Tag Archives: köklenme

sağlam kökler, sağlam yaşam

Standard

İki hafta önce cemreler düşmeye başladı. Önce havaya, sonra suya ve en son da toprağa… Bundan önceki iki yazımda düşen cemrelerle birlikte yoga derslerinde bedeni dengelemeye çalıştığımızdan ve bedenlerimizi yaklaşan ilkbahara hazırladığımızdan bahsetmiştim. Cemreler baharın gelişini simgeliyordu. Kışın ağırlığından kurtulmak ve değişen hava koşullarına uyum sağlayabilmek için yoga derslerinde bedenimizi cemrelere tekabül eden elementlere uygun olarak çalıştırarak bedenleri ilkbahara hazırlayabilirdik.

Cemre neydi? Cemre, ilkbahar başlangıcında yedişer gün arayla sırasıyla havada, suda ve toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık artışıydı. Kelime anlamıyla kor halindeki ateş… Birinci cemrenin 20 Şubat’ta havaya, ikinci cemrenin 27 Şubat’ta suya ve üçüncü cemrenin de 6 Mart’ta (artık yıllarda 5 Mart) toprağa düştüğü varsayılır.

İlk iki hafta hava ve su elementiyle ilgili akışlar çalışmıştık. Bu son hafta sırada toprak elementi vardı. Toprak elementi “muladhara çakra” (kök çakra) ile ilgiliydi ve kuyruksokumunda bulunuyordu. Kök çakrası, yaşamdı. “Muladhara çakra”, bedenimizle ve varlığımızla, çevremizle ve dünya ile en derin bağlantılarımızı düzenliyordu. Bu çakra, yeme, içme, barınma, ev sahibi olma, aile, geçim ve geçim kaynağı gibi tüm yaşamsal değerleri içeriyordu. Kendimizi güvenli hissetme, temel ihtiyaçlar, hayatı idame ettirebilme, hayatta kalabilme ve kökler ile ilgiliydi.

“Muladhara çakra”, toprak elementi ile ilgili olduğu için köklenme üzerine çalışmak gerekiyordu. Ayaktaki duruşlar ve denge duruşları… Derslerde ayaktaki duruşlarda derinleşmeye ve zirve duruşu olarak da bir denge duruşu denetmeye karar vermiştim. Tüm ders boyunca ayaktaki duruşlarda her iki ayak tabanından da derin köklenme üzerine çalıştık. Dersin başında, ortasında ve sonunda “tadasana”da (dağ duruşu) uzun bekleyerek ağırlığı parmak köklerine ve topuklara vererek farkı gözlemledik. Yine bu duruşta parmak ucunda yükselip tekrar topukları yere indirdik. Dengeyi farklı bölgelere kaydırarak ayak tabanlarında yani kökte ne hissettiğimizi fark etmeye çalıştık.

Zirve duruşuna hazırlanırken ilk denediğimiz denge duruşu “vrksasana” (ağaç duruşu) idi. “Vrksasana”da yerdeki ayak tabanından toprağa iyice köklenirken başın tepesinden de yukarı doğru uzamayı denedik. “Lotus bitkisini düşünün. Kökleri çamur ama çok güzel çiçek açıyor. Şimdi bu duruşta beklerken, köklerimiz çamur da olsa o köklerden yükselebileceğimizi ve çiçek açabileceğimizi düşünüp o şekilde uzayın. Kökler çamur da olsa tertemiz de olsa ya da hem iyi hem de kötü de olsa, biz o köklerden uzayıp yükselebiliriz. Bir ağaç düşünün. Yerinden söktünüz ve köklerini kopardınız. O ağaç çok kısa bir süre yaşamına devam edebilir. Biz de aynı o ağaç gibi köklerimiz olmadan yaşayamayız. O yüzden köklerimizi olduğu gibi kabul etmeli ve o kökler üzerinde yükselmeliyiz.

Zirve duruşu, “ardha chandrasana”ydı (yarım ay duruşu). İlk denemeden sonra, havadaki ayağı dizden büküp topuğu kalçaya doğru yaklaştırıp elimizle tutmayı denedik. Bu arada yerdeki ayaktan ve elden kökleniyorduk.

Zirve duruşundan sonra bir “vinyasa” (akış) ile yere oturduk. Yere oturduğumuzda “dandasana”ya (asa duruşu) geçtik. “Bu duruşta bedenin hangi bölgeleri yerle temas ediyor” diye sordum. Topuklar, baldır kasları, hamstring kasları ve oturma kemikleri… Sonra “paschimottanasana”ya (yerde öne eğilme) geçtik. Bu duruşta da aynı bölgeler yere değiyordu. Dersi “marichyasana” (Bilge Marichy burgusu) ile sonlandırdık. Bu “asana”da (duruş), bir ayak tabanı, diğer ayağın topuğu ve diğer bacağın baldır kasları, hamstring kasları ve her iki tarafın oturma kemikleri yere değiyordu. Yani her zaman yerle bir temas vardı. Her zaman bir köklenme vardı.

“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) sırasında öğrencilerden bedeni tümüyle yere bırakıp teslim etmelerini istedim. Beden artık toprak elementine teslim olmalıydı. Tümüyle toprağa yerleşmeliydi.

Kök çakrası dengesiz kişilerin olumsuz, açgözlü, güvensiz ve para ile ilgili sorunları olan kişilerdi. Kök çakrası iyi çalışmıyorsa, hayatta kendimizi güvende hissedemez ve çevremizdeki her şeye bir tehlikeymiş gözüyle bakardık. Ayrıca, korku duygusu hayatımızı derinden etkileyebilirdi. Eğer bir kişinin kök çakrası çok güçlüyse, o kişi çok materyalist olabilirdi. Sağlam köklerimiz olduğunda ise o sağlam köklerin üzerine sağlam bir yaşam inşa edebilirdik. Tıpkı sağlam zemini olan bir bina gibi…

kış aylarında yoga

Standard

21 Aralık kış gündönümü… Geldi ve geçti… Yılın en kısa günü ve en uzun gecesi… Bu sene daha da uzun ve daha da karanlık sanki… Ülkemizde bitmek bilmeyen terör olayları ile günler sanki daha uzun ve karanlık hale geliyor… Bir de yaz saati uygulamasının devam etmesi günleri daha da karanlık hale getiriyor. Sabah uyandığımızda kapkaranlık bir güne uyanıyoruz. İş ya da okul için yollara döküldükten bir süre sonra gün aydınlanıyor. Sabahları uyanmak daha zor hale geliyor. Gün ışığının insanlar için ne kadar önemli olduğunu ve biyolojik olarak gün ışığına göre yaşamakta olduğumuzu aydınlanmak bilmeyen bu kış sabahlarında daha iyi anladık galiba…

IMG_6821

Zaten kış ayları geldi mi moralim oldukça bozuk olur. Yıllardır yoga yapan ve yogayla yaşayan bir insan olduğum halde, hayatın ikiliğine ve zıtlıklarına (düalitesine) bir türlü alışıvermiş değilim. Aslında birçok alanda kabullenmiş durumdayım bu ikili dengeyi (düaliteyi). Ama iş yaz ve kış döngüsüne geldiğinde nedense yaz benim için ağır basıyor. Açıkçası, yaz varsa kış da var söylemi benim bir türlü içimden gelerek dillendirdiğim bir söylem değil. Üstüne üstlük bir de karanlık sabahlara uyanmak beni ne hale getirmiş olabilir; bir düşünün isterseniz.

Kış… Soğuk, karanlık, kuru ve sert… Tüm bunlar “Ayurveda” (Hint yaşam biliminde) üç beden yapısından “vata dosha”ya tekabül eder. “Vata dosha”, akla hafif, havadar ve yaratıcı gibi sıfatları çağrıştırır. Bu beden yapısının temel özelliği, değişkenliğidir. “Vata dosha”nın, en önemli görevi merkezi sinir sistemini denetlemesidir. Bu “dosha”nın dengesi bozulduğunda kaygı ve depresyondan klinik zihinsel sorunlara kadar değişik sinirsel rahatsızlıklara açık olabiliriz.

Kış aylarında, soğuk, kuru ve sert havayla birlikte, “Ayurveda”ya göre vücut tipimiz ne olursa olsun, bedenimizdeki “vata” oranı yükselir. Bedenimizdeki “vata” oranı yükseldiğinde de yapabileceğimiz en iyi şey, köklenmeye yönelik yoga asanaları yapmaktır. Bu nedenle, kış aylarında yoga çalışmalarımızda köklenmeye ağırlık vermek ve o an ne yapıyorsak yapalım farkındalığımızı köklerde ve köklenmede tutmamız gerekir.

Vücudumuzda “vata” oranı yükseldiğinde neden köklenmemiz gerekmektedir? “Vata”, sadece soğuk, karanlık, kuru ve sert gibi sıfatları değil aynı zamanda hafif ve havadar gibi sıfatları da içinde barındırır. Dolayısıyla, bedenimizde “vata dosha” arttığı zaman, kendimizi daha hafif, havadar ve uçuyor gibi hissetmemiz çok normaldir.

Bu nedenle vücudumuzdaki “vata”yı daha da arttırmamamız aksine azaltmamız ya da bir anlamda dengelememiz gerekir. Eğer yoga çalışmalarımızda, “vata”yı arttıran ters duruşlara ağırlık verirsek, daha çok “sirsasana” (baş duruşu), “adho mukha vrksasana” (kol duruşu), “pincha mayurasana” (önkol duruşu) yaparsak, bedenimizdeki “vata”yı arttırız, zihnimizi yorarız ve kendimizi sabırsız hissederiz. Aynı zamanda hep uçuyormuş gibi bir duyguya kapılırız, kıpır kıpır olup yerimizde duramayız, bir noktaya odaklanamayız ve dikkatimiz dağılır.

Kış aylarında, kendimizi fiziksel, duygusal ve ruhsal açıdan dengelemek için, özellikle bu tarz şikayetlerimiz varsa, köklenmeye ağırlık vermeliyiz çünkü büyük bir olasılıkla bedenimizdeki “vata dosha” artmış demektir. Yogadaki ayaktaki duruşlar, özellikle “tadasana” (dağ duruşu), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen) ve “vrksasana” (ağaç duruşu), bizleri köklendiren ve “vata dosha”yı düzenlememize yardımcı olan duruşlardır. Bu ayaktaki duruşlar, gücümüzü arttırmakla kalmaz, aynı zamanda bizim ayaklarımızın üstünde daha sağlam ve dengeli durmamızı sağlar.

Aslında sadece ayaktaki duruşlarla köklenmeyiz. Amacımız eğer köklenmekse, her duruşta köklerimizi hissedebiliriz. Nasıl mı? Mesela “paschimottanasana”yı (batıya bakan duruş/oturarak öne eğilme) ele alalım. Bu duruşta, dikkatimizi oturma kemiklerimize verirsek, ve kendimizi oturma kemiklerimizden yere doğru iyice köklendirmeyi amaçlar ve bu hissi yakalarsak, yoganın oturarak yapılan duruşlarının birinde de köklenmeyi sağlamış oluruz.

Aynı şekilde, arkaya eğilmeleri yaparken de köklenebiliriz. Mesela bhujangasana (kobra) ve salabhasana (çekirge duruşu) yaparken, bir taraftan göğsümüzü yukarı kaldırırken bir taraftan da karnımızdan yere iyice köklenebiliriz.

Burgular da bedenimizdeki “vata” oranının düzenlenmesine yardımcı olur. Yalnız burada dikkat etmemiz gereken bir nokta, nefesimizi tutmamamız ve nefesimizin rahatça ve özgürce akmasıdır. Eğer nefesimiz özgür, rahat ve bütün değilse, o zaman vücudumuzdaki “vata dosha” artar.

Kış aylarında, soğuk havayla birlikte soğuk algınlığı, nezle ve grip olma ihtimalimiz arttığı için göğüs kafesini, boğazı ve sinüsleri açan asanalara odaklanmak da faydalı olabilir. Bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile ısıttıktan sonra, “ustrasana” (deve), “dhanurasana” (yay) ve “salabhasana” (çekirge) gibi arkaya eğilmeler ile göğüs kafesini açabilir; “salamba sarvangasana” (omuz duruşu) ve “matsyasana” (balık) gibi asanalar ile de boğazı temizleyip arındırabiliriz.

Tüm bu bedensel yoga asanalarının yanında, “ujjayi pranayama” (ujjayi/kahraman nefesi) ile bedeni ısıtmak da kış ayları boyunca bedende artan “vata dosha”yı dengelemek için iyi bir yöntem olabilir. Kışın bedeni ısıtabilecek diğer teknikler ise, “bhastrika pranayama” (körük nefesi) ve “kapalabhati kriya” (kafatası parlatan arınma yöntemi)dir. “Kapalabhati”, bedenden balgamların atılmasına yardımcı olabilir.

Şu an yaşamakta olduğumuz soğuk, kuru ve sert kış aylarında, kendimizi yeryüzüne, toprağa, zemine köklendirmeye çalışarak bedenimizdeki “vata dosha”yı düzenleyebiliriz. Ayakta duruşları yaparken, bir yandan yere iyice köklenip, bir yandan da tabanlarımızdan yükselen enerjiyi fark etmeye çalışmalıyız. Bir taraftan kendi enerjimizi aşağı doğru akıtırken, öteki taraftan da yeryüzünün, toprağın, zeminin bize verdiği ve yerden yükselen enerjiyi her yoga duruşunda hissetmeye odaklanmalıyız.

Köklenmek, hayatın en temel esaslarından biridir. Herkes, her şey bir yere ait olmak, köklere sahip olmak ister. İşte kış ayları köklenmemiz ve aidiyetimizi geliştirmemiz için hepimize bir fırsat… Hayatta ikili bir denge (düalite) varsa, ayaklarımızın yerden kesilmesi gereken ana kadar — yani yaz aylarına kadar– köklenmeye devam etmeliyiz. Ne de olsa köklenmenin sonunda ayaklarımızın yerden kesileceği günler de gelecek.

sonbaharda yoga

Standard

Sararan yapraklar, serinleyen hava, azalan güneş ışığı, bulutlu gökyüzü ve ansızın bastıran yağmur… Evet yine bir sonbahar mevsimi… Ve 23 Eylül sonbahar gündönümü… Gün gece eşitliği. Yalnız bu gün ve gece eşitliği, 21 Mart’taki eşitlikten biraz farklı. 21 Mart geldiğinde, önümüzde hiç bitmeyeceğini düşündüğümüz yaz ayları olduğunu, günlerin uzayacağını, kuzey yarımküreyi daha sıcak, uzun ve aydınlık günler beklediğini biliyoruz. Oysa ki 23 Eylül, kuzey yarımküre için karanlık, kısa ve soğuk günlerin habercisi. Tüm bu coğrafi bilgilerden bize ne diye düşünebilirsiniz. Aslında bizi çok ilgilendiriyor. Bir süredir yazılarımı takip ediyorsanız, güneşin ve ayın beden, ruh ve zihinlerimizin üzerindeki etkisini fark etmişsinizdir. Tabii ki güneş ve ay ve değişen mevsimler yoga pratiğimizi de etkilemekte. Peki sonbahar gündönümünde ve bunu takip eden yaklaşık iki buçuk aylık sonbahar mevsiminde ne tarz yoga yapmalıyız?

2009-2010 tum fotolar 282

Bu konuyu açıklamadan önce, kısaca Hint yaşam bilimi, “Ayurveda”dan kısaca bahsetmeliyim. Sizlerin de bildiği gibi, Ayurveda bedenlerimizi “vata” “pitta” ve “kapha” adında üç ayrı tipe ayırmakta ve bu beden tiplerine “dosha” adını vermekte. Bazı kimselerde “vata” beden tipi hakim, bazı kimselerde ise “pitta” ya da “kapha.” Aynı şekilde mevsimlerin de belli “dosha”ları var. Sonbahar, “vata dosha”nın mevsimi. “Vata”, bedenlerimizde hareket kabiliyetine hükmeden sinir sistemimizle ve boşaltım sistemimizle ilgili bir “dosha”dır. “Vata” beden tipini tanımlarken, soğuk, kuru, sert, hafif, değişken, düzensiz ve hareketli gibi sıfatlar kullanabiliriz. Ayrıca, bu beden tiplerinde hava ve eter elementleri daha baskındır.

Sonbahar mevsiminde vata enerjisi arttığı için, kendimizi dengesiz ve sanki yer ayaklarımızın altından kayıyormuş gibi hissedebiliriz. Tüm bu nedenlerden dolayı, yoga yaparken köklenmeye dikkat etmemiz gerekmektedir. İster ayakta bir asana istersek oturarak bir asana yapalım, ayaktayken ayağımızın altındaki toprak enerjisini ve köklenmeyi hissetmeli; otururken ise kalçamızdan sanki yere doğru köklenmeye çalışmalıyız.

Vata enerjisini dengelemek ve kendimizi soğuk enerjiden biraz daha sıcak enerjiye yönlendirmek için, “pranayama” (nefes) tekniklerinden de faydalanabiliriz. Sol burun deliğimizi kapatıp sadece sağ burun deliğimizden nefes alıp vemek bedenimizdeki eril ve güneş enerjisini uyandıracak ve serin günlerde ısınmamıza yardımcı olacaktır.

Gündönümü dediğimizde, ister sonbahar isterse ilkbahar olsun, hep bir eşitlikten bahsetmeliyiz. Bu dönemlerde, gün ve gece eşit olur ve birkaç gün içinde gece veya gündüz uzamaya başlar. Gün ve gece eşit olunca, aydınlık ve karanlık da eşit olur. Ateş ve su, yin ve yang eşittir. Durağan ve akışkan, bilinen ve bilinmeyen, içe ve dışa yolculuk, görülen ve görülmeyen, mantık ve içgüdü, bilinç ve bilinçaltı arasında bir denge kurmalıyız çünkü 23 Eylül’de güneşten aya, aydınlıktan karanlığa, yangden yine, dıştan içe yolculuğa, hareketten sakinliğe ve ateşten suya geçmekteyiz. O yüzden, bu dönemlerde denge çok önemlidir. Yoga derslerimizde ya da kendi pratiğimizde mutlaka “vrksasana” (ağaç duruşu), “garudasana” (kartal duruşu), “natarajasana” (dansçı pozu), “utthita hasta padangusthasana” (el ayağa uzatılmış duruş), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı) gibi denge duruşlarına yer vermeliyiz.

Ayrıca, sonbahar gündönümünde ve sonbahar boyunca akciğer ve kalın bağırsaklar meridyenlerini çalıştıran asanalar da yapabiliriz. Örneğin, “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnemesi), “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “tadasana” (dağ duruşu), “high lunge” (yüksek hamle), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “parsvakonasana” (geniş açı duruşu), “garudasana” (kartal duruşu), “natarajasana” (dansçı duruşu), “apanasana” (dizleri göğüse çekme), “yogic cycles” (yoga bisikleti–karın çalıştırma) ve “jathara parivartanasana” (karından burgu) kalın bağırsak ve akciğerleri çalıştırmak için güzel bir akış olabilir.

“Eka pada adho mukha svanasana” (tek bacak havada aşağı bakan köpek), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “parighasana” (kapı duruşu), “ardha chandrasana” (yarim ay duruşu), “malasana” (çelenk-dua tespihi duruşu), “bakasana” (karga duruşu), “sirsasana” (baş duruşu), “dandasana” (asa duruşu), “paschimottanasana ” (yerde öne eğilme),  “balasana” (çocuk duruşu), “phalakasana” (sopa duruşu), “chaturanga dandasana” (şınav pozu), “salabhasana” (çekirge duruşu), “dhanurasana” (yay duruşu), “supta virasana” (yerde kahraman duruşu), “bhujangasana” (kobra), “vasisthasana” (yan sopa duruşu), “marichyasana” (Bilge Marichi burgusu), “ustrasana” (deve duruşu) sonbaharda yoga derslerimize ya da kendi pratiğimize ekleyebileceğimiz diğer duruşlardır.

Sonbaharda yoga yaparken, özellikle köklenmeye önem vermemiz gerektiğinden bahsetmiştim. “Ujjayi pranayama” (kahraman nefesi), bizi ısıtırken sakatlanmamızı engeller ve sadece sonbaharda değil her mevsim kullanabileceğimiz bir nefes tekniğidir.

Sonbaharda bedenimizde artan “vata” elementi nedeniyle kendimizi daha esnek hissedip, sınırlarımızı fark etmeden kendimizi sakatlayabiliriz. Bu yüzden, yoga derslerinde veya kendi pratiğimizde, yavaş ve yumuşak bir akış izlemeliyiz. Her yoga dersinin olmazsa olmazı olan “savasana”yı (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu), daha uzun tutarak bedenimizdeki vata enerjisini dengelemeliyiz. Üzerimize bir battaniye almak ve gözlerimizi bir göz yastığıyla kapatmak daha çok sakinleşmek ve dinginleşmemiz için faydalı olabilir.

Gündönümünü bir de “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle karşılayabiliriz. “Vata dosha”, bedendeki hava ve eter elementi ile ilişkilidir. Hava ve eter elementlerini dengelemek için bedendeki ateş elementini arttırarak da çalışabiliriz. Dolasıyla gündönümünde 108 güneşe selam serisi yaparsak, bedeni ısıtır ve ateş ve su elementlerini (pitta dosha) arttırırız.

Bu haftaki grup dersime gittiğimde aklımda gündönümü üzerine bir ders yapmak yoktu. Nedense herkesin bedeni köklenmek istiyordu. Ayaktaki duruşları çalışmak, özellikle “savaşçı” duruşlarına yoğunlaşmak istiyordu. Hizalanmaya ve köklenmeye dikkat etmek ve bu şekilde toprak elementini hissetmek istiyordu öğrenciler. “Virabhadrasana I”, “virabhadrasana II”, “virabhadrasana III” (birinci, ikinci ve üçüncü savaşçı), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “trikonasana” (üçgen)… Ayak tabanından başın tepesine kadar tüm hizalanmaları bir bir gözden geçirerek ve duruşlarda uzun süre bekleyip köklenmeyi hissederek çalıştık. Beden ile nefesi uyumlu hale getirmeye özen gösterdik. Her bir “asana”yı (duruş) yaparken bir nefes boyunca yapmayı denedik. Kimi zaman gözleri kapatarak bedenin nefes ile uyumunu hissetmeye çalıştık. Ayaklarımızın altındaki toprak enerjisini ayak tabanlarından başımızın tepesine kadar çekmeyi deneyimledik. Beden, nefes ve zihin birlikteliğini hissettik.

Ben bu haftaki derslerde gündönüme odaklanmayı unutmuş olsam bile bedenler unutmamıştı. Öğrencilerin bedenleri içgüdüsel olarak köklenmek ve toprak enerjisini hissetmek istiyordu. Ve bu haftaki derslerde de aynen böyle oldu.

Günler, aylar ve mevsimler sürekli bir döngü içinde. Tıpkı yogada olduğu gibi hayatın içinde de bir akış var. Sürekli bir devinim. Kış, ilkbahar, yaz derken sonbahar geldi. Her mevsimde bedenlerimize, zihinlerimize ve ruhlarımıza hitap eden değişik tarzlarda yoga yapabiliriz. Önemli olan, tüm bu mevsimlerde beden, zihin ve ruh birliği ve bütünlüğümüzü sağlamak ve dengede kalabilmek. Gerisi hikaye…

kışın yoga

Standard

21 Aralık kış gündönümü… Yılın en kısa günü ve en uzun gecesi… Kış ayları geldi mi moralim oldukça bozuk olur. Yıllardır yoga yapan ve yogayla yaşayan bir insan olduğum halde, hayatın ikiliğine ve zıtlıklarına (dualitesine) bir türlü alışıvermiş değilim. Aslında birçok alanda kabullenmiş durumdayım bu ikili dengeyi (dualiteyi). Ama iş yaz ve kış döngüsüne geldiğinde nedense yaz benim için ağır basıyor. Açıkçası, yaz varsa kış da var söylemi benim bir türlü içimden gelerek dillendirdiğim bir söylem değil.

Photo

Kış… Soğuk, karanlık, kuru ve sert… Tüm bunlar “Ayurveda” (Hint yaşam biliminde) üç beden yapısından “vata dosha”ya tekabül eder. “Vata dosha”, akla hafif, havadar ve yaratıcı gibi sıfatları çağrıştırır. Bu beden yapısının temel özelliği, değişkenliğidir. “Vata dosha”nın, en önemli görevi merkezi sinir sistemini denetlemesidir. Bu “dosha”nın dengesi bozulduğunda kaygı ve depresyondan klinik zihinsel sorunlara kadar değişik sinirsel rahatsızlıklara açık olabiliriz.

Kış aylarında, soğuk, kuru ve sert havayla birlikte, “Ayurveda”ya göre vücut tipimiz ne olursa olsun, bedenimizdeki “vata” oranı yükselir. Bedenimizdeki “vata” oranı yükseldiğinde de yapabileceğimiz en iyi şey, köklenmeye yönelik yoga asanaları yapmaktır. Bu nedenle, kış aylarında yoga çalışmalarımızda köklenmeye ağırlık vermek ve o an ne yapıyorsak yapalım farkındalığımızı köklerde ve köklenmede tutmamız gerekir.

Vücudumuzda “vata” oranı yükseldiğinde neden köklenmemiz gerekmektedir? “Vata”, sadece soğuk, karanlık, kuru ve sert gibi sıfatları değil aynı zamanda hafif ve havadar gibi sıfatları da içinde barındırır. Dolayısıyla, bedenimizde”vata dosha” arttığı zaman, kendimizi daha hafif, havadar ve uçuyor gibi hissetmemiz çok normaldir.

Bu nedenle vücudumuzdaki “vata”yı daha da arttırmamamız aksine azaltmamız ya da bir anlamda dengelememiz gerekir. Eğer yoga çalışmalarımızda, “vata”yı arttıran ters duruşlara ağırlık verirsek, daha çok “sirsasana” (baş duruşu), “adho mukha vrksasana” (kol duruşu), “pincha mayurasana” (önkol duruşu) yaparsak, bedenimizdeki “vata”yı arttırız, zihnimizi yorarız ve kendimizi sabırsız hissederiz. Aynı zamanda hep uçuyormuş gibi bir duyguya kapılırız, kıpır kıpır olup yerimizde duramayız, bir noktaya odaklanamayız ve dikkatimiz dağılır.

Kış aylarında, kendimizi fiziksel, duygusal ve ruhsal açıdan dengelemek için, özellikle bu tarz şikayetlerimiz varsa, köklenmeye ağırlık vermeliyiz çünkü büyük bir olasılıkla bedenimizdeki “vata dosha” artmış demektir. Yogadaki ayaktaki duruşlar, özellikle “tadasana” (dağ duruşu), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen) ve “vrksasana” (ağaç duruşu), bizleri köklendiren ve “vata dosha”yı düzenlememize yardımcı olan duruşlardır. Bu ayaktaki duruşlar, gücümüzü arttırmakla kalmaz, aynı zamanda bizim ayaklarımızın üstünde daha sağlam ve dengeli durmamızı sağlar.

Aslında sadece ayaktaki duruşlarla köklenmeyiz. Amacımız eğer köklenmekse, her duruşta köklerimizi hissedebiliriz. Nasıl mı? Mesela “paschimottanasana”yı (batıya bakan duruş/oturarak öne eğilme) ele alalım. Bu duruşta, dikkatimizi oturma kemiklerimize verirsek, ve kendimizi oturma kemiklerimizden yere doğru iyice köklendirmeyi amaçlar ve bu hissi yakalarsak, yoganın otururak yapılan duruşlarının birinde de köklenmeyi sağlamış oluruz.

Aynı şekilde, arkaya eğilmeleri yaparken de köklenebiliriz. Mesela bhujangasana (kobra) ve salabhasana (çekirge duruşu) yaparken, bir taraftan göğsümüzü yukarı kaldırırken bir taraftan da karnımızdan yere iyice köklenebiliriz.

Burgular da bedenimizdeki “vata” oranının düzenlenmesine yardımcı olur. Yalnız burada dikkat etmemiz gereken bir nokta, nefesimizi tutmamamız ve nefesimizin rahatça ve özgürce akmasıdır. Eğer nefesimiz özgür, rahat ve bütün değilse, o zaman vücudumuzdaki “vata dosha” artar.

Kış aylarında, soğuk havayla birlikte soğuk algınlığı, nezle ve grip olma ihtimalimiz arttığı için göğüs kafesini, boğazı ve sinüsleri açan asanalara odaklanmak da faydalı olabilir. Bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile ısıttıktan sonra, “ustrasana” (deve), “dhanurasana” (yay) ve “salabhasana” (çekirge) gibi arkaya eğilmeler ile göğüs kafesini açabilir; “salamba sarvangasana” (omuz duruşu) ve “matsyasana” (balık) gibi asanalar ile de boğazı temizleyip arındırabiliriz.

Tüm bu bedensel yoga asanalarının yanında, “ujjayi pranayama” (ujjayi/kahraman nefesi) ile bedeni ısıtmak da kış ayları boyunca bedende artan “vata dosha”yı dengelemek için iyi bir yöntem olabilir. Kışın bedeni ısıtabilecek diğer teknikler ise, “bhastrika pranayama” (körük nefesi) ve “kapalabhati kriya” (kafatası parlatan arınma yöntemi)dir. “Kapalabhati”, bedenden balgamların atılmasına yardımcı olabilir.

Özellikle kış gündönümünde nasıl bir yoga dersi yapabiliriz? Ayaktaki asanalara odaklanmak kış gündönümü için güzel bir seçenek olabilir ya da sadece “surya namaskara” (güneşe selam) serilerine odaklanıp bedeni ısıtabiliriz. Yoga camiasında, gündönümlerini 108 güneşe selam serisiyle kutlamak bir adet haline gelmiştir. Neden 108 diye soracak olursanız? Öncelikle 108 tane “Upanishad” (Hindu kutsal kitabı Vedaların son bölümü) metni olduğu söylenmektedir. Tanrı Shiva’nın (Şiva) ve Buda’nın 108 tane ismi vardır. Hint tespihleri “mala”larda ve Hristiyan tespihlerinde, 108 tane boncuk vardır. “Sanskrit” (eski Hint dili) alfabesinden 54 ses vardır ve 108 bu sayının iki katıdır. “Surya Namaskara” (güneşe selam) içinde dokuz tane “vinyasa” (nefesle bağlantılı hareket) vardır ve 108 bu sayının 12 katıdır. “Yoga Sutra”lar (yoga hakkındaki en eski metinler), 108 tane “sutra”dan (özlü söz) oluşur. Bir sayısı “bizden daha üstün bir varlığı”, 0 sayısı “boşluğu” ve 8 ise “sonsuzluğu” temsil etmektedir. Bir başka rivayete göre ise, güneşin çapı, dünyanın çapından 108 kat daha büyüktür.

Şu an yaşamakta olduğumuz soğuk, kuru ve sert kış aylarında, kendimizi yeryüzüne, toprağa, zemine köklendirmeye çalışarak bedenimizdeki “vata dosha”yı düzenleyebiliriz. Ayakta duruşları yaparken, bir yandan yere iyice köklenip, bir yandan da tabanlarımızdan yükselen enerjiyi fark etmeye çalışmalıyız. Bir taraftan kendi enerjimizi aşağı doğru akıtırken, öteki taraftan da yeryüzünün, toprağın, zeminin bize verdiği ve yerden yükselen enerjiyi her yoga duruşunda hissetmeye odaklanmalıyız.

Köklenmek, hayatın en temel esaslarından biridir. Herkes, herşey bir yere ait olmak, köklere sahip olmak ister. İşte kış ayları köklenmemiz ve aidiyetimizi geliştirmemiz için hepimize bir fırsat… Hayatta ikili bir denge (dualite) varsa, ayaklarımızın yerden kesilmesi gereken ana kadar — yani yaz aylarına kadar– köklenmeye devam etmeliyiz. Ne de olsa köklenmenin sonunda ayaklarımızın yerden kesileceği günler de gelecek.

 

gözler kapalıyken…

Standard

Geçen haftalarda özel dersime biraz erken gittim. Derse daha vakit vardı. O süre içinde derste kullanacağım müziği seçtim ve bedenimi biraz ısıtmak istedim. Kendimi biraz yorgun hissediyordum. O yüzden canlanmak istemiştim. Sevdiğim “mantra”lar (zihni özgürleştirmek için söylenen kutsal heceler) eşliğinde “surya namaskara” (güneşe selam) akışlarına başladım. “Mantra”yı zihnimde ve ruhumda daha yoğun hissedebilmek için gözlerimi kapattım. Ne de olsa gözleri kapattığımızda zihin de susuyordu. Meğer dersten önce içime dönmeye, zihnimi toplamaya ve biraz canlanmaya gerçekten de ihtiyacım varmış. O gün denge duruşları çalışacaktık. Önceden karar vermiştik. Gözlerim kapalı “surya namaskara” akışları yaparken birden aklıma bir fikir geldi. Tüm dersi gözler kapalı yapabilir miydik acaba? Zihni ve ruhu daha yoğun hissederek, nefesi dinleyerek ve tamamen içimize dönerek… 

IMG_6821

Işıkları kapattım. Başlangıç meditasyonu sırasında her zamanki denge odaklı akışlardan farklı bir ders yapacağımızı ve o gün tüm akış boyunca gözleri kapalı tutacağımızı söyledim. Belki bir süre gözler kapalı olduğu için koordinasyonu sağlayamayabilir ve zaman zaman “mat” içinde yönümüzü şaşırabilirdik ama bir süre sonra gözler kapalı yönümüzü bulmaya da alışacaktık. 

Gözlerimiz açıkken dengemizi sağlamak daha kolaydır. Oysa gözler kapalıyken, beyne veri gitmemektedir ve beden pozisyonunu, konumunu algılamakta zorlanmaktadır. Dolayısıyla gözler kapalıyken bedenin dengesini bulması oldukça zor hale gelmektedir. 

Gözlerimiz sayesinde de uzuvlarımızın yeri hakkında bilgi sahibi oluruz. Yani gözler açıkken kolumuz nerede, bacağımızı 90 dereceye kaldırabildik mi yoksa bacak 45 dereceye kadar mı kalktı gibi bilgilere ulaşmamız çok kolay. Gözlerimiz açık, görebiliyor ve bilgiye ulaşabiliyoruz. Ancak gözler kapalıyken bu tarz bilgilere ulaşmamız o kadar da kolay değil. Bu yüzden de gözler kapalıyken denge duruşları çok daha zor… 

Krishna Das’ın “Baba Hanumanmantrası (https://www.youtube.com/watch?v=ar7xwyvAvEM) eşliğinde “surya namaskara” akışlarına başladık. Sadece “surya namaskara A” yapmayı planlamıştım. Ne de olsa gözler kapalıydı. Güneşe selam akışlarına mantra gibi yavaş yavaş başladık. Mantranınzına uygun ve her bir “asana”yı hissederek… Mantra hızlandıkça biz de akışı hızlandırdık. Üçüncü ya da dördüncü turda öğrenci yönünü daha iyi tayin etmeye başladı. İlk turlarda yoga matı üzerinde yönünü şaşırıyordu. Eller biraz mat dışına taşıyor ya da eller mat üzerinde birbirine çok yaklaşıyordu. Üçüncü ya da dördüncü tura geldiğimizde öğrenci yönünü daha iyi bulmaya başladı. Ayaklarını ve ellerini gözleri açıkken yerleştirdiği yerlere yerleştirmeye başladı. İlk başlarda eller ve ayaklar arasındaki mesafe çok yakındı ama ilerleyen turlarda eller ve ayaklar arasındaki mesafe açıldı. Tüm uzuvlar olması gerektiği yerlere yerleşti. Zihin artık gözlerden veri gelmeyeceğini anlamıştı ve buna alışmaya başlamıştı. İlk baştaki bilinmezlikten kurtulmuş ve kabul etmişti. Artık zihin ve beden daha rahat hareket ediyordu. Öğrenci gözler kapalıyken görmeye başlamıştı. 

Artık “surya namaskara” akışlarının arasına denge duruşlara katmaya başlayabilirdim. Yavaş yavaş ilerlemeliydik. Bir güneşe selam akışının sonunda gözler kapalı “tadasana”da (ağaç duruşu) bekledik. Ayakların altından yere doğru köklenmeyi hissettik. Tek ayak üzerinde iyice köklendikten sonra öteki ayağın parmak ucunu yere değdirecek; eğer bunda başarılı olursak ayağı 90 derece bükülü havaya kaldıracaktık. Hangi taraftan başlamak istersek, o taraftan başlayacaktık. Malum bedenin bir tarafı daha dengeli ve güçlü diğer tarafı daha dengesiz ve zayıf olabiliyordu. O yüzden öğrenci hangi ayak üzerinde kendini daha dengeli hissediyorsa, o taraftan başlamasını tavsiye ettim.  

Bir sonraki akışta öğrenciden 90 derece havaya kaldırdığımız bacağı öne doğru uzatmasını istedim. Daha sonraki akışta nefes alıp verirken bükülü bacağı öne doğru açıp tekrar büktük. Bir sonraki akışta eller “anjali mudra”da (dua pozisyonu)vrksasana” (ağaç duruşu) denedik. Daha sonra “vrksasana”da elleri başın üzerine kaldırmaya çalıştık. Gözler kapalı denediğimiz diğer denge duruşları “garudasana” (kartal duruşu) ve “virabhadrasana III”tü (üçüncü savaşçı).  

Denge duruşlarından sonra bedeni “surya namaskara” akışları ile soğutmaya karar verdim. Mantra yavaşladıkça gözler kapalı güneşe selam akışları da yavaşladı. Dersi “dandasana” (asa duruşu) “paschimottanasana” (yerde öne eğilme), “jathara parivartanasana” (karından burgu) ve “savasana” (derin gevşeme ve dinleme pozisyonu) ile sonlandırdık. Gözler hep kapalı…  

Öğrenciyi “surya namaskara” akışları ile soğuturken ben de akışa katılmak istedim.  Öğrencinin karşısında gözlerim kapalı güneşe selam yapmaya başladım. O an öğrencim, “siz de mi yapıyorsunuz” diye sordu. “Evet, ben de yapıyorum.” Gözler kapalıyken görmek böyle bir şeydi. Gözler kapalıyken hissetmek… Gözler kapalıyken bedenimizin, çevremizin, çevremizdekilerin yerini ve yönünü fark edebilmek böyle bir şeydi. Gözler kapalıyken algıları ve sezgileri açmak, ruhu dinlemek ve ruhun bize söylediklerini anlamak, sezgilerle hareket edebilmek ve çevremizdekileri fark edebilmek… O zaman dünyada bir fark yaratabilirdik… 

 

yolculuk ve duraklar

Standard

Özel ve grup derslerimde hep bedenin başka bir bölgesine odaklanmak istiyorum. Kimi zaman karın, kimi zaman sırt, kimi zaman kalça gibi… Bazen ters duruşlara, bazen ayaktaki duruşlara bazen de denge duruşlarını deneyimlemek ve her derste bedenin başka bir bölgesini çalıştırmak ve başka bir asana grubuna odaklanarak hem fiziksel hem de zihinsel ve ruhsal fayda sağlamak istiyorum. Geçen haftaki özel dersim de, tam bahsettiğimi gibi bir dersti. Sadece ve sadece denge duruşlarına odaklanmıştık.

Photo

Daha önceki yazılarımda da söz etmiştim. Denge duruşları oldukça zor duruşlardandır. Dengeyi sağlamak çoğu zaman kolay değildir. Karın kaslarının güçlü olması ve köklenme gereklidir. Bu duruşları yaparken koordinasyon ve konsantrasyon çok önemlidir. Sabit bir noktaya bakmak ve nefesleri düzenli tutmak da denge duruşlarının olmazsa olmaz aşamalarındandır. (Ayrıntılı bilgiye https://burcuyircali.wordpress.com/2014/05/25/dengeleri-fark-etmek/ adresinden ulaşabilirsiniz)

Daha önceki derslerimizde bir sürü denge duruşu denemiştik. “Utthita hasta padangusthasana” (el ayağa uzanmış duruş), “natarajasana” (dansçı duruşu), “ardha chandrasana” (yarım ay duruşu) ve “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı) bunlardan bazılarıydı.

“Vrksasana” (ağaç) ve “garudasana” (kartal) ise daha kolay denge asanaları olduğu için hemen hemen her dersin olmazsa olmaz duruşlarındandı.

O gün denge duruşlarına odaklanacağımız için meditasyon sonrasında masada denge çalışarak başladık. Sağ kolu öne, sol bacağı da arkaya uzatarak beş nefes bekledikten sonra kol ve bacağı ortada birleştirip tekrar öne ve arkaya uzattık. Tam beş kere… Aynı seriyi diğer kol ve bacakta da yaptıktan sonra bir başka denge duruşu olan “vyaghrasana”yı (kaplan duruşu) denedik. Ayağa kalkmadan önce karın kaslarını güçlendirmek için dört ayakta ayak parmak uçlarını mindere takıp dizleri yerden birkaç santim kaldırdık. Karın kaslarını iyice sıkarak sırtı içeri alıp beş nefes bekledik. Bunu tam üç kere yaparak karın kaslarını da çalıştırmaya başladık. Karın kaslarını iyice sıkmak denge duruşlarında daha kolay durmamızı sağlıyordu.

Yerdeki denge duruşlarını bitirdikten sonra “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ve ardından “vinyasa” (akış)… En son “tadasana” (dağ duruşu)… Birkaç “surya namaskara” (güneşe selam) serisiyle bedeni ısıttıktan sonra “vinyasa”ların arasına karın ve denge güçlendirici asanalar serpiştirmeye başladık. “Adho mukha svanasana”da sağ bacağı havaya kaldırıp kalçaları önce yan yana tutmak sonra iliak kemiklerini üst üste getirip kalçayı yana doğru çevirmek… Kalça yana doğru bakarken havadaki bacağı dizden büküp açmak… Böylece kalça eklemini farklı açılardan çalıştırmak. İliak kemiklerinin önce yan yana sonra üst üste olması…

“Vinyasa”lar devam ederken “phalakasana” (sopa) ve “chaturanga dandasana” (şınav) ile karın kaslarını çalıştırmak… Bir sonraki “vinyasa”da “phalakasana”da önce sağ sonra sol bacağı havaya kaldırıp kalçaları yan yana tutmaya devam ettik.

Akışların arasına “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle) yapıp arkadaki dizi yere koyduk. Arkadaki dizi büküp kalçaya doğru çektik. Amacımız bacağın önündeki “kuadriseps” kaslarını esnetti. Kuadriseps kaslarını esnetmek zirve duruşumuz için gerekliydi.

“Nefes al, kollarla yukarı doğru uza, nefes ver, öne katlan (uttanasana/ayakta öne eğilme). Nefes alırken sağ bacağı geriye doğru aç. İki kalçayı yan yana tutmaya devam et. Beş nefes sonra, nefes ver bacak yere insin ve nefes alırken sol bacağı havaya kaldır.”

Akış kalça eklemini ve karın kaslarını çalıştırmak ile devam ediyordu. Zirve duruşuna yaklaşıyorduk. “Vasisthasana” (yan sopa/Bilge Vasistha duruşu) ve varyasyonları. Bir “vinyasa”da “vasisthasana”, bir sonraki akışta “vasisthasana”da ağaç duruşu, bir sonrakinde “vasisthasana”da üstteki bacağı dizden büküp elle ayağı yakalamak…

Bir “surya namaskara” ve “tadasana”da dinlenip nefesleri düzenleme… Zirve duruşumuz “ardha chandrasana”ydı (yarım ay). Önce sağ bacak yerde sağ ve sol eli yere yerleştirdik. Sol bacağı yerden kaldırırken sol kolu da havaya kaldırdık. Önce kalçalar yan yana sonra iliak kemiklerini üst üste getirdik. Bu duruşun ilk aşamasıydı. Nefeslere odaklanmaya ve konsantrasyonumuzu korumaya çalışıyorduk. Duruşun bir sonraki aşamasını deneyecektik. Nefes verirken sağ dizi büküp sağ kol ile ayağı yakalamaya çalıştık. Ayağı yakalayabildiysek bedeni yana doğru çevrili tutup tam duruşta beş nefes bekledik. “Uttanasana”da birkaç nefes dinlendirdikten sonra aynı akışı öteki bacakta da denedik. Zirve duruşu tamamlanmıştı. Öğrenci için bir taraf daha kolay bir taraf daha zor olmuştu. Sebebini biliyorduk. Bedenimizin sağ ve sol enerjileri farklı olabilirdi. Tabii ki sağ ve sol tarafın dengesi de… Bir tarafta daha dengeli bir tarafta daha dengesiz hissedebilirdik. Dengemiz günden güne de değişebilirdi. Bir gün çok iyi yapabildiğimiz bir şeyi bir sonraki gün iyi yapamayabilirdik.

Ders boyunca karın kaslarını ve dengeyi güçlendirmeye çalıştığımız için bedeni gevşetmeden ve dinlendirmeden önce ters duruş çalıştırmanın iyi olacağını düşünmüştüm. “Salamba sirsasana” (baş duruşu), “pincha mayurasana” (ön kol duruşu) ya da “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) arasından seçim yapacaktık. Öğrenci hepsini birden sırayla denemek istedi. Duvar kenarına geçtik. Duruşları duvar kenarında deniyordu ama özellikle baş duruşunu duvardan uzakta durup yapıyordu. Sadece gerektiğinde duvarın çok yakınında olduğunu bilmek güven veriyordu. Kendi başına kontrollü bir şekilde acele etmeden “baş duruşu”nu yaptı. Sırada “pincha mayurasana” ve “adho mukha vrksasana” vardı. Bu iki duruşu duvar destekli deniyordu.

Ters duruşlardan sonra “utthita balasana” (uzanmış çocuk) ile bedeni dengeledik. “Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) öncesinde ise “cat tail” (kuyruğunu yakalamış kedi) duruşuyla bedeni rahatlattık.

Dersi nasıl bitirdik? “Aslında yapamayacağımız şey yok. İçimizde o güç var. O güç, azim ve kararlılık herkeste var. Karnımız ne kadar güçlü olursa, azmimiz ve irademiz o kadar güçlü olur. İçimizdeki gücü fark edince, dikkatimizi topladığımızda, acele etmediğimizde ve her bir adımımızı nefese odaklanarak yaptığımızda, başaramayacağımız asana yok. Tek yapmamız gereken, bunun bir yolculuk olduğunu ve yolculuğumuz içinde duraklarımız olduğunu hatırlamak… O duraklarda nefeslenmek ve dinlenmek ve yenilendikten sonra kaldığımız yerden bir sonraki durağa doğru yol almak…”

hayatın zıtlıkları ve denge

Standard

Kış mevsimi iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladı. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Kışı sevmiyorum. Kış ayları geldi mi moralim bozuluyor ve kendimi mutsuz hissediyorum. Ruh halim derslerime de yansıyor. Yaz aylarında yerinde duramayan öğretmen gidiyor; yerine ağırbaşlı ve sakin bir öğretmen geliyor. Kış gündönümünü yaşadığımız hafta biraz hareketlenmeye karar vermiştim. Her ne kadar kendimi mutsuz hissetsem de, kış gündönümünü yaşadığımız hafta boyunca derslerimde biraz daha canlı ve hareketli olmayı kafama koymuştum ve derslerimde kış gündönümüne uygun akışlar ve asanalara odaklanmaya niyet etmiştim. (Bu konuda ayrıntılı bilgiye https://burcuyircali.wordpress.com/2014/12/21/kis-aylarinda-yoga/ linkinden ulaşabilirsiniz)

2009-2010 tum fotolar 726

Geçen hafta özel ve grup derslerime bu ruh haliyle gittim. Bir tarafım sabahları yatakta miskinlik yapmak ve tüm gün evde yayılmak isterken, bir tarafım ise canlı, hareketli ve enerji dolu dersler yapmam gerektiğini hatırlatıyordu bana. En sonunda, bu gündönümünü 108 “surya namaskara” (güneşe selam) ile kutlamaya karar vermiştim. Yalnız bir sorun vardı. Özel ve grup derslerimde zaman sınırlaması vardı ve bir saatlik derste 108 güneşe selam serisini tamamlamamız pek mümkün değildi. En iyisi özel ve grup derslerini 54 güneşe selam ile sınırlandırmaktı. Kendimi az çok tanıyorum. Derslerde serileri kafadan saymaya kalksam kesin karıştırırdım. Ya eksik ya da fazla seri yapardık. Bunun da çözümünü bulmuştum. Fasulyeler ne güne duruyordu. Bir torba fasulye ile tuttum ders vereceğim yerlerin yolunu…
Derslere her zaman olduğu gibi meditasyon ile başladık. “Surya namaskara” akışlarına geçmeden önce kış gündönümününden, kış ayları boyunca fizyolojik ve ruhsal olarak beden ve zihinlerimizdeki değişikliklerden, Ayurveda’ya (Hint yaşam bilimi) göre bedenimizde artan “vata” oranından, bu nedenle kış aylarında yoga derslerinde köklenmeye önem vermek gerektiğinden, bedenimizi ısıtmak için kullanabileceğimiz “ujjayi pranayama”dan (ujjayi/kahraman nefesi) bahsettik. Son olarak da neden 108 tane güneşe selam yapıldığından konuştuk. Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi, 108 tane “Upanishad” (Hindu kutsal kitabı Vedaların son bölümü) metni olduğu söylenmektedir. Tanrı Shiva’nın (Şiva) ve Buda’nın 108 tane ismi vardır. Hint tespihleri “mala”larda ve Hristiyan tespihlerinde, 108 tane boncuk vardır. “Sanskrit” (eski Hint dili) alfabesinden 54 ses vardır ve 108 bu sayının iki katıdır. “Surya Namaskara” (güneşe selam) içinde dokuz tane “vinyasa” (nefesle bağlantılı hareket) vardır ve 108 bu sayının 12 katıdır. “Yoga Sutra”lar (yoga hakkındaki en eski metinler), 108 tane “sutra”dan (özlü söz) oluşur. Bir sayısı “bizden daha üstün bir varlığı”, 0 sayısı “boşluğu” ve 8 ise “sonsuzluğu” temsil etmektedir. Bir başka rivayete göre ise, güneşin çapı, dünyanın çapından 108 kat daha büyüktür.
Tüm bu bilgileri tekrar gözden geçirdikten sonra, “surya namaskara” serilerine başladık. Her beş seride bir ara vermeye karar vermiştim. Neden beş diye soracak olursanız? Bazı rivayetlere göre, evrendeki toprak, su, ateş, hava ve eter elementleri bedenimizde de bulunmakta ve bu nedenle her “asana”da beş nefes beklenmekte. Güneşe selam serilerini yaparken, her nefes alış verişte başka bir “asana”ya geçip sadece “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) beş nefes bekliyorduk. Beş seri tamamladıktan sonra ise, elleri “anjali mudra”ya (kalbin önünde dua pozisyonu) alıp “tadasana”da (dağ duruşu) nefesleri dinginleştiriyorduk.
İlk yirmi seri çok kolay çıktı. Daha sonraki serilerde katılımcılar yavaş yavaş yorulmaya ve aralarda dinlenmeye başladılar. Ben serileri yapmıyordum. Grup dersinde, öğrencilerden birinden öne geçmesini ve tüm katılımcılara örnek olmasını rica etmiştim. Ben sadece sözlü yönerge veriyor ve sınıfta dolanıyordum. Arada sırada kendime öğrencilerin arasında bir yer bulup ben de güneşe selam akışlarına katılıyordum. “Nefes al yukarı doğru uza nefes ver öne katlan. Nefes al yarı yola açıl nefes ver sağ ve sol bacak arkaya sopa. Nefes al verirken diz, göğüs çene yere (ashtangasana) nefes al kobra, nefes ver aşağı bakan köpek. Beş nefes dinlen ve nefeslerini dinginleştirip sakinleştir.” Klasik “surya namaskara” serisini yapmıyorduk. Derse yeni öğrenciler de katılmıştı o yüzden “chaturanga dandasana”lı (şınav) güneşe selam serisinin zor olabileceğini düşünmüştüm. Biz de daha kolay olan “phalakasana (sopa)-ashtangasana”lı seriyi yapıyorduk. Yine de eski öğrencileri de düşünmek lazımdı. Onlara isterlerse “chaturanga dandasana-urdhva mukha svanasana (yukarı bakan köpek)-adho mukha svanasana (aşağı bakan köpek)”li seriyi yapabileceklerini söyledim. Hatta önden arkaya, arkadan öne zıplayarak geçişler de yapabilirlerdi. Esnek olmakta fayda vardı. Herkesin bedeni, nefesi ve kondüsyonu farklıydı.
Her beş sette bir “tadasana”da dinlenirken, nefesleri dinginleştirmeleri için nefes verişlerini uzun tutmalarını tavsiye ettim. Gözlerini kapalı tutup zihni sakinleştirmeye çalışmalarını söyledim çünkü aslında beden yorulmuyordu. Bedene “yoruldun artık, bak nefesin de kesildi. Nabzın da ne kadar hızlandı. 54 tane seriyi asla tamamlayamazsın” gibi akılçeldiren mesajları yollayan zihindi. Halbuki, nefes-beden-zihin bütünlüğü kurduğumuzda, her asanayı nefesle birlikte yaptığımızda ve nefesi doğru kullandığımızda değil 54, 108 ya da çok daha fazla seri tamamlayabilirdik.
“Evet, 54 surya namaskara serisini tamamladık” dediğimde, katılımcılar inanamadı. “Galiba biz 108 güneşe selam’da yapabilirmişiz. Keşke vaktimiz kısıtlı olmasaydı!.” gibi sözleri duymak, inanın beni çok mutlu etti. Zihin sustuğunda ve nefes ile beden birlikte aktığında, başarılmayacak şey yokmuş.
Tüm ders boyunca güneşe selam yaptığımız için bir anda yere oturmak ve bedeni yerde esnetmek istemedim. Bedeni “vinyasa”lar (akış) ile soğutmak daha cazip geldi. “Surya namaskara” serilerinin arasına “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “eka pada raja kapotasana” (güvercin), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “viparita virabhadrasana” (ters savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “parsvakonasana” (yan açı duruşu) ve “prasarita padottanasana” (ayaklar açık öne eğilme) gibi asanalar ekleyip hem köklenmeye devam ettik hem de bedenin değişik bölgelerini esnettik. En son “vinyasa”da öne zıplayıp oturduk. “Dandasana” (asa duruşu) ile kalçaların üzerinde köklenmeyi hissetmeye çalıştık. “Paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ile bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını esnetip “marichyasana A” (Bilge Marichy duruşu A) ile omurgayı burguyla rahatlattık. Sırt üstü yatıp “jathara parivartanasana” (karından burgu) ile omurgayı iyice esnettikten sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dinlendik.
Dersi bitirken, hayatın zıtlıklarından ve bu zıtlıklar olmazsa mutlu olamayacağımızdan ve hayatımızda dengeyi bulamayacağımızdan söz ettim. Hayat zıtlıklar ile doluydu. Kış da vardı yaz da vardı. Eğer kış olmasaydı, yazın kıymetini bilemezdik ki!. Hayatta herşeyi olduğu gibi kabul etmek ve dengeyi bulmak dileğiyle dersi tamamlamıştık.
Peki ben hayatın zıtlıklarını kabul edip dengemi bulabiliyor muydum? Söylemesi kolaydı. Yine de önemli olan denemekti. Önemli olan deneyimlere açık olmaktı. Dersin ana fikri neydi? Zihni sustur, nefes ile bedeni uyumlu hale getir ve sadece dene…

dengeleri fark etmek

Standard
“Vrksasana”dan (ağaç duruşu) “virabhadrasana III”e (üçüncü savaşçı), üçüncü savaşçıdan “urdhva prasarita eka padasana”ya (ayakta bacakları ayırma), ayakta bacakları ayırmadan “garudasana”ya (kartal), kartal duruşundan “uttiha hasta padangusthasana”ya (el ayağa uzatılmış duruş) ve bu duruştan “natarajasana”ya (Bilge Nataraj duruşu/dansçı duruşu)… Bir asanadan bir asanaya nefesin yardımıyla aktığımız bir “vinyasa.”
IMG_6829
Geçen hafta denge üzerine yoğunlaştığım dersten bir kesit sadece. Ve öğrencimin bu akış içinde zorlanması ve dudaklarından dökülen cümle: “Ardından ne geleceğini bilsem daha kolay yapacağım.”
Denge duruşları… Ayakta ve yerde… Çoğu yoga dersinde olduğu gibi bu derse de yerde başlamıştık. Kısa bir meditasyonun ardından, dört ayak üzerinde ters kol ters bacakla denge duruşları ve “vyaghrasana” (kaplan duruşu) ile o günkü dengemizi test etmeye başladık. Kaplan duruşunu yaparken beden küçük küçük sallanmaya başladı. Biz mi dengemizi test ediyorduk yoksa denge mi bizi test ediyordu? Bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısıttıktan sonra, sıra bu serilerin arasına denge asanaları serpiştirmeye geldi. “Vasisthasana” (Bilge Vasistha duruşu/yan sopa) ve bunun değişik varyasyonları, “bakasana” (karga), “svarga dvijasana” (cennet kuşu), “ashva sanchalayasana” (yüksek hamle), “parivrtta parsvakonasana” (dönmüş yan açı duruşu) ve “eka hasta bhujasana” (tek el kol denge duruşu) bunlardan bazılarıydı.
Denge duruşları, yogadaki en zorlayıcı asanalardandır. Çünkü bu duruşları yaparken hem bedenimizi hem de zihnimizi kontrol etmemiz gerekmektedir. Bedensel olarak dengeyi sağlayabilmek için karın kaslarımızı kullanmamız şarttır. Eğer ayakta bir denge duruşu yapıyorsak, ayaklardan iyice yere köklenmekte fayda vardır. Bakışlarımızı bir noktaya odaklayarak da zihni kontrol edebilmemiz mümkündür.
Denge asanalarını yaparken sakin ve sabırlı olmak gerekmektedir. Bunun için duruşa nefesin yardımıyla zihni ve sinir sistemini sakinleştirip sakin, ağır ve dikkatli bir şekilde girmeliyiz. Denge duruşlarını ya da ters duruşları yaparken, sinir sisteminin etkisini de aklımızdan çıkarmamalıyız çünkü bu duruşlar sırasında, sempatik sinir sistemi uyarılır ve bedene “kaç ya da kavga et” uyarısı yollanır. Denge asanaları ya da ters duruşlar sırasında, kalp atışlarınızın hızlandığını hissedersiniz. Böyle bir anda nefese odaklanıp zihni sakinleştirerek duruşta birkaç nefes güçlü bir şekilde kalabilirsiniz.
Dengeden bahsettiğimizde, vestibüler ve proprepsiyon sistemden bahsetmemek olmaz çünkü her iki sistem de denge sağlamamıza yardımcı olur. Bu sistem, memeli hayvanların dengesini sağlayan ve bizlere hareket kabiliyeti ve denge duygusunu hissettiren bir sistemdir. Kulağın içinde bulunur ve göz hareketlerini kontrol eden ve bedeni dik tutmamızı sağlayan kaslara sinirlerine sinyal yollar. Beynimiz, kafatası içindeki bu sistemden gelen bilgileri kullanır ve böylece bedenin dinamiklerini ve hareketlerini, pozisyonlarını algılar.  Kısaca, vestibüler sistem iç kulakta bulunan ve başımızın konumu hakkında bilgi veren bir sistemdir.
Propriosepsiyon ise eklemlerin boşluktaki pozisyonunu, konumunu, hareketini algılama duyusudur. Eklemde yer alan kapsül ve bağlar, eklemin etrafındaki kas dokusu ve tendonlar, içerdikleri bir takım özelleşmiş hücreler aracılığıyla merkezi sinir sistemimize sürekli uyarılar yollar. Bu uyarılar sayesinde, vücudumuzdaki eklemlerin ve kasların uzaydaki konumundan, pozisyonundan, gerginliğinden ve basınç durumundan haberdar oluruz. Kişinin bir hareketi doğru, sağlıklı ve koordineli yapabilmesi için gelişmiş bir propriosepsiyon duyusunun olması gerekmektedir.
Bu konuyu daha anlaşılır hale getirmek için bir örnek vereyim. “Virabhadasana II”deyken (ikinci savaşçı) arkadaki kolumuzun omuz hizasında olup olmadığını “vestibüler sistem” sayesinde farkederiz. Propriosepsiyon ile “köklenmeyi” ya da bağlantıyı hissederiz. Bu sistem ile hareketlerimizi planlar ve koordine edebiliriz. Bu sistem, “beden farkındalığı” yaratır.
Tüm bu bilgiler ışığında, asanalara dönersek… Bazı denge duruşları vertibüler sistemi, bazılarıysa proprioseptif sistemini çalıştırır ve güçlendirir. “Ardha chandrasana” (yarım ay) duruşunu yaparken, bir bacağımızın üzerinde durup, gövdeyi yana ve başı yukarı çevirip yukarıdaki ele baktığımız için kulak içindeki dengelerle oynamaktayız. Bu nedenle bu duruş, vestibüler sistemi çalıştıran ve geliştiren bir duruştur. “Natarajasana” (dansçı) duruşundayken yerde köklendiğimiz ayağımıza ne kadar sağlam basmamız ve güç vermemiz gerektiğini “propriosepsiyon” sayesinde algılarız. “Vrksasana” (ağaç) propriosepsiyonu güçlendirirken, “vasisthasana” (yan sopa) vestibüler sistemi geliştirir.
Denge duruşlarında, gözlerin ve bakış açışının öneminden de bahsettik. O gün derste sınırları zorlamak için yeni bir şey denemiştik. Ağaç duruşunu gözler kapalıyken yapmak. Gözleri kapatarak bir denge duruşu denemek neden önemliydi? Çünkü gözler sayesinde, denge duruşlarında dik bir şekilde durabiliyoruz. “Tadasana”da (dağ duruşu) gözlerimizi kapattığımızda, sağa sola sallandığımızı farkederiz çünkü vestibüler sistem bizim dik durmamızı sağlar. Gözleri kapadığımızda, bedene dik durma sinyali gitmemeye başlar. O nedenle, gözler kapalı bir şekilde denge duruşu denemek çok daha zordu.
IMG_6821
Denge duruşlarını daha zor hale getirmek ve kendimizi geliştirmek için gözleri kapatmak bir yöntemdir. Bir başka yöntem de başımızın konumunu ve bakış açımızı değiştirmektir. “Ardha chandrasana”da (yarım ay) başı nötr konumda tutmak daha kolaydır ama başı yukarıdaki ele çevirmek ve yukarıya bakmak daha zordur.
O günkü derste, belki de “sinir sistemi”nın devreye girmesiyle ve “vestibüler ve propriosepsiyon sistemlerinin” ardı ardına gelen asanalar ile çalışmaya başlamasıyla, öğrenci devam eden denge duruşlarına daha fazla dayanamayacağını düşündü ve akışı bıraktı. Bedenin sağ tarafındaki akış bittikten sonra ise, “şimdi akışı ve nasıl bir şeyle karşı karşıya olduğumu biliyorum. Hangi asanadan sonra ne geleceğini biliyorum. Ardından ne geleceğini bildiğim için sol tarafı daha kolay yapacağım.” Eğitmene (bana) not: “Zihin nelerle karşılaşacağını bilmek ister. Zihin hep ama hep bilmek ister. Zihne fazla kulak asma.”
Madem ki dersi denge asanalarına adamıştık, dersi denge duruşu ile bitirmek iyi bir fikir olabilirdi. Öğrenci, “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) ve “sirsasana” (baş duruşu) denemek istedi. Önce duvar kenarında kol duruşu yaptı ve ardından kendi başına duvar ve benim desteğim olmadan baş duruşunu ortada denedi.
Dersin başında, o günün amacını “bedenin sağ ve sol enerjilerinive sağ ve sol dengeleri fark etmeye çalışmak” olarak belirlemiştim. Dengemizin her gün değişebileceğini, asanaları bir gün çok iyi yapsak da ertesi gün aynı şekilde yapamayabileceğimizi söylemiştim.
Dersin sonunda zihin ve denge hakkında bambaşka bir noktaya varmıştık. “Zihin nelerle karşılaşacağını bilmek isterdi. Hep bilmek, hep bilmek isterdi. Bir sonraki hamleyi bilerek yaşarken aslında şu anı kaçırıyorduk. Her zaman her şeye hazırlıklı olamazdık. Hayatta başımıza beklemediğimiz şeyler de gelebilirdi. Hayatı sürekli kontrol altında tutamazdık. Geleceğe odaklı yaşadığımızda aslında anı kaçırırdık. Anı kaçırdığımızda, ‘şu an’ yok olur gider ve biz hayatı kaçırırdık. Gelecek hiç gelmeyebilirdi. Geleceği düşünmeden, anda kalarak yaşarsak daha mutlu olabilirdik. Anda kalırsak ve geçmişi ve geleceği düşünmezsek çocuklar kadar korkusuz ve cesur olabilirdik. Çocuklar kadar cesur ve korkusuz olduğumuzda da, kollarımızın üzerinde durmayı bir kenara bırakın, kollarımızın üzerinde koşabilirdik bile.” İşte o gün dersin bana öğrettiği de buydu.

vermek ve almak…

Standard

Yogayı, bir spor tesisinde tanıdım ve sevdim. Bir yoga stüdyosuna başlamadan önce, gerçek anlamda yoga dersleri nasıl olur bilmezdim. Yoga pratiğini hem spor tesisinde hem de yoga stüdyosunda deneyimlediğim için ikisi arasındakı farkı çok rahat görebiliyorum. Bu farkındalığın bana ne gibi bir faydası oldu diye sorarsanız… En iyisi anlatmaya başlayım.

2009-2010 tum fotolar 281

Bu hafta bir spor tesisinde yoga dersleri vermeye başladım. Bugüne kadar ya belli gruplara özel ders vermiş ya da yoga stüdyosunda ders vermiştim ama bir spor tesisinde ders vermemiştim. Dediğim gibi kendim de bir spor tesisine üye olduğum için birçok grup dersine katılmaktayım ve grup derslerinde nelerle karşılaşılabileceğini az çok tahmin edebiliyorum. Özellikle “abs and butts”, “six pack”, “oryantal”, “army training” gibi hareketli derslerde “mat”lerin (minderlerin) yerleştirilmesinden sınıfın düzenine kadar birçok konuda üyeler arasında tartışma bile çıkabilir.
İlk dersimden önce, tüm bu olasılıkları düşünüp ne gibi çözümler üretebileceğim üzerinde kafa yordum. Heyecanlıydım. Hep derim ya, heyecan olmazsa derslerimin bir tadı da olmaz diye. Dersimden yarım saat önce tesise varmıştım. Hemen stüdyoya gittim. Bu spor tesisinin en güzel yanı, bir stüdyonun tamamen yoga derslerine ayrılmasıydı. Ayrıca blok ve yoga kemeri gibi bazı yardımcı ekipmanları da bulmak mümkündü.
Önce, müzik setini incelemeye başladım. Nereden açılıyor, ses nereden açılıp kısılıyor, cd nereye yerleştiriliyor, bir sonraki ya da önceki şarkıya nasıl geçiliyor. Tüm bunları öğrendim. Ardından “mat”ımı yerleştirdim ve öğrencilerimi beklemeye başladım. Bir yanımda ders notlarım bir yanımda da su mataram.
Derken ilk iki öğrencim girdi sınıfa. Onlar da erkenciydi. Dersten yaklaşık onbeş dakika önce sınıfa gelmişlerdi. Daha önce ne gibi yoga deneyimlerini öğrenebilmem için benim için bir şanstı bu. O tesiste, daha önceleri hatha ve vinyasa yoga deneyimleri olmuştu. Yin yogaya pek aşina değillerdi. Onu da benimle deneyimlerlerdi. Ayrıca tanıdığım birkaç eğitmenle çalışmışlardı ve az çok o eğitmenlerin tarzlarını biliyordum. Akışlı yoga derslerini seviyorlardı ve özellikle ters duruşlar, denge ve kol denge duruşlarını çalışmak istiyorlardı. Tam bana göreydi.
O an kararımı verdim. İlk dersimde ayaktaki asanalara ve köklenmeye odaklanacaktım. Böylece hem grubun hangi seviyede olduğunu görebilecektim hem de birbirimize alışmak için iyi bir ders olacaktı. Dersin zirve duruşu olarak da “parivritta ardha chandrasana”da (dönmüş yarım ay)  karar kılmıştım. Öncesinde de “ardha chandrasana” (yarım ay)…
Bu asanaya, kalça ve göğüs kafesi açıcı asanalar ile hazırlanmalıydık. Derse meditasyon ile başladım. Ders başlamıştı ama tabii ki derse ancak yetişenler de vardı. Kapı açıldı, içeri girenler oldu. O an meditasyonda olanlara, bu durumu gözlemlemelerini söyledim. “Bakın bakalım aklınız açılan kapıya mı gitti?” “İçeri kim diye merak mı ettiniz?” “Tüm bunları kabul edip meditasyona devam edin.” Evet, ders böyle başladı.
Yerde omurgayı esneterek ve masa pozisyonunda denge çalışarak başladık. Ardından ayağa kalkıp, bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) ile ısındık. Dersin teması “köklenmek” olduğu için ayaktaki tüm duruşlarda ayak tabanından yere iyice köklenmeyi hatırlattım ders boyunca. “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “parivritta trikonasana” (dönmüş üçgen), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “utkatasana” (sandalye), “viparita virabhadrasana” (ters savaşçı), “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrı öne eğilme), “uttanasana” (ayakta öne eğilme) ve “ashva sanchalayasana” (lunge-hamle) gibi  birçok ayaktaki asana ile hem göğüs kafesimizi hem de kalçamızı açtık.
Ardından denge duruşlarından “vrksasana” (ağaç) yaparak da kalça açmaya devam ettik. Sıra zirve duruşuna gelmişti. “Yarım ay” duruşları için bloklardan destek aldık. Bu duruşların arasında bedeni dengelemek için “urdhva prasarita eka padasana” (ayakta bacakları ayırma) ve “uttanasana” (ayakta öne eğilme) asanalarını kullandık.
Sonrasında bir vinyasa ve “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) bekleme. Ayakların dışına zıplayıp “malasana”ya (çelenk/dua tespihi duruşu) geçmek ve yere oturma. Yerde “janu sirsasana” (yarım kelebek/baş dize duruşu) ve “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) gibi öne eğilmelerle dersi yavaşlattım. Oturarak burgu ve “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozu) öncesinde bir ters duruş: “Salamba sarvangasana” (destekli omuz duruşu). Omuz duruşunu dengelemek için “matsyasana” (balık) ve “jathara parivartanasana” (karından burgu) ile dersi sonlandırdım.
Derin gevşeme pozisyonunda enstrümantal bir şarkı çaldım. O sırada bazı üyeler sınıftan ayrıldı. Kalan üyeler derin gevşemeye geçtiler benim yönergelerimle. Ayak parmak uçlarından başlarının tepesine kadar gevşeyip rahatladılar. “Savasana”dan uyandırdım sınıfı ve dersi köklenmek ve ait olmak üzerine birkaç cümle ile bitirdim.
Ders sonrasında üyelerden bazıları sorular sordu bana. Tabii ki, köklenme üzerine söylediklerimden sonra, en çok çakralarla ilgileniyorlardı. “Yoga ile çakraları açmak mümkün müydü?” “Derslerimde çakralara yönelik çalışmalar yapacak mıydım?” Elbette… Neden olmasın? Etkileşim ve iletişim. Yoga yolumun en çok bu yanını seviyorum. Öğrencilerimin istekleri ve benim onlara verebileceklerim ve benim onlardan aldıklarım ve öğrendiklerim… Verdikçe, mutlu oluyorum. Önce veriyorum, sonra alıyorum. Verdikçe, alıyorum. Aldıkça, veriyorum. Büyüyorum, gelişiyorum ve olgunlaşıyorum…

savaşçı ruhu gerek!

Standard

Yogaya gönül vermiş herkes bilir. En temel duruşlardan biridir “virabhadrasana” (savaşçı) asanaları… Her yoga dersinin olmazsa olmazıdır. Ya dersin başında bedeni ısıtırken kullanılır ya da bazı derslerde zirve duruşu bile olabilir “virabhadrasana”. Peki, neden “savaşçı”? Yoga gibi barışçıl bir felsefede, bir asananın adı neden “savaşçı?”

2009-2010 tum fotolar 726

Yoga inanışına göre, eski zamanlarda Daksha adında bir kral yaşarmış. Bu kralın Sati ya da Shakti adında bir kızı varmış ve bu kız Shiva adında biriyle evlenmiş. Kral Daksha damadı Shiva’dan pek hoşlanmazmış.

Sevgili Kral, damadına karşı olan duygularını göstermek için bir parti düzenlemeye karar vermiş. Bu partiye damadı Shiva dışında herkesi çağırmış. Sati, babasının evliliğini onaylamamasına çok üzülmüş ama yine de partiye kendi kendine gitmeye karar vermiş.

Davette Sati’nin babasıyla tartışması davetlileri çok eğlendirmiş. Hâlbuki Sati çok üzülmüş ve kendini aşağılanmış hissetmiş. Babası ona sataşmaya devam edince de Sati susmuş ve kendini toplamaya çalışmış. Sonra babasına dönmüş ve demiş ki: “Bu bedeni sen bana verdin ve artık ben bu bedenle anılmak istemiyorum.” Bunun üzerine, Sati meditasyona oturmuş, gözlerini kapatmış, gerçek Tanrı’sını gözlerinin önüne getirmiş ve içindeki ateşi yakmış. Sonunda bu ateş tüm bedenini sarmış ve Sati ölmüş.

Sati’nin öldüğünü duyan Shiva, üzüntüden deliye dönmüş. Saçından bir parça koparıp yere atan Shiva, bu saçtan en güçlü “savaşçı”sını yaratmış. Bu savaşçının adını, “Virabhadra” koymuş. Sanskrit dilinde, “vira” kahraman, “bhadra” da arkadaş demektir. Ve Shiva, Virabhadra’ya o partiye gitmesini ve Kral Daksha ve tüm davetlileri yok etmesini emretmiştir.

2009-2010 tum fotolar 728

Virabhadra partiye gitmiştir ve Daksha’yı öldürmüştür. Savaşçı Virabhadra, partiye vardığında, iki elinde kılıç tutuyormuş ve gücünü yerden alıyormuş. İki eli başının yanında yukarıya doğru uzanmış bir şekildeymiş. İşte bu “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı) duruşunu oluşturur. Sonra kendini göstermek için Daksha’ya doğru dönmüştür. Bu da “Virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) duruşudur. Yavaşça kılıcını çekip Daksha’nın kafasını uçurması da “Virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı) duruşunu oluşturur.

Tüm bu olanlardan sonra, Shiva Virabhadra’nın yaptıkları görmek için Daksha’nın evine gelip Virabhadra’yı tekrar eski haline getirmiştir. Shiva’nın öfkesi geçmiştir. Önce üzüntü duymaya başlamıştır ve sonrasında bu merhamete dönmüştür. Shiva, Daksha’nın kafasız bedeni bulup yerine bir keçi kafası yerleştirmiştir. Daksha, Shiva’nın bu davranışı karşısında ona itaat etmiştir.

Hikâye bu ya… Döndük dolaştık günümüze geldik. Yoga gibi barışçıl bir felsefenin içinde “savaşçı” duruşu… Yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı Ashtanga Yoga felsefesinde, “ahimsa” (zararsızlık) adında bir etik değer var. “Ahimsa”, zarar vermemek demek. Önce kendine, sonra çevrendeki kişilere, canlılara, cansız varlıklara, doğaya, çevrene… Aklınıza ne geliyorsa artık…

Bunu son günlerde Türkiye’de yaşayan olaylarla ilişkilendirmek istersek… Evet, zarar vermemek… Büyük şehirlerimizde gün geçtikçe yeşil alanlarımız azalıyor. Yeşil alanların yerine bol bol ana yol, otoyol, köprülü kavşak, bina, gökdelen, alışveriş merkezi dikiliyor. Çevremize zarar veriliyor. Yeşil alanlarımız yok ediliyor ve nefes alabileceğimiz alanlar daralıyor gün geçtikçe.

İşte tüm bu sebeplerden dolayı, geçen hafta İstanbul’da çevresel bir tepki başladı. Sırf yeşil alanlarımızı korumak ve gelecek nesillere biraz daha oksijen ve yeşil alan bırakabilmek için. Hükümetin İstanbul’un göbeğindeki bir yeşil alanı yok edip yerine alışveriş merkezi dikme projesine karşı başladı her şey.

2009-2010 tum fotolar 730

Ne yazık ki böylesine iyi niyetli başlayan tepkilere, yetkililerden ve polisten aşırı müdahale geldi. Olayın boyutu değişti. Çevresel başlayan bir tepki, toplumsal bir tepki ve gösteriye dönüştü. Bugüne kadar değiştirilmeye çalışılan Türkiye Cumhuriyeti değerlerine sahip çıkmaya, dayatılmaya çalışılan yeni kanunlara, gasp edilmeye çalışılan hak ve özgürlüklere karşı bir direnişe dönüştü her şey… Her şey iki üç günde oldu… İçimizdeki “Shiva” uyandı.

Savaşmak ya da savaşçı olmak her zaman kötü bir anlam içermez. Bazen “olumsuz” anlamlarını bir kenara koyarak, “savaşmamız” gerekir. Uyuşukluktan kurtulmak, her şeyin farkına varmak, uyanmak ve “kendi sınırlarımızın ötesine çıkmak” gerekir. İşte “savaşçı ruhundan” kasıt budur yoga felsefesinde. “Kendi sınırlarımızın ötesine geçmek…” “Kendi içimizdeki gücü ortaya çıkarmak.” “Saldırgan olmadan ve zarar vermeden kendi içimizdeki savaşçı ruhunu uyandırmak.”

“Virabhadrasana I”yı (birinci savaşçı) yaparken, açın göğsünüzü… Bu duruştan “virabhadrasana II”ye (ikinci savaşçı) geçerken öndeki elinizin işaret parmağından ufka doğru, savaş alanına doğru bakın. Kendinize güveninizi ve cesaretini arttırın. Hangi noktadaysanız, nerede duruyorsanız, yere sağlam basın. Köklenin. Emin olun, o nokta doğru nokta ve siz doğru olanı yapıyorsunuz.

Son günlerde Türkiye’de yaşananlara tekrar dönecek olursak… Türk halkının içindeki “Shiva” uyandı ve Türk halkı kendi içinden “Virabhadra”lar (savaşçılar) yarattı. Bastığı yeri toprak diyerek geçmeyen, o topraktan gücünü alarak o toprakların üzerinde köklenen, kendine güvenen ve cesaretli, kendi sınırlarının ötesine geçmek isteyen, kendi içindeki gücü ortaya çıkarmak isteyen, saldırganlaşmadan ve zarar vermeden kendi içindeki savaşçı ruhunu uyandıran bir Türk halkı… Benim umudum var…