belki de o DVD daha çok işime yarayacak. Gerçekten hiç sorun değil.” Öğrenci, “öğretmenim olur mu hiç? Ben size karşı kendimi o kadar çok mahcup hissediyorum ki!. Size bir söz verdim. Getirtebiliriz dedim ve şimdi istedikleriniz yerine bambaşka bir şeyler geldi.” Ben, “olmuyorsa olmuyor. Zorlamanın hiç anlamı yok.” Öğrenci, “nasıl olmuyorsa olmuyor? Öğretmenim işte ben bunu bir türlü beceremiyorum. Bırakamıyorum. Kabul edemiyorum. Galiba artık benim bunu öğrenmem gerek. Takılıp kalıyorum ve bir türlü rahat edemiyorum. Bir şeye karar verildiyse, o olacak. Arkamda bırakıp yürüyüp gidemiyorum.”

Bunun üzerine başımdan kısa bir süre önce geçen olaylardan bahsettim. Günlük hayatımda yaşadığım ve hiç de felsefi olmayan bir şeylerden… Bir dükkanda bir süredir almak istediğim bir şey vardı ve indirime girmişti. İyi de bir indirimdi ve almaya karar verdim. Kredi kartımı verdim ama ne yazık ki bir türlü ücreti alamadılar. Meğer o gün hatlarında bir sorun varmış ve o yüzden bir türlü kredi kartı sistemi çalışmıyormuş. Üzerimde yeterli nakit de yoktu. Bir kere denediler, olmadı. Hadi ikinciye de şans verdik. Bazen oluyor böyle şeyler diye. İkinci de olmayınca, ben artık denememelerini ve kartımı bana geri vermelerini istedim. Tabii ki satıcı vazgeçer mi? Vazgeçmedi. Ve bir kere daha ücreti karttan almayı denedi. Olmadı. Ben de sorun olmadığını, belki de benim o almak istediğim şeyi almamam gerektiğini, belki de onun bana hayırlı olmadığını söyledim. Satıcı hala ısrar ediyordu: “Buralardaysanız, bir saat içinde yine uğrayın.” Artık bana ne söylese fayda etmezdi. Almak istediğim şeyi hediye bile etse, bana bir şey ifade etmezdi. Niye zorlayacaktım ki? Belki de aldığım şey bana dokunacaktı, alerji yapacaktı, iyi gelmeyecekti. Olmuyorsa, olmuyordu. Zorlamanın, olsun diye çabalamanın gereği yoktu.

Yine o birkaç gün içinde bir arkadaşımla görüşecektik ama bir türlü programlarımızı uyduramıyordum. “En iyisi bir süre görüşmeyelim. Belki de görüşmememiz gerek. Belki görüşünce tartışacağız, birbirimizi kıracağız ve hayat döngüsü bizi bir süre birbirimizden ayrı tutarak bu kırgınlığı engelliyor.” Belki her şey bir şey için oluyor. Olmuyorsa, olmuyor.

Şimdi size bu anlattıklarım “hemen pes etmek” gibi gelebilir. Hayır bu pes etmek değil. İşaretleri izlemek, işaretlerin bize anlatmak istediğini anlamaya çalışmak ve ona göre hareket etmek. Hayatı zorlamamak, hayatı gerçek anlamda akışına bırakmak ve gerçekten de akışla bir olmak… Olmuyorsa olmuyor. Bu kadar basit. Gerek günlük hayatımızda gerekse duygusal hayatımızda… Fiziksel çalışmalarda, yogada, meditasyonda… Aklınıza gelen her yerde… Bizim dilimizde de çok güzel bir deyiş vardır bu anlamda: “Her şerde vardır bir hayır.” Belki de o olsun diye istediğimiz şey bizim için hiç de hayırlı sonuç getirmeyecek bir şey ve o yüzden olmuyor. O yüzden siz de zorlamayın, olmuyorsa olmasın. Bir de bu açıdan bakın ve siz de deneyin. Ne kaybedersiniz ki?

bir ve bütün olmak

Standard

Grup derslerinde en zorlandığım zamanlar nedir diye soracak olursanız… Uzun süredir birlikte çalıştığım gruba yeni öğrencilerin gelmesi ve bu öğrencilerin hiç yoga deneyiminin olmaması ve kimi zaman derslerimize değişik değişik sağlık sorunları olan kişilerin katılması ve herkesi memnun ve mutlu edebilecek bir ders çıkarabilme… Yoganın sağlık sorunlarına iyi geldiği bir gerçek… Ancak grup derslerinde bunu ne kadar başarabiliriz. İşte bu konuda kesin bir cevabım yok.

2009-2010 tum fotolar 682

Her beden kendine özgü… Her bedenin esnekliği ve gücü farklı. Her bedenin kısıtlılıkları da çok farklı. O yüzden özellikle kalabalık derslerde tek tek her bedene özgü bir ders çalıştırmak mümkün olmamakla birlikte herkesi “kendi beden sınırlılıkları içinde kalmaya” davet ederek bir şekilde orta yolu bulmaya çalışıyoruz.

Geçenlerde derse her zaman katılan öğrencilerden biri “öğretmenim belim çok ağrıyor. Hafta sonu ağaç ektim. Sanırım orada zorladım” diye geldiğinde dersteki akışa katılmaya çalışmasını, zorlandığında dinlenmesini ve yeniden grubu yakalamasını söyledim. Kendisini zorlamamasını, omurgasını dik ve düz tutmasını ve öne eğilmeleri omurgayı kamburlaştırarak değil kuyruksokumunu geriye doğru ittirerek yapmasını da tavsiye ettim. Derse “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle başladık. Bir yandan tüm öğrencileri izliyor bir yandan da bir gözümle beli rahatsız olan öğrenciyi takip ediyordum. Beli rahatsız olan öğrenci çok zorlanmakta ve akışı yakalayamamaktaydı. Yoganın şifalandırıcı etkisinden dolayı rahatsızlıklarını düzeltmek için derslere katılanlar çok oluyordu. Sınıf “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) beş nefes beklerken beli rahatsız olan öğrencinin yanına gittim ve bu ders boyunca duvarın yanına geçmesini ve benim ona söyleyeceğim duruşları yapmasını rica ettim. Ve ders bu şekilde devam etti. Bir yandan diğer öğrencilerle akış yapıyorduk bir yandan da beli rahatsız olan öğrencinin belini rahatlatacak “restoratif” bir çalışma yapıyorduk.

İnsanın aklına ilk anda beli nasıl rahatlatacağı gelmiyor tabii ki. Zihin bir yandan akış dersine odaklanmışken, hangi “asana”dan (duruş) sonra hangi “asana”yı yaptırmalıyım ve zirve duruşu için nasıl bir hazırlık yaptırmalıyım diye düşünürken bir anda bel sorunlarına karşı yoga asanalarına odaklanamıyor. Derin bir nefes alıp bir sene önceki bel ve kuyruksokumu rahatsızlığımda bana neyin iyi geldiğini düşündüm. Kuyruksokumumu geriye doğru çıkartarak ve dik bir omurga ile yaptığım tüm öne eğilmeler iyi gelmişti. Duvarda “viparita karani” (bacakları 90 derece havada tuttuğumuz duruş) iyi gelmişti. Dizleri göğse çekip sarılmak (apanasana) iyi gelmişti. “Ananda balasana”da (mutlu bebek duruşu) kuyruksokumunu ve kalçayı yerden kaldırmadan beklemek ve kuyruksokumunun üzerinde sağa sola sallanmak iyi gelmişti. Duvarda ellerimi dayayarak kuyruksokumunu geriye çıkartarak düz bir omurgayla beklemek iyi gelmişti. “Paschimottanasana”da (yerde öne eğilme) ayaklarımın altına kemer yerleştirip dik bir omurgayla öne doğru eğilirken kuyruksokumumu geriye doğru uzatmak iyi gelmişti. İşte ben de tüm bunları yaptırdım öğrenciye. “Baddha konasana” (bağlı açı duruşu), “upavistha konasana” (oturarak açı duruşu), “janu sirsasana” (baş dize duruşu)…

Bu arada grupla da akış devam ediyordu. Zirve duruşu, omurgayı dengeleyici duruşlar, burgu ve derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu (savasana)… Beli rahatsız olan öğrenciyi “restoratif” şekilde dinlendirmek istedim. Ne yazık ki spor tesisinde olduğumuz için yoga stüdyolarındaki gibi malzemelerimiz yoktu. En kalın matlardan birini seçtim. Düzgünce yuvarladım ve bir “bolster” haline getirdim. Öğrencinin dizlerinin altına yerleştirdim. Böylece beli iyice yere yerleşti. Ve beli rahatsız olan öğrenci de o şekilde dinlendi.

Dersin sonunda öğrenci yanıma gelip dersin başında çok tutuk olan belinin dersin sonunda açıldığını ve iyi hissettiğini söyledi. “Derse katılıp katılmamakta tereddüt etmiştim ama iyi ki katılmışım” dedi. Ne yazık ki bedenimizi dinlemiyoruz. Ve bunu da genellikle günlük hayatımızda yapıyoruz. Gerek yoga dersleri olsun gerekse “pilates”, “sculpture” ve “zumba” gibi diğer grup derslerinde öğretmenler, öğrencilerini çok bilinçli bir şekilde çalıştırıyor. Önce bedeni ısıtıyorlar, sonra yapılması gereken biraz daha ileri seviye hareketleri yaptırıyorlar ve en sonunda da bedeni dengeleyip, soğutup dinlendiriyorlar. Yani bizler grup derslerinde değil günlük hayatımızda kendimizi sakatlıyoruz. Günlük hareketlerimize bir göz atacak olursak… Bir şeyinizi yere düşürdünüz. Nasıl alıyorsunuz? Çömelerek mi eğiliyorsunuz yoksa dümdüz öne eğilmeye çalışarak mı? Araba kullanıyorsunuz ve çantasını arka koltuğa koydunuz. Telefonunuz çaldı. Çantanızı almanız lazım? Dönerken nasıl döndünüz? Evde ağır bir şey kaldırmanız gerekiyor, nasıl kaldırdınız? Bu tür örnekleri çoğaltabiliriz. Sadece günlük hayatımızda ne kadar dikkatsiz hareket edebileceğimizi ve fark etmeden sakatlanabileceğimizi anlatmak istedim.

Yoga, beden, zihin ve ruh birliği ve bütünlüğü demektir. Yoga, farkındalık demektir. Sadece “mat”ın üzerinde değil tüm hayatımızı farkındalıkla yaşamak demektir. Bedeninizi fark etmeniz demektir. Günlük hayatta ya da herhangi bir fiziksel çalışmada farkında olarak hareket etmek, bedeninizi dinlemek, gözlemek ve bedeninizin elverdiği ölçüde yapmak demek… Hepimiz farklıyız. Herkesin bedeni farklı. Herkesin yapabildikleri ve yapamadıkları var. Biri daha esnek, biri daha güçlü… Biri hem güçlü hem esnek… Günlük hayatta da derslerde de sadece kendimizi izleyerek, artılarımızın ve eksilerimizin farkında olarak ve onları kabul ederek bir ve bütün olmak, yoga olmak mümkün…