Monthly Archives: Ekim 2013

iki haftadır nerelerdeydim?

Standard

Farkındayım… İki haftadır yogayla ilgili yazılarıma ara verdim. Araya Kurban Bayramı girdi. Birçok insana göre, bayram demek aileyle birlikte zaman geçirmek ve uzun zamandır görmedikleri kişileri görmek demek. Hele ki Kurban Bayramı demek, din gereği küçükbaş ve büyükbaş hayvanları kesip, etlerin birazını dağıtıp birazını da mideye indirmek demek. Benim için, bayram demek “tatil” demek. Kurban Bayramı ise “kâbus” demek. Bayram amaçlı hayvanların acı çekerek katledilmesine gönlüm razı gelmiyor. Neyse konumuz bayramları ya da Kurban Bayramı’nı tartışmak değil. Dedim ya benim için bayram “tatil” anlamına geliyor diye. Hele ki bu bayram hafta sonlarıyla birleşince tam on günlük bir tatil haline geldi. Ben de eşimle birlikte soluğu en sevdiğimiz tatil beldesinde aldık. İşte bu yüzden iki haftadır yazılarıma ara verdim. Bu bir bahane mi? Hayır, elbette değil. Gönül isterdi ki orada da yazmaya devam edeyim ama eşimle uzun zamandır böylesine uzun tatil yapamamıştık. O yüzden de ben yazılarıma ara verdim. Ne de olsa yoga, özgürlük demek değil miydi? Ya da yoga zihin, beden ve ruh birliği ve beraberliği değil miydi?

2009-2010 tum fotolar 127

O tatil beldesindeyken, sonbaharın son sıcak günlerini yaşarken, güneş havada parıldarken ve deniz masmavi gözlerimin önünde dururken gel de yazı yaz. Olacak iş değildi. Olmadı da zaten.

Yoga, aynı zamanda esneklik demek değil miydi? O halde, ben de esnek davranıyordum. Zihnimi bir türlü toplayıp yazı yazma havasına giremiyordum. Aslında aklımda bir sürü konu vardı yazıya dökebileceğim. Gerek yoga asanaları ve pratiği ile ilgili olsun gerekse yoga felsefesiyle ilgili olsun. Ama zihnimi toplayıp, bilgisayarımı açıp bunları yazıya dökemiyordum. Demek ki, esnek olmam gerekiyordu. O an, ruhum, zihnim ve bedenim yazı yazmaya hazır değildi. Ben de yoganın, esneklik ve özgürlük ilkelerini uyguluyor ve canım o an ne yapmak istiyorsa onu yapıyordum.

Bırakın yazı yazmayı, bir türlü yoga da yapamıyordum. Aslında diyorum ya, vakit boldu. Fakat zamanımı eşimle geçiriyordum. Yaklaşık iki senedir ilk defa bu kadar uzun bir tatil yapıyorduk birlikte. Sabahları, saatle uyanmıyorduk. Bedenimiz ve ruhumuz ne zaman kalkmak istiyorsa, o zaman kalkıyorduk. Sonra mükellef bir kahvaltı bazen evde bazen de dışarda. Eğer evde kahvaltı ediyorsak, kahvaltıdan sonra bisiklete biniyorduk. Sahil yolu boyunca pedal çeviriyorduk. Eğer dışarda kahvaltı edeceksek, bisikletlerimize atlıyorduk ve kafamıza göre sürüyorduk bisikletleri. Kafamıza yatan bir yerde de kahvaltı ediyorduk. Özgürlük bu olsa gerekti.

Öğleden sonraları da arabayla çevre beldeleri geziyorduk. Nerede akşam, orada sabah misali. Özgür ve mutlu. Canımız ne istiyorsa, onu yaparak… Çok da huzurluyduk. Galiba “kafamıza estiği gibi” bir tatile ihtiyacımız varmış ikimizin de…

Yogaya gelince, dedim ya bir hafta boyunca “yalan oldu.” Bedenim istiyordu istemesine, hele ki uzun bisiklet turlarından sonra. Özellikle bacaklarımın önündeki ve arkasında kaslar (hamstring ve kuadriseps kasları) ile dış kalça ve kasık kasları gerginleşiyordu. Esnemek istiyorlardı. Resmen konuşuyorlardı benimle. Ama zihnim ve ruhum onları dinlemiyordu. Eee haliyle de, ruh, beden ve zihin bir olmayınca da, onları esnetmek ve rahatlatmak yalan oluyordu. Ne olursa olsun, o anki “gerçek” buydu. “Satya”m (gerçekliğim) buydu ve bunu kabul etmeliydim. Eğer bu gerçeği reddedersem ve yoga pratiği yapmakta ısrarcı olursam, yaptığım asanalar ve pratik ne bana faydalı olurdu ne de beni rahatlatırdı. Önemli olan, o anki “gerçeğimi” “kabul etmem” ve ona uygun ve uyumlu yaşamamdı.

Meditasyona gelince, her yer meditasyondu benim için. Bisiklete binerken, duygu ve düşüncelerden arınan zihnim… Denize bakarken, boşalan zihnim… Bir yudum içki içerken, güzel bir meze yerken, o an bedenimle, zihnimle ve ruhumla orada olmam… Her yer meditasyondu ve huzur doluydu benim için.

Dedim ya, yoga, özgürlük demekti benim için. Yoga, birlik ve bütünlük demekti benim için. Yoga, esneklik demekti benim için. İşte tüm bu sebeplerden dolayı, ben bu tatilde istediğim gibi, içimden geldiği gibi yaşadım. Ruhum, bedenim ve zihnim tam bir uyum içindeydi. İki haftadır da yazı yazmıyordum bu yüzden. Yazı yazmak istemiyordum ve bu “gerçeği” de “kabul etmiştim.” Şu an, yaşadığım şehre geri döndüm. Tabii ki yazılarıma da… Çünkü artık, zihnim, bedenim ve ruhum dinlendi ve huzur buldu. Artık yoga pratiğimi, düşüncelerimi ve deneyimlerimi sizlerle paylaşmaya kaldığım yerden devam… Yazı yazmayı da özlemişim zaten… Bazı şeylerin kıymetini anlamak için, belki de biraz ara vermek ve biraz uzak kalmak gerek. Kim bilir?

Reklamlar

hayat bu: tüm olumlu ve olumsuzluklarıyla…

Standard

Geçenlerde yoga dersi vermeye gittiğim bir yerde ilginç bir diyaloğa tanık oldum. Her zaman derim ya, “yoga sadece asanalardan oluşmaz; asanalar sadece herkesin gördüğü ve bildiği kısımdır. Aslında yoga, hayatın ta kendisidir” diye. O günkü diyalog yine bu konuyu tekrardan düşünmeme sebep oldu.

2009-2010 tum fotolar 297

Yazılarımı takip ediyorsanız, bir süredir çocuklarla yoga yaptığımı da biliyorsunuzdur. İnanın benim için çok ilginç bir deneyim oluyor. Her derste yeni bir şey öğreniyorum. Çocuklar! Onların ufku ve hayalgücü o kadar geniş ki, bazen kendimi “keşke hep çocuk kalabilsek ve hiç büyümesek” diye düşünürken buluyorum.
O gün, anaokuluna dersten yaklaşık yarım saat önce ulaştım. Ders saatini beklerken,  o sırada uygun olan öğretmenlerle konuşuyordum. Bir de veli vardı o gün okulda. Meğer bu hafta çocuğunun anaokulunda ilk haftasıymış ve bir uyum sorunu yaşıyorlarmış. Çocuk annesine yapışmıştı ve bir türlü ayrılmak istemiyordu. Tek tek öğretmenler geliyor ve çocuğu ikna etmeye çalışıyordu. Binbir şirinlik yapıyorlardı çocuğa ama çocuk “Nuh diyor, peygamber” demiyordu. Öğretmenlerden biriyle veli arasında konuşmaya tanık oldum. İster istemez ben de konuşmanın bir parçası oldum. Veli sürekli çocuğu bugün de okula alışmazsa, anaokulu sevdasından bu senelik vazgeçeceğini söylüyordu ve ekliyordu, “biz bugüne kadar çocuğumuzu hiç ağlatmadık. İçim parçalanıyor. Eğer ben daha buradayken bile bu kadar ağlıyorsa, yarın öbür gün çocuğumu bırakıp gittiğimde kimbilir nasıl ağlayacak?”
İşte bu noktada kendimi bu konuşmaya dahil etmeye zorunlu hissettim. “Kusura bakmayın ama çocuğunuz, ağlayarak anne ve babası olarak sizlere her istediğini yaptırmaya alışmış. Ağlamayı bir silah olarak kullanıyor. Eğer vazgeçer ve oğlunuzu okuldan alırsanız, o zaman onun ekmeğine yağ sürmüş olursunuz. Zaten istediği de bu. Ağlamasına dayanamayacağınızı biliyor. Ama hayat her zaman güllük gülistanlık değil. Hayatta zıtlıklar ve ikisellikler (dualite) var. Yaz-kış, soğuk-sıcak ve gülmek ve ağlamak gibi. Siz daha ne kadar koruyabilirsiniz ki oğlunuzu? Bir veya iki sene sonra ilkokula başladığında herşey çok daha zor olacak. Ağlamak da hayatın bir parçası. Çocuğunuz onu da öğrensin. Sizin açınızdansa, azıcık sabır. Bakın sabredince, neler neler oluyor. Biraz dayanın. Biliyorum içiniz parçalanıyor, ama biraz sabır gösterin” dedim.

424430_10150561136763812_379396943_n
Veli şaşırdı kaldı. O sırada öğretmen de ağlayan çocuğun bire bir öğretmenlerle sorunu olmadığını ancak kalabalık ortamlara ya da gruplar arasına katılmaktan hoşlanmadığını ve ağlamaya başladığını söyledi. Siz de anladınız değil mi? Anne bir evhanımı ve çocuğu ile sürekli başbaşa. Çocuk annesinden başkasını görmüyor ve dolayısıyla da sosyal bir ortama nasıl girilir ve öyle bir ortamda nasıl davranılır, ne yapılır bilmiyor. Aslında anaokuluna başlamak onun kişisel gelişimi için çok iyi bir adım. Öğretmen de anneye bunları anlattı ve annenin biraz aklı yatar gibi oldu. Bu arada zaten öğretmenlerden biri çocuğun elinden tutmuş ve okul içinde dolaştırıyordu.
O sırada benim dersim başladı ve bir tezahüratla birlikte sınıfa daldım. Bir ay içinde öğrencilerimle kaynaştık. Ben de onlarla ders yaparken hem mutlu oluyorum hem de çok geliştiğimi hissediyorum. Neden mi? Çünkü çocuklarla çalışıyorum ve dikkatleri hemen dağılıyor. O yüzden sürekli dikkatlerini çekmeliyim. Genellikle aynı yoga masalını iki ders üstüste yapıyoruz pekiştirmek için. Öğrenciler, ikinci derste konuyu ve asanaları öğrenmiş oluyor ama bazen de dikkatleri dağılabiliyor. Dikkat dağıldı mı en iyisi ayağa kalkıp biraz koşmak ya da zıplamak ve sonra oturup tekrardan asanalara devam etmek…
Kendimi yine derse öyle bir kaptırmışım ki, uyum sağlamaya çalışan yeni öğrencinin öğretmenleriyle birlikte bizi izleyip izlemediğini farketmedim. Ders çıkışında kapıda karşılaştık. Ona, “biz bugün çok eğlendik. Deniz kenarına gittik, yüzdük, balıkla ve köpekbalığıyla arkadaş olduk. Balona bindik ve uçtuk. Sonra ben köprü oldum. Herkes araba olup köprünün altından geçti. Çok eğleniyoruz. Bir dahaki derse sen de gel olur mu?” dedim. Çocuk sanki, bir saat önce delicesine ağlayan o çocuk değildi. Sanki biraz sakinleşmişti. Belki de ayaklarının üstünde durmaya başlamıştı. Kim bilir?
Bu yazının anafikri mi? Çoğunlukla bir fanusta yaşamaya alışıyoruz. Güvenli ve bol kazançlı bir iş, bize destek veren anne ve babalar, sürekli yanımızda olan eşler, başımız sıkıştığında yanlarına koşacağımız ailelerimiz, akrabalarımız ve arkadaşlarımız. Sanki hayat hep güllük gülistanlık gibi. Hayatın hep güzel yanlarını görmeye çalışıyoruz. Olumsuz bir şey olsa, hemen onu unutmayı ya da unutturmayı deniyoruz. Sabretmiyoruz. Her istediğimiz, o an olsun istiyoruz. Hep şımartılmak ve mutlu edilmek istiyoruz. Oysa, hayat böyle değil. Yooo, sakın yanlış anlamayın. Karamsar bir kişi değilim ya da size karamsar bir tablo çizmek istemiyorum. Sadece hayatın zıtlıklarının farkında olmanızı tavsiye ediyorum. Hayatı olduğu gibi, olumlu ve olumsuz yanlarıyla kabul ederseniz daha mutlu bir yaşamınızın olabileceğini söylüyorum. Sabır gösterdiğimizde ve sabırlı olduğumuzda, hayatın bize süprizleri olabileceğini düşünüyorum. Yeter ki hayatı, tüm zıtlıklarıyla, tüm olumlu ve olumsuz yanlarıyla kabul edelim ve sabredebilelim…