Tag Archives: sevmek

huzur ve mutluluk

Standard

Bir süredir yazı yazamıyorum. Ülkemizde her gün artmakta olan terör olayları, ekonomik kriz ve siyasi gelişmeler yüzünden yoga ve meditasyon hakkında yazmak ülkenin gerçeklerine kulak tıkayıp güllük gülistanlık bir dünyada yaşıyormuşum gibi hissettirecekti. O yüzden yoga ve meditasyon hakkında yazmak istemedim. Her ne kadar her hafta bilgisayar başına otursam da içimden yazmak gelmedi. Aslına bakarsanız hala da yazmak gelmiyor.

BEN_4569

Kendimi bu kadar üzgün ve umutsuz hissederken beni mutlu eden tek şey yoga derslerim. Yoga derslerim de olmasaydı sanırım evimden çıkmak dahi istemezdim. Derslere gittiğimde bir saatliğine bile olsa rahatlamış ve her şeyden uzaklaşmış hissediyorum. Öğrencilerin “asana”ları (duruş) yaparken ki ruh halleri ve mutlulukları bana da yansıyor sanki… Ve bir saatliğine tıpkı bir tiyatro oyuncusu gibi sahneye çıkıyor, tüm olumsuzlukları unutuyor ve yine de gülümseyebiliyorum.

Terzi kendi söküğünü dikemezmiş ya… Ben de kendi pratiğimi yapsam da; yoga ve meditasyon yaparak saatler geçirsem de artık faydası olmuyor sanki… Yine de beni mutlu eden tek şey yoga derslerim ve öğrencilerin ders sonunda ulaştıkları sonsuz mutluluk…

Tüm bu süreç içinde tüm öğrenciler aynı ruh halindeydiler. O yüzden genellikle “kalça açıcı duruşlar”, “burgular” ve “göğüs kafesi açan duruşlar”a yoğunlaşlaştık. Göğüs kafesimizi açarak daha çok sevebilmeye ve başka kimseleri biraz daha anlamaya çalıştık. Burgular ile içimizde birikmişlerden arınmak ve tamamıyla bir “detoks” yapmak istedik. Kalça açıcılar ile ise içinde bulunduğumuz öfke, nefret ve korku gibi duyguları temizlemek istedik. Bir saatliğine bile olsa da belki de bu duygu ve düşünceleri unuttuk ve bir saatliğine bile de olsa nefes aldık. Bir saatliğine bile olsa da sadece beden, zihin ve ruh ile tam bir bütünleşme sağladık. Bir saatliğine bile de olsa tüm olumsuzlukları unuttuk. Bir saatliğine de olsa kendi bedenimizi izlerken nefesimizin nasıl olduğunu fark etmeye çalıştık. Bir saatliğine de olsa tüm düşüncelerden arınıp zihnimizi sadece bedene ve nefese yönlendirmeyi denedik. Ve o bir saatin sonunda biraz huzur ve mutluluk ile dersten ayrıldık. Zaten tek istediğimiz de bir parça huzur ve mutluluktu…

Reklamlar

önce sen…

Standard

Geçenlerde üyesi olduğum spor klubünde tatsız bir olay yaşadım. Bir süredir iş hayatından uzak olduğum için son zamanlarda kendimi sürekli mutlu, huzurlu, gevşemiş, rahat, stressiz hissediyordum, ama tatsız olayların sadece işyerinde değil her yerde olabileceğini unutmuşum. İnsan meğer kolaya ve huzura çabuk alışıyormuş ve kendini rahat bırakıp tüm savunma mekanızmalarını yıkabiliyormuş.

BEN_1875
Aslında o kadar basit ve komik bir olaydı ki! Ama bazen ufacık bir olay bizi yere yapıştırabiliyor ve derinden üzebiliyor. Yogayı yaşadıkça, daha hisli, daha hassas ve daha düşünceli olduğumuz bir gerçek sanırım. Hani incir çekirdeğini doldurmayacak bir mesele denir ya, öyle birşeydi. Çok sevdiğim biriyle aramda incir çekirdeğini doldurmayacak bir meseleden küçük bir tartışma geçti. Aslında ben birilerine yardımcı olmaya çalışıyordum, fakat sonuçta ben zararlı çıktım. Duygusal olarak üzüldüm, kalbim kırıldı.
Birden geçen seneki yoga eğitmenlik kursuna döndürdü beni bu yaşadıklarım. Eğitimin ikinci ayına.. Yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı yoga felsefesini öğrendiğimiz ana… Ashtanga yoga felsefesinin en önemli etik disiplinlerinden birine kaydı aklım hemen. “Ahimsa”ya, yani “zararsızlık” ilkesine…
“Zararsızlık” diyince, aklımıza hemen başkalarına ve çevremize verdiğimiz zarar gelir nedense. Hiç bir zaman kendimize verdiğimiz zararı düşünmeyiz. Ben de sizler gibiydim geçen seneki eğitimi almadan önce. Sadece ve sadece çevreme, başkalarına, hayvanlara, bitkilere, insanlara verdiğim zarar gelirdi aklıma bir sene önce bana “zararsızlık”ı tanımla deseydiniz.
Oysa şimdi bambaşka düşünüyorum. “Zararsızlık” ilkesi, önce kendimizi korumamızı, kendimize zarar vermemeyi gerektirir. Eğer bir iyilik yaparken, birilerine yardım ederken, kendimiz zarar görüyorsak, “ahimsa” ilkesini ihlal etmiş oluyoruz. “Ahimsa”, sadece et yememek, çevredeki hayvanlara bitkilere ve insanlara zarar vermemek değil. “Ahimsa”, önce kendimizi korumak, kendimizi ön plana almak, kendimize zarar vermeyi engellemek demektir. Yalnız, yanlış anlaşılmasın. “Ahimsa”dan bahsederken, bencillikten bahsetmiyoruz. Herşey, “zararsızlık”la ilgili. “Ahimsa” aynı zamanda düşüncelerimizin de temiz ve iyi olmasını, sözlerimize dikkat etmeyi, herkese kendimize davranılmasını istediğimiz gibi davranmayı, başkalarının yaşam tarzına ve inançlarına saygılı olmayı, ama herşeyden önce kendimizi sevmeyi ve saygı duymayı isteyen bir ilkedir.
Şimdi tüm bunlar nereden aklıma geldi? O an, içim burkulduğunda, kalbim kırıldığında ve üzüldüğümde, bir an sanki beynimde bir yıldız çaktı. Bir sene öncesindeki derse gidiverdim hemen, “ahimsa” ilkesini anımsadım. Öğretmenimizin sözleri kulaklarımda çınlandı: “Önce kendinize zararsızlık.” Bir anda, o gün spor tesisinde, başkalarına yardım etmeye, onlara yararlı olmaya çalışırken, aslında en önemli varlığa–kendime– zarar verdiğimi farkettim. “Ahimsa” ilkesini yerle bir etmiştim. Ben bir yoga eğitmeniydim ve Patanjali’nin sekiz dallı yoga felsefesinin en önemli “yama”sını, yani etik disiplinini, bir anda unutuvermiştim. Kendime zarar vermiştim.
Eğer yoga içinde yaşıyorsanız, herşeyin bir şey için olduğunu da kabullenmişsinizdir. O gün çok üzüldüm, sevdiğim ve çok değer verdiğim biriyle bir tartışma yaşamak, benim gibi tartışmaları sevmeyen birisi için çok fazlaydı. Anı yaşadım, üzüntümü yaşadım, kalp kırıklığımı yaşadım; hiçbirşeyi ötelemedim. Sonra mantıklı düşününce bu olayı neden yaşadığımı anladım. “Ahimsa”yı belki de unutmuştum, aslında unutmamıştım, çevreme karşı elimden geldiğince duyarlı olmaya çalışıyordum, kimseyi üzmemeye, incitmemeye çalışıyordum. Sadece duygusal olarak değil, fiziksel olarak da. Peki ya kendime? Kendime de aynı şekilde özen gösteriyor muydum? Spor ya da yoga yaparken fiziksel olarak kendimi yıpratıyor muydum? “Ahimsa” ilkesini ihmal ediyor muydum? Peki ya duygusal olarak? Kendi kendimi incitiyor muydum düşüncelerimle ya da duygularımla ya da başkalarının beni üzmesine kırmasına izin veriyor muydum? Veya birilerine yardım etmeye çalışırken kendimi unutup zarar mı görüyordum?
Aslında, insanlar en çok kendi kendilerine zarar verirler, kendi kendilerini üzüp, incitip hırpalarlar. Kolaydır çünkü kendimize zarar vermek. İşte ben de sanırım tam bu nedenle, kendime zarar veriyordum sürekli, bir akrep gibi. Kendi kendimi sokuyordum sürekli. Belki de o yüzden bu olayı yaşamak zorunda kalmıştım, uyanmak için, farkına varmak için.
Sonunda tekrar uyandım. “Ahimsa”, zararsızlık ilkesini, hatırladım. Bundan sonra, başkalarını mutlu etmek, onlara yardım etmek amacıyla kendimi ezip geçmeyeceğim, kendimi incitmeyeceğim, kendime zarar vermeyeceğim. Yani elimden geldiğince, malum alışkanlıklar kolay kolay bırakılmıyor.
Aslında, herkes bu ilkeyi hatırlasa ve ona uysa, belki de herşey çok güzel ve farklı olacak. Sizce de öyle değil mi?

kolay değilmiş!

Standard

Yoga eğitmenlik kursu bitmiş. Bir nevi okul bitmiş, artık hayata atılma zamanı. Ama nasıl? Zaten hali hazırda her gün gittiğim bir işim var, ama yogayı çok seviyorum ve gerçekten de eğitmen olmak istiyorum. Ancak yoga eğitmenliğine nereden ve nasıl başlayacağımı bir türlü bilmiyorum.

Görsel

Ama evren bu ya, duyuyor isteklerimi. Yıllar önce iş için Amerika’ya gitmiştim. O dönem beni yollayan kuruluşta bir grup yogasever, özel yoga dersi almak istiyorlarmış. Uzun zamandır o kuruluştaki tanıdığım kişiyle irtibat halinde değildim, ama şans bu ya, bir arkadaşım vasıtasıyla o kişiyle tekrar iletişime geçtim ve yogasever grubun eğitmeni oldum birdenbire… Yaşasın evren, benimle birlikte…
Eğitmenlik kursunu bitirip bu grupla özel yoga derslerine başlayana kadar aradan geçen yaz ayları boyunca yine arkadaşlarıma dersler vererek hem onları zihnen ve bedenen rahatlatıyor hem de deneyim kazanmaya çalışıyordum.
Ama tanıdıklarla olmak başka, bir grup insanın önüne geçmek bambaşka birşeymiş. Aslında bunu bir kere daha yaşamıştım. Üç arkadaşımla birlikte yoga staj dersimizi verirken yirmi kişilik bir grubun karşısına geçmiştim. Dersin ilk yarım saati bana aitti ve ben koskaca sınıfla başbaşa kalmıştım. Önce sesim çıkmadı, çok heyecanlandım. Halbuki ben gerçekten de sınavlarda heyecanlanmayan, sakin, rahat bir kişiydim, hatta üniversite sınavına bile güle oynaya girmiş, sınavı bir saat önceden bitirmiş, yanımdaki fındık fıstık çukulataları yemiş, cevaplarımı da üç kere kontrol etmiştim. Eeeee, ne oluyordu bana böyle? Neydi bu heyecan böyle? Huyum mu değişmişti son 10 yılda?
Diyeceksiniz ki sınıfın önüne geçmek, bir gruba hitap etmek öyle kolay birşey değil. Hemen geçmişe döneceğim ben de ve bu tezinizi çürüteceğim. Okuduğum ortaokul ve lise, sosyalleşmeye, bizleri ders dışında sosyal faaliyetlerde geliştirmeye önem veren bir okuldu. Dolayısıyla şiir okuma yarışmaları ve münazaralarla büyüdük biz ve tahmin edebileceğiniz gibi ben münazara ekibinde olmazsa olmaz bir şahsiyettim.
Yok hayır, bunun insanların önüne çıkmakla alakası yoktu. Belki de henüz kendimi hazır hissetmiyordum, yeterli bulmuyordum ders verecek kadar. Neyse sonunda kendimi topladım, dersi ufak bir meditasyonla başlattım ve sonra sınıfı ısındırdım ve kürsüyü diğer arkadaşıma bırakıp çekildim. İşte staj dersim böyle geçmişti.
Staj dersimden yaklaşık altı ay sonra ben gerçek bir sınıfın önündeydim. Benden bir yoga dersi bekleyen,  ve belki felsefi açıdan da doymak isteyen… Birbirimizi ilk defa görüyorduk. Derse gitmeden önce tabi ki hazırlanmıştım. İlk ders olduğu için, birbirimizi tanıyalım, vücutların esnekliğini dayanılılklılığını göreyim diye dersin en zor duruşunu ayaktaki duruşlardan seçmiştim, ama dengeyi de devreye sokan bir asanadan. “Vrksasana”, yani “ağaç duruşu”. Hem köklenebileceğimiz, hem de dengemizi gözlemleyebileceğimiz bir duruştu. Bu duruşa hazırlanmamın sebebi, sınıfı ilk defa görecek olmamdı. Her ne kadar grup, uzun zamandır yoga yapsa da, farklı farklı yoga çeşitleri vardı ve ben henüz neler yaptıklarını ve yapabileceklerini bilmiyordum. Beraber pişeceğimiz bir süreç başlamıştı.

Görsel

İlk dersimde, başlangıç meditasyonunu ve dersin niyetini ve temasını belirttikten sonra, omurgayı kedi-inek esnemeleriyle canlandırıp, yavaşça ayağa kalkıp, güneşe selam (surya namaskar) serisinin ilkini iki veya üç set yaptıktan sonra ağaç duruşuna hazırlandım yogaseverleri. Ayaktaki duruşlardan, kalçaları açmak için “virabhadrasana I ve II” (savaşçılar),  “trikonasana” (üçgen), “parivritta trikonasana” (ters üçgen) ve “parsvakonasana” (yan açı duruşu) yaptıktan sonra, sıra zirve duruşuna gelmişti: “Vrksasana” (ağaç duruşu). Hizalanma ilkelerini saydıktan sonra önce sağ taraf, sonra sol tarafı deneyimledi yogaseverler.
Tüm ders boyunca, özellikle zirve duruşu sırasında, köklenmenin öneminden bahsettim ve dengemizin her an değişebileceğini ve hatta bir tarafımızın dengesinin bir tarafımızdan farklı olabileceğinden anlattım. Tüm bunları kabul edip, kendimizi zorlamamamız gerektiğinin üzerinde de durdum.
Zirve duruşundan sonra yavaşlattım sınıfı ve yerdeki duruşlara geçirdim yogaseverleri. Birkaç öne eğilme ve burgu yaptıktan sonra, sırt üstü uzanıp soğuma asanalarını deneyimlediler. Ardından da “savasana”ya, derin gevşeme ve dinlenme pozuna, geçtiler. Tamamen kendilerini bırakmayı denediler.
“Savasana” sonrası, yogaseverler gözleri kapalı bir şekilde bağdaşta oturup dersin kapanış meditasyona hazırlandılar. Gözler kapalı, kalbi hissederek, köklenmenin öneminden, herkesin köklere veya bir yerlere ait olma isteğinden, bunların çok doğal yaşamsal içgüdüler olduğundan bahsettim. Dersin amacını, bütün gün boyunca köklerimizi hissetmek, tabanlarımızın altındaki toprağı hissetmek, yaşadığımız için şükretmek ve kendimizi sevmek ve kabul etmek olarak özetledim. Birbirimize şükranlarımızı sunduk ve dersi bitirdik.
Bir saat mi? Tüm bunlar bir saatte mi olmuştu? Benim için asırlar kadar uzundu. Hizalanmaları anlatmak, zaman zaman duruşların yararlarından bahsetmek, derse felsefe katmak, bir amaç ve niyet etrafında çevirmek dersi… Öyle sanıldığı kadar kolay değilmiş ve bu arkadaşlarını bir araya toplayıp onlarla yoga eğitmenciliği oynamaya benzemiyormuş. Gerçek ders çok farklıymış, zorluymuş, heyecanlıymış, adrenalin yüklüymüş, meğer pek zevkli ve doyurucuymuş.
İlk dersten sonra, yogaseverlerle ben birbirimizi daha yakından tanımaya başladık. Bunda, içlerinden birinin bana verdiği önceki senelerde yaptıkları yoganın videosunun da katkısı büyük oldu. Bu video, bana yogaseverlerin, gücünü, dayanıklılığını, esnekliğini ve neler neler yapabileceklerini gösterdi, benim de ufkumu açtı. Sonra ne mi oldu? Yogasever grubumla birlikte büyüdük, onlar benden, ben onlardan öğrendim. Sevdik birbirimizi, kimyalarımız uyuştu… Hoş bir hava yakaladık. Ben böyle düşünüyorum. Onlar ne mi düşünüyor? Bilmiyorum, sanırım bu sorunun cevabını ancak onlar verebilir, kimbilir belki de bir blog yazısında…