Tag Archives: ruh

zamanı var!

Standard

Hayatta her şeyin bir zamanı vardır öyle değil mi? Bazen bir kitap alırsınız ve onu kütüphanenize yerleştirirsiniz. Belki günlerce, belki aylarca, belki de yıllarca orada kalır o kitap… Bir gün gelir ki eliniz istemeden o kitabın üzerine gider ve siz kendinizi o kitabı okurken bulursunuz. Ve işin ilginç yanı; kitabı okuduğunuz günlerde yaşadıklarınız o kitabın anlattıklarıyla örtüşüyordur. Çekim yasası mı? Belki de… Ya da içgüdüsel olarak o kitabı doğru zamanda elinize almak için eklersiniz. Bir çekim vardır, evet!. Belki çekim yasası, belki altıncı his, belki hiss-i kablel vuku, belki de sezgiler…

Bir yıl önce yayınlanır yayınlanmaz aldığım bir kitap vardı. Hatta geçen sene okumaya başladığım bir kitaptı bu. Elli-altmış sayfa kadar okumuştum. Geçen seneki eğitim yoğunluğum içinde okumaya devam edememiş ve kitabı yine kütüphaneye yerleştirmiştim.

Geçenlerde elim bilinçsiz bir şekilde kitabın üzerine gitti. Bu sene bir arkadaşımla birlikte yoga eğitmenleri yetiştirmeye karar verdik. “Her şeyi biliyoruz, ne kadar zor olabilir ki” diye düşündüğümüzde, ne kadar yanıldığımızı fark ettik. Hiç de o kadar kolay değildi ve bildiklerimizi tekrar gözden geçirmek, ayrıntılı çalışmak ve öğretebilmek için yeniden öğrenci olmak gerekiyordu.

Tam o sıralarda, okumak zorunda olduğum onca yoga kitabı varken ve hazırlamak zorunda olduğum onca ders varken, kendimi raftan aldığım bu kitabı okurken buldum. Ve kitabı bir türlü elimden bırakamadığımı fark ettim. “Burcu, bunda da vardır bir hayır diye düşündüm. Kendini akışa bırak ve oku. Demek ki bu kitaptan öğrenmen gereken şeyler var. Bu kitap, seni geliştirecek” diye düşündüm.

Gerçekten de öyle oldu. İçinde bilinçle, ruhla, zihinle, yaratım süreciyle, şükretmekle üçüncü gözle ilgili birçok şey buldum. Belki daha önce de bu konularda birçok kitap okumuştum. Ama bu kitapla bir kez daha tekrar etmiş ve taşlar yeniden yerine oturmuştu. Kitabı merak ettiniz değil mi? Metin Hara’nın “Dem” adındaki kitabı… İçinde kendimden, hissettiklerimden, unuttuklarımdan, hatırlamak istediklerimden çok şey buldum. Ama içindeki hikayelerden birisi beni en çok etkileyen şeydi. Bu yazımda sizinle onu paylaşmak istedim. Sevgili Metin Hara’nın “Dem” adlı kitabından bir alıntıdır:

“Usta ile çırak gün doğarken tapınakta meditasyon yaparlar. Meditasyon bittiğinde çırak sessizliği bozar ve “Ustam” der. “İzninizle size bir sorum olacak. Sizce yaşamın anlamı nedir?”

Usta bir süre sessizlik içinde düşünür. Hızla verilen cevapların zahiri, dinginlikle verilenlerin batını olduğunun bilincindedir. Akşamüzeri çırağın odasının kapısını çalar ve beraber bir yürüyüşe çıkmak istediğini söyler.

Birlikte ormana doğru yürürler. Usta birden durur ve öğrencisine ağacı işaret eder. Çırak da bir süre ağaca bakıp ustasını anlamaya çalışır ama nafile. Usta sabırla sessizlik içerisinde beklemeye devam eder. Bir süre sonra çırak, ustasının ağaçtaki yeni açan çiçekleri işaret ettiğini düşünür. Bu kez çiçeklere bakıp gülümser. “Sanırım ustam, yaşamın anlamı çiçeğin güzelliğini görmektir demek istiyor” diye düşünür.

Usta üzerindeki bir kumaşın bir parçasını yırtar. Bunu çırağın gözüne bağlar ve “Şimdi, yeniden hisset bu ağacı” der. Çırak şaşkındır. “Ama ustam” der. “Ben hiçbir şey göremiyorum ki?”

El yordamıyla çiçekleri arayıp bulmaya çalışır ağacın üzerinde. Çiçeğe dokunduğu an çiçeğin yapraklarının ipek kadar yumuşak olduğunu hissedip mest olur.

“Cennet, güzelliği bir duyunun hapsinden kurtarmaktır” der usta. Bir anda çırağın eline bir diken batar ve ani bir hareketle acı içinde çeker elini.

Bunun üzerine usta da, “Yaşam da, dikeni tanımak ama çiçeğe aşık olmaktan vazgeçmemektir” der.

Kıssadan hisse… Cennet de cehennem de bu dünyadaydı. Zihnimizdi bize cenneti de cehennemi de yaşatan… Geçmişte gezdiğimizde acı ve ızdırap, geleceğe yöneldiğimizde ise endişe ve kaygı yaşıyorduk. Halbuki, “dikeni tanıyıp çiçeğe aşık olmaktan vazgeçmezsek”, yaşamı artıları ve eksileri ile kabul edip yin ve yang’ları ile yaşamı yaşıyorduk. Kimi zaman “yin”, kimi zaman “yang”… Kimi zaman “mutlu” kimi zaman “mutsuz”, kimi zaman “neşeli” kimi zaman “kederli”… Önemli olan tüm bu zıtlıklar içinde, olumsuzluklar içinde yaşamı yaşayabilmekti…

Evet gerçekten de her şeyin bir zamanı vardı… Bu kitap, eğitimlere hazırlandığım bir anda bana “hızır” gibi yetişmişti. Zihin, ruh ve bilinç üzerine unuttuklarımı hatırlatıp yeni bilgiler ile yoluma ışık tutmuştu. Teşekkür ederim Metin Hara… Yazacaklarının devamını dört gözle bekliyorum. Yolumuzu aydınlatacağına inanıyorum. Namas’te!.

Reklamlar

ruh ile bağlantımız

Standard

“Öğretmenim, son zamanlarda karar vermem gereken önemli bir konu var. İki seçenek arasında kaldım. Hangisinin benim için doğru ve hayırlı olduğunu bir türlü kestiremiyorum. Sizce yoga bu konuda karar vermeme yardımcı olur mu?” Geçenlerde grup derslerinden birinde karşılaştığım bir soruydu bu… Soruyu duyduktan sonra o gün üçüncü gözümüz üzerine bir ders yapmaya karar vermiştim.

O gün “yin yoga” (bedeni bağ dokularına kadar esneten dişil enerji yogası) günüydü. “Yin yoga” ile “ajna çakra”yı (üçüncü göz/alın çakrası) bir arada çalıştırıp ders boyu zihin ve ruh üzerine bir şeyler söylemeyi planladım.

Derse meditasyon ile başladıktan sonra “utthita balasana”da (uzanmış çocuk) üç dakika bekleyerek başladık. Öğrencilere, alınları yere değmiyorsa, alnın altına bir şey koymaları tavsiyesinde bulundum. Ellerini üst üste koyup alnı onun üstüne koyabilirlerdi ya da alnın altına eşofman üstü ya da hırka gibi yanlarında olan bir kıyafeti yerleştirebilirlerdi. Bu “asana”da (duruş) beklerken zihin üzerine konuşmaya başladım. Zihnin, doğduğumuzda tertemiz olduğundan ama toplum içinde yaşarken zamanla kirlenmeye başladığından bahsettim. Yanlış, doğru, günah, ayıp… Bunların hepsi toplumun bizlere zorla kabullendirdiği ve uymamız gerektiğini söylediği şeylerdi. Zihin de tüm bunlara inanıp tüm yaşantımızı bu kalıplarla yaşamamıza yardımcı oluyordu. Zihin, kalıplar içinde kalmanın ve yaşamanın sağlıklı ve güvenli olduğuna inanıyordu. O yüzden güvenli bölgede kalmayı tercih ediyor ve kendini zora sokmuyordu. İşte bu noktada da bizler ruh ile ve ilahi güç ile bağlantımızı kaybetmiş oluyorduk. Bize iletilen mesajları ya da sinyalleri görmemeye başlıyor ve sadece zihin ve mantık ile yaşayan bireyler haline dönüyorduk.

Ders boyu “üçüncü göz”ü yani iki kaşın arasını baskılayacak duruşlar yaptık. Bunlar arasında “salamba sarvangasana” (destekli omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ve meditasyon da vardı. Meditasyon sırasında gözleri iki kaşın arasına doğru yönlendirip gözler kapalıyken hafif şaşı bakmıştık.

Tüm bu duruşlar arasında ben de zihin ve ruhtan bahsetmeye devam ediyordum. “En son ne zaman gerçekten yürekten istediğiniz bir şeyi yaptınız? Mantığınız yanlış dese bile onu dinlemeyip kalpten istediğiniz bir şey? Ruhunuzun hoşuna giden ama zihninizin ve mantığınızın karşı çıktığı bir şey. Şu an bu duruşta beklerken bunu düşünmenizi istiyorum. En son ne zaman mantığınızı bir kenara koyup ruhunuzun yap dediği bir şeyi yaptınız? Hatırlayabiliyor musunuz? Yoksa çok eskilerde mi kaldı?”

“Zihin devrede olduğunda hep kalıplar, yanlışlar, doğrular, yasaklar ve ayıplar vardır. Zihin, açıkça görmemizi engeller. Halbuki kalbinizi dinleseniz, o size doğru yolu gösterecektir. Ruh doğruyu bilir ama biz asla onu dinlemeyiz. Hep zihnin dediklerini dikkate alırız. İşte öğrencinin ders başındaki sorusuna geldik. Eğer bizler Tanrı’nın yarattığı birer parçaysak, o zaman bizim de doğduğumuz andan itibaren doğruları bilmemiz gerek. Ruhumuz aslında neyin doğru neyin yanlış olduğunu biliyor ama zihin bunları görmemizi engelliyor. Zihni bir süreliğine devre dışı bırakabilirsek, evrenin ya da ilahi gücün ya da Tanrı’nın — siz nasıl nitelendirmek istiyorsanız — sesini duyabilir ve hangi seçeneğin ya da hangi yolun sizin için daha doğru ve hayırlı olduğunu görebilirsiniz. Ancak zihin gözlerimizi öylesine kör ediyor ki, çoğu zaman gözümüzün önüne konulan işaretleri göremiyoruz. Halbuki biraz ruhumuzu dinlesek, biraz kalbimize kulak versek, ilahi gücün bizimle konuştuğunu ve bizim için doğru ve hayırlı olanları işaretlerle önümüze serdiğini fark edebiliriz. Yeter ki birazcık farkında olalım, yeter ki birazcık kalbimizi açalım, yeter ki birazcık ruhumuzu dinleyelim ve yeter ki birazcık “robot” ya da “zihin” bireyler olmaktan uzaklaşalım… O zaman yeniden toplum tarafından kirletilmemiş, temiz ve duru gözlü ve gönüllü bireyler haline dönebiliriz. Yeter ki ruhumuz ile bağlantımızı yeniden kuralım…

destek mi köstek mi?

Standard

Yoga dersleri de nedense diğer fiziksel aktivite dersleri gibi değerlendirilmekte… Bunda belki de yoga derslerinin spor tesislerinde daha yaygın hale gelmesi etkili olmuştur. Kim bilir? Sebep her ne olursa olsun, yogayı diğer fiziksel aktivitelerden ayırmak gerek. Niye mi? Çünkü yoga aslında çoğunluğun düşündüğü gibi bir fiziksel aktivite değil bir “olma” halidir. Bir disiplindir. Bir felsefedir.

Yoga da diğer aktiviteler gibidir ve bedenimizle yaptığımız bir şeydir diye de düşünüyor olabilirsiniz. Ama aslında durum biraz farklı. Yoga, beden, zihin ve ruhun bir arada ve uyumlu olması demek. Yoga, bedeni, zihni ve ruhu bir araya getirmek, bir ve bütün hale getirmek demek. Yoga, bedeni, zihni ve ruhu birleştirmek demek. Yani yoga, fiziksel bir aktivite değil bir “olma” hali… Yoganın fiziksel aktivite ile bağlı olan kısmı ise “asana”lar yani “duruşlar”… Yoga derslerinde yapmak istediğimiz şey, “asana”lar aracılığıyla beden ve nefesi bir arada tutarken zihnin de başka bir şey düşünmeden sadece yaptığı işe odaklanması ve her bir anın farkındalık içinde yaşanması…

Bu noktaya nereden geldik diye soracak olursanız; tabii ki bu hafta derslerde yaşadıklarımızdan geldik. Bedenimizin yapmaya daha alışık olduğu “asana”ları yaparken, örneğin öne eğilmeler, çoğumuz bir sıkıntı çekmeyiz. Ne de olsa beden öne eğilmeye, omurga öne doğru kamburlaşmaya alışıktır ve o yüzden bu asana grubunu çalıştığımızda nefesimizle bağlantımızı kaybetmeden ve zihnin odaklanmasına fazla ihtiyaç duymadan yapabiliriz. Halbuki, geriye eğilmeler, denge duruşları ve ters duruşları çalışırken sorun yaşamaya başlarız. Bu asana gruplarını yaparken, nefes yani ruh ile bağlantımızı kuramamışsak ve nefes ile beden uyumlu değilse zorlanırız. Nefesimizi tutabiliriz ve nefesi tuttuğumuzda duruşlar daha da zor hale gelir. Özellikle denge duruşları ve ters duruşları yaparken zihnimiz çok önemlidir. Zihin ne düşünüyor, ne hissediyor? Korkuyor muyum ve korktuğum için zor mu nefes alıp veriyorum? Yoksa nefesimi tuttum mu? Zihnim bu duruşu yapabileceğimi mi yoksa yapamayacağımı mı bana telkin ediyor? Zihnim bedenime güveniyor mu? Zihnim bana destek mi köstek mi?

İşte tüm bu soruları geçen hafta ters duruş denediğimiz bir grup dersinde tekrar tekrar hatırladım. Yaklaşık bir yıldır çalışmakta olduğum bir grup var. Bu grup, benden önce başka bir yoga eğitmeni ile de çalışmış ve haftanın iki günü de pilates dersleri almakta. Yani, bedensel ve fiziksel güçleri yeterli. Her tür “asana”yı yapabilecek fiziksel güçleri var. Ama “sirsasana” (baş duruşu), “pincha mayurasana” (önkol duruşu) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) denediğimizde çok zorlanıyorlar. Peki sorun ne?

Eğer fiziksel gücümüz varsa ve karın kaslarımız ve omuz kuşağımız bu duruşları yapabilecek güçteyse, öncelikle bu fiziksel gücümüzün farkında olup olmadığımıza bakıyoruz. İçimdeki gücün farkında mıyım? Farkındayım diyelim. Ben bu gücü gerçekten kullanabiliyor muyum? Karın kaslarımı sıktığımı düşünürken, gerçekten sıkıyor muyum? Pelvik taban kaslarımı kullandığımı düşünüyorken, gerçekten kullanabiliyor muyum? Tüm bu kasları devreye sokabiliyor muyum? Yoksa sadece sıktığımı, kastığımı ve devreye soktuğumu mu düşünüyorum. Eğer sadece düşünüyorsam ve duruşu yapamıyorsam, o zaman gücümün farkında değilim ve bu gücü ortaya çıkarmam, kendi fiziksel gücüme güvenmem ve bu gücün artık farkına varmam gerek.

Gücümüzün farkına vardığımızda ve onu gerçek anlamda devreye soktuğumuzda hala duruşlarda zorlanıyorsak, ikinci bir soru sormamız gerek. Neden korkuyorum? Duruşu yapmamı engelleyen şey ne? Düşmekten korkabiliriz. Düşüp başkaları önünde rezil olmaktan korkabiliriz. Düşüp bir tarafımızı incitmekten korkabiliriz. Boynumuzu kırabileceğimizden korkabiliriz. Farklı farklı korkularımız olabilir. Dünyaya başka bir açıdan bakmak ve her zamanki rutin bakış açımızdan vazgeçmek zor gelebilir. Baş üzerine çıkmaktan korkmuyoruzdur ama inmekten korkuyoruzdur. Baş üzerine çıkmak zor geliyordur ama birisinin yardımıyla çıktığımızda orada durmak çok rahat geliyordur. İşte tam bu noktada zihin devreye girmekte. Yoga çalışmaları, özellikle bu noktada diğer fiziksel aktivitelerden ayrılmakta. Zihnim ne düşünüyor? Zihnim bedenim ve nefesimle yani ruhumla birlikte mi hareket ediyor yoksa bu ikisinden ayrı mı hareket ediyor? Zihnim bana destek mi köstek mi? Zihnim duruşu yapacağıma inanıyor mu yoksa inanmıyor mu? Zihnim  başka bir şey düşünmeden sadece yaptığım işe odaklandı mı ve her bir anı farkındalık içinde yaşayabiliyor muyum? Tüm bu soruların cevapları bizleri “sirsana”ya yükseltebilir de “sirsasana”dan tepetaklak indirebilir de…

O günkü derste öğrenciler, duvar kenarına yerleşip “sirsasana”yı denediler. Bir tanesi duruşa yükselemiyordu ama yükseldiğinde duvar kenarında çok rahat hissediyor ve inmeyi düşünmüyordu bile… Bir başkası baş duruşundan nasıl geri ineceğini düşündüğü için bir türlü duruşu yapamıyor, başının üzerine çıktığında ise “boynumu kırabilirim” korkusu ile panikliyor ve düzgün bir şekilde yere inemiyordu. Bir başka öğrenci, kendi kendine yarı yola kadar çıkıyor, orada panikliyor, pelvik tabanı kullanmayı unutuyor, yukarı doğru yükseliyor ve duvar kenarında denemediği için yere düşüyordu. Bir diğeri ise, yine duvar kenarında denemiyor ve matının üzerinde sınıfın ortasında denemeyi tercih ediyor; tam duruşa çıktığı anda başka bir öğrencinin “işte bak, ne güzel yaptın işte” demesi üzerine panikliyor ve paldır küldür yere iniyor. Zihin, “yaptın işte” denildiğini duyunca bedeni engellemek istiyor ve başarılı da oluyor.

O gün derste bir kere daha anlamıştık. “Asana”ları, sadece bedensel güç ile yapamazdık. Nefesimiz bize yardımcı olmazsa, nefesimiz bedenimizle uyumlu olmazsa ve zihin de sadece yaptığımız işe odaklanamazsa, özellikle “zor” olduğunu düşündüğümüz duruşları yapamayabilirdik. Yogayı, diğer fiziksel aktivitelerden ayıran da buydu. Bir “olma” hali… Beden, ruh ve zihnin bir arada ve uyumlu olması ve bu uyumdan ortaya çıkan tablo…

doğuştan…

Standard

Yoga derslerinde en çok dikkatimi çeken şeylerden biri herkesin kendine özgü oluşu… Kimilerinin kalçaları doğuştan çok esnek, kimilerinin ise göğüs kafesi… Kimileri için ters duruşlar ayaklarının üzerinde durmak kadar kolay, kimileri için ise bu duruşlar neredeyse imkansız… Zihin ve ruh halini bir kenara bırakırsak, bedensel yatkınlıklarımız yoga çalışmalarında bizleri belirli “asana” (duruş) gruplarını sevmeye bazılarından ise sakınmaya yönlendiriyor.

2009-2010 tum fotolar 006

Geçen hafta akşam derslerinden birindeydi. O gün arkaya eğilmelere ağırlık vermek istemiştim. Yoga dersine ilk defa katılan birkaç kişi vardı. Daha önce yoga deneyimi olmayan ve ilk defa yoga dersine katılacak kişiler… Yine de karar verdiğim akıştan ve zirve duruşundan vazgeçmedim. Uzun zamandır “urdhva dhanurasana” (köprü) çalışmamıştık. O akşam bu duruşu deneyecektik.

Derse her zaman olduğu gibi meditasyon ile başladık. Meditasyon sırasında önemli olan bedensel rahatlık olduğu için öğrencileri belli bir duruşa zorlamıyorum. Bedenler rahat hissettiğinde zihin de daha kolay rahatlıyor. O yüzden ister “sukhasana” (kolay oturuş/bağdaş) ister “virasana” (kahraman oturuşu) isterse de “dandasana” (asa duruşu) olsun tek önem verdiğim şey öğrencilerin omurgayı yuvarlamadan dik oturabilmeleri. Rahat ettikleri duruş seçmelerini, gözlerini kapatmalarını, çeneyi ve dişleri gevşetmelerini, kaşların arasını yumuşatmalarını, omuzları kulaklardan uzaklaştırmalarını, nefes alırken omurgayı dikleştirmelerini istiyorum. Derslerin başında öğrencileri gözlerken genellikle “sukhasana” ve “virasana”yı tercih ettiklerini görüyorum. Dizlerinde sorunları olanlar ise “dandasana”da başlıyorlar.

O gün tüm sınıf meditasyona yerleştiğinde öğrencilerden biri “padmasana” (lotus) oturuşunu tercih etmişti. “Ne var bunda” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Evet, bence de hiç sorun yok. “Padmasana”da diğer saydığımız duruşlar gibi meditasyon sırasında tercih edilebilecek “asana”lardan biri… İlginç olan ne mi? Hayatında ilk defa yoga dersine katılmış bir kişinin “padmasana” oturması…

Meditasyon sonrasında “urdhva dhanurasana” için hazırlanmaya başladık. Dersin ilk yarısında göğüs kafesini, kalça fleksör kaslarını ve omuzları esnettik. Zirve duruşuna iyice hazırlandıktan sonra sıra duruşu denemeye gelmişti. Zirve duruşunu üç aşamada denetmeye karar vermiştik. İlk aşamada “setu bandhasana” (yarım köprü) yapacaktık. İkinci aşamada “setu bandhasana”ya yerleştikten sonra kolları başın yanında yerleştirecek ve başın tepesini yere getirecektik. Üçüncü aşamada ise ikinci aşamaya yerleşip kolların üzerinde yükselerek başı da yerden kaldıracak ve “urdhva dhanurasana”yı deneyimleyecektik.

Tüm öğrenciler birinci aşamayı yaptı. İkinci aşamayı deneyen ve denemeyen öğrenciler oldu. Üçüncü aşamada ise yine ilginç bir şey oldu. Derse ilk defa katılan başka bir öğrenci “urdhva dhanurasana”yı doğru hizalanmayla sergiledi.

Zirve duruşundan sonra bedeni “dandasana”, “paschimottanasana” (yerde öne eğilme/batıya bakan duruş), “baddha konasana” (bağlı açı duruşu) ve “jathara parivartanasana” (karından burgu) ile dengeledik. Dersi “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile sonlandırdık.

Dersin sonunda öğrencilerden bir kısmı sınıftan hemen ayrılmamıştı. Yoga derslerinin müdavimlerinin de dikkatini çekmişti. “Öğretmenim, bugün derse yeni katılan arkadaşları fark ettiniz mi” diye sordular. Ben de, “fark etmez olur muyum hiç? Dersin başında yeni arkadaşlardan biri ‘padmasana’yı çok kolay yaptı. Halbuki bizler o duruş için ne kadar çok çalışıyor ve yine de duruşu denerken çok zorluk çekiyoruz. Diğer arkadaş da köprüyü ne kadar rahat yaptı değil mi? Hepimizin bedeni ne kadar farklı değil mi? Kimimiz arkaya eğilirken kendimizi çok rahat hissediyoruz ve köprü bizim için çok basit bir duruş. Kimimiz ise ‘padmasana’yı çok kolay yapabiliyor. Bazılarımız ise kol duruşunda kendini çok rahat ve mutlu hissediyor. Çocukken beden eğitimi derslerinde yapmaktan hep kaçındığım duruştu bu. Köprü yapmayı severdim, kol duruşunu sevmezdim. Okul bitti ve kurtuldum diye düşünmüştüm. Bu duruşun yoga eğitmenliği için hazırlanırken tekrar karşıma çıkacağını nereden bilebilirdim ki? Demek ki kaçmak bir çözüm değilmiş. Hala öğrenmem gereken bir şeyler varmış,”

“Herkesin bedeni kendine özgü… Kimileri kollarının üzerinde ayaklarının üzerinde duruyormuş gibi kolay durabiliyor, kimileri ise geriye eğilmekten hiç çekinmiyor. Kimilerinin kalçaları çok açık ve ‘padmasana’, ‘hanumanasana’ (maymun duruşu/split) yaparken hiç zorluk çekmiyor. Önemli olan bedenimizin elverdiği ve elvermediği duruşların ve doğuştan bize bahşedilen yetenekleri fark etmek ve bedenin elvermediği duruşlarda sadece yolculuğun tadını çıkarmak…”

haftanın son yoga dersi

Standard

Haftanın son iş günü geldi mi herkeste bir yorgunluk… Çoğumuz bir an önce kendisini eve atmak ve televizyon karşısında yayılma derdinde… Kimileriyse haftanın son iş gününü yoga dersiyle sonlandırmak ve bedenen, ruhen ve zihnen rahatlamak ve arda kalan son enerjileriyle yoga dersine gelip dinginleşmek ve sakinleşmek peşinde…

20130412_130012

Cuma akşamları hızlı ve hareketli dersler yerine sakin ve meditasyona yönelik dersler yapmayı tercih ediyorum. Özellikle son birkaç haftadır “yin yoga” (derin bağ dokularını esnetmeye yönelik yoga) ile tüm bedeni esnetmeyi amaçlıyorum. Her hafta bedenin farklı bir bölgesini çalıştırarak o bölgede birikmiş olan fiziksel ve ruhsal yüklerden kurtulmak için öğrencileri her bir “asana”da (duruş) en az dört beş dakika bekletiyorum. Bacağın önündeki kalça fleksör kasları ve mide ve dalak meridyeni, kasık kasları ve karaciğer ve böbrek meridyeni, bacağın arkasındaki hamstring kasları ve idrar kesesi meridyeni ve kalçayı dışa çeviren kaslar ve safra kesesi meridyeni…

İlk hafta “half butterfly” (yarım kelebek), “half frog” (yarım kurbağa), “caterpillar” (tırtıl), “viparita karani” (bacaklar 90 derece havada) gibi duruşlarla bacağın arkasındaki hamstring kaslarına ve idrar kesesi meridyenine odaklandık ve korku duygusu üzerine çalıştık.

İkinci hafta omurgaya ve sırta yönelmiştik. Bedenin arka yüzü de idrar kesesi ile ilişkiliydi ancak günümüzde birçok kişi sırt ağrıları çektiği için omurgayı çalışmıştık. Özellikle öne eğilmeden önce her duruşta dik bir şekilde en az bir dakika bekleyip kuyruksokumunu geriye doğru çıkartıp öne eğilmeye özen göstermiştik. Dersin sonunda da burgular ile omurgayı rahatlatmıştık.

Üçüncü hafta bacak içine ve kasıklara odaklanmıştık. Amacımız karaciğer üzerine çalışmak ve öfke duygusunun bizde ne gibi etkisi olduğunu gözlemlemekti. “Half butterfly” ve “half frog” duruşlarında ortaya eğilmiştik. Diğer duruşlar ise “dragonfly” (helikopter böceği) ve “frog” (kurbağa) idi.

Her Cuma akşam derslerinde bedenin belli bir bölgesine odaklanmaya devam edeceğim, Amacım bir derste tüm bedeni çalışmak yerine sadece belli bir bölgeyi çalıştırıp daha yoğun bir rahatlama sağlamak. Sadece belli bir bölgeye odaklanıp daha derin bir esneme sağlamak ve bu esnemenin içimizde uyandırdığı duyguları gözlemlemek… Gözlerimizi kapatıp içimize dönmek, gözlerimizi kapatıp dışarıyı değil içimizdekileri görmeye çalışmak… Gözlerimizi kapatıp sadece bedeni, zihni ve ruhu fark etmeye çalışmak ve yaptığımız her şeyi tam bir farkındalıkla yapmak…

 

huzur ve mutluluk

Standard

Bir süredir yazı yazamıyorum. Ülkemizde her gün artmakta olan terör olayları, ekonomik kriz ve siyasi gelişmeler yüzünden yoga ve meditasyon hakkında yazmak ülkenin gerçeklerine kulak tıkayıp güllük gülistanlık bir dünyada yaşıyormuşum gibi hissettirecekti. O yüzden yoga ve meditasyon hakkında yazmak istemedim. Her ne kadar her hafta bilgisayar başına otursam da içimden yazmak gelmedi. Aslına bakarsanız hala da yazmak gelmiyor.

BEN_4569

Kendimi bu kadar üzgün ve umutsuz hissederken beni mutlu eden tek şey yoga derslerim. Yoga derslerim de olmasaydı sanırım evimden çıkmak dahi istemezdim. Derslere gittiğimde bir saatliğine bile olsa rahatlamış ve her şeyden uzaklaşmış hissediyorum. Öğrencilerin “asana”ları (duruş) yaparken ki ruh halleri ve mutlulukları bana da yansıyor sanki… Ve bir saatliğine tıpkı bir tiyatro oyuncusu gibi sahneye çıkıyor, tüm olumsuzlukları unutuyor ve yine de gülümseyebiliyorum.

Terzi kendi söküğünü dikemezmiş ya… Ben de kendi pratiğimi yapsam da; yoga ve meditasyon yaparak saatler geçirsem de artık faydası olmuyor sanki… Yine de beni mutlu eden tek şey yoga derslerim ve öğrencilerin ders sonunda ulaştıkları sonsuz mutluluk…

Tüm bu süreç içinde tüm öğrenciler aynı ruh halindeydiler. O yüzden genellikle “kalça açıcı duruşlar”, “burgular” ve “göğüs kafesi açan duruşlar”a yoğunlaşlaştık. Göğüs kafesimizi açarak daha çok sevebilmeye ve başka kimseleri biraz daha anlamaya çalıştık. Burgular ile içimizde birikmişlerden arınmak ve tamamıyla bir “detoks” yapmak istedik. Kalça açıcılar ile ise içinde bulunduğumuz öfke, nefret ve korku gibi duyguları temizlemek istedik. Bir saatliğine bile olsa da belki de bu duygu ve düşünceleri unuttuk ve bir saatliğine bile de olsa nefes aldık. Bir saatliğine bile olsa da sadece beden, zihin ve ruh ile tam bir bütünleşme sağladık. Bir saatliğine bile de olsa tüm olumsuzlukları unuttuk. Bir saatliğine de olsa kendi bedenimizi izlerken nefesimizin nasıl olduğunu fark etmeye çalıştık. Bir saatliğine de olsa tüm düşüncelerden arınıp zihnimizi sadece bedene ve nefese yönlendirmeyi denedik. Ve o bir saatin sonunda biraz huzur ve mutluluk ile dersten ayrıldık. Zaten tek istediğimiz de bir parça huzur ve mutluluktu…

güven ve cesaretle…

Standard

Son zamanlarda yoga derslerine gittiğimde öğrencilerde hep aynı yorgunluk, bıkkınlık, mutsuzluk ve güvensizlik… Herkes gergin, herkes korkuyor ve herkes tedirgin… Üst üste gelen terör saldırıları bu kasvetli ve karanlık kış günlerinde bedenlerimizin ve ruhlarımızın yorgunluğunu, bıkkınlığını, mutsuzluğunu ve güvensizliğini arttırıyor. Derse gittiğimde öğrencilere ne çalışmak istediklerini sorduğumda, “bizi rahatlatacak, bir saatliğine de olsa huzurlu ve mutlu hissettirecek bir şey çalıştırın” cevabını alıyorum. Bu nedenle bu hafta yoga derslerinde göğüs kafesini esnetecek akışlara ağırlık verdim.

2009-2010 tum fotolar 006

Bu haftaki üç değişik yerdeki dersimde arkaya eğilmelere odaklanarak göğüs kafesini esnetmeyi amaçladım. Derslerin zirve duruşu “urdhva dhanurasana” (tam köprü) olacaktı. Derse başlamadan önce öğrencilere, “bugün derste köprü duruşunu deneyeceğiz. Köprü denerken geriye doğru bakabilmeyi, geçmişe doğru bakabilmeyi, bilinmeze doğru bakabilmeyi çalışacağız. Geriye doğru bakabilmek ve kollarımıza güvenip bedeni yükseltebilmek cesaret isteyen bir şey. Eğer korkularımız varsa, şu an hayatımızda bir şeylerden korkuyorsak, cesaretle göğsümüzü açamayabiliriz. Ama en azından güven ve cesaretle bunu dener ve sonunda sevgi, coşku ve mutluluğa doğru yol alabiriz.”

Ve ders başladı. Ders boyunca göğüs kafesini ve kalça fleksör kaslarını esnettik ve omuzları geriye doğru çevirebilmek için omuz kuşağı üzerine çalıştık. Zirve duruşunu üç aşamada denetmeye karar vermiştik. İlk denemede “setu bandhasana” (yarım köprü) yapacaktık. Nefes alırken bedeni sırta kadar yerden kaldıracak ve ikinci nefesi alırken omuzları biraz içeri doğru sokarak göğüs kafesini yukarı ve ileri doğru açmaya çalışacaktık. İkinci denemede yine “setu bandhasana” ile başlayacak, bu duruşa yerleştikten sonra kolları başın yanında yere yerleştirip başın tepesini yere koyacaktık. Bu duruş bizler için o gün imkansızsa yine sadece “setu bandhasana” yapacaktık. Üçüncü sefer ise tam köprü deneyecektik. İkinci duruştaki gibi yerleştikten sonra nefes alırken kolların üzerinde yükselip başı yerden kaldıracaktık ve tam köprüyü yapacaktık. Duruş o gün için bize zor geliyorsa birinci ya da ikinci aşamada bekleyecektik.

Derslerde her üç duruşu da yapanlar, sadece yarım köprüyü yapanlar, birinci ve ikinci aşamaları deneyenler oldu. Herkes kendi bedeninin ve ruhunun o gün elverdiği kadarıyla duruşu denedi ve yapabildiği kadarını kabullendi.

Öğrenciler uzun bir “savasana”da (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) dinlenirken ben de düşüncelere dalmıştım. Tüm öğrenciler yaşadığımız olaylardan dolayı mutsuz, umutsuz, üzgün, kırgın, bıkkın, yorgun ve güvensiz hissediyordu. Herkes korkuyordu. Ne kadar etkilenmediğimizi düşünsek de terör saldırılarından güvensiz, yorgun ve umutsuz hissediyorduk. Her gün — doğru ya da yanlış — ihbarlar sosyal medyada dolaşıyordu. Oraya gitmeyin, buraya gitmeyin. Bedenler yorgun olmasa da ruhlar yorgundu. Tüm yaşananlar güvensizlik, yorgunluk, umutsuzluk doğuruyordu. Bu ruh halinden çıkmak için geriye eğilsek ve göğüs kafesi esnetsek bile istenilen sonucu alamayabiliyorduk. Belki daha önceden çok rahat bir şekilde geriye eğilebiliyorduk ama belki artık geriye eğilirken sıkıntı çekiyorduk. Acaba ruhumuz, kalbimiz ve vicdanımız ağır mı gelmeye başlamıştı? Peki ya korkular? Her gün üzerine yenisi eklenen korkular? Ve bu korkuları yenecek cesaretten yoksun olmak? Artık kendimizi bir şeyler yapacak kadar cesur hissetmemek? Güven ve cesaretle adım atamamak… Bıkkınlık duymak ve tüm bunların verdiği ağırlıkla göğüs kafesini yerden kaldıramamak…

nefes boyunca…

Standard

Yoga derslerinde son zamanlarda en çok karşılaştığım soru nefesin nasıl kullanılacağı… Yoga akışlarını yaparken açıldığımız, göğüs kafesini açtığımız ve alanımızı genişlettiğimiz her duruşta nefes alırken kapandığımız, göğüs kafesini kapattığımız ve alanımızı daralttığımız her duruşta nefes vermekteyiz. Öne eğilirken nefes verip omurgayı düzeltirken nefes almaktayız. Biz eğitmenler, nefes yönergelerini akış içindeyken vermekte ve öğrencileri yönlendirmekteyiz. Yine de derslerde sürekli nefes ile ilgili sorularla karşılaşmaktayız. Hal böyle olunca da nefes konusunda ayrıntılı bilgi vermek gerekmekte…

IMG-20151226-WA0016

Nefes ile en çok karşılaştığım sorunlardan biri yoga derslerinde nefesin burundan alınıp verilmesi… Diğer tüm fiziksel aktivitelerde nefes ağızdan verilirken yogada burundan nefes vermeyi tercih etmekteyiz. İlk defa yogaya gelenler genellikle nefesten burun verme konusunda sorun yaşayabilmekte.

Nefes ile ilgili ikinci sorun ise “vinyasa” (akış) sırasında uzun zamandır yoga yapan kişilerin nefeslerini uzatabilip derinleştirmesi ve yogaya yeni başlayan kişilerin onlar kadar uzun nefes alıp veremedikleri için akış sırasında tıkanıp kalmaları… Bu sorunla çoğunlukla spor tesislerinde ders verirken karşılaşmaktayız çünkü tesislere ve dolayısıyla derslere yeni üyeler katılmakta… Çoğu yoga stüdyosunda bu sorun temel yoga dersleri, ileri seviyede yoga dersleri ile çözülmekte. Ancak spor tesislerinde bu şekilde bir ders sınıflandırması olmadığı için uzun zamandır yoga yapan bir gruba aniden yeni bir kişi gelebilmekte… Böyle bir durumda orta seviyede ya da ileri seviyede bir ders yapıyorsak gerek “asana”lar (duruş) ve “vinyasa” (akış) konusunda gerekse nefes konusunda sorunlarla karşılaşabilmekteyiz. Eski öğrenciler çok derin nefes alıp verebilirken ve her bir “asana”ya bir nefes ayırabilirken yeni gelen öğrenciler bir “asana” boyunca belki birkaç nefes almak vermek zorunda kalabilmekte…

Nefes ile ilgili belki de en önemli sorun ise nefesin tutulması. “Vinyasa” yaparken biz eğitmenler nefes yönergelerini vermekte ve öğrenciler de buna uygun hareket etmekte. “Vinyasa”ların arasına eklediğimiz bir “asana” ya da o dersin zirve duruşu öğrenciler için zor bir duruş ise öğrenciler hemen nefeslerini tutmaya başlıyor. Özellikle arkaya eğilmeleri çalıştığımızda ya da kol denge duruşlarında… Ters duruşlar da cabası… Nefesi tuttuğumuz zaman kalp atışlarımız hızlanıyor, adrenalin yükseliyor ve “asana”yı yapma şansımız varsa bile sempatik sinir sistemi devreye girdiği için o duruşu yapabilme şansımız kalmıyor. Halbuki nefesi tutmasak, sanki meditasyon oturuşundaymışçasına gibi nefes alıp vererek nefesi sakin tutsak, kalp atışlarımız sakin olsa parasempatik sinir sistemi devrede olur ve o “zor” duruşu yapabilme şansımız olabilir. Yogada yapmak istediğimiz şey nefesi hep sakin ve derin tutabilmek, beyin dalgalarını yavaşlatabilmek, zihni sakinleştirebilmek ve böylece parasempatik sinir sistemini devreye sokup en zor duruşu bile “sakin ve huzurlu” bir şekilde yapabilmek… Ne yazık ki nefesi tuttuğumuz anda bu bahsettiğimiz süreçten uzaklaşıyoruz.

Yoga akışlarında beden ile nefesi uyumlu hale getirmek istiyoruz. Her bir “asana”da bir nefes… Nefes ver “uttanasana” (ayakta öne eğilme) nefes al “ardha uttanasana” (ayakta yarım öne eğilme), nefes ver “chaturanga dandasana” (alçak şınav) nefes al “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek), nefes ver “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek)…

Öğrencilerle bir ders boyunca “surya namaskara” (güneşe selam) ve aralara eklediğimiz birkaç “asana”yı çalıştık. Sadece nefesi izleyerek… Önce üç sayıda nefes alıp vermeyi denedik. Her bir “asana”yı üç sayıda nefes alırken ya da verirken yapmak… Daha sonra beş sayıda nefes alıp vermeye başladık. İlk başta beş sayıda nefes alıp vermek öğrencilerin kimisine zor geldi. “Surya namaskara”lara devam ettikçe nefesler açıldı, beden ve ruh biraz daha uyumlu hale geldi, birbirinden ayrı hareket etmek yerine birbirine uymaya çalıştı. Ve sonuçta her bir “asana”yı beş sayıda tamamlamaya başladık. Her bir “asana”nın hakkını vererek ve akışlar içinden hiçbir asanayı geçiştirmeden…

Her bir nefeste bir duruş… Her bir nefes boyunca bir duruş… Nefes alma bittiğinde o duruşun en son hali… Sanki her bir duruş o günün zirve duruşuymuş gibi düşünüp o duruşu yapmak ve duruşu nefes boyunca uzatmak… Yoga, bedenin, zihin ve ruhun aynı anda bir arada ve uyumlu olması demekti. Eğer “asana”lar yoganın fiziksel ve bedensel boyutuysa, nefes de yoganın ruh boyutuydu. İkisini bir araya getirdiğimizde ve nefes ile beden uyumlu hale geldiğinde tek yapmamız gereken zihnin de bedeni ve nefesi izlemesini sağlamaktı. Ama öncelik beden ve nefes uyumuydu…

ruhun zihinle savaşı…

Standard

Yogada neden savaşçı duruşu (virabhadrasana) ve savaşçı dansçı gibi savaş üzerine “asana”lar (duruş) ve akışlar olduğunu merak eden ve bu konuda sorular yönelten öğrencilerle sık sık karşılaşıyorum. Yoga gibi sevgi ve huzur üzerine eğilen bir felsefede nasıl oluyor da “savaşçı” duruşları ve dansı olabiliyor? Ya da yoganın yazılı belgeleri arasında “Bhagavad Gita”daki (Efendinin Şarkısı) savaş? Aslında tüm bu savaşlar zihin ve ruh arasında… Ve yogada verilen tüm mücadele zihin ile ruhu bir araya getirebilmek için…

20150202_104809

Geçenlerde derse gittiğimde öğrenciler değişik bir şey çalışmak ve daha önce bir kere yaptığımız “savaşçı dansı”nı yeniden yapmak istedikleri söyledi. Daha önce bu dansa çalışırken bedeni “yin yoga” (duruşlarda en az üç dakika bekleyip kasları ve derin bağ dokularını esnetmek) ile hazırlayıp sonra dansı birkaç bölüme ayırarak çalışmıştık. Bu defa “vinyasa” (akış) ile hazırlanmak ve dansı öyle denemek istedim.

“Savaşçı dansı”, denge, hamle duruşları ve hamle ile çömelme arası duruşları içeren bir “yang” (akışlı, eril enerjinin yoğun olduğu) bir çalışmaydı. “Surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile bedeni ısıttıktan sonra “vinyasa”ların arasına “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrık öne eğilme) ve “water bug” (su böceği) duruşları ile kasık kaslarını esnettik. Dansın başında savaşçı ataklara başlamadan önce tek bacak üzerinde durup gücünü toplayıp atak yapacağı için tek bacak üzerinde dengeli bir şekilde durmaya çalıştık. Geriye çekilmeler de hamle duruşu ile çömelme arası bir duruş olduğu için bu duruşlara da “yin yoga”nın “golden seed” (altın tohum) dansı ile hazırlandık.

Neden savaşçı? Neden savaş? Yoganın yazılı kaynaklarından “Bhagavad Gita” da bir savaş üzerinedir. Her ne kadar bir destan olsa da ve her ne kadar gerçek bir savaşı anlatıyormuş gibi gözükse de, aslında “Bhagavad Gita” zihin ile egonun savaşı üzerinedir. Destan, M.Ö. 3102 yılında Padava ve Kaurava aileleri arasında geçen bir savaşı anlatmaktadır. O gün derste dans için hazırlanırken bir anda bu destan aklıma geldi ve dansı bu şekilde anlatmaya ve anlaşılır kılmaya karar verdim.

“Şöyle bir durum hayal edin. Bir karar vermeniz gerekiyor ama kalbinizle yani ruhunuz ile zihniniz farklı şeyler düşünüyor. Kalbiniz ile zihninizin savaşını düşünün. Sürekli çekişmesini… Hangisi kazanacak? Ya da hangisinin söylediği daha doğru?” “Önce tek ayak üzerinde atak yapmadan sağlam durun. Gücünüzü toplayın ve ataklara başlayın. Üç ataktan sonra geri çekilip düşmanınızın ne yaptığına bakın. Kalpten karar vermeyi tercih ettiyseniz düşmanınız zihin.. Bir gözünüz geride olsun. Her an oradan size doğru bir hamle gelebilir. Ve sonunda tekrar tek ayak üzerinde dengede durun ve sonucu izleyin.”

Tıpkı Mahatma Gandhi’nin yorumuyla “Bhagavad Gita”da “Lord Krishna”nın bilinci, “atları kamçılama”nın arzuları kontrol altına almayı, “araba”nın bedeni, “Arjuna”nın egoyu, “arabanın tekerleri”nin zamanı ve “savaş”ın yaşamın kendini temsil etmesi gibi “savaşçı dansı” da yaşamın içinde ruhumuz ile zihnimizin savaşını anlatmaktaydı. Kararlarımızı kalbimizle mi yoksa mantığımızla mı vereceğiz? Kararlarımızı ruhumuzla mı yoksa zihnimizle mi vereceğiz? Ya da ruhumuzla mı hareket edeceğiz yoksa “ego”muz “bilincimiz” mi bizi yönlendirecek? İşte tüm savaş bunun üzerineydi…

içinizdeki gücü kullanın!

Standard

Geçen haftaki özel ve grup yoga derslerime tek bir cümle damgasını vurdu: “İçinizdeki gücü kullanın!.” Doğudan batıya doğru yolculuğu sırasında yoga, felsefi bir öğretiden çok bir fiziksel aktivite şeklini almış gibi görünüyor. Tabii ki bu dönüşümde yoganın spor tesislerinde grup dersleri arasına katılmasının da payı göz ardı edilemez. Hal böyle olunca, yoga felsefi bir öğretiden çok azami fayda sağlanacak bir fiziksel aktivite olarak görülüyor ve bu nedenle bir sürü sorun çıkıyor.

Photo

Spor tesislerinde grup derslerine gittiğimde öğrencilerin çoğunda fark ettiğim şey akışları sadece fiziksel güçleri ve bedenleri ile yapmaya çalışmaları oluyor. Sadece beden ve kas gücü ile “asana”ları (duruş) yapmaya çalışıyor ve bazı “asana”ları bu şekilde yapabilseler de bazılarını ne yazık ki yapamıyorlar. Nefes, yogada diğer fiziksel aktivitelere göre farklı kullanıldığı için öğrenciler nefesi kullanmayı ya unutuyor ya da nefeslerini tutuyor ve bu da tabii ki akışları yaparken sorun yaratıyor. Beden ile nefes birlikte hareket etmeyince yoga dersleri sadece fiziksel bir aktiviteden öteye gidemiyor.

Yoga, beden-zihin-ruh birliği ve bütünlüğü demektir. Akışları yaparken beden işin fiziksel kısmıysa, nefes ruhumuzu temsil etmeli ve zihin de beden ve ruh ile birlikte olabilmek için bedenin hareketini ve nefesi izlemelidir. Eğer akış içinde, bu üçlüden biri diğerleriyle uyumlu değilse o zaman yaptığımız sadece kas gücü yani fiziksel aktivite haline döner. O zaman da, bir ve bütün olamayız ve “yoga” olmaktan uzaklaşırız. Buradan da anlaşılabileceği gibi “yoga”yı bir “olma hali” olarak düşünebilirsiniz.

Grup yoga derslerinde ne oluyorsa işte bu nedenle oluyor. Öğrenciler, diğer fiziksel aktivitelerdeki gibi “asana”ları ve akışları sadece fiziksel güçleri ve kas güçleriyle yapmaya çalışıyor. Tabii ki yoga akışlarında da kas gücü ve fiziksel güç önemli. Eğer kaslarımız güçlü ya da esnek değilse, bedenimizin hareket kabiliyeti kısıtlı olur ve bazı “asana”ları ya da akışları yapamayabiliriz.

Kas gücü ve bedensel olarak yeterli olduğumuzu düşünelim. Yoga yaparken bedenimiz nefesimiz ile birlikte hareket etmiyorsa, akış boyunca nefesimiz tükenir ve bize yetmez. Ya da nefes daha akışın yarısında tükenir ve akış devam ederken nefesi tutmaya başlarız. Böyle bir durumda yaptığımız şey yoga değil sadece ve sadece fiziksel bir aktivite olur.

Bir de zihnin bizi engelleme durumu vardır. Eğer zihin yapamayacağını düşünüyorsa, zaten baştan bizi engellemiş demektir. Zihnin engellemesiyle en çok ters duruşlar, denge duruşları, kol denge duruşları gibi zor “asana”ları yaparken karşılaşıyoruz. Zihin daha en baştan o “asana”yı yapamayacağına bizi inandırıyor, heyecanlanıyoruz, nefesimiz kesik kesik hale geliyor ve sonuçta o “asana”yı yapamıyoruz. İşte tam da bu noktada öğrencilere bir telkinde bulunuyorum: “İçinizdeki güce inanın ve o gücü kullanın!.” “İçinizde bir mücevher var. Belki kaslarınız çok güçlü ve bu duruşu yapabilecek fiziksel güce ve olgunluğa sahipsiniz. Peki hiç düşündünüz mü bu duruşu neden yapamadığınızı? Bir: Zihniniz sizi yapamayacağınıza inandırıyor. İki: İçinizdeki gücün farkında değilsiniz. İçinizdeki mücevhere, güce inanın ve o gücü kullanın!. Bedeninizi, ruhunuzu ve zihninizi bir arada tutmaya çalışın. Bedeniniz nefesinizle yani ruhunuzla birlikte hareket etsin, aksın ve zihniniz de bedeninizi ve nefesinizi izlesin. Böylece içinizdeki gücü ortaya çıkarabilirsiniz. Gücünüze inanın ve güvenin ve o gücü kullanın!.”