Monthly Archives: Temmuz 2013

günün sorusu

Standard

Hep derim ya, yaz mevsimini çok severim diye… Nihayet yaz aylarındayız ama havaya bir şey oldu sanki. Geçen hafta Ankara’da tam bir sonbahar yaşadık. Sürekli bulutlu ve serin bir hava. Ara sıra yağmur indiriyor. Sanırsınız Türkiye’de değil de İngiltere’de yaşıyoruz. Hiç de bana göre değil ama ne yapalım elden bir şey gelmiyor. Hava düzelene kadar katlanacağız. Havuzdan ve güneşten de kaldık. En iyisi kendimizi daha çok kardiovasküler çalışmalara ve yogaya adamak…

41

Yine bulutlu ve serin günlerden birinde yoga dersim vardı. Maalesef hava bulutlu ve kapalı oldu mu benim ruhum da bulutlu ve kapalı oluyor. Bu duygularla gittim derse. Not defterime baktım “ne gibi bir ders işlesem bugün” diye. Bir türlü karar veremedim. Sonra aklıma ne zamandır yaptırmadığım bir vinyasa akış geldi. Sürekli vinyasa, sürekli akış. Evet, kesinlikle en iyisi buydu. Biraz hareket iyi gelecekti böyle karamsar bir güne. Moralimizi düzeltecek, neşemizi arttıracak ve bizi mutlu edecekti. Dersin zirve duruşu da tabii ki “sirsasana II” yani kolların da kullanıldığı baş duruşu olacaktı. Diğer bir deyişle: “Tripod baş duruşu”. Evet, her şey hazır ve “hadi başlayalım.”

Derse “sukhasana” (kolay oturuş) ile başladık. Sağa ve sola esneme ve hafif bir burgudan sonra masa pozisyonuna geçtik. “Vinyasa” bir ders yapacaktık ya, hemen basit bir akışla başladık derse. Nefes ver “marjaryasana” (kedi duruşu), nefes al “utthita balasana” (uzanmış çocuk duruşu), nefes ver “ashtangasana” (diz-çene-göğüs) ve nefes al “ardha bhujangasana” (bebek kobra) ve nefes ver “marjaryasana” (kedi duruşu). Bu akışı beş kere yaptık.

Bedenimizi daha da ısıtmak için masa pozisyonunda durduk. Beş kere sağ bacağımızı göğsümüze doğru çektik ve tekrar arkaya uzattık. Sonra sol ayağımızın üstünde güçlü ve dengeli bir şekilde kalkıp “eka pada adho mukha svanasana”ya (tek bacak havada aşağı bakan köpek) geçtik. Yine sağ bacağımızı beş kere göğsümüze doğru çektik ve arkaya uzattık. Ardından klasik bir vinyasa akışı, yani “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “phalakasana” (sopa), “ashtangasana” (diz-çene-göğüs), “ardha bhujangasana” (bebek kobra) yaptık. Tekrar masa pozisyonuna geçip aynı seriyi sol bacakta yaptık ve “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) nefeslendik. Dinlenmeleri bile “adho mukha svanasana”da yapıyorduk, “balasana” (çocuk) pozisyonunda değil.

Grup iyice ısınmıştı ama güneşi kaç gündür görmüyordum ya, ben hala bulutluydum. Bu ne demekti? “Isınmaya devam.” Sırada başka bir seri vardı. “Uttanasana” (ayakta öne eğilme) ve “utkatasana” (sandalye) arasında birkaç vinyasa yaptıktan sonra, bu duruşlara “anjaneyasana” (alçak hamle/alçak lunge), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı baş dize duruşu), “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle/high lunge) ve “parsvakonasana” (geniş açı) ve “vasisthasana” (yan sopa) duruşları eklendi. Bu seriler de birkaç kez tekrarlandı. Bir sonraki seri de, “trikosana” (üçgen), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “viparita virabhadrasana” (ters savaşçı) yaptık. Birbiri ardına vinyasa akışları yapıyorduk.

Sıradaki seride ise “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “utkatasana” (sandalye), tek bacak üzerinde sandalye, “garudasana” (kartal) ve ayağı yere değdirmeden “ardha chandrasana” (yarım ay), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ve “eka pada raja kapotasana” (güvercin) duruşlarını yaptık. Sağ tarafta seriyi tamamladıktan sonra sol tarafa geçtik.

En son vinyasa ise “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “urdhva prasarita eka padasana” (ayakta bacakları ayırma) , “utthita hasta padangusthasana” (el ile öne uzattığımız ayağı tutma duruşu), “natarajasana” (dansçı duruşu), “vrksasana” (ağaç duruşu) ve “tadasana”dan (dağ duruşu) oluşmuştu. Yani hepsi denge duruşlarıydı. Ne de olsa dersin zirve duruşu, dengemizi test edeceğimiz bir asanaydı.

“Prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) duruşundan sonra gruptan, başlarının tepesini yere koyarak “sirsasana II”yi  (tripod baş duruşu) denemelerini istedim. Sırayla hepsinin yanına gittim ve ayaklarını kaldırıp dengelerini bulmalarına yardımcı oldum. Bedenleri iyi ısıtmıştık ve duruşa iyi ısınmıştık. Tüm sınıf başarıyla yaptı duruşu.

Birkaç öne eğilme ve burgudan sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozu) ile dersi bitirdim.

Peki, neydi dersin teması? Yaz mevsimi içindeydik ama hava tıpkı sonbahar gibiydi. Hayatımızda da böyle durumlarla karşı karşıya kalabilirdik. Hayatımızda da her şey güllük gülistanlık giderken birden tepetaklak olabilirdi. Tıpkı yoga dersimizde yaptığımız gibi, kendi hayatımızda da bu gibi ani değişiklikleri kabul etmek ve kendimizi ona göre ayarlamak ve değişmek mümkün olabilir miydi? Ders boyu zorlandığımız asanalarda nasıl durmuştuk? Tabii ki, nefesimize odaklanarak. Günlük hayatımızda da zorlandığımız, başa çıkamadığımız ya da ani değişikliklerle karşılaşınca yine nefesimize odaklanırsak, tepki vermeden önce derin bir nefes alıp verirsek ve belki de birkaç nefes beklersek, daha sakin ve akıllı tepkiler ve kararlar verebilir miydik? İşte size günün sorusu. Cevap vermeden önce nefese odaklanmaya ve bir saniyeliğine düşünmeye ne dersiniz?

Reklamlar

farkında olmak!

Standard

Hayatın içinde yaşarken hep yaptığımız ama farkına varmadığımız şeyler vardır ya? Evden çıkarız, kapıyı kilitlemişizdir ama evden uzaklaştıktan sonra aklımıza takılır: “Kapıyı kilitlemiş miydim?” Bazen de, yine evden çıkmışızdır ve şeytan dürtüverir: “Ocağı kapattım mı?” Aslında bunların hepsi farkında olmadan, gelişigüzel yaptığımız şeylerdir. Üzerinde düşünmeyiz bile. Tıpkı yoga derslerinde üzerinde düşünmeye değer bulmadığımız bazı asanalar gibi. Oysa birçok yoga dersinin temeli olan ve çok doğru ve düzgün yapılması gereken asanalar da var. Mesela mı? “Chaturanga dandasana”, nam-ı diğer şınav.

2009-2015
Türkçe açılımıyla, “dört uzuvlu/kollu asa duruşu” yani “chaturanga dandasana” tıpkı günlük hayatta yaptığımız ama nasıl yaptığımızı bilmediğimiz sıradan işler gibidir. Özellikle “vinyasa” (akışlı) yoga derslerinde asanaların arasında yaptığımız birkaç pozdan biridir. Yani, yogaya yeni başlayan ve vinyasa dersine giren bir öğrenci bile ders boyunca on-on beş defa “chaturanga dandasana” yapabilir.
Ders vermeye başladığım ilk zamanlarda “chaturanga dandasana”yı bir dersimin zirve duruşu olarak kullanmıştım. Diyorum ya, yaklaşık bir iki aydır aynı gruba ders veriyordum ve çoğunlukla vinyasa dersleri yapıyorduk. Bu dersler içinde kim bilir kaç defa “chaturanga dandasana” yapmışızdır. Sayısını bile bilmiyorduk.
Vinyasa dersi akışlı bir ders olduğu için ve bahsettiğim gruptaki kişiler de tam olarak vinyasa akışını ezbere bilmedikleri için ders boyunca ben de onlarla birlikte akışı yapıyordum. Akışı yaparken de her ne kadar sürekli gözüm sınıfta olsa da tüm asanaları doğru ve tam olarak yapıp yapmadıklarını gözlemleyemiyordum. İşte sırf bu yüzden “chaturanga dandasana”yı bir dersimin zirve duruşu olarak seçtim. İyi ki de seçmişim.
“Chaturanga dandasana” için bedenimizin hangi bölgelerini ısıtmamız ve güçlendirmemiz gerekiyordu diye düşündüm öncelikle. Bu duruş için karın, kol ve sırt kaslarımızı güçlendirmemiz gerekiyordu. Peki, nasıl olacaktı bu? Dersi yerde uzanarak “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozu) ile başlattım. Ders zorlu bir ders olacaktı; en iyisi sınıfı dersin başında gevşetmek ve rahatlatmaktı. Madem yerde başladık o halde biraz karın çalışalım diye karar verdim. Yaklaşık yarım saat boyunca hem yoga derslerinden hem de pilates ve diğer karın derslerinden (six pack) bildiğim birçok karın hareketini yaptırdım. Oturduğumuz yerde omuzları ve kürek kemiklerini çalıştırmak için “garudasana” (kartal duruşu) ve “gomukhasana” (inek başı duruşu) asanalarının sadece kol duruşlarını yaptırdım. Yine karın kaslarının kullanılması için, gruptan omurganın üzerinde öne arkaya sallanarak ayağa kalkmayı denemelerini istedim. Ayağa kalkamasalar bile en azından kalçayı yerden birazcık kaldırmalarını. En sonunda da ayağa kalktık. Ayakta beş set kadar “surya namaskara B” (güneşe selam B) yaptırdım. Bunları “phalakasana” (sopa), “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “ardha salamba sirsasana” (yunus duruşu) ve dirseklerin üzerinde durarak sopa duruşu yaptırdım. Yani önce karın kaslarını çalıştırdık. Ardından da omuzları, kürek kemiklerini ve kolları güçlendirdik. Bedenler zirve duruşu için hazırdı ve o an gelmişti.
Önce ben gösterdim “chaturanga dandasana”yı. Bacakların güçlü olması, omuzların yuvarlanması, kürek kemiklerinin arasının genişletilmesi ve aşağı (kalçaya) doğru itilmesi ve ellerin yere sağlam bir şekilde bastırılması gerektiğini hatırlattım. Sonra duruştan çıktım ve öğrencilerden duruşa girmelerini istedim. Tam beklediğim gibiydi. Vinyasa akışlarının içinde bir asanadan bir asanaya geçerken öylesine yapılan “chaturanga dandasana” gerçek anlamda doğru yapılmıyordu. “Üst bedeni sağlam tutun ben size kalçadan destek vereceğim” dedim ve bu şekilde duruşun “aslında nasıl olması gerektiğini” gösterdim.
Yok, olmayacaktı böyle. En iyisi yardımcı donanım kullanmaktı. “Chaturanga dandasana” çok temel bir yoga asanasıydı ama bir o kadar da zordu. Yoga eğitmenlik kursunda biz de bu asanaya özel zaman ayırmış, tabureyle ve bloklarla çalışmıştık. Şimdi bu bilgileri kullanma zamanıydı. Blokları aldım, birini “iman tahtası” olarak adlandırılan “sternum” (göğüs kemiği) adlı kemiğin altına yerleştirdim. Ötekisinin yeri ise pubik kemiğin (leğen kemiğinin ön kısmı) tam altıydı. İşte bu kadar! Tam anlamıyla dergilerde görebileceğimiz cinsten bir “chaturanga dandasana.”

2009-2014
Şimdi öğrencilerimden aynı şekilde duruşu yapmalarını istedim. Blokların yardımıyla asanayı yaptılar ve bloksuz ve bloklu duruş arasındaki farkı iyice gözlemlediler. “Chaturanga dandasana”nın aslında nasıl yapılması gerektiğini anladılar. Vinyasa akışları içinde bu duruşun “öylesine” yapıldığını ve bu asanaya gereken önemin verilmediğini gördüler. Kolların ne kadar zorlandığını, asanada kalabilmek için karın kaslarının ne kadar sıkılması gerektiğini, bacakların da güçlü olması gerektiğini fark ettiler. Yani, “chaturanga dandasana” (şınav) öylesine bir duruş değilmiş. Bunu gördüler.
Ardından bir alternatif olarak bu asanayı dizleri yere koyarak da yapabileceklerini gösterdim. Yoganın güzelliği buydu. Öğrencilere her zaman başka bir seçenek sunabilme imkânı verir bize.
Peki, bu asananın tek faydası karın, omuz ve sırt kaslarını güçlendirmesi miydi? Elbette ki hayır. Her asananın olduğu gibi bu duruşun da fiziksel yararlarının yanında ruhsal ve zihinsel yararları da vardı. Ne gibi mi? “Chaturanga dandasana”, dayanıklılığımızı ve kondisyonumuzu artırıp bedenimize ve zihnimize zindelik ve hafiflik hissi verir. Bu yararlarını da öğrendikten sonra, birçoğunuzun “chaturanga dandasana”ya daha fazla ilgi ve özen göstereceğini görür gibi oluyorum.
Yazımın başında dedim ya, hayatın içinde yaşarken hep yaptığımız ama farkına varmadığımız şeyler vardır diye. İşte yoga yaparken de yaptığımız ya da yaptığımızı sandığımız ama belki de yanlış ya da eksik yaptığımız bir asana “chaturanga dandasana”. Vinyasa akışlarının içinde araya kaynayıp giden ve üzerinde durmadığımız bir asana… Fakat aslında çok özen göstermemiz ve düzgün yapmamız gereken bir asana…
İster yoga pratiğimizde olsun ister günlük hayatımızda… Biz, biz olalım yaptığımız her şeyi farkına vararak yapalım. Çayımızı yudumlarken farkında olalım. Biriyle konuşurken farkında olalım. Kitap okurken farkında olalım. Üç beş sayfa okuyup da okuduğumuz sayfalarda ne yazdığını fark etmemiş olmayalım. Ne iş yapıyorsak kendimizi tamamen verelim, zihnimizi o işe odaklayalım ve konsantre olalım. İşte o zaman hayata bambaşka bir açıdan bakmaya başlayabiliriz. Belki de bu güne kadar gerçek anlamda yaşamadığımızı, hayatımızı öylesine akıp gittiğini fark edebiliriz. Zararın neresinden dönersek kardır. Önemli olan bundan böyle yaptığımız her şeyi farkında olarak yapmamız, odaklanmamız ve konsantre olmamız. Deneyip görmeye değmez mi sizce?

yin yogasaj!

Standard

En son gittiğim yoga eğitiminde çok hoşuma giden bir ders yaptık. Hatta bu dersi iki kere tekrarladık aklımıza iyice kazınsın diye… Ne miydi bu ders? Eşli yoga diye nitelendirebileceğimiz öğretmenimizin tabiriyle “yin yogasaj”… Türkçesi mi? Yin yoga masajı…

2009-2010 tum fotolar 001
İstanbul’daki yinyogasaj dersine biraz geç kalmıştım. Malum, İstanbul trafiği. Hafta sonu nasılsa yetişirim diye düşünüp yaklaşık yarım saat geç kalmıştım. Yin yogasaj dersi başlamış ve ben iki duruşu kaçırmışım. Ne yapalım, neresinden yakalarsam kardır. Hemen takip etmeye başladım asanaları. Aslında hepsi bir yin yoga dersinde yaptığımız asanalardı. Tek farkı, bir kişi yerde uzanıyor ve kaslarını bile kullanmıyordu. Diğeri yaptırıyordu tüm asanaları. Yerdeki kişi tamamen pasifti. Bana öğretmenin asistanı düştü. Derse geç kaldım ya herkes eşleşmişti. İyi ki asistan düşmüş şansıma. Çok da keyifliydi çünkü her şeyi çok iyi biliyordu. Erkekti ve güçlüydü. Bedenimin bazı bölgeleri çok esnek ve o nedenle bana güçlü birinin düşmesi iyiydi. Daha güçsüz biri bedenimi iyice esnetmeme yardımcı olamazdı.
İlk asanayı yaparken ben yine kaslarımı kullandım. Asistan sürekli bana, “Burcu, kendini kasmayacaksın, kaslarını kullanmayacaksın, bırak kendini, her şeyi ben yaptıracağım” dese de benim buna alışmam biraz zaman aldı. Birkaç asana boyunca yine kaslarımı kullandım. Ne yapalım, huylu huyundan kolay kolay vazgeçmiyordu. Birkaç asana sonra kendimi bırakmaya başladım. Aman yarabbi, nasıl bir şeydi bu yinyogasaj böyle? Kendimi hiç bu kadar esnemiş, rahatlamış ve gevşemiş hissetmemiştim. Ne zamandır yin yoga yapıyordum kendi pratiğimde ama bu başka bir şeydi. Kesinlikle kaslarını kullanmamak ve senin yerine başkasının seni pozlara sokması… Tamamen gevşemek… Tadına doyum olmuyordu.

2009-2010 tum fotolar 002
Kalçanın dış rotasyonundan ön bacağın esnetilmesine, burgudan arka bacağın ve hatta omurganın esnetilmesine bir sürü asanayı yaparken sen tamamen pasif bir şekilde yatıyordun ve eşin senin yerine senin bedenini bu duruşlara sokuyordu. İnanılmaz bir histi bu. Müthiş bir dinlenme, rahatlama ve esneme…
Bu tarz bir dersi daha sonra yin yoga kampına gittiğimizde yaptık. O zaman da çok keyifliydi. Yine sınıfımızdaki bir erkek öğrenciyle eşleşmiştik. Diyorum ya bir kadınla eşleştiğim zaman beni yeterince esnetemiyordu. Yanımda oturan kişi şansıma erkekti. Bu arkadaş kamptan birkaç hafta önce ayurvedik masaj kursuna gitmişti. Hadi uzan dedi. Yine aynı asanaları yaptık. Asanaların arasında arkadaşım bana öğrendiği masaj tekniklerini uyguladı. Yoktu böyle bir şey. İyice gevşemiştim. Bedenimin enerji noktalarını biliyordu ve ona göre masaj yapıyordu. Yin yoga asanalarının arasında omurgama, bacaklarıma ve boynuma noktasal masajlar yapıyordu. Tamamen gevşemiştim. Kafamda da karar vermiştim aslında. Bir daha ayurvedik masaj eğitimi olursa ben de katılacaktım.
Şimdi soracaksınız bana “madem bu kadar keyifliydi de bu kadar zaman geçtiği halde neden daha önce bahsetmedin” diye. Ne diyebilirim ki! Haklısınız. Bugün spor tesisinde “dynamic stretching” adlı bir derse girdim. Her hafta müdavimi olduğum bir ders. O derste öğretmenimiz eşli esneme yaptırdı. Birden aklıma geldi. Hatta onun yaptırdığı birçok esneme hareketini ben de kullanabilirim derslerimde diye düşündüm. Ders sonunda öğretmenle konuştuk. Ben ona yinyogasaj derslerinde yaptıklarımızı gösterecektim ve karşılıklı bir alışveriş olacaktı bu.
Aslında bu kadar basit. Aradığınız şey bazen gözünüzün önünde olabilir ama siz bunun farkında bile olmayabilirsiniz. Belki daha önceleri de öğretmenimiz “dynamic stretching” derslerinde eşli çalıştırıyordu ama ben farkında değildim ya da rasgelmemiştim böyle bir derse. Öyle ya da böyle. Önemli olan “zihinsel farkındalığımızı” arttırmak, gözlerimizi açmak ve yeni seçeneklere açık olmak…

bir yoga eğitmeni nasıl olmalı?

Standard

Bir yoga eğitmeni nasıl olmalı? Bu soruyu ilk olarak İstanbul’da yin yoga eğitmenlik programına katıldığımda tartışmıştık. Tüm yoga eğitmen adaylarından farklı farklı sıfatlar çıkmıştı. Güzel olmalı, zayıf olmalı, fit olmalı, anlayışlı olmalı, esnek olmalı, yumuşak olmalı, sakin olmalı, ilgili olmalı, yardımcı olmalı, sabırlı olmalı, dingin olmalı, sevecen olmalı, olmalı da olmalı… Peki aslında bir yoga eğitmeni nasıl olmalıydı?

2009-2010 tum fotolar 133
Bu soruyla bir kere daha karşılaştım. Ne zaman mı? Bir dersimde. Bir öğrencimin yanına yeni birileri taşınmış ve o da yoga eğitmeniymiş. O yoga eğitmeni bir gün misafir olmuş öğrencime. Öğrencim sormuş ne içersiniz diye ve sıralamış, “kahve var, çay var, kola var, gazoz var, bira var, şarap var.” Yoga eğitmeni komşu sormuş, “bitki çayı var mı? yüzde yüz doğal meyve suyu var mı?” diye. Hiçbiri yokmuş benim öğrencimde.
O gün derste bana geldi sordu öğrencim bir yoga eğitmeni nasıl olmalı diye çünkü şaşırmıştı. Benden böyle birşey görmemişti. Ben hep “yüzde 50-yüzde 50” felsefesini benimsemiştim ve derslerimde de hep bundan bahsediyordum. Mesela mı? “Yoga yapan biri sadece esnek olmalı. Esneklik yüzde 50 gerekliyse, güç de yüzde 50 gerekli.” Ya da siz vejeteryan mısınız diye sorduklarında, “hayır değilim. Et de yiyorum, sebze de yiyorum, karbonhidrat da yiyorum. Hepsinden gerektiği kadar” diye cevap veriyorum. Haftada kaç gün yoga yapmalıyız diye sorduklarında, “bedeninizin elverdiği kadar. Bunun sınırı yok. Nasıl mutlu oluyorsanız, o kadar” diyorum. “Çay, kahve içiyor musunuz, alkol alıyor musunuz” diye bir soru sorulduğunda da, “evet, çay ve kahve içerim ve severim de ama aşırıya kaçmamaya çalışıyorum. Alkol de aynı şekilde. Sosyal bir ortamda arkadaşlarımlayken içki içiyorum” diye cevap veriyorum. Aynı şekilde kola ve gazlı içecekler de..
İşte tüm bunlardan dolayı da öğrencim, kahve, çay ya da gazlı içecekler içmeyen bir yoga eğitmeniyle karşılaşınca şaşırmış. Aslında şaşıracak birşey yok. Çoğunlukla yoga eğitmenleri böyle. Ben biraz farklıyım diyim de herkesin içi rahat etsin.
Ben, hayatımda aşırı uçlarda yaşamayı sevmiyorum. Ben bir Terazi’yim. Daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Hayatımda dengeyi severim ve dengem şaştığında ben de şaşkın olurum. O yüzden her zaman dengeden yana olmuşumdur. Ne tam bir vejeteryanım ne tam bir etobur. Ne tam bir çay-kahve-kola tiriyakisim ne de onlarsız bir günüm geçiyor. Canım bir kadeh içki istediğinde koyup içiyorum. Bende yalan yok. Eskiden daha iyi bir içiciydim. Bir başladım mı durmak bilmezdim. Etkilemiyordu da fazla. Şimdiyse yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı Ashtanga Yoga felsefesinin “brahmacharya” (ılımlılık) ilkesini hayatımın bir parçası yapmaya çalışıyorum. Herşeyde ılımlı olmak. Hayatımdan tamamen çıkarmamak ama belli bir ölçüde kullanmak… Ben böyle bir yoga eğitmeniyim. Yüzde 50’lerde yaşayan…
Hal böyle olunca da, benim öğrencilerim de böyle düşünmeye alışıyor sanırım. O nedenle kafein ve gazlı içecekler kullanmayıp sadece bitki çayı içen yoga eğitmenlerini yadırgayabiliyorlar. Onları da yadırgamıyorum. Belki de onlar doğrusunu yapıyorlar. Kim bilir?
Yazının başındaki soruya geri dönersek… Bir yoga eğitmeni nasıl olmalı? Güzel olmalı, zayıf olmalı, fit olmalı, anlayışlı olmalı, esnek olmalı, yumuşak olmalı, sakin olmalı, ilgili olmalı, yardımcı olmalı, sabırlı olmalı, dingin olmalı, sevecen olmalı. Bu sıfatlara birşeyler daha ekleyelim ne dersiniz? Yardımsever olmalı, öğrencileri ile iyi iletişim kurabilmeli, öğrencilerinin neye ihtiyacı olduğunu anlayabilmeli ve hissedebilmeli, egosuz olmalı, kendini ön plana çıkarmamalı, her zaman öğrencilerinin istek ve ihtiyaçlarını gözetmeli… Daha sayayım mı?
Yani gerçekten de olmalı da olmalı. Sanki yoga eğitmeninin vasıflarını saymıyoruz da gökten inmiş bir melek yaratmaya çalışıyoruz. Şunu hep aklımızda tutmalıyız: Yoga eğitmeni de bir insan. Etten ve kemikten yapılmış, duygu ve düşünceleri olan ve günden güne iyi ya da kötü hissedebilecek bir insan. Bu nedenle, bir yoga eğitmenini de gözümüzde büyütmemeliyiz. Günümüz koşullarında, özellikle büyük şehirde yaşıyorsak, karşımızda bir “yogi”, “yogini” ya da “guru” beklememeliyiz. Yoga eğitmeni olan bir kişi, muhtemelen normal kişilere kıyasla biraz daha anlayışlı ve farklı olacaktır. Ancak bu karşımızda bir melek ya da ruhani bir kişi göreceğiz anlamına gelmez. Onun da bir insan olduğunu, duygu ve düşünceleri olduğunu, üzgün ya da mutlu olabileceğini, o anda iyi veya kötü bir gününde ya da koşulda olabileceğini hep aklımızda tutmalıyız. Bu öğrenci olarak yapabileceğim birşey. Bir yoga eğitmeni olarak ise, her zaman bir insan olduğumuzu hatırlamak, kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek, eksikliklerimizi bilmek ve onları kabul etmek, yapabildiklerimizin ya da yapamadıklarımızın farkında olmak ve bunlara üzülmemek, gerektiğinde “ben bu konuda yetersizim” ya da “ben bu asanayı yapamıyorum” gibi yetersizliklerimi ortaya koyabilmek… İşte o zaman, diğer eğitmenlerden farklı olup öğrencilerimiz tarafından sevilip saygı görebiliriz. Buna değer mi? Bence değer.

herşeyin başı sağlık!

Standard

Hani geçenlerde de yazmıştım ya bu konuda. Bedenimin bazı bölgelerini aşırı çalıştırmaya bağlı olarak sakatladım. Ağrılar çekiyorum bir süredir. Bugün yine dersimde benim için çok kolay bir asanayı yaparken zorlanınca hayatımızda aslında en önem vermemiz gereken şeyi sürekli unuttuğumuzu hatırladım. Neyi mi? Tabii ki “sağlığımızı.”

2009-2010 tum fotolar 684
Hayatın koşuşturması içinde “sağlığımızı” hep unutuyoruz. Ona gereken önemi vermiyoruz. Her zaman başka şeylere öncelik veriyoruz. İşimiz, para kazanma telaşımız, gezme, dolaşma, arkadaşlarla buluşma, yeme, içme… Hep zihnimizi meşgul edecek ve bizi bir şekilde mutlu edecek, gülümsetecek şeylere odaklıyoruz zihnimizi ve kendimizi.
Büyüklerimiz, “herşeyin başı sağlık” derken ne kadar da doğru söylemiş. Günlük yaşamımızın koşuşturması içinde bu basit gerçeği hep unutuyoruz ya da göz ardı ediyoruz. Taa ki bir sorun yaşayıp sağlığın önemini hatırlayana kadar.
Yaklaşık birkaç hafta önce yoğun esnetmeye bağlı olarak alt bedenimle üst bedenimi birbirine bağlayan hem kalça hem de karın kaslarından sayılan “iliopsoas kası”mı sakatladım. Meğer bu kası sakatlarsak iyileşmesi uzun sürüyormuş. İlk başta anlamadım sorunun bu kastan olduğunu. Çok fazla arkaya eğilme asanası yaptığım için bel omurlarımı zedelediğimi düşündüm. Birkaç gün boyunca arkaya eğilme asanaları yapmadım. Baktım bir türlü geçmiyor ve kuyruksokumumdaki (sakrum) ağrıya ek olarak bacağımın önünde de bir acı hissediyorum. O zaman anladım aslında “iliopsoas” kasımı sakatladığımı.
Ben fiziksel acıları çok fazla önemseyen bir kişi değilim. Böyle fiziksel acıları kafama takmam fazla. Acısa da üstüne üstüne gider ve o acıyla yaşamayı beceririm. Belki de bu yüzden sakatlıklarım uzun sürer, çabuk iyileşmez. İlk defa bu sakatlığım beni fiziksel olarak kısıtlamaya başladı çünkü bu kas, üst bedenimiz ve alt bedenimiz arasında geçiş noktasında bulunduğu için bizim birçok hareketi yapmamızı sağlıyordu. Ne gibi mi? En basitinden kalçanın açısını daraltıp genişletiyordu (kalça fleksiyonu ve ekstansiyonu). Yani yürümemizi ve merdiven çıkmamızı sağlıyordu. Otururken ve kalkarken bu kası kullanıyorduk. Ayrıca ayakta düz durmamızı sağlayan bir kastı. Bu kas, hareket edebilmemiz için mutlaka ve mutlaka sağlıklı olmalıydı.
Bunlar size bir şey ifade etti mi? Hala etmediyse, ben yardımcı olayım. Neredeyse yürümek ve merdiven çıkmak bile bana zor gelmeye başlamıştı. Üstüne üstlük bel ve kasık ağrılarım vardı. Benim için dayanılmaz ağrılar değildi ama bir başkası olsa sanırım dayanamazdı.
İşte tam da bugün dersimde bu kası çalıştıran birkaç duruş yapacaktık. İki gündür hava biraz bulanık ve sıkıcı. O nedenle nefes darlığı çekiyormuş öğrencilerim ve ben. Bugünkü dersimde de o yüzden göğüs kafesimizi açmaya odaklandım. Zirve duruşu “ustrasana”ydı (deve duruşu). Bu duruş için, göğüs kafesini ve ön bacak kaslarımızı esnetmeliydik. Ön bacak kası dediğimiz zaman, kalça fleksör kaslarından da bahsediyoruz tabii ki. Yani benim meşhur “iliopsoas” kası da devreye giriyor. Benim için en basit asanalardan biri diyebileceğim “anjaneyasana” (alçak lunge) duruşunu birkaç kere üstüste yapınca iliopsoas kasım “ben buradayım” demeye başladı. Kendini hissettirdi. Öğrencilerim yaparken ben sadece sözlü yönerge verdim bu nedenle. “Ustrasana” (deve duruşu) öncesinde “salabhasana” (çekirge) ve “ardha bhekasana” (yarım kurbağa) duruşlarıyla göğsümüzü açmaya devam ettik. Tüm bu asanalar ve tabii ki zirve duruşu benim için zorlayıcıydı. O an, bedenim bana hep gözardı ettiğim şeyi bir kere daha hatırlattı: “Herşeyin başı sağlık”.
Bunlar bir yana, üyesi olduğum spor klubünde havuza atlarken dizim döndü. Bir bu eksikti! Bir an dizim çıktı zannettim. Neyse ki öyle birşey olmamış. Bir iki gün acı çektim ama geçti.
Birkaç gün sonra dumbell ile çalışılan bir derste kürek kemiğimin üstündeki kasları incittim. Daha önce de başıma gelmişti. Pek önemsemedim. Geçti.
Bu sefer aldı beni bir düşünce. Kardiovasküler çalışma yapıyordum, ağırlık çalışması yapıyordum. Bedenimi bu şekilde güçlendiriyordum. Yoga yapıp bedenimi esnetiyordum da. Yani bedenimi hem güçlendiriyor hem de esnetiyordum. Peki neden hala sakatlanıyordum?
Bunlara ek olarak, sevdiğim öğrencilerimden biri biraz rahatsızlanmış. Hafif bir baygınlık geçirmiş geçen hafta o çok sıcak günlerde. Muhtemelen sıcak havadan olmuştu. Belki biraz da yorgunluk. Şimdi tetkikler yaptırıyor. Bu olay beni derinden etkiledi. Neden bilmiyorum? Belki ben de bu şekilde yaşadığım içindir. Belki ben de hayatı ve sağlığımı şakaya aldığım ve işin ciddiyetini sürekli göz ardı ettiğim içindir. Hani bana sorarsanız eğer, “sen hiç doktora gidip tahlil yaptırıyor musun?” diye. Cevabım elbette ki “hayır” olacak. Birkaç paragraf önce de okudunuz ya, kendi kendime iyileştirmeye çalışıyorum bedenimde aksayan yerleri. Ama nedense kendim değil de bir başkası olunca, daha bir ciddiye alıyorum herşeyi. Hele ki bu kişi sevdiğim ve değer verdiğim bir öğrencim ise…
İşte tüm bunlar bana, hayatta en önemli şeyin “sağlık” olduğunu hatırlattı. Hayatın hengamesi içinde sağlığımıza gerektiği kadar önem vermeyip ihmal ediyoruz onu. Ancak böyle bir sağlık sorunuyla karşılaşınca, sağlığımızı hatırlıyoruz. Diğer herşey önemini yitiyor. İşimiz, para kazanma hırsımız, gezip dolaşmalarımız, alışveriş yapmamız, indirimdeki eteği kaçırmamız, arabamızı duvara sürtmemiz ve boyasının biraz bozulması… Tüm bunlar bir şekilde telafi edilebilecek şeyler ama sağlık bir kere bozuldu mu geriye gelmiyor. Onun için sağlığımıza gereken önemi vermeli, spor yapmalı, yogayı hayatımızın bir parçası haline getirmeli, elimizdekilerle yetinmesini bilmeli, hırstan uzak durmalı, hayatımızdan mutlu ve tatmin olmalı, fazlasını aramamalıyız. Sadece sağlık… O olduktan sonra zaten gerisi gelir.