Monthly Archives: Nisan 2016

hangisi?

Standard

Haftanın son iş günü sabah ve akşam yoga derslerinde “yin” tarzı çalıştırmayı tercih ediyorum. Son iş günü öğrenciler, her ne kadar kendilerine itiraf etmeseler de, derse haftanın tüm yorgunluğunu bedenlerinde ve zihinlerinde taşıyarak geliyorlar. Hal böyle olunca bize de onları bedenen ve zihnen rahatlatmak ve gevşetmek düşüyor.

2009-2010 tum fotolar 309

Geçen hafta sabah ve akşam “yin” derslerimde farklı bir çalışma yapmak istedim. Amacım bir öne bir arkaya eğilerek fiziksel olarak omurgayı esnetmek zihinsel olarak da içe kapanmak ve dış dünyaya açılmaktı. En azından öne eğilmenin ve geriye eğilmenin bizlere neler hissettirdiğini gözlemlemekti.

Uzun bir meditasyon sonrasında “butterfly” (kelebek duruşu) ile öne eğilerek başladık. Hiç acelemiz yoktu. Duruşlarda beş dakika kadar bekletmeye karar vermiştim. Tabii ki fiziksel ya da duygusal olarak kendilerini rahat hissetmeyenler hemen duruştan çıkıp dinlenmeliydi. O günkü derste amacım öne ve geriye eğilmelerle omurga üzerine yoğunlaşmak olduğu için “butterfly” duruşunda ayakları kasıklardan uzak tutturdum. Duruşa bedeni hiç zorlamadan ve beden hangi açıdan başlamak istiyorsa o şekilde öne eğilerek başladık. Bir süre bekledikten sonra zaten omurga kendini biraz daha bırakıyor ve daha da öne eğilebiliyorduk. Hatta duruştan çıkma zamanı geldiğinde beden duruştan çıkmak dahi istemiyordu.

Öne eğilmeden sonra “sphinx” (sfenks duruşu) ile geriye eğildik. Bu duruşta kollarımızı bedenimize ne kadar yakın tutarsak bel omurlarını daha yoğun hisseder, ne kadar uzak tutarsak beldeki baskıyı o kadar azaltırdık. Herkesin istediği yerden başlayabileceğini söyledim. O gün hangi açıdan başlamak istiyorsak, o açıdan duruşa girmeliydik. Duruşta beş dakika bekleyeceğimizi hatırlatıp herkesin kendini zorlamadan bu duruşa da yavaş yavaş girmesini ve bir süre bekledikten sonra derinleşmesini tavsiye ettim.

Omurga üzerine çalışıyorduk. Omurga, idrar kesesi meridyeni ile ilgiliydi. İdrar kesesi meridyeninin duygusu ise korku idi. Öne eğilmek mi kolaydı yoksa geriye eğilmek mi? Ya da şöyle sormalıydım. İçe kapanmak mı daha kolaydı yoksa dış dünyaya açılmak mı? İç dünyamıza dönmek? Birisinin önünde öne eğilmek, belki haklı olsak da bir adım geriye gidebilmek? Geriye eğilip geçmişe bakabilmek, daha çok sevebilmek?  Gerçekten hangisi daha kolaydı?

Dersin geri kalanında “half butterfly” (yarım kelebek), “seal” (fok balığı), “caterpillar” (tırtıl), “salabhasana” (çekirge) ve “dragonfly” (helikopter böceği) ile omurgayı bir öne bir arkaya eğmeye devam ettik. “Twisted roots” (dönmüş kökler) ve “twisted twisted roots” (dönmüş dönmüş kökler) burgularıyla omurgayı büktükten sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dinlendik.

Ders sonrası sabah ve akşam grubundan değişik yorumlar aldım. Öğrenciler yanıma gelip benimle konuşmak ve deneyimlerini paylaşmak istediklerini söyledi. Hepsini tek tek dinledim. Bir tanesi geriye eğilmekte çok zorlandığını söyledi. O sıralar duygusal olarak bir takım sıkıntılar hissedip hissetmediğini ve ne gibi bir ruh hali içinde olduğunu sorduğumda, duygusal olarak yoğun ve zor bir süreçten geçtiğini söyledi. O yüzden zorlanmış olabileceğini söyleyerek iyi hissetmediği anlarda duruşa devam etmemesi çıkıp dinlemesini tavsiye ettim. Bir başka öğrenci ise öne eğilmelerde zorlanıyordu. Halbuki günlük hayatımızda omurgamızı o kadar çok “fleksiyon”da tutuyorduk ki! Öne eğilmede nasıl zorlanabilir ki diye düşünebilirdik. Aslında o kadar da basit değildi. Öne eğilmek, içe kapanmak, içini hissetmek, duygularını izlemek, kendini dinlemek… Kendini kabul etmek, teslim olabilmek… Peki bunu başarabiliyor muyduk? Kendimizi olduğumuz gibi kabul edebiliyor muyduk yoksa kendimizle baş başa kalmak bize zor mu geliyordu? Kendimizle baş başa kalmamak için türlü toplantılar ve eğlenceler mi düzenliyorduk? Kendi kendimizle kalmaya ve kendimizi dinlemeye tahammülümüz var mıydı yok muydu? Kendimizi dinlememek için sürekli arkadaşlarımızla bir araya mı gelmeye çalışıyorduk? Yalnız başımıza bir şeyler yapmaktan hoşlanıyor muyduk? Tek başımıza sinemaya gitmek? Tek başımıza bir restoranda oturup yemek yemek? Tek başımıza bir müzeye gitmek? Tek başımıza sokaklarda gezmek? Tek başımıza alışveriş yapmak? Kendi kendimize kalmakla bir sorunumuz yoksa, öne eğilmek neden zordu? Belki de başkalarının önünde eğilmek zor geliyordu. Benliğimiz birilerinin önünde eğilmeyi kabul etmiyordu. Kimi zaman haklı olsak da özür dilemek ve bir adım geriye gitmek gerekebilirdi. Peki bunu başarabiliyor muyduk? Yoksa dediğim dedik bir kişi miydik? Teslim olabiliyor muyduk? “Asana”ları (duruş) yaparken kendimizi tamamen bırakıp, bedeni gevşetip, nefesleri sakinleştirip, nefesleri izleyip sadece durabiliyor muyduk? Sadece bekleyebiliyor muyduk? Sadece kalabiliyor muyduk? Sadece “olma” durumunda olabiliyor muyduk? Yoksa duruşların içinde devamlı hareket ediyor, hiç durmadan duruşumuzu değiştiriyor, sürekli gözümüzü saate dikiyor ve dakikaların neden bir türlü geçemediğini mi düşünüyorduk? Yani sürekli bir “yapma” durumunda mıydık? Aslında ders boyunca verdiğimiz tepkiler hayatımızda nasıl davrandığımızın da bir aynası gibiydi. Hayatı olduğu gibi kabul edip, teslim olup, akışına bırakıp daha kolay ve rahat bir hayat mı yaşıyorduk yoksa müdahale edip değiştirmeye çalışıp hayatı zorlaştırıyor muyduk?

Ders boyunca omurgayı bir öne bir arkaya eğerken aslında sadece bedenen bir çalışma değil ruhsal ve zihinsel bir çalışma da yapmıştık. Kimileri ise ilk defa kendisini bu kadar huzurlu hissettiğini, ilk defa kendisini gerçekten akışa bıraktığını, gözlerini kapattığını, bazen beni bile duymadığını, kendi içine döndüğünü söylemişti. “Belki de bugün çaldığınız müziktendir öğretmenim. Özel olarak mı seçtiniz bu müzikleri” diye de sormuştu. Özel olarak seçmemiştim. Sadece o anda parmaklarım onca albüm arasında o albümü seçmiş ve tabletin tuşlarına dokunmuştum. İçgüdüsel mi? Belki… Dersin “bhava”sından (havası) mı? Belki… Bilemiyorum. Tek bildiğim o gün tüm öğrencilerin hayatın koşuşturmacasından kısa bir süre için de olsa uzaklaşmaya ve içlerine dönerek derinleşmeye ihtiyaçları varmış. Ve bir de bana geri bildirimlerde bulunmaya ve paylaşmaya…

tesadüf mü?

Standard

Hani her şey bir şey için olur ya… Bu hafta sizlere derslerimle ilgili değil son haftalarda deneyimlediklerimle ilgili yazmak istedim. İçinde birazcık yoga, birazcık karma, birazcık tesadüf ve birazcık da çekim yasası var.

BEN_4569

Geçen haftalarda bir yoga kursuna katıldım. Kursa gittiğim ilk gün eski öğretmenlerimden biriyle karşılaştım. Meğer dersi o öğretmenim verecekti. Ve meğer ben ne kadar çok özlemişim anlatılanları dinlemeyi… Aklımın bir köşesine yazdım. Sürekli ders anlatırken kendim derslere girmeyi ihmal ediyorum. Sadece yoga olması gerekmez. Başka öğretmenlerin dersine de girip öğrenci olmanın mutluluğunu tatmalıyım. Öğretmen anlatırken bilgilerimi tazeledim. Sanki yıllar hiç geçmemiş, zaman geriye gitmiş, aynı öğretmenle, başka bir grupla ve başka bir salondaydım. Yıllar meğer göz açıp geçmiş. Öğretmenin anlattıklarını dinlerken ilk anlattığı günlerde “ben nasıl yoga öğreteceğim? Ben nasıl tüm bunları aklımda tutacağım ve öğrencilere aktaracağım” diye düşündüğüm günler de geçti gözümün önünden… İmkansız değilmiş, öğretebiliyormuşum. Ya da ben öğrettiğimi sanıyormuşum mesela…

Birkaç gün sonra yine tesadüfler, karma, yoga, çekim yasası… Artık nasıl adlandırmak isterseniz. Derse başka bir öğretmen geldi. Yeni gelen öğretmen de katıldığım ilk yoga kursunda dönem arkadaşımdı. Tesadüfler zinciri… Çok keyifli bir ders yaptık. Gözlerimi kapattım ve bir buçuk saat boyunca öğretmenin söylediklerini dinleyerek sadece bedenim ve zihnime odaklandım. Dersin sonundaki “savasana”nın (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) keyfinin sizlere anlatamam.

Kursun yoga pratiği ile ilgili kısmı bittikten sonra sıra geldi teorik kısma… Teori de yoga teorisinden çok beden eğitimi teorileri öğretildi. Bir kısmını spor eğitmeni olan arkadaşlarımdan duymuşluğum vardı. Bir kısmı ise yepyeni bilgilerdi. Derslerin sonunda küçük sınavlar olduk. Ve gördüm ki insan çok iyi bildiği bir şeyi bile kaleme almaya çalışırken zorlanıyormuş. “Antrenman nedir, nelere dikkat edilmeli, faydaları nedendir”den tutun da, “spor yönetimi, sporcu psikolojisi, motivasyon, motor becerilere” kadar bir sürü ders aldık. Tabii ki biraz anatomi ve fizyoloji de.

Gruptaki arkadaşlarımla ilk birkaç gün yakınlaşamamıştık. Öğretmenim, dönem arkadaşım derken onlarla kaynaşmaya vaktim olmamıştı. Sadece bir tanesiyle yakınlaşmıştık. Hatta öyle ki dersten sonra telefonlaşıp birbirimizin sesini duymazsak rahat edemiyorduk.

Teori dersleri zorunlu olduğu için grup ve özel derslerimi iptal ettim ve derslere katıldım. Beş gün boyunca grup arkadaşlarımla bir arada olduğumda aslında ne kadar şanslı olduğumu fark ettim. Kimi zaman bir gruba katılmak zorundasınızdır, bedenen oradasınızdır ama ruhen bambaşka yerlerde. İnanın bu grupta bizim frekanslar, yoksa elektrik mi demeliyim, tuttu. Hepimiz birbirimizden farklı özelliklerde ama hepimiz birbirimize bu kadar yakın. Siz şimdi nasıl oluyor bu böyle diye sorabilirsiniz? Bence bu insanlar olarak hepimizin bir bütün olduğu ve aslında birbirimizde gördüğümüz ve sinirlendiğimiz özellikleri kendimizde barındırdığımız için sinirlendiğimiz ve gerildiğimiz esasına dayanıyor. Bilmece gibi mi oldu? Bir örnekle açıklamaya çalışayım. Aslında tüm insanlar Tanrı’nın bir parçası. Dolayısıyla hepimiz bir bütünün parçalarıyız. Yani hepimiz tek tek parçalar halinde bir bütün oluşturuyoruz. O yüzden birbirimizden bir farkımız yok. Birisi “hırslı” diye mi sinirleniyoruz ve kızıyoruz. Bir bakmalıyız kendimize acaba biz de “hırslı”yız da o yüzden mi karşımızdaki o insana sinirleniyoruz. Uzun lafın kısası tüm insanlar bir bütünün parçaları ve hepimiz birbirimizin “ayna”sıyız.

Bir grup olarak bir araya gelmemiz karma, şans, tesadüf, çekim yasasıydı bilemiyorum ama iyi ki bir araya gelmişiz. Dersler boyunca çok eğlendik. Gergin başlayan dersleri bile on dakika içinde yumuşattık ve tabir-i caizse “biraz kaynattık.” Öğretmen bir soru sormaya görsün, birimiz başlıyorduk konuşmaya ve laf lafı açıyordu. O bir şey söylüyordu, bu bir şey söylüyordu ve çok güzel sohbetler yapıyorduk. İçimizden biri “homeopati”  uzmanıydı. Hindistan’da eğitim görmüştü. Bizlere burçlarımıza göre yağlar hazırladı. Gözlerimize bakarak bedenimizdeki rahatsızlıkları saydı. Şaşkınlıktan ağzımız açık kaldı. Hani size söyleseler inanmazsınız da yaşarsanız inanırsınız ya öyle işte… Son gün başım çok ağrıyordu. Ağrı kesici aldığım halde bir türlü geçmedi. Uzman arkadaşıma söyledim. Başıma öylesine bir masaj yaptı ki, masajı bitirdiği anda ağrım da geçti. Sihirli bir el dokunmuştu başıma… Son baskısı çok acı verici olsa da, neyi niçin ve nasıl yapmasını bilen uzman biriydi. Emeğini koyuyordu ortaya. Karşılığını ücretle almaya karşıydı. Değiş tokuş yöntemini tercih ediyordu. Hayatını nasıl idame ettirdiğini soruyorsanız inanın ben de bilmiyorum. Ama olabiliyormuş bunu gördüm.

Diyorum ya değişik bir gruptu diye. Aramızda ayda sadece 200 lira ile yaşayıp kazandığını kenara atıp her yıl iki üç ay yurt dışına yaşamaya giden bir arkadaş vardı. Yine sorabilirsiniz; 200 liraya yaşanabilir mi diye? Evet yaşanabiliyormuş. Lüks harcamalarını kesmiş, dışarda gezmiyormuş, arkadaşlarının evlerinde eğleniyorlarmış, arkadaşlarının evine yemeğe gittiğinde maddi bir katkısı olmuyormuş, bulaşıkları toparlıyormuş ve yardım ediyormuş. Ben bile bu camianın içindeyim şaşırdım kaldım. Ve aslında küresel yaşamın ve ne yazık ki maddiyatın bizleri ne hale getirdiğini gördüm. Arkadaşlarımı takdir ettim. Kendime söylendim. Bu işi yaptığım halde neden ben böyle olamıyorum diye… Ve karar verdim hiç olmazsa yardım için bir şeyler yapacağım. Para ayıramayanlar için yoga dersleri… En azından haftada bir kere… Deneyeceğim. Sözde kalsın istemiyorum. Hem kendim hem de başkaları için… Denemeye değer…

Diğer tüm arkadaşlarım da kendi şahıslarına münhasır kişilerdi. Yoga eğitmenleri, sağlık personelleri, yurt dışında yoga etkinliklerine katılan kişiler ve beden eğitimi öğrencileri… Öğrenciler teorik derslerden muaf oldukları için onları fazlasıyla tanıyamadık ama mutlaka bir yerlerde yolumuz tekrar kesişecektir.

Öğretmenlerimize gelince… Yetkin ve uzman kişilerdi. Önce deli ettik. Çok normal, “nev-i şahsına münhasır” bir gruptuk. Sonra alıştılar bize. Komik ve eğlenceli bir grup olduğumuzu görünce onlar da rahatladı. Gergin başlayan dersleri gülerek tamamladık. Bu arada bizlere çok şey öğrettiler.

Hani her şey bir şey için oluyordu ya. Kaç kez bu kursa gitme şansım vardı ama gitmedim. Belki de bu grubun bir araya gelmesini bekliyordum. Belki tüm grup arkadaşlarım için de böyleydi. Bir güç ya da bir enerji — nasıl adlandırmak isterseniz — bizi bir araya getirdi. Tesadüf? Karma? Çekim yasası? Yoga? Hangi gücün bizi bir araya getirdiği değil de kursta kazandığım dostluklar önemli benim için…

her şeye değer!

Standard

Daha önceki yazılarımda bu sene derslerde bir ay boyunca aynı tarz yoga yaparak ve aynı “asana”yı (duruş) çalışarak beden ve zihindeki değişiklikleri gözlemlemeye çalıştığımızı söylemiştim sanırım. Her ay başka bir “asana” grubu üzerinde çalışarak ve belirli bir ya da iki “asana”ya yoğunlaşarak, o “asana” için gerekli olan bölgeleri esnetip güçlendiriyorduk. Bu ay grup derslerimizde geriye eğilmeler üzerine yoğunlaştık. Ve tahmin edebileceğiniz gibi zirve duruşu da, herkesi zorlayan en başlıca geriye eğilme olan “urdhva dhanurasana”ydı (köprü).

2009-2010 tum fotolar 006

Dersin ilk yarısında omuzları, göğüs kafesini ve bacakları bu duruşa hazırlamak gerekirdi. Omuzları dış rotasyona hazırlamalı, kolları güçlendirmeli, göğüs kafesini ve bacakların önündeki kalça fleksör kaslarını esnetmeliydik. Bu hedef bölgeleri “urdhva dhanurasana”ya hazırlamak için bedeni öncelikle “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısıttık. Bedeni ısıttıktan sonra “surya namaskara” serilerinin arasına hedef bölgeleri güçlendirip esnetecek duruşlar eklemeye başladık. “Ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle) ve “anjaneyasana” (alçak hamle) ile bacağın önündeki kasları esnetirken hafifçe omurgayı geriye doğru da eğmeye başlamıştık. Her güneşe selam serisinde “tadasana”da (dağ duruşu) bedeni biraz daha geriye eğerek geriye doğru bakmak ve bilinmeze gitmeyi deneyimliyorduk. Omuzları dış rotasyona hazırlamak ve esnetmek için “uttanasana”da elleri arkada kenetleyip kendi bedenimizin elverdiği ölçüde elleri başa doğru yaklaştırıyorduk. Yine omuzların dış rotasyonuna hazırlamak için “virabhadrasana I” (birinci savaşçı) kollarımızı “garudasana” (kartal) duruşu kol pozisyonuna alıp nefes verirken bacağın içine doğru düz bir omurgayla eğilmiş nefes alırken geriye doğru açılmıştık. “Virabhadrasana II”de ise (ikinci savaşçı) kollarımızı “gomukhasana” (inek başı) duruşunun kol pozisyonunda tutup omuzları dış rotasyonda tutmuştuk. Kollar ise her “surya namaskara” serisinde “phalakasana” (sopa duruşu) ve “ashtangasana” (diz çene göğüs duruşu) ile güçlenmekteydi. Göğüs kafesini biraz daha esnetmek için “bhujangasana”da (kobra duruşu) ve “viparita virabhadrasana”da (ters savaşçı) uzun süre bekledik.

Geriye eğilmelere ilk başladığımız günlerde “setu bandhasana” (yarım köprü) yaptıktan sonra “urdhva dhanurasana” deniyorduk. Gün geçtikçe bedenler alışmaya başladı. Derslerde biraz değişiklik yapmak gerekiyordu. Bunun için “camatkarasana”dan (vahşi şey duruşu) “urdhva dhanurasana”ya düşmeyi ve geriye gitme korkusu ve bilinmeze gitmenin verdiği heyecanla baş etmeyi deneyimlemek için çalıştırmaya karar verdim. Dersin yarısında ısındıktan sonra denettim bu seriyi. Ne yazık ki ilk ders kimse yapamadı. Belki korkular, belki yeni bir şey görmenin ve zihnin onu reddetmesinin bir sonucuydu… Bilemiyorum. O gün yine “setu bandhasana” ve ardından “urdhva dhanurasana” ile zirve duruşunu tamamladık ve bedeni rahatlatıp dengeledikten sonra dinledik.

Bir sonraki derste bir daha denedik. Ve inanın dersten bu seriyi yapabilenler çıktı. Ve beni mutlu eden tek şey… Öğrencilerdeki gelişmeleri görmek… Bedenlerinin çalışmaya nasıl cevap verdiğini görmek… Çok çalışınca, azmedince, kararlı olunca, isteyince her şeyin mümkün olduğunu fark etmek… Çalışarak korkuların üzerine gidip onları bile yenebilmek…

Bu arada öğrenciler gelişmeye devam ettikçe iki dersimizde de aynı duruşu deneyimletmek istemedim. Bir gün “urdhva dhanurasana” bir gün de “ustrasana” (deve duruşu) çalışmaya karar verdim. “Ustrasana” çalıştığımız gün sınıfta bu duruşu çok kolay sergileyebilen varsa bu duruştan “kapotasana”ya (güvercin) duruşuna geçmesini istedim. Ve inanın sınıfta bunu da hakkıyla yapabilen çok öğrenci oldu.

Böylece ben de sorumun ve çalışmamızın sonucunu görmüş oldum. Bir şeye emek verirsek, çok çalışırsak, azmedersek başarabiliriz. Dikkat edin, azmedersek diyorum. Hırs yaparsak demiyorum. Sevgiyle, inançla ve azimle… Kararlılıkla denersek elimizden hiçbir şey kurtulmaz. Gerçekten istersek, inanırsak, sevgiyle yaklaşırsak ve düzenli çalışırsak sonunda hedefimize ulaşabiliriz.

Bu çalışmanın beni mutlu eden en güzel yanı ise öğrencilerin kendilerine inanarak ve çok çalışarak bir yerlere vardıklarını gördüklerinde gözlerine yansıyan ışıktı. Ve sanırım bu her şeye değerdi…