Monthly Archives: Ağustos 2015

gelişime tanık olmak

Standard
Bir öğretmeni en çok mutlu eden şey nedir diye sorsam ne cevap verirdiniz? Ders vermek, birçok öğrenciye sahip olmak ya da öğrencileri tarafından sevilmek mi? Bence bir öğretmeni en çok mutlu eden şey öğrencilerinin gelişimine tanık olmak… Gün be gün öğrencilerinin gelişimini ve ilerlemesini görmek ve zaman içinde öğrencilerinin ne kadar geliştiğini fark etmek… Geçen hafta yaşadığım şey tam da buydu.
IMG_6820
Geçen hafta grup dersine gittiğimde dersten önce her zamanki gibi öğrencileri gözlemledim ve o gün nasıl bir ders istediklerini anlamaya çalıştım. Öğrencilerin çoğu o gün denge duruşları çalışmak istiyordu. “Ne zamandır denge duruşları çalışmadık. Bugün denge çalışabilir miyiz?” Tabii ki çalışırız. Ama zirve duruşu ne olmalı? Buna karar vermeliydim. Bir sürü zirve duruşu geçiyordu aklımdan ve o an içlerinden bir tanesini seçemedim. Ben de o günkü derste denge duruşları arasında bir akış yapmayı düşündüm. Oldukça ileri seviyede bir ders olacaktı. Ama yaklaşık iki yıldır aynı grupla çalışmaktaydık ve bu akışı kolaylıkla yapabileceklerine inanıyordum.
Başlangıç meditasyonu sonrasında dört ayak üzerinde denge çalışmasıyla başlamıştık. “Vyaghrasana” (kaplan duruşu) sonrası “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı dengeledikten sonra bir “vinyasa” (akış) yapıp “tadasana”ya (dağ duruşu) gelmiştik. “Surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle bedeni ısıttıktan sonra denge çalışmalarına başladık. Önce sol ayak üzerinde köklenip sağ bacağı dizden büküp yere paralel olacak şekilde kaldırdık. Beş nefes bekledikten sonra aynı şeyi sağ ayak yerdeyken denedik. Bir “vinyasa” sonrası “tadasana”ya geçip bu sefer sol ayak üzerinde köklenip sağ bacağı düz bir şekilde öne uzattık. Beş nefes bekledikten sonra sağ ayak yerdeyken sol bacağı öne düz bir şekilde uzattık. Yine bir “vinyasa” ve “tadasana”… Sol ayak yerdeyken “vrksasana” (ağaç duruşu) yaptık. O günkü grup için “vrksasana” artık zor bir denge duruşu değildi. Bu duruşu biraz zorlaştırmak gerekiyordu. Ne yapabilirdik diye düşünürken, gözler kapalı bir şekilde “vrksasana” denetmeye karar verdim. “Vrksasanada beklerken ilerde bir nokta seçin ve gözlerinizi o noktaya dikin. Şimdi yavaşça gözlerinizi kapatın ama gözler kapalıyken hala o noktaya baktığınızı farz edin. Dengenizi kaybediyorsanız, gözleri azıcık aralayın ve tekrar o noktaya odaklanın. Şimdi tekrar gözleri kapatın ve gözler kapalıyken dengede kalmaya çalışın.”
Gözlerimiz açıkken dengemizi sağlamak daha kolaydır.Oysa gözler kapalıyken, beyne veri gitmemektedir ve beden pozisyonunu, konumunu algılamakta zorlanmaktadır. Dolayısıyla gözler kapalıyken bedenin dengesini bulması oldukça zor hale gelmektedir.
Denge dediğimizde, vestibüler ve propriosepsiyon sisteminden bahsetmek gerekmektedir çünkü her iki sistem de dengemizi sağlamamıza yardımcı olur. Vestibüler sistem, memeli hayvanların dengesini sağlayan ve bizlere hareket kabiliyeti ve denge duygusunu hissettiren sistemdir. Kulağın içinde bulunur ve göz hareketlerini kontrol eden ve bedeni dik tutmamızı sağlayan kaslara sinyal yollar. Beynimiz, kafatası içindeki bu sistemden gelen bilgileri kullanır ve böylece bedenin dinamiklerini ve hareketlerini, pozisyonlarını algılar.  Kısaca, vestibüler sistem iç kulakta bulunan ve başımızın konumu hakkında bilgi veren bir sistemdir.
Propriosepsiyon ise eklemlerin boşluktaki pozisyonunu, konumunu, hareketini algılama duyusudur. Eklemde yer alan kapsül ve bağlar, eklemin etrafındaki kas dokusu ve tendonlar, içerdikleri bir takım özelleşmiş hücreler aracılığıyla merkezi sinir sistemimize sürekli uyarılar yollar. Bu uyarılar sayesinde, vücudumuzdaki eklemlerin ve kasların uzaydaki konumundan, pozisyonundan, gerginliğinden ve basınç durumundan haberdar oluruz. Kişinin bir hareketi doğru, sağlıklı ve koordineli yapabilmesi için gelişmiş bir propriosepsiyon duyusunun olması gerekmektedir.
Gözlerimiz sayesinde de uzuvlarımızın yeri hakkında bilgi sahibi oluruz. Yani gözler açıkken kolumuz nerede, bacağımızı 90 dereceye kaldırabildik mi yoksa bacak 45 dereceye kadar mı kalktı gibi bilgilere ulaşmamız çok kolay. Gözlerimiz açık, görebiliyor ve bilgiye ulaşabiliyoruz. Ancak gözler kapalıyken bu tarz bilgilere ulaşmamız o kadar da kolay değil. Bu yüzden de gözler kapalıyken denge duruşları çok daha zor…
O günkü derse dönecek olursak, gözler kapalıyken “vrksasana.” Beden nerede, kollar kalbin önünde dua pozisyonunda birleşebildi mi, bükülü bacak diz kapağının üzerinde mi yoksa altında mı, yoksa o bacağı diz kapağının üzerine çıkarabildim mi? Tüm bunları gözler kapalıyken fark etmek…
“Vrksasana”dan sonra bir “vinyasa” ve “tadasana”da nefeslenmek… Sırada bir denge akışı vardı. “Vrksasana”, “garudasana” (kartal duruşu), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “urdhva prasarita eka padasana” (ayakta bacakları ayırma), “utthita hasta padangusthasana” (el ayağa uzatılmış duruş) önde ve yanda ve “natarajasana” (dansçı)…
Üst üste denge duruşları… Dengeyi kaybetmeden… Bakış açısını kaybetmeden ve havadaki ayağı yere indirmeden hatta değdirmeden… Demiştim ya, ileri seviyede bir ders diye… Ve bir öğretmeni en çok mutlu eden şey nedir? Öğrencilerindeki ilerlemeyi ve gelişmeyi görmek… İki sene içinde öğrencilerin dengelerinin ne kadar geliştiğini ve tüm denge duruşlarını ayaklarını yere değdirmeden yapabildiklerini görmek… Her şeye değerdi.
Bu kadar denge çalıştıktan sonra “malasana”da (dua tespihi/çelenk duruşu) dinlendik. O sırada aklıma bir fikir daha geldi. Madem bu kadar denge çalışmıştık, neden bir de “bakasana” (karga duruşu)  denemiyorduk? Derse yeni gelen öğrenciler de vardı. Yeni gelen öğrencilerden “malasana”dan bedenin ağırlığını öne doğru verip ayakları tek tek yerden kaldırmayı denemelerini istedim. Eski öğrencilere de doğrudan “bakasana” denemelerini söyledim. Eski öğrencilerin hepsi “bakasana”yı yapabildi. Yapabildi derken, hepsi asanayı yaptı ve en az beş nefes kalabildi.
Bedeni dengeleyen ve dinginleştiren duruşlardan sonra uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) yaptık. Dersi, bedenin dengesinin günden güne değişebileceği, bedenin sağı ve solunun denge ve gücünün birbirinden farklı olabileceği, yoganın amacının aslında dengeyi sağlamak ve bedenin eril ve dişil tarafı arasındaki dengesizliği en aza indirgemeye çalışmak olduğunu hatırlatarak ve yogada ve günlük hayatımızdaki amacımızın zıt kutuplar arasında dengeyi bulmak ve sağlamak olmasını dileyerek bitirdim.
Ders sonrası eve dönerken yolda aklıma takılan soru şuydu: Bir öğretmeni en çok mutlu eden şey nedir? Birçok yerde ders vermek mi, birçok öğrenciye sahip olmak mı, öğrencileri tarafından sevilmek mi? Sahi neydi bir öğretmeni en çok mutlu eden şey? Öğrencilerinin gelişimine tanık olmak… Öğrencilerinin her geçen gün bedensel, zihinsel ve ruhsal olarak ne kadar geliştiklerini ve ilerlediklerini görmek ve onlarla daha çok büyümek ve gelişmek…
Reklamlar

çok geç olmadan…

Standard

Çoğu zaman hayatımızdakilerin değerini bilmeyiz. Hayatımızdaki şeyler hep bizimle olacak zannederiz. Hepimiz bu yanılgıya düşeriz. Hayatımızdakilerin değerini ve önemini ancak onları kaybettiğimizde fark ederiz. En basit şeyden en değerli şeye kadar…

2009-2010 tum fotolar 309

Bir buçuk aydır özel öğrencim tatildeydi. Onunla derslerimizin benim için ne kadar değerli olduğunu ancak öğrencim tatile gittiğinde fark ettim. Karşılıklı alışverişti bizimkisi… Kimi zaman ben öğretmen oluyordum, kimi zaman ise öğrenci… Roller devamlı değişiyordu. Haftanın iki günü ders yapıyorduk. Çok önemli bir işimiz çıkmadıkça dersleri iptal etmiyorduk. Yoga derslerimizi bir düzene oturtmuştuk. Hayatımızın ve günlük yaşamımızın bir parçası olmuştu yoga dersleri… Hem öğrenci için hem benim için… Etkileşim de cabasıydı. Özel öğrencim bana ilham veriyordu. Çoğu zaman bir davranışı ya da bir sözü yazılarımın da konusunu oluşturuyordu. Yani yokluğu sırasında onun hayatımdaki değerini ve önemini daha iyi kavradım.

Uzun tatilden sonra ilk dersimiz için buluştuğumuzda kaldığımız yerden devam edemedik. Aslında amacım her zamanki gibi bir zirve duruşuna odaklanmak ve ona uygun bir akış yapmaktı. Ancak bir buçuk ay içinde öğrencinin bedeninin ne kadar gerildiğini ve katılaştığını fark ettim. Öncelikle onun bedenini esnetmek ve zihni hazırlamak gerekiyordu. Ondan sonra zirve duruşlu akış derslerine başlayabilirdik. Her ne kadar yaz tatili de olsa, her ne kadar deniz-kum-güneş üçlemesiyle beden gevşese de, yoganın beden-zihin-ruh üzerinde yarattığı aynı ettiği yakalayamıyorduk. Nefeslerle birlikte gözleri kapatarak ve hissederek asanalar arasında aktığımızda geliyordu bedensel, zihinsel ve ruhsal rahatlama…

O yüzden tatil sonrasındaki ilk dersimizi bedeni esnetmeye ayırdık. Başın tepesinden ayak parmak uçlarına kadar tüm bedeni esnetmeye… “Utthita balasana” (uzanmış çocuk) ile omurgayı esnetip uzatarak derse başladık. Her nefes alışta kollardan bedenin öne doğru iyice uzadığını her nefes verişte de kalçanın topuklara biraz daha yaklaştığını hissetmeye çalıştık. Omurganın uzamasına ve esnemesine izin verirken kalçaların ve kasıkların da rahatlamasını istiyorduk. Bu asanada nefesi ve zihni de sakinleştirdikten sonra dört ayak üzerine geldik. Sağ kolu öne doğru uzatırken sol bacağı geriye doğru açıp bedeni iki taraflı esnetmeye başlamıştık. Daha sonra sol ayağı yanlamasına yere koyup sağ kolu tavana doğru kaldırıp bedenin yanını esnettik. Nefes alırken elleri yerden ayırıp sol dizin üzerinde yükselip nefes verirken sol kolla sağa doğru esnedik. Aynı seriyi öbür tarafta tamamladıktan sonra omurgayı “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile hareketlendirdik. Omurgayı “uttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu) ile geriye eğdikten sonra masada burgu yaparak omurgayı rahatlattık. “Adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ile ayağa kalkıp bir “vinyasa” sonrasında “tadasana”da (dağ duruşu) dinlendik.

“Tadasana”da omurgayı sağa ve sola esnettikten sonra “surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile bedeni ısıttık. Artık ayaktaki asanalar ile bacakların önündeki, arkasındaki, içindeki ve dışındaki kasları esnetecektik. “Ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrık öne eğilme), “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “padangusthasana” (el parmaklarıyla ayak başparmağını tuttuğumuz öne eğilme), “pada hastasana” (elleri ayakların altına yerleştirdiğimiz öne eğilme) ve “parsvottanasana” (bacaklar ayrı baş dize duruşu) ile tüm bacak kaslarını esnettik. “Prasarita padottonasana”da sağ dizi büküp sol bacak içini esnettikten sonra sol dizi büküp sağ bacak içini de rahatlattık.

“Malasana” (dua tespihi/çelenk duruşu) ile bacak içlerini biraz daha esnettikten sonra yere oturduk. “Dandasana” (asa duruşu) ile omurgayı dik tuttuktan sonra “janu sirsasana” (baş dize duruşu) ile bacak arkasındaki kasları rahatlattık. “Janu sirsasana”da uzun olan bacağı biraz yana açarak bacakların arasına eğilerek iç bacak ve kasık kaslarını esnettik. Yine aynı duruşta uzun olan bacağın içine aynı tarafın kolunu yerleştirip diğer kolu yukarı doğru açarak bedeni burguya soktuk (parivrrtta janu sirsasana). Aynı seriyi öteki tarafta da yaptıktan sonra “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ile bacak arkasındaki hamstring kaslarını biraz daha esnettik. Kalçanın dışındaki kasları esnetmek için sağ bacağı matın kısa tarafına paralel hale getirdikten sonra sol bacağı dizden büküp geriye doğru “kurbağa” bacağı gibi açtık. Nefes verirken öndeki bacağa doğru bedeni eğdik ve kalçanın dışındaki kasları esnettik. Beş nefes bekledikten sonra nefes alırken omurgayı yukarı doğru uzatıp nefes verirken arkadaki bacağa doğru dönüp omurgayı tekrar burguya soktuk. Aynı seriyi sol tarafta da yaptıktan sonra sırt üstü yatıp göğüs kafesini “setu bandhasana” (yarım köprü) ile esnettik. Dizleri göğse çekip rahatlattıktan sonra (apanasana), kolları omuz hizasında yanlara açıp bacakları önce sağa sonra sola düşürdük. Her bir taraftaki burguda on nefes bekledik. Gözler kapalı… Nefes sakin ve huzurlu… Bedeni ve zihni derin gevşeme ve dinlenmeye hazırlayarak…

Uzun bir “savaşana”dan (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) sonrasında dersin sonu da gelmişti. O gün neler hissetmiştik? Öğrencinin o gün yaşadığı neydi? “Bedenim ne kadar katı. Ne kadar da gerginleşmiş. Bir buçuk ay kadar kısa bir süre içinde tamamen esnekliğimi kaybetmişim. Bu kadar basit mi yani? Bu kadar ay yoga yap, bedenini esnet… Bir ay yapma ve bedenin katılaşsın… Meğer yoga hayatımda ne kadar çok yer tutuyormuş. Meğer yoga hayatımda çok önemli bir yere sahipmiş. Hayatımda yoga olmazsa neler olabileceğini gördüm şu bir buçuk ayda… İyi ki yoga hayatımın bir parçası…” Peki ben ne hissetmiştim? “Hayatımızdaki şeylerin önemini ve değerini ancak onlar hayatımızdan çıktığında ya da onları tamamen kaybettiğimizde hissederiz. Belki de çok basit bir olay bu ama yoganın hayatınızdan bir aylık bir süreliğine çıkması, yoganın sizin için ne kadar değerli ve önemli olduğunu size hissettirdi. İnsanoğlu böyle değil mi? Hayatındayken hiçbir şeyin kıymetini ve önemini bilmiyor. Gerekli değeri vermiyor. Ancak kaybettiğimizde anlıyoruz hayatımızdakilerin değerini ve önemini… O halde bundan sonra biraz daha farkında olalım hayatımızdaki şeylerin… Önemini fark edelim ve o şeylerin kıymetini bilelim… Kaybetmeden ve çok geç olmadan…

hayat devam ediyor

Standard

Tam bir sene önceydi… Keyifli bir tatil geçirirken birden her şeyin tepetaklak olması ve zor günler yaşamam… Yaşadığım şehirden kilometrelerce uzakta inziva gibi bir tatil geçiriyordum. Kendime zaman ayırıyordum. Yazılarımı yazıyordum. Kitap okuyordum. Sahilde kimi zaman yürüyordum kimi zaman ise bisiklete biniyordum. Yüzüp sörf yapıyordum. Gece hayatına fazla katılmadan, dinlenerek ve içime dönerek keyifli bir tatil geçiriyordum. Tam tüm senenin fiziksel ve ruhsal yorgunluğunu üzerimden atmaya başlamıştım ki, hayatımda tek başıma üstlenmem gereken bir durumla karşılaştım. Emektar köpeğimiz hastalanmıştı. Evet, tam bir sene önceydi.

2009-2010 tum fotolar 459

Yaşadığımız şehirden kilometrelerce uzaktaydım ve köpeğimiz o haldeyken, onunla uzun bir yol kat edip kendi veterinerine götürme imkânım da yoktu. Bulunduğum sahil kasabasında bir veteriner buldum ve köpeğimi ona götürmeye başladım.

Aslında tüm yaşadıklarımız gayet doğaldı. Köpeğim hayatının sonuna gelmişti. Doğmuş, çocukluğunu ve gençliğini yaşamış, orta yaşını geçmiş, yaşlılık dönemini tamamlamış ve artık hayata veda etmeye hazırlanıyordu. Tıpkı her canlı gibi… Tıpkı bir yoga dersini kurguladığımız gibi… (İlgili yazıya https://burcuyircali.wordpress.com/2015/08/02/yoga-ve-hayat/ adresinden ulaşabilirsiniz)

Yine de elimizden gelen her şeyi yapmalıydık. Köpeğimiz çok yaşlı olduğu için bedeninde bir yeri düzeltmeye çalışırken başka bir tarafı bozuyorduk. Ama tabii ki vazgeçmedik. Serum ile beslemeye devam ettik. On gün böyle geçti ama köpeğimizin karaciğer ve böbreği iflas etmişti. Böbrek yaşamsal bir organ. Yin yogaya göre, yaşam enerjisi adı verilen “prana” ya da “çi” böbreklerde bulunmakta. Böbrekler iflas edince, yaşam enerjisi de yitiriliyor ve ne yazık ki kaçınılmaz son geliyor.

Köpeğimiz için de kaçınılmaz son gelmişti. Tam 18 sene bizimle yaşamıştı. İyi ve kötü anılarımız olmuştu. Hazır mamaya alıştırırken bizi çileden çıkartmış ve bir iki şaplak yemişti. Parka gittiğimizde birlikte koşmuş, oyunlar oynamış, mutlu olmuştuk. Kimi zaman serbest bıraktığımızda kaçmış, bizi saatlerce peşinden koşturmuştu. Hasta olduğu ve veterinere gittiğimiz zamanlarda üzülmüştük. Ayağını kırdığında ve sokak köpeklerinin saldırısına uğrayıp ameliyat olduğunda ameliyathane kapısında beklerken ağlamıştık. Kedi kovalayıp da kediyi kıstırdığında ve kedi ona “tısladığında” kahkahalara boğulmuştuk. Çocuklar top oynarken topu yakalamak için onların ayakları altında dolaştığında çok eğlenmiştik. Dere kenarında ilk defa kirpi ile karşılaşıp kirpiyi koklarken burnuna iğneler batıp geri çekildiğinde gülmekten kırılmıştık. Yine aynı dere kenarında derenin öbür tarafında bir inek görüp ineğe sinirlendiğinde ve ineği yerinden etmek için hiç sevmediği halde suya girdiğinde şaşırıp kalmıştık. Tıpkı hayatımızdaki her canlı gibi köpeğimizle de acı tatlı bir sürü anı biriktirmiştik.

Tabii ki köpeğimizin hastalığı süresinde bu anıları hatırlamamız mümkün değildi. O an hayatın döngüsü içinde “ne yapabiliriz”e odaklanmıştık. Köpeğimizin ruhu huzura kavuştuktan sonra, bir süre köpeksizliğe alışmaya çalıştık. Sabah ve akşam yürüyüşleri bitmişti. Tatile giderken köpeğimizi nereye bırakacağız diye düşünmeyecektik artık. İstediğimiz an tatile çıkabilirdik. Tatile çıkarken köpeğimizi de götürebileceğimiz yerler aramayacaktık. Her an her yere gidebilirdik. Tüm bunlar hayatımızdaki büyük değişikliklerdi. 18 yıl boyunca bir köpek ile birlikte yaşadıktan ve hayatımızı onun da ihtiyaçlarına göre ayarladıktan sonra, yepyeni bir hayat ile karşı karşıyaydık. Hayatımız tamamıyla değişmişti.

Değişiklik iyidir. Hayat sürekli devinim içindedir. Geçmiş dediğimiz şey, sadece bir andır. Şu an bu satırları yazarken bile “şu an” “geçmiş” oldu. Gelecek zaten belirsiz… Yine de anı biriktirmeye devam edip zaman zaman anıların depreşmesiyle gülmek ve ağlamak… İnsana mahsus… Zaman her şeyin ilacıdır derler ya gerçekten de öyle… İnsan, zamanla her şeye alışıyor. Tüm yeniliklere, tüm değişikliklere… Çünkü hayat devam ediyor.

 

istedikten sonra…

Standard
Yoga stüdyosundaki dersler ile spor tesisindeki yoga dersleri birbirinden biraz farklıdır. Yoga stüdyolarına adımınızı attığınızda huzur ve sükunet hissedersiniz. Herkes elinden geldiğince sessiz olmaya, konuşursa da alçak sesle konuşmaya ve fazla gürültü çıkarmamaya çalışır. Kimi zaman kendinizi parmaklarınızın ucunda yürürken bile bulabilirsiniz. Sakin, sessiz, dingin ve huzurlu bir ortam… Oysa spor tesisleri enerji dolu ve hareketlidir. İçeri girdiğinizde gürültülü bir müzik sizi karşılar ve herkesin acelesi vardır. İnsanlar ya yürüyüş bandında koşuyordur ya da bir grup dersine yetişmeye çalışıyordur. Tıpkı günlük hayatta olduğu gibi… Bir hengame ve koşuşturma… Üstelik yoga stüdyolarındaki dersler ile spor tesislerindeki yoga dersleri arasındaki fark bu kadarla sınırlı değildir. Yoga stüdyoları, sadece yoga derslerine yönelik olduğu için derslerde kullanılabilecek her tür ekipmanı stüdyolarda bulmanız mümkündür. Ne yazık ki spor tesislerinde aynı şey geçerli değildir. Şimdi nereden çıktı bu konu diye düşünebilirsiniz? Geçen haftaki stüdyo ve spor tesisindeki derslerimde yaşadıklarımdan tabii ki… Hemen anlatmaya başlayayım.
2009-2014
Geçen hafta tüm öğrencilerimin ortak isteğiydi karın odaklı bir ders… Spor tesisindeki dersime gittiğimde sınıfa giren her öğrenciye o derste ne çalışmak istediğini sorup kendimce bir anket yapıyordum. En çok tercih edilen asana grubuna odaklanacak ve öğrencilerin istediği yönde bir ders yapacaktım. Sınıfa giren her öğrenci karın çalışmak istediğini söyledi. Genelde öğrenciler karın çalışılan dersleri pek sevmez ve tercih etmezler. Bu istek beni çok şaşırtsa da bir o kadar mutlu etti çünkü karın odaklı dersler benim en sevdiğim derslerdi.
Kafamda hemen zirve duruşu “chaturanga dandasana” (alçak şınav) olan bir ders planladım. Sınıfta ne kadar blok olduğuna baktım. Normalde spor tesisinde blok bulmanız pek mümkün değildir ama benim ders verdiğim spor tesisinde yeterli olmasa da blok bulunmakta. Blokları saydıktan sonra sınıftaki öğrencilere baktım ve blokların yeterli olmadığını görüp bu dersten vazgeçtim. Üstüne üstlük battaniye de kullanmak istiyordum. Maalesef tesiste battaniye de yoktu. Peki zirve duruşu ne olacaktı? Bir önceki derste “bakasana” (karga duruşu) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) çalışmış hem omuz kuşağını hem de karın kaslarını çalıştırmıştık. Yine bir ters duruş seçmek istemiyordum ama bir an önce de bir asana seçmem gerekiyordu. “Vasisthasana” (yan sopa/Bilge Vasistha duruşu) varyasyonlarını denemeye karar verdim.
Bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile ısıttıktan sonra “phalakasana” (sopa) ve “phalakasana” varyasyonları, “eka pada adho mukha svanasana” (tek bacak havada aşağı bakan köpek), “eka pada phalakasana” (tek bacak havada sopa), “utkatasana” (sandalye) ve “utkatasana” varyasyonları ve yerde karın güçlendirici asanalar ile hem kolları hem de karın kaslarını güçlendirmiş zirve duruşuna hazırlanmıştık.
Zirve duruşunu yapmadan önce “phalakasana”dan “vasisthasana”ya geçmiştik. Beş nefes “vasisthasana”da bekledikten sonra bir “vinyasa” (akış) yapıp tekrar “phalakasana”da kalmıştık. Bu duruşta sağ eli yoga matının ortasına yerleştirip sola doğru döndükten sonra sol ayak ile “vrksasana” (ağaç duruşu) denemiş; eğer bu duruşu yapabildiysek sol bacağı yukarı doğru uzatıp sol el ile ayak baş parmağını yakalamaya çalışmıştık. İşte size zirve duruşu…
Aynı çalışmayı bir “vinyasa” sonrası sol el üzerinde denedikten sonra bedeni “phalakasana” ve “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) dengeleyip “balasana”da (çocuk pozisyonu) dinlenip nefesleri düzenlemiştik.
Birkaç öne eğilme ve burgudan sonra sırt üstü uzanıp “jathara parivartanasana” (karından burgu) ve “apanasana” (bacakları karna çektiğimiz duruş) ile bedeni dinginleştirdikten sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi bitirmiştik.
Spor tesisinde yeterli ekipman olmadığı için planladığım dersi yapamamış planladığıma benzer ama aynı etkiyi vermeyecek bir ders yapmak zorunda kalmıştım.
İki üç gün sonra stüdyodaki dersime gittiğimde de öğrenciler karın odaklı bir ders istediklerini söylediler. İşte şimdi “chaturanga dandasana” deneyebilirdik. Bol bol bloğumuz ve battaniyemiz vardı.
Stüdyoda da spor tesisindeki gibi aynı asanalar ile bedeni ısıttık, kolları ve karın kaslarını güçlendirdik. Spor tesisinden farklı olarak “nauli kriya” (karın bölgesindeki sindirim organları ve ince bağırsak temizliği) denedik. Bu çalışmanın ilk aşaması, akciğerleri tamamen boşaltıp karın kaslarını iyice içeri çekmekti. Yani “uddiyana bandha”ydı. Amacımız karın kaslarını, kasıktan başlayarak yukarı ve içeri doğru çekmek ve kaburgalara kadar karnı içeri çekip karın kaslarını bir asana yapmadan bile hissetmekti. Tüm ders boyunca asanaları karın kaslarını hiç gevşek bırakmadan hep sıkarak yaptık.
Sıra zirve duruşuna yani “chaturanga dandasana”ya gelmişti. “Chaturanga dandasana”da yere yığılmamak ve gerçek “chaturanga dandasana” hissini yakalayabilmek için her öğrenci ikişer blok kullandı. Bir bloğu “sternum” adı verilen ve “iman tahtası” da denilen göğüs kemiğinin altına ötekisini de kasığın önündeki pubik kemiğin altına yerleştirdik. Omuzları geriye doğru yuvarlayıp kürek kemiklerini kuyruk sokumuna doğru ittirip göğüs kafesini açtık. Sternumdan öne uzar gibi… Baş, omurganın bir uzantısı olarak düz bir şekilde uzuyordu. Çene ne yukarı kalkacaktı ne de göğse doğru yapışacaktı. Boynun arkası düz olmalıydı. Kolları yanlara açmayacak, bedene yapıştıracaktık. Ayak parmaklarının hepsini yere yerleştirecektik. Küçük parmağı bile… İşte size “chaturanga dandasana.”
Tek tek tüm öğrencilerin yanına giderek bloklar ile “chaturanga dandasana”yı hissettirdikten sonra önce pubik kemik altındaki bloğu olduğu yerden çıkardım. Sonra sternum altındaki bloğu çıkardım ve saydım: “Bir, iki, üç, dört, beş. Bırak bedenini yere.”
Sonra herkes bloksuz “chaturanga dandasana” denedi. “Phalakasanada nefes al, nefes verirken, omuzlarını kollarından biraz öne getir, dirseklerini bük, bedenine yapıştır ve kalça ile sırt aynı hizada olacak şekilde yere yaklaş.” Ve huzurlarınızda “chaturanga dandasana.”
Bu kadar karın ve kol çalıştıktan sonra bir başka şey daha denemek istemiştim. Karın kaslarını daha yoğun hissetmek ve karın kaslarını “yakmak” için… Matlardan dışarı çıkıp ayakların ve ellerin altına birer battaniye yerleştirdik ve “adho mukha svanasana”ya geçtik (aşağı bakan köpek). Nefes alırken battaniyeleri kaydırıp “phalakasana”ya (sopa) nefes verirken yine battaniyeleri kaydırıp “adho mukha svanasana”ya geçtik. İki asana arasında beş kez aktıktan sonra “balasana”da (çocuk) dinlendik. Battaniyeler zemini daha kaygan hale getiriyordu. Eğer karın kaslarımızı çok güçlü bir şekilde sıkmazsak, bacaklar ve kollar birbirinden ayrılır ve yüzüstü yere yapışırdık. O yüzden karın kaslarını kullanmak ve sıkmak gerekiyordu. Böylece de “karın gerçek anlamda yanacaktı.”
Stüdyodaki dersi de öne eğilmeler, burgular, öğrencinin tercih ettiği bir ters duruş, yerde burgu ve “savasana” ile tamamladık.
Tekrar yazının başına dönecek olursam… Yoga stüdyosundaki dersler ile spor tesisindeki yoga dersleri birbirinden biraz farklıdır. Sanırım ne demek istediğimi anladınız. Spor tesislerinde, yoga stüdyosunda bulunan ekipmanlar yoktur. O yüzden spor tesisinde kimi zaman doğaçlama kimi zaman önceden planlı dersler yapmaya çalışırsınız. Bazen bir ders planlarsınız, onun için bir ders öncesinden öğrencilere “battaniye getirin” gibi hatırlatmalarda bulunursunuz. Oysa yoga stüdyosunda herşey elinizin altındadır. Spor tesislerinde istediğiniz gibi bir ders yapamayabilirsiniz. Oradaki öğrencilerinizin de değişik asanalar ve çalışmalar yapmasını istersiniz. Onları da geliştirmeyi ve güçlendirmeyi amaçlarsınız ama ne yazık ki elinizde malzeme yoktur. Yaratırsınız. “Trataka kriya” (gözleri mum ışığı gibi sabit bir noktaya dikip zihni arındırma yöntemi) yapmak istersiniz, mum bulamazsınız. Su şişesini sınıfın ortasına koyarsınız ve herkesin su şişesine odaklanmasını söylersiniz. İstedikten sonra, yapamayacağınız şey yoktur. Önemli olan herşeye ulaşabileceğiniz yoga stüdyolarında ders yapmak değildir. Önemli olan dersten bir şeyler öğrenmeye niyetli öğrencilere sahip olmak ve tüm eksiklikler, olanaksızlıklar ve olumsuzluklar içinde dahi elimizden gelenin en iyisini yapmak ve o an verebileceğimiz her şey vermek ve öğretmektir.

yoga ve hayat

Standard
“Her yoga dersinde matın üzerinde doğup, büyüyüp, yaşlanıp ölüyor gibi hissediyorum.” Geçenlerde derslerimden birinde öğrencilerden biri hissettiklerini böyle ifade etti. Bir anlığına birkaç yıl önceki yoga eğitmenlik kursu günlerine gidip geldim. Derslerden birinde eğitmenimiz yoga derslerini hayata benzetmişti. Doğmak, büyümek, yaşlanmak ve ölmek… Öğrencim bu düşüncesini ifade edince yoga matının üzerinde bir hayat mı geçiriyoruz diye düşünmeden edemedim. Sahi yoga dersi boyunca matın üzerinde hayatımızın tüm kesitlerini yaşıyormuş gibi hissettiğiniz oldu mu hiç?
BEN_4569
O gün dersin zirve duruşu “sirsasana”ydı (baş duruşu). Derse meditasyon ile başlamış, nefese odaklanmış, nefes alış verişleri sakinleştirip dinginleştirdikten sonra “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı esnetmiştik. Dört ayak üzerinde ters kol ters bacak açarak dengeyi sınamaya başlamıştık. Bu çalışma ile karın kaslarını da çalıştırmıştık. “Sirsasana” bir ters duruş olduğu için omuz kuşağını ve karın kaslarını güçlendirmek ve bedeni bu duruşa hazırlamak gerekiyordu.
“Surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile bedeni ısıtmaya başlamıştık. Hem omuz kuşağını güçlendirmek hem de karın kaslarını çalıştırmak için bu serilerin aralarına “phalakasana” (sopa), “chaturanga dandasana” (alçak şınav), “vasisthasana” (yan sopa/Bilge Vasistha duruşu) ve “ardha salamba sirsasana” (yunus duruşu) ekliyorduk. Omuz kuşağını güçlendirmek ve bedeni dengede tutmaya alışmak için “eda pada adho mukha svanasana” (tek bacak havada aşağı bakan köpek), “eka pada phalakasana” (tek bacak havada sopa), “eka pada chaturanga dandasana” (tek bacak havada alçak şınav) ve “phalakasana”nın değişik varyasyonlarını yapmıştık.
Daha sonra yere yatıp karın kaslarını güçlendirmeye devam etmiştik. Bacakları 90 derece havaya kaldırıp her nefes verişte bir bacağı yere doğru yaklaştırıp yere değdirmeden nefes alırken 90 dereceye kaldırmak… Karın kasları yanmaya başladığı anda bacaklara 90 derece havada tutup bacakları yüzermiş gibi çırpmak ve çırparak iki bacağı birden yere yaklaştırıp sonra çırparak tekrar 90 derece kaldırmak… İki kez “navasana” (sandal duruşu) yapıp beşer nefes bekledikten sonra, “navasana”da karın kaslarını kaburgalara kadar içeri çekip bacakları bedene elimizden geldiğince yaklaştırmaya çalıştık. “Navasana”da nefes alırken kürek kemiklerine kadar yere yaklaşıp nefes verirken “navasana”ya kalktık. “Navasana”da nefes alırken bacakları yana açıp nefes verirken kapattık. En son “navasana”dan “halasana”ya (saban duruşu) yuvarlanıp “tadasana”ya (dağ duruşu) kalktık.
Son “surya namaskara”da “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) beş nefes bekledik ve dizlerin üzerinde yere oturduk. Artık zirve duruşunu yapabilirdik. “Sirsasana”nın dirseklerin üzerinde varyasyonunu denedikten sonra bir de başın ve kolların üzerinde yükseldiğimiz varyasyonunu yaptık. Ardından “balasana” (çocuk pozisyonu) ile bedeni dengeledik.
“Janu sirsasana” (baş dize duruşu) ve “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ile omurgayı biraz daha öne eğip rahatlattık. “Jathara parivatanasana” (karından burgu) sonrasında “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dinlendik.
Dersin sonunda benim aklımdan geçenler “bedeni ters çevirdik, dünyaya farklı bir açıdan baktık, başkalarını anlamaya çalıştık, olayları başkalarının gözünden de görmeyi denedik”ti. Oysa öğrencilerden biri tüm dersin anafikrini değiştirdi. Daha önce dillendirilen ama sonradan unuttuğum bir şeyi bana hatırlattı: Yoga ve hayatın benzerliğini…
“Her yoga dersinde matın üzerinde doğup, büyüyüp, yaşlanıp ölüyor gibi hissediyorum.” Yoga derslerini hayata benzetmek… Dersin başında meditasyon sonrasında omurgayı esnetirken; henüz akışa geçmeden bedeni yavaş yavaş hareketlendirirken “doğuyorduk.” Bedeni “surya namaskara” serileri ile ısıtırken “çocukluğumuzu yaşıyorduk.” Güneşe selam serilerinin arasına bizi o günkü dersin zirve duruşuna hazırlayacak başka asanalar eklediğimiz anlar “gençlik dönemimiz” değildi de neydi? Zirve duruşunu yaptığımız o an ise hayatımızın da zirvesi “en olgun” hissettiğimiz orta yaşlar değil miydi? Zirve duruşundan sonra bedeni dengelemek için kullandığımız asanalar sizce de orta yaştan ileri yaşlara doğru adım adım gerilememize benzemiyor muydu? Dersi bitirmeden önce bedeni soğutmak ve sinir sistemini sakinleştirmek için yaptığımız öne eğilme ve burgu gibi asanalar ise “yaşlılık” dönemi olabilir miydi? En son “savasana”yı da, gerçek sözlük anlamıyla “ceset pozisyonunu” da, ruhun bedeni terk ettiği “ölüm” olarak nitelendirebilir miydik? Yani bir yoga dersi boyunca doğup, çocukluğumuzu, gençliğimizi, olgunluğumuzu, erişkinliğimizi, yaşlılığımızı ve ölümümüzü tatmıyor muyduk? Sizce de her ders baştan sona bir ömür değil miydi?