Tag Archives: tadasana

sağlam kökler, sağlam yaşam

Standard

İki hafta önce cemreler düşmeye başladı. Önce havaya, sonra suya ve en son da toprağa… Bundan önceki iki yazımda düşen cemrelerle birlikte yoga derslerinde bedeni dengelemeye çalıştığımızdan ve bedenlerimizi yaklaşan ilkbahara hazırladığımızdan bahsetmiştim. Cemreler baharın gelişini simgeliyordu. Kışın ağırlığından kurtulmak ve değişen hava koşullarına uyum sağlayabilmek için yoga derslerinde bedenimizi cemrelere tekabül eden elementlere uygun olarak çalıştırarak bedenleri ilkbahara hazırlayabilirdik.

Cemre neydi? Cemre, ilkbahar başlangıcında yedişer gün arayla sırasıyla havada, suda ve toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık artışıydı. Kelime anlamıyla kor halindeki ateş… Birinci cemrenin 20 Şubat’ta havaya, ikinci cemrenin 27 Şubat’ta suya ve üçüncü cemrenin de 6 Mart’ta (artık yıllarda 5 Mart) toprağa düştüğü varsayılır.

İlk iki hafta hava ve su elementiyle ilgili akışlar çalışmıştık. Bu son hafta sırada toprak elementi vardı. Toprak elementi “muladhara çakra” (kök çakra) ile ilgiliydi ve kuyruksokumunda bulunuyordu. Kök çakrası, yaşamdı. “Muladhara çakra”, bedenimizle ve varlığımızla, çevremizle ve dünya ile en derin bağlantılarımızı düzenliyordu. Bu çakra, yeme, içme, barınma, ev sahibi olma, aile, geçim ve geçim kaynağı gibi tüm yaşamsal değerleri içeriyordu. Kendimizi güvenli hissetme, temel ihtiyaçlar, hayatı idame ettirebilme, hayatta kalabilme ve kökler ile ilgiliydi.

“Muladhara çakra”, toprak elementi ile ilgili olduğu için köklenme üzerine çalışmak gerekiyordu. Ayaktaki duruşlar ve denge duruşları… Derslerde ayaktaki duruşlarda derinleşmeye ve zirve duruşu olarak da bir denge duruşu denetmeye karar vermiştim. Tüm ders boyunca ayaktaki duruşlarda her iki ayak tabanından da derin köklenme üzerine çalıştık. Dersin başında, ortasında ve sonunda “tadasana”da (dağ duruşu) uzun bekleyerek ağırlığı parmak köklerine ve topuklara vererek farkı gözlemledik. Yine bu duruşta parmak ucunda yükselip tekrar topukları yere indirdik. Dengeyi farklı bölgelere kaydırarak ayak tabanlarında yani kökte ne hissettiğimizi fark etmeye çalıştık.

Zirve duruşuna hazırlanırken ilk denediğimiz denge duruşu “vrksasana” (ağaç duruşu) idi. “Vrksasana”da yerdeki ayak tabanından toprağa iyice köklenirken başın tepesinden de yukarı doğru uzamayı denedik. “Lotus bitkisini düşünün. Kökleri çamur ama çok güzel çiçek açıyor. Şimdi bu duruşta beklerken, köklerimiz çamur da olsa o köklerden yükselebileceğimizi ve çiçek açabileceğimizi düşünüp o şekilde uzayın. Kökler çamur da olsa tertemiz de olsa ya da hem iyi hem de kötü de olsa, biz o köklerden uzayıp yükselebiliriz. Bir ağaç düşünün. Yerinden söktünüz ve köklerini kopardınız. O ağaç çok kısa bir süre yaşamına devam edebilir. Biz de aynı o ağaç gibi köklerimiz olmadan yaşayamayız. O yüzden köklerimizi olduğu gibi kabul etmeli ve o kökler üzerinde yükselmeliyiz.

Zirve duruşu, “ardha chandrasana”ydı (yarım ay duruşu). İlk denemeden sonra, havadaki ayağı dizden büküp topuğu kalçaya doğru yaklaştırıp elimizle tutmayı denedik. Bu arada yerdeki ayaktan ve elden kökleniyorduk.

Zirve duruşundan sonra bir “vinyasa” (akış) ile yere oturduk. Yere oturduğumuzda “dandasana”ya (asa duruşu) geçtik. “Bu duruşta bedenin hangi bölgeleri yerle temas ediyor” diye sordum. Topuklar, baldır kasları, hamstring kasları ve oturma kemikleri… Sonra “paschimottanasana”ya (yerde öne eğilme) geçtik. Bu duruşta da aynı bölgeler yere değiyordu. Dersi “marichyasana” (Bilge Marichy burgusu) ile sonlandırdık. Bu “asana”da (duruş), bir ayak tabanı, diğer ayağın topuğu ve diğer bacağın baldır kasları, hamstring kasları ve her iki tarafın oturma kemikleri yere değiyordu. Yani her zaman yerle bir temas vardı. Her zaman bir köklenme vardı.

“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) sırasında öğrencilerden bedeni tümüyle yere bırakıp teslim etmelerini istedim. Beden artık toprak elementine teslim olmalıydı. Tümüyle toprağa yerleşmeliydi.

Kök çakrası dengesiz kişilerin olumsuz, açgözlü, güvensiz ve para ile ilgili sorunları olan kişilerdi. Kök çakrası iyi çalışmıyorsa, hayatta kendimizi güvende hissedemez ve çevremizdeki her şeye bir tehlikeymiş gözüyle bakardık. Ayrıca, korku duygusu hayatımızı derinden etkileyebilirdi. Eğer bir kişinin kök çakrası çok güçlüyse, o kişi çok materyalist olabilirdi. Sağlam köklerimiz olduğunda ise o sağlam köklerin üzerine sağlam bir yaşam inşa edebilirdik. Tıpkı sağlam zemini olan bir bina gibi…

yüklerden kurtulmak

Standard

Fark etmeden hayatta ne kadar çok yük taşıyoruz değil mi? Sevdiklerimize karşı hissettiğimiz sorumluluklar, sinirlendiğimizde ve bunu ifade edemediğimizde bedenimizde kalan yükler, üzüldüğümüzde üzerimize binen yükler, maddi manevi taşıdığımız her tür yük… Ve sorumluluklar bitince, üzüntüler ve sıkıntılar geçince bu yüklerin de yok olup gittiğini düşünüyoruz. Gerçekten de öyle mi?

2009-2010 tum fotolar 675

Yoga dersleri vermeye başladıktan sonra insan bedenlerine daha çok dikkat eder oldum. Derslere gelen öğrenciler ya bel ya da boyun fıtığından muzdariplerdi. Kiminin sırt kamburu normal derecesinden daha fazlaydı. Kiminin kalçalarında sorun vardı. Bedeni zorlamalar ve sakatlanmalar bir yana tüm bu rahatsızlıkların duygusal nedenleri de olabiliyordu. Yoga camiasına girmeden önce biri bana rahatsızlıkların duygusal nedenlerinden bahsetse inanın güler geçerdim. Gülmeyi bırakın kahkahalardan gözlerim yaşarırdı. İşin içine girince duygularımızın hastalıklar üzerinde ne kadar çok etkisi olduğunu fark ettim.

Geçenlerde grup derslerinden birine gittiğimde öğrenciler sırt odaklı çalışmak istediklerini söyledi. Tahmin edebileceğiniz gibi sırt kasları güçsüzse sırt ağrıları çekebiliyorduk. Sırt kaslarını çalışırken doğal olarak göğüs kafesini de esnetecektik.

Dik durmak hayatta en zorlandığımız şeylerden biri. Ayaktayken dik durup durmadığınızı hiç kontrol ettiniz mi? Kendinizi bir yerde sıraya girmiş ayakta beklerken hayal edin. Birkaç saniyeliğine dik dursanız bile bir süre sonra bir dizinizi büker omurganızı ve duruşunuzu bozarsınız öyle değil mi? Ya da televizyon ve bilgisayar başındayken kendinizi görmeye çalışın. Dik mi oturuyorsunuz yoksa omuzlar öne doğru çöktü mü? Hele ki bilgisayar başındaysanız, ayaklarınızın ikisi de yere değiyor mu? Ekrana bakmak için başınızı yukarı mı kaldırdınız yani çene yukarı doğru mu kalktı yoksa bilgisayar ekranı göz hizasında mı? Sadece bir düşünün.

Tüm bunları düşündükten sonra sırt odaklı bir yoga dersinde dik durmaya çalışırken neler hissettiğimizi hayal edin. “Tadasana”da (dağ duruşu) dik durmak, omuzları geriye doğru yuvarlamak ve göğüs kafesini açık tutmak, çeneyi yere paralel hale getirmek… “Ardha uttanasana”da (ayakta yarım öne eğilme) sırtı düz tutmak, kamburlaşmamak… Bir sonraki “vinyasa”da (akış) “arda uttanasana”da kolları kulakların yanından öne doğru uzatmak, kolların kulaklardan aşağı doğru düşmesine izin vermemek, kolları kulakların yanında tutarken kulaklarla omuzları yakınlaştırmamak yani boynu sıkıştırmamak… “Dandasana”da (asa duruşu) kollar havada kulakların yanında yine kulaklar ile omuzların arasındaki mesafeyi koruyarak beklemek… Bir süre bekledikten sonra omurga kamburlaşmak istese de bu isteğe direnmek… “Dandasana”da kollar kulakların yanındayken omurgayı düz tutmaya devam ederek, kuyruksokumunu geriye doğru çıkartarak kamburlaşmadan öne eğilmek… Ne kadar öne eğildiğimizin önemli olmaması, sadece omurgayı hala dik tutabilmek… “Upavistha konasana”da (oturarak açı duruşu) aynı “dandasana” serisini yapmak…

Tüm bu duruşları denerken öğrencileri gözlemlemek… Hangisinin özellikle “torakal” (sırt) bölgesiyi kamburlaştırdığını ve “sternum”dan (göğüs kemiği) ileri doğru uzayamadığını görmek… Sebebini düşünmek… Ve dersin sonunda sırtımızda taşıdığımız yüklerden bahsetmek… Sorumluluklar, yükler… Derin bir nefes alın ve nefesinizi verirken hayatınızda size yük olan şeyleri en azından bıraktığınızı hayal edin… Her şey hayal etmekle başlar… Ortaokuldayken okulumuzda bir tablo asılıydı. Tabloda bilim insanı Albert Einstein’in bir sözü yazılıydı: “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir.” Hayal edebildikçe ve istedikçe yapamayacağımız şey yoktur.

daha ne isteyebiliriz ki?

Standard

Günümüzde birçoklarının yaşadığı bir sorundur sırt ağrıları… Spor aktivitelerinden uzak ve hareketsiz bir yaşam tarzı, gün boyu bilgisayar başında oturma, her an bedeni kamburlaştırma eğilimi… Tüm bunlar sırt ağrılarına neden olmakta ve gün geçtikçe bu ağrılar sürekli ve dayanılmaz bir hale gelmekte… Yoga eğitmeni olarak benim de öğrencilerden en çok duyduğum sırt ağrıları ve omurga sorunları… Birçoklarının yogaya başlama nedeni bedensel rahatsızlıklar… Özellikle de sırt ağrıları, omurga sorunları, bel ve boyun ağrıları, daha da vahimi bel ve boyun fıtıkları…

2009-2010 tum fotolar 676

Sırt ağrıları ve “torakal kifoz” (sırttaki doğal eğriliğin normalden fazla olması ya da basit anlatımıyla kamburlaşma) şikayetleriyle yeni bir öğrenciyle çalışmaya başladım. Yogayı uzun bir zamandır yapanlar şekilden şekle girmemize alışıktır ama yeni başlayanların ilk derslerindeki yüz mimiklerini görmenizi isterdim.

İlk derste ne “hatha” ne “vinyasa” ne de “yin” tarzı çalıştık. Aslında ilk ders yogadan ziyade bedeni hareket etmeye ve durağan hayat tarzından çıkmaya yönelikti. “Asana”lar (duruş) arası “surya namaskara” (güneşe selam) akışları yoktu. Ders tek tek hareketlerden ibaretti diyebiliriz.  “Tadasana”da (dağ duruşu) bedeni ve omurgayı hizaladıktan sonra “ardha uttanasana”ya (ayakta yarım öne eğilme) denedik. Ancak sırttaki yoğun kifoz nedeniyle bu duruş istediğim gibi olmamıştı. Dizleri büküp kuyruksokumunu iyice geriye doğru ittirip sırtı düz tutmaya çalıştık. Bu duruşta kolları kulak hizasında tutturmayı istemiştim ama bunu denediğimizde duruş bozuluyordu. En iyisi elleri belde tutmaktı. Çünkü bu “asana”yı yapmaktaki ilk amacımız sırtı düz bir şekilde tutmaktı. Bacak arkasındaki “hamstring” kaslarını esnetmek değildi.

“Asana”dan “asana”ya akmak istemiştim. “Ardha uttanasana” ile “tadasana” arasında… Beş kez akış yaptıktan sonra “tadasana”da dinlendik. “Ardha uttanasana” istediğim gibi olmadığı için bu duruşu bir de duvarı kullanarak çalışmaya karar verdim. Elleri duvara yaslayıp dizleri büktük ve kuyruksokumunu iyice geriye doğru ittirdik. Evet işte benim istediğim “ardha uttanasana” buydu. Sırtın dümdüz bir masa gibi olması ve o sırtın üzerine koyduğumuz bardağın düşmeden orada durabilmesi… Bunu söylediğimde öğrencinin yüz mimiklerini görmenizi gerçekten isterdim.

Sanırım biraz zordan başlamıştım. Biraz daha kolaylaştırmaya karar verip dizlerin üzerine geçtik. “Marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi), “uttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu) ve “iğneden iplik burgusu” ile omurgayı ısıttık, geriye eğdik ve burguya soktuk. Sağ kolu öne doğru uzatıp sol bacağı geriye doğru açtık ve kolu ve bacağı aynı anda nefesle birlikte hafif yukarı ve aşağı oynattık. Böylece sırt kaslarını güçlendirmeye başladık. Daha sonra dizlerin üzerine oturduk ve “gomukhasana” (inek başı) ve “garudasana” (kartal) duruşlarının kol pozisyonlarını yaptık.

Oturma pozisyonuna gelip bacakları öne doğru uzatmış ve “dandasana” (asa duruşu) denemiştik. “Dandasana”da elleri kalçanın yanında tutmak yerine omuz başlarını geriye doğru yuvarlayıp parmakları hafif geriye doğru çevirdik. Amacımız göğüs kafesini esnetmek ve “kifoz”u biraz azaltmaktı. Beş nefes sonra kolları kulakların yanına kaldırdık ve göğüs kafesinin öne doğru kapanmasına izin vermeden yani “sternum”dan (göğüs kemiği) öne doğru uzayarak kollar ve kulaklar yanyana bir şekilde dik bir omurgayla gidebildiğimiz kadar öne gidip nefes alırken tekrar kollar kulakların yanında “dandasana”ya geçtik. Bu oldukça zordu. Öğrenci hemen sırtını kamburlaştırıyordu. Hemen yanına yerleştim ve kollarının altına ellerime yerleştirdim. Kamburlaşmadığı açıya kadar eğilmesine yardımcı oldum ve o açıdan sonra eğilmesine izin vermedim. Beş kere tekrar ettikten sonra omuzları geriye yuvarlayıp, elleri yere koyup, beli hafif çukurlaştırıp başı da geriye atıp bedeni dinlendirdik.

Yere sırt üstü uzanıp kollardan ve bacaklardan iki taraflı iyice uzadıktan sonra kolları arkadan kalçanın yanına doğru geniş bir şekilde açtık ve kapattık. Tıpkı karda yere yatıp “kanatlı melek” yaptığımız gibi… Dirsekleri büktük ve kolları omuz hizasında yanlarda tuttuk. Nefes alıp verirken kolları kulakların yanında geriye doğru düz bir şekilde açtık ve tekrar omuz hizasına getirdik.

Sırt kaslarını çalıştırmaya devam etmek için yüz üstü yattık. Ters kol ters bacak kaldırıp indirdikten ve sırtı ve beli sıkıştırdıktan sonra aynı anda kolları ve bacakları kaldırmayı denedik. Kollar ve bacaklar havadayken ayak çırpıp kolları yüzer gibi yanlardan kalçanın yanına getirip tekrar başın yanına götürmeye çalıştık. Elleri alnın altına yerleştirip nefes alırken göğüs kafesini yerden kaldırmaya çalıştık. “Ardha bhekasana” (yarım kurbağa duruşu) ile göğüs kafesini esnettikten sonra “sphinx” (sfenks duruşu) ile omuzları geriye doğru yuvarladık, kürek kemiklerini kalçaya doğru ittirdik ve göğüs kafeseni açtık. “Balasana”da (çocuk duruşu) dinlendikten sonra “savasana”yı (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) “supta baddha konasana”da (yerde kelebek duruşu) yaptık. Bir blok üzerine “bolster”ı yerleştirip öğrenciden “bolster”ın üzerine uzanmasını istemiştim. Ayak tabanlarını birleştirip bacakları kelebek haline getirdikten sonra beş dakika dinlendik. Bu arada pasif bir şekilde göğüs kafesi de esnemeye devam ediyordu. İlk dersimiz böylece sona erdi.

İkinci, üçüncü ve dördüncü derslerde biraz yoga “asana”larını denemeye başladık. Amacımız sırt kaslarını güçlendirmek ve göğüs kafesini esnetmek olduğu için “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrık öne eğilme), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “parsvottanasana” (ayaklar ayrı baş dize duruşu), “parivrtta uttanasana” (ayakta öne eğilmede burgu), “parivrtta ashwa sanchalanasana” (yüksek hamlede burgu), “parivrtta anjaneyasana” (alçak hamlede burgu), “parivrtta prasarita padottanasana” (bacaklar ayrık öne eğilmede burgu), “marichyasana” (Bilge Marichy burgusu), “ustrasana” (deve), “dhanurasana” (yay) ve “setu bandhasana” (yarım köprü) duruşları denedik. Tabii ki “asana”ları modifiye ederek, blok, bolster ve kemer kullanarak…

Beşinci dersimizde inanılmaz gelişme kaydetmiştik. Gözlerime inanamıyordum. Dizler hafif bükülü sırt içerde bir “ardha uttanasana”, sırt içerde, omuzlar üst üste ve göğüs kafesi yana dönük bir “parsvakonasana”, göbek deliğinden yana doğru dönülen burgular…

O yüzden dersi tek tek “asana”lar çalışmak yerine biraz akışlı hale getirmek istedim ve “surya namaskara”lara başladık. İlk akışlarda “ashtangasana”dan (diz-çene-göğüs) “bhujangasana”ya (kobra) geçişi beceredemik. Zaten “ashtangasana”yı kavramak ve yapmak biraz zordur. Yine yüz mimikleri devreye girdi. Öğrenci fen ve matematik mantığından olduğu için bazı şeyleri mantıksal olarak anlaması gerekiyordu. Mantıksal olarak otturttuktan sonra hiç sorun yoktu. Ama önce mantık oturmalıydı. Ve üçüncü akış… Ve “ashtangasana-bhujangasana” akışı anlaşıldı. Artık güzel bir akış çıkıyordu. Aaaahhh bir de “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) olmasaydı. İlk ders ile beşinci dersi karşılaştıracak olursam… İlk derste dizler bükülü olsa bile sırt kambur bir aşağı bakan köpek vardı karşımda… Ama bu son derste dizler bükülü, ayak tabanları tam yere basmıyor ama sırt içerde harika bir aşağı bakan köpek vardı. Bu gelişmeyi gözlemlemek paha biçilmezdi. Azim ve kararlılıkla gelişmek ve yol almak buydu işte…

Omurga deyince karın kaslarını da güçlendirmeden olmazdı tabii ki. Dört derstir sırta ve göğüs kafesine yoğunlaşmıştık. Beşinci derste biraz da karın kaslarını güçlendirmeye ve bacak kaslarını esnetmeye odaklandık. Dersi uzun bir “savasana” ile sonlandırdık.

Öğrencilerin gelişimini görmek gerçekten paha biçilmez. Azimle ve kararlılıkla çalıştıklarını,  bedenlerini güçlendirmek ve esnetmek için çaba sarf ettiklerini, nefeslerinin değişimini fark ettiklerini, zihinlerinin de değişmeye başladığını, ilk günlerdeki hayret ve dehşet ifade eden yüz mimiklerinin yerini gülümseyen ve huzurlu bir yüz ifadesinin almasını ve yoganın sadece bir “fiziksel çalışma” olmadığını aynı zamanda bir “zihinsel gelişim ve değişim süreci” olduğunu gözlemlemelerini izlemek biz eğitmenlerin en büyük kazancı ve mutluluğu olsa gerek. Başka ne isteyebiliriz ki?

dengeyi bulmak

Standard

Uzun zamandır öğrencilerle birlikte yoga yapmadığımı daha önceki yazılarımda sizlere anlatmıştım. Gün geliyor; canım öğrencilerle birlikte akışlara katılmak istiyor. Öyle bir an gelince de kendimi hiç tutamıyorum. Bir anda öğrencilerin arasında kendimi onlarla birlikte asanaları yaparken ve onlarla bir asanadan bir asanaya akarken buluyorum.

IMG-20151226-WA0001-001

21 Aralık kış gündönümünde iki dersim vardı. Bir sabah, bir de akşam… Kış dönümünde bedenimizdeki ateş elementini arttırmak ve bu soğuk kış günlerinde ısınmak ve köklenmek için 108 “surya namaskara” (güneşe selam) yapmaya karar vermiştim. Ne yazık ki; spor tesisinde derslerimiz bir saat ile sınırlıydı ve bu süre içinde 108 güneşe selam yapamazdık. O yüzden güneşe selam serilerini 54 ile sınırlayacaktım.

Sabah dersine başlamadan önce ders boyunca “surya namaskara” yapacağımızı ve yorulanların arada dinlenip akışı yeniden yakalamalarını söylediğim anda sınıftan itiraz sesleri yükselmeye başladı. O gün kimsenin güneşe selam yapacak hali yoktu. Herkes kendini yorgun hissediyor ve o yüzden de esnemek istiyordu. Bu da gündönümünün bedenimiz üzerindeki bir etkisiydi. Çoğu zaman öğrencilerin isteklerine kulak verir ve onların arzuları doğrultusunda bir ders yaparım. Ama o gün ne olursa olsun köklenmeye ağırlık verecek ve ayaktaki asanalara yoğunlaşacaktık. Beş set güneşe selam sonrasında ayaktaki asanalara yoğunlaşmaya başladık. Her zamanki “vinyasa” (akış) derslerinin aksine o gün “hatha” (güneş-ay) tarzı bir ders yapıyorduk. “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen) ve “parsvakonasana” (yan açı duruşu) beş-on nefes beklediğimiz asanalardandı. “Hatha” tarzı duruşlarda uzun süre bekleyip derinleşmiş ve ayaklardan yere doğru köklenmeyi hissetmiştik. “Tadasana”da (dağ duruşu) gözleri kapatıp beklerken ayak tabanlarından yere doğru köklenmeyi fark etmeye çalışmıştık.

Ayaktaki asanalardan sonra sıra yerdeki asanalara gelmişti. Yerde de köklenmeye devam ediyorduk. Köklenme sadece ayakların altından olmazdı. Yere oturduğumuzda “iskium” (oturma) kemiklerini hissederek o kemiklerden yere doğru uzayıp başın tepesinden yukarı doğru uzamayı fark etmeye çalıştık. “Dandasana” (asa duruşu), “janu sirsasana” (baş dize duruşu), “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ve “marichyasana” (Bilge Marichy burgusu) oturarak köklendiğimiz duruşlardandı.

Öğrencilerin isteklerini de göz önünde bulundurmuştum. O gün herkes bedenini esnetmek istiyordu. Bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını, bacakların önündeki “kuadriseps” kaslarını, bacakları dışa döndüren kasları ve kasık kaslarını esnetmek için sırasıyla “paschimottanasana”yı, “half saddle” (yarım eyer duruşu), “sleeping swan” (uyuyan kuğu) ve “dragonfly” (helikopter böceği duruşu) yapmıştık. “Half saddle” duruşunu diz sorunlarından dolayı yapamayanlar için “ardha bhekasana”yı (yarım kurbağa duruşu) “sleeping swan”ı yine aynı sorunlardan dolayı yapamayanlar için de “eye of the needle”ı (iğne deliği duruşu) alternatif olarak göstermiştim. En son “dragonfly”da öne eğildikten sonra sağa ve sola burgu ile bedeni dengelemiştik.

Yere uzandıktan sonra “jathara parivartanasana” (karından burgu) ve “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi sona erdirmiştik.

IMG-20151226-WA0010

Akşam grubu ise 54 güneşe selam yapmaya gönüllü olmuşlardı. O akşam ben de öğrencilerle birlikte akışlara katılmak istemiştim. Ben de ateş enerjisini hissetmek ve köklenmek istiyordum. Gözlerimi kapatmak ve sevdiğim “mantra”lar eşliğinde o asanadan bu asanaya nefeslerimle akmaktı amacım.  Güneşe selam A serileriyle başladık derse. Her beş setten sonra “tadasana”da gözleri kapatıp dinleniyorduk. 20 “phalakasana”lı (sopa duruşu) güneşe selam serisi sonrasında “anjaneyasana”lı (alçak hamle duruşu) güneşe selamlarla devam ettik. Beş seti de böyle tamamladıktan sonra beş set “chaturanga dandasana”lı (alçak şınav) güneşe selam yaptık. Tekrar “phalakasana”lı güneşe selam serileriyle devam ettik. Son dört seti ise güneşe selam B serileriyle tamamladık. Nefes ver “chaturanga dandasana” nefes al “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek). Nefes ver “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) nefes al “virabhadrasana I” (birinci savaşçı) nefes ver “chaturanga dandasana”… Sonra sol ayak önde birinci savaşçı ve yine aynı seri… Ayağı bakan köpekte beş nefes dinlenme… Ve son dört seti de bu şekilde hızlı bir akışla tamamladık.

54 güneşe selamı bitirdiğimizde “tadasana”da gözler kapalı köklenmeyi iyice hissettikten sonra “malasana” (dua tespihi/çelenk duruşu) ile çömelmiş ve yere oturmuştuk. Ne yazık ki dersimizden sonra bir ders daha vardı. Bir an önce öğrencileri dinlendirmek ve dersi bitirmek zorundaydım. Bu yüzden bağdaşta omurgayı sağa ve sola doğru büktükten ve rahatlattıktan sonra kısa bir “savasana” ile dinlendik.

Soğuk, kasvetli, karanlık ve kısa kış günleri… Uzun kış geceleri… Eşitsizlik ve dengesizlik… Hava elementi… Ve ders boyunca yükselen ateş elementi… Bedenlerin ısınması ve ürettiğimiz ateş ile yeniden dengeyi bulmak… Ayakların altından köklenmek… Toprağı hissetmek… Ve dengeyi bulmak… Öğrencilerin istekleri ve öğretmenin planladıkları arasında dengeyi bulmak…

karpal tünel sendromu

Standard

Hiç sizin de başınıza geldi mi? Bir kitap alırsınız. Bir türlü okuyamazsınız. Bir türlü eliniz gitmez. O kitap okunması gereken güne kadar rafta kalır. Ve o gün gelir çatar. O kitaptan öğrenmeniz gereken bir şeyler vardır. Artık tozlu raflardan alınması, açılması ve okunması gerekmektedir. Geçen hafta yıllardır raflarda bekleyen bir kitabın ele alınıp okunduğu bir haftaydı.

2009-2010 tum fotolar 668

Yoga eğitmenliği kursuna atıldığım sene öğretmenimiz birkaç kaynak kitap okumamızı istemişti. Bu kitaplar, yoga geleneği, “asana”lar (duruşlar) ve “pranayama” (nefesi özgürleştirme teknikleri) hakkındaydı ve okunması zorunluydu. Kitapların hepsi, bir yoga öğretmeninin mutlaka bilmesi gereken konuları anlatıyordu. Öğretmenimiz bunlara ek olarak iki kitap daha okumamızı tavsiye etmişti. Biri yoganın şifalandırıcı ve tedavi edici yönüyle diğeri de vejeteryan beslenme ile ilgiliydi.
Birçok yeni bilgiyle karşı karşıya olduğum için sadece zorunlu kitapları okumuştum. Eğitim boyunca zaten bir sürü yeni şey öğreniyordum. Asanalar, pranayama teknikleri, asana modifikasyonları, meditasyon ve arınma yöntemleri… Ek kaynak olarak, verilen o iki kitabı okumamıştım. Ta ki geçen haftaya kadar…
Geçen hafta öğrencilerimden birine karpal tünel sendromu teşhisi konuldu. Üç hafta önce derste kollarında ve ellerinde uyuşukluk hissettiğini söylediğinde doktora gitmesini tavsiye etmiştim. Tetkikler sonucunda boyun omurlarında fıtık ve karpal tünel sendromu çıktı. Ne yazık ki, sürekli bilgisayar başı çalışmanın getirdiği sorunlardı bunlar.
İşte üç yıldır rafta sırasının gelmesini bekleyen kitabı ele alıp göz gezdirmenin tam zamanıydı. Kitap yoganın şifalandırıcı ve tedavi edici yönü üzerineydi. Sayfalar karıştırıldı ve karpal tünel sendromuyla ilgili bölüm bulundu.
Öncelikle neydi bu karpal tünel ve nasıl bir rahatsızlığa sebep oluyordu? Median sinir el bileğinin iç kısmında parmakları hareket ettiren dokuz tendon ile beraber karpal tünel denen dar bir boşluğun içinden geçer. Görevi başparmak, işaret parmağı ve orta parmağın iç yüzünün tamamı ile yüzük parmağının iç yüzünün dış yarısının hissetmesini sağlamaktır. Ayrıca parmakların ince bir takım hareketleri yapmasını sağlayan kasların çalışmasında da rol alır. Sinirin karpal tünel içinde bir şekilde uzun süreli basınca maruz kalması karpal tünel sendromuna neden olur. Bu rahatsızlık, çoğunlukla daktilo, bilgisayar ve klavye kullanmak gibi el bileğinin sürekli bükülü kaldığı hareketlerden kaynaklanır. Sendrom, ellerde ve parmaklarda uyuşukluk yaratır.
Yoganın geniş dünyası içinde bu rahatsızlığa da iyi gelecek bir sürü çare mevcuttur. Ancak günlük hayatta da bazı alışkanlıkları değiştirmek gerekmektedir. Bir dikkat edelim. Bilgisayarda yazı yazarken, sinirimizi tuşlardan çıkarmak ister gibi tuşlara sert mi basıyoruz yoksa parmaklarımızın ucuyla yumuşak dokunuşlarla mı yazı yazıyoruz? Benzer şekilde, araba kullanırken el bileklerimizi bükülü tutup sanki direksiyona koparacakmışız gibi yapışıyor muyuz? Eğer böyleyse ve karpal tünel sendromundan muzdaripsek, direksiyonu sağ ve sol alt köşeden tutup omuzları kulaklardan uzaklaştırıp direksiyonu biraz daha yumuşak tutmamız mümkün olabilir mi?
Tüm bunlara ek olarak, karpal tünel sendromunu yoga ile düzeltmek istiyorsak, her zaman olduğu gibi “postür”ümüze (duruş) dikkat etmemiz gerekmektedir. Sadece el bileklerini nasıl kullandığımız değil aynı zamanda omurgamızı nasıl kullandığımız da önemlidir. Omuzların öne doğru çökmesi, sırtın kamburlaşması ve göğüs kafesinin kapanması düzgün bir duruş olmadığı gibi bu duruş aynı zamanda koldaki sinirleri de sıkıştırmaktadır. Halbuki, omuzları geriye doğru yuvarlamak, kürek kemiklerini kalçaya doğru ittirmek ve göğüs kafesini açmak koldaki sinirleri de gevşetecek ve rahatlatacaktır.
Karpal tünel sendromu için yoga derslerinde neler yapabileceğimize gelince… El bileklerini rahatlatıcı hareketler yapmamız gerekmektedir. “Tadasana”da (dağ duruşu) kolları bedenin yanında yere doğru uzattığımızda avuç içlerini bacağa doğru çevirmeli ve parmakları sanki yere doğru değdirmeye çalışır gibi uzatmalıyız. El bileği düz bir şekilde durmalı ve böylece de bilekten geçen sinirler rahatlamalıdır. Bileği bu şekilde doğal duruşunda tutmak karpal tüneldeki sıkışmayı azaltacaktır.
El bilekleriyle yapabileceğimiz bir başka hareket ise el bileğini bükmek ve açmaktır. Baş parmağı bileğin içine ve diğer dört parmağı bileğin dışına yerleştirdikten sonra nefes alış verişte bileği öne ve geriye doğru döndürebiliriz. Bileği öne doğru büktüğümüzde koldaki “ekstansör” (uzatıcı) kasları uzatıyor bileği geriye doğru büktüğümüzde ise bu kasları kısaltyoruz.
Karpal tünel sendromuna iyi gelecek başka bir yogik yaklaşım ise “namaste”dir (dua pozisyonu). Avuç içlerini kalbin önünde birleştirip dirsekleri aşağı doğru serbest bırakıp normal “namaste” pozisyonuna geçtikten sonra, avuç içlerini birbirine doğru iyice ittirip dirsekleri yere paralel hale getirebiliriz. Avuç içlerini birbirine doğru iyice bastırdığımızda kasların altındaki kemikleri bile hissedebilirsiniz. Bu şekilde el bileklerini rahatlatmamız mümkün.
Bir başka çalışma, el bileklerinin fleksiyonu (açının daralması) ve ekstansiyonudur (açının genişlemesi). Avuç içlerini aşağı doğru bakar şekilde tuttuktan sonra dirsekleri yanlara doğru açabiliriz. Parmakları kenetleyip el bileklerini iki taraflı çekiştirdikten sonra, sağ dirseği yukarı doğru kaldırıp sol dirseği aşağı doğru indirebiliriz. Bir sonraki nefeste sol dirseği yukarı kaldırıp sağ dirseği aşağı doğru indirebiliriz.
Karpal tünel sendromuna iyi gelecek bir başka çalışma ise avuç içlerini kendi bedenimize doğru çevirmek, parmakları birbirine kenetlemek ve sonrasında dirsekleri iki tarafa doğru çekmektir. Bu şekilde yine el bileklerini  esnetmemiz mümkün. Bunun tam tersini de yapabiliriz. Avuç dışlarını bedenimize doğru çevirip, parmakları kenetleyip dirsekleri iki yana doğru çekmeye çalışabiliriz. Bu iki çalışma da el bileklerinindeki açıyı daraltıp genişletip, sinirleri rahatlatacaktır.
Oturarak yapabileceğimiz bir çalışma ise “dandasana”da (asa duruşu) parmakları geriye doğru çevirerek oturmaktır. Bu duruş ile kol kası “humerus” dışa doğru dönmekte ve göğüs kafesi özellikle de göğüsteki “pectoralis” kası esnemektedir. Eğer bilgisayar kullanırken, kamburlaşıp öne doğru bükülme eğilimimiz varsa bu duruş göğüs kafesini esnetecek ve sırtı acacaktır.
Son olarak, boyun omurlarını rahatlatmak için elleri boynun arkasında kenetleyip başı ellere yaslayabiliriz. Bunu yaparken boynun doğal kıvrımını arttırmamalıyız. Dirsekleri öne doğru çekerken, kürek kemiklerini kalçaya doğru ittirmeye devam etmeliyiz.
Karpal tünel sendromu teşhisi konduktan sonra, bir süre el bileklerine yüklenilen asanalardan uzak durmalı yoga çalışmalarını daha meditatif hale getirmeliyiz. “Phalakasana” (sopa), “chaturanga dandasana” (şınav), “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) ve “bakasana” (karga) gibi bileklere yüklenebileceğimiz diğer kol denge duruşlarına bir süre ara vermeliyiz. Bu nedenle, bedenin derin bağ dokularını esnettiğimiz ve duruşlarda en az üç dakika beklediğimiz “yin” (dişil enerji) yoga iyi bir seçenek olabilir. Bu yoga, zihni de gevşetip dinginleştireceği için bedensel rahatlamaya da katkıda bulunabilir.
İşte tüm bunları o kitabı raflardan indirip sayfalarını çevirmemle öğrendim. Her şeyin bir zamanı var. Sadece o doğru anı yakalamak gerekiyor. Ve yoga öylesine büyük bir dünya ki içinde her zaman bize yarayacak bir şey var. Yoga her derde deva olabilir, yeter ki onu doğru uygulamayı bilelim!

hayatın zıtlıkları ve denge

Standard

Kış mevsimi iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladı. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Kışı sevmiyorum. Kış ayları geldi mi moralim bozuluyor ve kendimi mutsuz hissediyorum. Ruh halim derslerime de yansıyor. Yaz aylarında yerinde duramayan öğretmen gidiyor; yerine ağırbaşlı ve sakin bir öğretmen geliyor. Kış gündönümünü yaşadığımız hafta biraz hareketlenmeye karar vermiştim. Her ne kadar kendimi mutsuz hissetsem de, kış gündönümünü yaşadığımız hafta boyunca derslerimde biraz daha canlı ve hareketli olmayı kafama koymuştum ve derslerimde kış gündönümüne uygun akışlar ve asanalara odaklanmaya niyet etmiştim. (Bu konuda ayrıntılı bilgiye https://burcuyircali.wordpress.com/2014/12/21/kis-aylarinda-yoga/ linkinden ulaşabilirsiniz)

2009-2010 tum fotolar 726

Geçen hafta özel ve grup derslerime bu ruh haliyle gittim. Bir tarafım sabahları yatakta miskinlik yapmak ve tüm gün evde yayılmak isterken, bir tarafım ise canlı, hareketli ve enerji dolu dersler yapmam gerektiğini hatırlatıyordu bana. En sonunda, bu gündönümünü 108 “surya namaskara” (güneşe selam) ile kutlamaya karar vermiştim. Yalnız bir sorun vardı. Özel ve grup derslerimde zaman sınırlaması vardı ve bir saatlik derste 108 güneşe selam serisini tamamlamamız pek mümkün değildi. En iyisi özel ve grup derslerini 54 güneşe selam ile sınırlandırmaktı. Kendimi az çok tanıyorum. Derslerde serileri kafadan saymaya kalksam kesin karıştırırdım. Ya eksik ya da fazla seri yapardık. Bunun da çözümünü bulmuştum. Fasulyeler ne güne duruyordu. Bir torba fasulye ile tuttum ders vereceğim yerlerin yolunu…
Derslere her zaman olduğu gibi meditasyon ile başladık. “Surya namaskara” akışlarına geçmeden önce kış gündönümününden, kış ayları boyunca fizyolojik ve ruhsal olarak beden ve zihinlerimizdeki değişikliklerden, Ayurveda’ya (Hint yaşam bilimi) göre bedenimizde artan “vata” oranından, bu nedenle kış aylarında yoga derslerinde köklenmeye önem vermek gerektiğinden, bedenimizi ısıtmak için kullanabileceğimiz “ujjayi pranayama”dan (ujjayi/kahraman nefesi) bahsettik. Son olarak da neden 108 tane güneşe selam yapıldığından konuştuk. Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi, 108 tane “Upanishad” (Hindu kutsal kitabı Vedaların son bölümü) metni olduğu söylenmektedir. Tanrı Shiva’nın (Şiva) ve Buda’nın 108 tane ismi vardır. Hint tespihleri “mala”larda ve Hristiyan tespihlerinde, 108 tane boncuk vardır. “Sanskrit” (eski Hint dili) alfabesinden 54 ses vardır ve 108 bu sayının iki katıdır. “Surya Namaskara” (güneşe selam) içinde dokuz tane “vinyasa” (nefesle bağlantılı hareket) vardır ve 108 bu sayının 12 katıdır. “Yoga Sutra”lar (yoga hakkındaki en eski metinler), 108 tane “sutra”dan (özlü söz) oluşur. Bir sayısı “bizden daha üstün bir varlığı”, 0 sayısı “boşluğu” ve 8 ise “sonsuzluğu” temsil etmektedir. Bir başka rivayete göre ise, güneşin çapı, dünyanın çapından 108 kat daha büyüktür.
Tüm bu bilgileri tekrar gözden geçirdikten sonra, “surya namaskara” serilerine başladık. Her beş seride bir ara vermeye karar vermiştim. Neden beş diye soracak olursanız? Bazı rivayetlere göre, evrendeki toprak, su, ateş, hava ve eter elementleri bedenimizde de bulunmakta ve bu nedenle her “asana”da beş nefes beklenmekte. Güneşe selam serilerini yaparken, her nefes alış verişte başka bir “asana”ya geçip sadece “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) beş nefes bekliyorduk. Beş seri tamamladıktan sonra ise, elleri “anjali mudra”ya (kalbin önünde dua pozisyonu) alıp “tadasana”da (dağ duruşu) nefesleri dinginleştiriyorduk.
İlk yirmi seri çok kolay çıktı. Daha sonraki serilerde katılımcılar yavaş yavaş yorulmaya ve aralarda dinlenmeye başladılar. Ben serileri yapmıyordum. Grup dersinde, öğrencilerden birinden öne geçmesini ve tüm katılımcılara örnek olmasını rica etmiştim. Ben sadece sözlü yönerge veriyor ve sınıfta dolanıyordum. Arada sırada kendime öğrencilerin arasında bir yer bulup ben de güneşe selam akışlarına katılıyordum. “Nefes al yukarı doğru uza nefes ver öne katlan. Nefes al yarı yola açıl nefes ver sağ ve sol bacak arkaya sopa. Nefes al verirken diz, göğüs çene yere (ashtangasana) nefes al kobra, nefes ver aşağı bakan köpek. Beş nefes dinlen ve nefeslerini dinginleştirip sakinleştir.” Klasik “surya namaskara” serisini yapmıyorduk. Derse yeni öğrenciler de katılmıştı o yüzden “chaturanga dandasana”lı (şınav) güneşe selam serisinin zor olabileceğini düşünmüştüm. Biz de daha kolay olan “phalakasana (sopa)-ashtangasana”lı seriyi yapıyorduk. Yine de eski öğrencileri de düşünmek lazımdı. Onlara isterlerse “chaturanga dandasana-urdhva mukha svanasana (yukarı bakan köpek)-adho mukha svanasana (aşağı bakan köpek)”li seriyi yapabileceklerini söyledim. Hatta önden arkaya, arkadan öne zıplayarak geçişler de yapabilirlerdi. Esnek olmakta fayda vardı. Herkesin bedeni, nefesi ve kondüsyonu farklıydı.
Her beş sette bir “tadasana”da dinlenirken, nefesleri dinginleştirmeleri için nefes verişlerini uzun tutmalarını tavsiye ettim. Gözlerini kapalı tutup zihni sakinleştirmeye çalışmalarını söyledim çünkü aslında beden yorulmuyordu. Bedene “yoruldun artık, bak nefesin de kesildi. Nabzın da ne kadar hızlandı. 54 tane seriyi asla tamamlayamazsın” gibi akılçeldiren mesajları yollayan zihindi. Halbuki, nefes-beden-zihin bütünlüğü kurduğumuzda, her asanayı nefesle birlikte yaptığımızda ve nefesi doğru kullandığımızda değil 54, 108 ya da çok daha fazla seri tamamlayabilirdik.
“Evet, 54 surya namaskara serisini tamamladık” dediğimde, katılımcılar inanamadı. “Galiba biz 108 güneşe selam’da yapabilirmişiz. Keşke vaktimiz kısıtlı olmasaydı!.” gibi sözleri duymak, inanın beni çok mutlu etti. Zihin sustuğunda ve nefes ile beden birlikte aktığında, başarılmayacak şey yokmuş.
Tüm ders boyunca güneşe selam yaptığımız için bir anda yere oturmak ve bedeni yerde esnetmek istemedim. Bedeni “vinyasa”lar (akış) ile soğutmak daha cazip geldi. “Surya namaskara” serilerinin arasına “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “eka pada raja kapotasana” (güvercin), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “viparita virabhadrasana” (ters savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “parsvakonasana” (yan açı duruşu) ve “prasarita padottanasana” (ayaklar açık öne eğilme) gibi asanalar ekleyip hem köklenmeye devam ettik hem de bedenin değişik bölgelerini esnettik. En son “vinyasa”da öne zıplayıp oturduk. “Dandasana” (asa duruşu) ile kalçaların üzerinde köklenmeyi hissetmeye çalıştık. “Paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ile bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını esnetip “marichyasana A” (Bilge Marichy duruşu A) ile omurgayı burguyla rahatlattık. Sırt üstü yatıp “jathara parivartanasana” (karından burgu) ile omurgayı iyice esnettikten sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dinlendik.
Dersi bitirken, hayatın zıtlıklarından ve bu zıtlıklar olmazsa mutlu olamayacağımızdan ve hayatımızda dengeyi bulamayacağımızdan söz ettim. Hayat zıtlıklar ile doluydu. Kış da vardı yaz da vardı. Eğer kış olmasaydı, yazın kıymetini bilemezdik ki!. Hayatta herşeyi olduğu gibi kabul etmek ve dengeyi bulmak dileğiyle dersi tamamlamıştık.
Peki ben hayatın zıtlıklarını kabul edip dengemi bulabiliyor muydum? Söylemesi kolaydı. Yine de önemli olan denemekti. Önemli olan deneyimlere açık olmaktı. Dersin ana fikri neydi? Zihni sustur, nefes ile bedeni uyumlu hale getir ve sadece dene…

kış aylarında yoga

Standard

21 Aralık kış gündönümü… Yılın en kısa günü ve en uzun gecesi… Kış ayları geldi mi moralim oldukça bozuk olur. Yıllardır yoga yapan ve yogayla yaşayan bir insan olduğum halde, hayatın ikiliğine (dualitesine) bir türlü alışıvermiş değilim. Aslında birçok alanda kabullenmiş durumdayım bu ikili dengeyi (dualiteyi), ama iş yaz ve kış döngüsüne geldiğinde nedense yaz benim için ağır basıyor. Açıkçası, yaz varsa kış da var söylemi benim bir türlü içimden gelerek dillendirdiğim bir söylem değil.

IMG_6821

Kış… Soğuk, karanlık, kuru ve sert… Tüm bunlar “Ayurveda” (Hint yaşam biliminde) üç beden yapısından “vata dosha”ya tekabül eder. “Vata dosha”, akla hafif, havadar ve yaratıcı gibi sıfatları çağrıştırır. Bu beden yapısının temel özelliği, değişkenliğidir. “Vata dosha”nın, en önemli görevi merkezi sinir sistemini denetlemesidir. Bu “dosha”nın dengesi bozulduğunda kaygı ve depresyondan klinik zihinsel sorunlara kadar değişik sinirsel rahatsızlıklara açık olabiliriz.

Kış aylarında, soğuk, kuru ve sert havayla birlikte, “Ayurveda”ya göre vücut tipimiz ne olursa olsun, bedenimizdeki “vata” oranı yükselir. Bedenimizdeki “vata” oranı yükseldiğinde de yapabileceğimiz en iyi şey, köklenmeye yönelik yoga asanaları yapmaktır.
Bu nedenle, kış aylarında yoga çalışmalarımızda köklenmeye ağırlık vermek ve o an ne yapıyorsak yapalım farkındalığımızı köklerde ve köklenmede tutmamız gerekir.
Vücudumuzda “vata” oranı yükseldiğinde neden köklenmemiz gerekmektedir? “Vata”, sadece soğuk, karanlık, kuru ve sert gibi sıfatları değil aynı zamanda hafif ve havadar gibi sıfatları da içinde barındırır. Dolayısıyla, bedenimizde”vata dosha” arttığı zaman, kendimizi daha hafif, havadar ve uçuyor gibi hissetmemiz çok normaldir.
Bu nedenle vücudumuzdaki “vata”yı daha da arttırmamamız aksine azaltmamız ya da bir anlamda dengelememiz gerekir. Eğer yoga çalışmalarımızda, “vata”yı arttıran ters duruşlara ağırlık verirsek, daha çok “sirsasana” (baş duruşu), “adho mukha vrksasana” (kol duruşu), “pincha mayurasana” (önkol duruşu) yaparsak, bedenimizdeki “vata”yı arttırız, zihnimizi yorarız ve kendimizi sabırsız hissederiz. Aynı zamanda hep uçuyormuş gibi bir duyguya kapılırız, kıpır kıpır olup yerimizde duramayız, bir noktaya odaklanamayız ve dikkatimiz dağılır.
Kış aylarında, kendimizi fiziksel, duygusal ve ruhsal açıdan dengelemek için, özellikle bu tarz şikayetlerimiz varsa, köklenmeye ağırlık vermeliyiz çünkü büyük bir olasılıkla bedenimizdeki “vata dosha” artmış demektir. Yogadaki ayaktaki duruşlar, özellikle “tadasana” (dağ duruşu), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen) ve “vrksasana” (ağaç duruşu), bizleri köklendiren ve “vata dosha”yı düzenlememize yardımcı olan duruşlardır. Bu ayaktaki duruşlar, gücümüzü arttırmakla kalmaz, aynı zamanda bizim ayaklarımızın üstünde daha sağlam ve dengeli durmamızı sağlar.
Aslında sadece ayaktaki duruşlarla köklenmeyiz. Amacımız eğer köklenmekse, her duruşta köklerimizi hissedebiliriz. Nasıl mı? Mesela “paschimottanasana”yı (batıya bakan duruş/oturarak öne eğilme) ele alalım. Bu duruşta, dikkatimizi oturma kemiklerimize verirsek, ve kendimizi oturma kemiklerimizden yere doğru iyice köklendirmeyi amaçlar ve bu hissi yakalarsak, yoganın otururak yapılan duruşlarının birinde de köklenmeyi sağlamış oluruz.
Aynı şekilde, arkaya eğilmeleri yaparken de köklenebiliriz. Mesela bhujangasana (kobra) ve salabhasana (çekirge duruşu) yaparken, bir taraftan göğsümüzü yukarı kaldırırken bir taraftan da karnımızdan yere iyice köklenebiliriz.
Burgular da bedenimizdeki “vata” oranının düzenlenmesine yardımcı olur. Yalnız burada dikkat etmemiz gereken bir nokta, nefesimizi tutmamamız ve nefesimizin rahatça ve özgürce akmasıdır. Eğer nefesimiz özgür, rahat ve bütün değilse, o zaman vücudumuzdaki “vata dosha” artar.

Kış aylarında, soğuk havayla birlikte soğuk algınlığı, nezle ve grip olma ihtimalimiz arttığı için göğüs kafesini, boğazı ve sinüsleri açan asanalara odaklanmak da faydalı olabilir. Bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile ısıttıktan sonra, “ustrasana” (deve), “dhanurasana” (yay) ve “salabhasana” (çekirge) gibi arkaya eğilmeler ile göğüs kafesini açabilir; “salamba sarvangasana” (omuz duruşu) ve “matsyasana” (balık) gibi asanalar ile de boğazı temizleyip arındırabiliriz.

Tüm bu bedensel yoga asanalarının yanında, “ujjayi pranayama” (ujjayi/kahraman nefesi) ile bedeni ısıtmak da kış ayları boyunca bedende artan “vata dosha”yı dengelemek için iyi bir yöntem olabilir. Kışın bedeni ısıtabilecek diğer teknikler ise, “bhastrika pranayama” (körük nefesi) ve “kapalabhati kriya” (kafatası parlatan arınma yöntemi)dir. “Kapalabhati”, bedenden balgamların atılmasına yardımcı olabilir.

Özellikle kış gündönümünde nasıl bir yoga dersi yapabiliriz? Ayaktaki asanalara odaklanmak kış gündönümü için güzel bir seçenek olabilir ya da sadece “surya namaskara” (güneşe selam) serilerine odaklanıp bedeni ısıtabiliriz. Yoga camiasında, gündönümlerini 108 güneşe selam serisiyle kutlamak bir adet haline gelmiştir. Neden 108 diye soracak olursanız? Öncelikle 108 tane “Upanishad” (Hindu kutsal kitabı Vedaların son bölümü) metni olduğu söylenmektedir. Tanrı Shiva’nın (Şiva) ve Buda’nın 108 tane ismi vardır. Hint tespihleri “mala”larda ve Hristiyan tespihlerinde, 108 tane boncuk vardır. “Sanskrit” (eski Hint dili) alfabesinden 54 ses vardır ve 108 bu sayının iki katıdır. “Surya Namaskara” (güneşe selam) içinde dokuz tane “vinyasa” (nefesle bağlantılı hareket) vardır ve 108 bu sayının 12 katıdır. “Yoga Sutra”lar (yoga hakkındaki en eski metinler), 108 tane “sutra”dan (özlü söz) oluşur. Bir sayısı “bizden daha üstün bir varlığı”, 0 sayısı “boşluğu” ve 8 ise “sonsuzluğu” temsil etmektedir. Bir başka rivayete göre ise, güneşin çapı, dünyanın çapından 108 kat daha büyüktür.

Şu an yaşamakta olduğumuz soğuk, kuru ve sert kış aylarında, kendimizi yeryüzüne, toprağa, zemine köklendirmeye çalışarak bedenimizdeki “vata dosha”yı düzenleyebiliriz. Ayakta duruşları yaparken, bir yandan yere iyice köklenip, bir yandan da tabanlarımızdan yükselen enerjiyi fark etmeye çalışmalıyız. Bir taraftan kendi enerjimizi aşağı doğru akıtırken, öteki taraftan da yeryüzünün, toprağın, zeminin bize verdiği ve yerden yükselen enerjiyi her yoga duruşunda hissetmeye odaklanmalıyız.
Köklenmek, hayatın en temel esaslarından biridir. Herkes, herşey bir yere ait olmak, köklere sahip olmak ister. İşte kış ayları köklenmemiz ve aidiyetimizi geliştirmemiz için hepimize bir fırsat… Hayatta ikili bir denge (dualite) varsa, ayaklarımızın yerden kesilmesi gereken ana kadar — yani yaz aylarına kadar– köklenmeye devam etmeliyiz. Ne de olsa köklenmenin sonunda ayaklarımızın yerden kesileceği günler de gelecek.

bel fıtığına karşı ne tarz yoga?

Standard

Yoga yıllardır hayatımın bir parçası… İlk başladığım zamanlarda haftada iki-üç defa yoga derslerine katılmak bana yetiyordu. Eğitmenlik kursuna katılıp da kendi kendime asana akışları yapmaya başladığımda haftada iki-üç gün bana yetmemeye başladı. Neredeyse her gün, beş dakika bile olsa, bir yoga akışı yapmak istiyordum. Bedenim yoga istiyordu. Böylece bir-iki asana bile olsa günüm yogasız geçmemeye başladı. Ta ki bir buçuk ay öncesine kadar…

2009-2010 tum fotolar 682

Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Bir buçuk aydır kasık ağrısı çektiğimi ve bu ağrının zaman içinde bacaklarımın yanına, kalçamın arkasına — tam olarak sakruma — ve ayak tabanlarıma kadar yayıldığını anlatmıştım. En sonunda teşhis konuldu. Maalesef günümüz rahatsızlığı: Bel fıtığı. Rahatsızlığın henüz başında yakaladığımız için şanslıymışım. Doktor çok ciddi boyutta olmadığını, ilaç tedavisi ve doğru hareketlerle bu rahatsızlıktan kurtulabileceğimi söyledi. Yaşasın!

Teşhis konulduktan sonra, yoga eğitimlerim boyunca tuttuğum notları tekrar gözden geçirdim. Özellikle omurga ile ilgili olan eğitimlerimi… Hani insan kendine konduramaz ya, aslında ağrılarım en başından beri “bel fıtığı” sinyali veriyormuş. Ben anlayamamışım bir türlü. Notlarıma göz attığımda fark ettim.

Öncelikle bel fıtığı neydi? Bunu araştırdım. Omurlarımız, önde silindire benzeyen yuvarlak bir yapı, ortada bir kanal ve arkada da yanlara doğru çıkıntıları olan kemik parçalarından oluşur. Bu çıkıntılar omurların arasında eklem oluşturur. Omurların ön kısımlarının arasında kıkırdaktan oluşan yuvarlak süngerimsi yapılara “intervertebral disk” adı verilir. Bu diskler omurların arasında bir yastık vazifesi görerek omurgadaki basıncı yayar ve şoku azaltır. Omurların üst üste binmesini engeller ve sinir köklerine basıyı azaltır.

Disklerin güçlü fibroz dış kısmı ve jöle benzeri “nukleus pulposus” adında bir orta kısmı vardır. Bel fıtığı, yastıklama görevi gören ve omurgaya esnekliğini veren bu disklerin yerinden oynaması sonucu olur. Yerinden oynayan disk, omurilik içinden geçen ve vücudun pek çok noktasına beyinden gelen mesajları ileten sinirlere baskı yapar. Bu bası, bele ve bacağa yayılan elektrik çarpması gibi keskin ağrıya neden olabilir. Zamanla uyuşukluk, duyu ve kuvvet kaybı da görülebilir.

Bilgilerimi tazeledikten ve sindirdikten sonra ne tarz bir spor ve yoga çalışması yapmam gerektiğini düşünmeye başladım. Doktor, yürüyüşe devam edebileceğimi söyledi. Yoga ve esnetmeye bir süre daha ara vermemi tavsiye etti. Karın ve sırt kaslarını güçlendirmek faydalıydı.

Bunun üzerine günlük programımda küçük değişiklikler yaptım. Yürüyüş bandında yürümeye devam ediyordum ama daha yavaş bir hızla yürüyordum. Yokuş yukarı yürümüyordum. Eliptik bisiklete ara verdim. Karın kaslarımı sırt üstü yatarak çalıştırıyordum. Ayaklarımı 90 derece yukarı kaldırmıyordum. Oblik kaslarımı çalıştırmıyordum çünkü yanlara eğilince iyi hissetmiyordum.

Bedenimi esnetmeye ve yogaya gelince… “Stretching” derslerine girdiğimde, “blok” ve “bolster” gibi yoga ekipmanlarından faydalanıyordum. Öne eğilirken, minicik de olsa dizlerimi büküyordum. Bedenimi “fleksiyon”a sokmuyordum. Yani öne eğilirken omurgamı yuvarlamıyordum. Mutlaka “aksiyel ekstansiyon” yaparak öne eğiliyordum. “Aksiyel ekstansiyon”, omurganın doğal eğilimlerinin aynı anda düzleştirilmesi diğer bir deyişle servikal lordoz (boyun çukuru), torakal kifoz (sırt kamburu) ve lumbar lordozun (bel çukuru) ortadan kaldırılması, omurganın düzleştirilmesi ve omurga boyunun uzamasıydı. Benzer şekilde, burgu yapmadan önce de omurgamı iyice yukarı doğru uzatıp omurgamı çok hafif döndürüyordum. Sırt kaslarını güçlendiren “full back” dersi ise benim için çok faydalı bir dersti. Bu derste de “blok” ve “bolster” kullanıyordum. Öne eğildiğimizde omurgamı aksiyel ekstansiyonda tutup düz bir omurga ile sakroiliak eklemden eğiliyordum. Yarım kiloluk “dumbell” kullanıyordum. Zorlandığımı hissettiğimde ise ağırlığı bırakıp çalışmaya devam ediyordum. Yani kendime az çok bir program belirlemiştim. Öyle ya da böyle spor yapıyordum. Yogaya ise ara vermiştim. Uzun bir süredir kardiovasküler çalışmalarımdan sonra “yin yoga” yapıp bedenimi esnetiyordum. “Yin yoga” bir asanada en az üç dakika bekleyip derin bağ dokularına kadar esneten bir yoga tarzıydı. Çoğunlukla öne eğilmelerden oluşuyordu ve omurga hep “fleksiyon”daydı. Yani benim teşhis sonrası durumumda yapmamam gereken asanaları içeriyordu. Bu nedenle, yoga pratiğime ara verdim. “Hatha” ya da “vinyasa” yoga yapabilirdim ama doktor bir süreliğine bedenimi esnetmememi tavsiye etmişti. Ters duruşlara da ara vermek zorunda kaldım. Karın kaslarımı her ne kadar sıksam da, ters duruşlarda omurgamı “muz” pozisyonuna sokma riskim vardı. O yüzden “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) ve özellikle de “pincha mayurasana” (ön kol duruşu) benim için bir süreliğine hayal oldu. Ara sıra “sirsasana” (baş duruşu) yapıyorum. Ama duvar destekli…

Bel fıtığından muzdarip bir öğrenci dersinize girdiğinizde ve dersin başında size bunu söylediğinde nasıl bir cevap verirsiniz? Bu güne kadar sadece kitabi bilgi vermişim. İnsan kendi hissetmediğinde, karşısındakine verdiği bilgi sadece kitabi oluyormuş meğer… Sahi bu öğrencilere ne tavsiye ediyordum? “Öne eğilirken omurgayı iyice uzatıp kalçadan öne eğilin. Omurgayı yuvarlamayın. Öne eğilmelerde dizleri hafifçe bükün. Arkaya eğilirken ve burguları yaparken de omurgayı iyice uzatıp ondan sonra eğilin ya da bükülün.” Kuramsal olarak doğru. Peki ya gerçek hayatta?

Bel fıtığından muzdaripsem ve yoga derslerine katılıyorsam, en başta dikkat edeceğim şey öne eğilmeler… Dizleri büküp “sternum”u (iman tahtası) öne doğru uzatıp başın tepesinden öne uzayıp beli düz bir şekilde tutarak öne eğilmek gerek… Yani kuyruksokumunu geriye doğru itip beli düz tutup omurgayı uzatarak… Bu süreçte omurgayı yuvarlamaktan kaçınıyoruz. Öne eğilmelerde bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını esnetmeyi amaçlıyoruz. Yerde sırt üstü uzanarak da bacakların arkasındaki kasları esnetebiliriz. Ağrının çok yoğun olduğu zaman, yere uzanıp bacakları tek tek 90 derece havaya kaldırıp yoga kemeri ile bacakların arkasındaki kasları esnetebiliriz (supta padangusthasana). Ya da kalçayı duvara yaslayıp bel altına bir bolster alıp bacakları duvara yaslayıp “hamstring” kaslarını bu şekilde rahatlatabiliriz (viparita karani).

Arkaya eğilmeleri yaparken de omurgayı iyice uzatmalıyız. Akut bel ağrısı hissettiğimiz zamanlarda arkaya eğilme yapılmamalıdır. Bel sorunu yaşayan kişiler ise dikkatli yapmalılardır. “Ardha bhujangasana” (bebek kobra) ya da “sphinx” (sfenks) duruşları sadece göğüs kafesi altına kadar bedeni kaldırarak yapılabilir. Ağrı hissettiğimizde hemen duruştan çıkmalı ve dinlenmeliyiz. Bu duruşlarda rahatsak “bhujangasana”yı (kobra) deneyebiliriz. “Ardha salabhasana” (yarım çekirge) ya da “salabhasana” (çekirge) duruşları da yapabileceğimiz arkaya eğilmeler arasındadır. Sadece göğüs altına kadar kalkıp sırt kaslarını çalıştırmak için kolları teslim olmuş şekilde yanlara açmak ve öne uzatıp geri çekmek bedeni rahatlatabilir.

“Tadasana” (dağ duruşu) omurgayı doğal kıvrımlarına sokmamıza yardımcı olduğu ve özellikle de kuyruksokumunu içeri almamızı sağladığı için bel fıtığını iyileştirme sürecinde kullanabileceğimiz bir duruştur. Karın kaslarını güçlendiren asanalar da bu süreçte başvurabileceğimiz duruşlardır. Burgular ise kimilerine iyi kimilerine kötü hissettirebilir. Bu nedenle, burgu yapmamız gerektiğinde ellerden bedeni çevirmemek gerekmektedir. Omurgayı yukarı doğru iyice uzatıp tüm kıvrımlarını düz bir hale getirdikten sonra (aksiyel ekstansiyon) bedeni göbek deliğinden sağa ve sola çevirmeliyiz. Bedeni burguya soktuktan sonra ellerimizi yere koyabiliriz. Böylece burguyu sadece torakal (sırt) omurlarından yapıp ağrı hissettiğimiz yerde hemen bir adım geri çekilebiliriz.

Madem yoga bu kadar rahatlatıcıydı ve her soruna iyi gelebiliyordu, ben neden kendimi sakatlamıştım? Belki uzun zamandır “yin yoga” çalışmak ve omurgamı çok uzun süredir “fleksiyon”a sokan asanaları yapmak bu soruna sebep oldu. Belki yoğun bir şekilde ters duruş çalışmam bedenime zarar verdi. Üst üste duvara zıplamak, kol duruşuna, ön kol duruşuna sıçramak… Belki de yürüyüş bandında yokuş yukarı hızlı yürümek ve koşmak… Ya da “yin yoga” sırasında kendimi çok huzurlu hissedip meditasyona geçmem ve ne kadar uzun süredir o asanada hareketsiz kaldığımı fark etmemek… Acıyı hissetmemek…  Rahatsızlığımın sebebi aşırı yoga pratiğim bile olsa, bu sorunu yine yoga ile çözebileceğimi de biliyorum. Yoganın engin dünyasının bedenimi iyileştirecek asanalar ve çalışmalar barındırdığını da biliyorum. Bedenimin, “ruhumun evi” olduğunu ve benim onu hor kullandığımın da farkındayım. Ama uyandım. Fark ettim. Şimdi tek yapmam gereken, engin yoga dünyasının içinden bana faydalı olacak uygulamaları seçmek ve onlar üzerine yoğunlaşmak…

hiç aklımda yokken dersim nasıl meditatif hale geldi?

Standard

Yaklaşık bir buçuk yıldır yoga dersi vermekteyim ama henüz hiç bir dersimde öğrencilerime meditasyonu deneyimletmemiştim. Geçen günkü dersim bizim için bir ilkti. Nedendir bilmiyorum. Belki hiss-i kablel vuku belki de o gün gerçekten benim de böyle bir derse ihtiyacım vardı. Denge üzerine yoğunlaşmaya karar vermiştim derse gitmeden önce. Yine akışımız denge üzerineydi ama daha çok konsantrasyona ve meditasyona yönlenmeye karar vermiştim.

BEN_4569

Ders başında müziği ayarladım. Öğrencilerimden istedikleri bir meditasyon oturuşuna geçmelerini istedim. Aslında aklımda meditasyon deneyimlemek yoktu. Birden ortam beni meditasyona itti. Günün stresini atmaları için öğrencilerime ilk başta burundan nefes alıp ağızdan nefes vermelerini ve bunu üç kere tekrarlamalarını söyledim. Nefesle rahatladıktan sonra, omuzlarını geriye ve aşağı doğru ittirip kulaklarından uzaklaştırmalarını ve omurgalarını dik tutmalarını hatırlattım. Artık meditasyona hazırdık. Fazla sözlü önergeye girmeden sadece nefese odaklanmalarını istedim. Gözler kapalıyken zihin dururdu ve nefese de odaklanıldığında anda kalmak çok daha kolay olurdu. Uzun değil sadece beş dakika kadar meditasyon deneyimledi öğrencilerim. Sonra yavaş yavaş oturduğumuz yerde lateral (yanlara) esneme, hafif bir burgu ve pelvik tilt ile devam ettik.

Ardından ayağa kalkarak “surya namaskara” (güneşe selam) ve “chandra namaskara” (aya selam) ile bedenimizi ısıtmaya başladık. Bunu “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “parsvakonasana” (geniş açı), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı baş dize) , “parivritta parsvakonasana” (ters geniş açı), “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle) ve “anjaneyasana” (alçak hamle) gibi ayakta kalça ve göğüs açıcı asanalar takip etti.

Kalça ve göğüs açıcı asanalara odaklanmamızın sebebi dersin zirve duruşunun “ardha chandrasana” (yarım ay) ve “parivrtta ardha chandrasana” (ters yarım ay) duruşu olmasıydı. Zirve duruşumuz bir denge duruşu olduğu için de öncesinde biraz dengemizi test etmek istedim.

Denge deyince, ilk akla gelen zemini sağlam kurmak. O nedenle öğrencilerimi “tadasana”da (dağ duruşu) beklettim bir süre. Önce ayak başparmaklarını yerden kaldırmalarını ama bunu yaparken diğer tüm parmaklarını yerde tutmaya çalışmalarını istedim. Sonra tam tersini, yani ayak başparmağını yerde tutarken diğer tüm parmakları kaldırmaya çalıştık. Ardından tüm ayak parmaklarını yerden kaldırırken bir dağ gibi sağlam durmaya çalıştık. “Tadasana”da doğru duruşu öğrenebilmek için ağırlığı ilk önce ayak parmaklarına sonra topuklara ve en son da tam orta noktaya vermeyi deneyimledik. Sonunda köklendik. Şimdi sıra birkaç denge duruşu denemeye gelmişti. “Garudasana” (kartal), “vrksasana” (ağaç), “urdhva prasarita eka padasana” (ayakta bacakları ayırma/split) bunlardan bazılarıydı.

Dersin ilk yarısında, yani zirve duruşuna hazırlanırken, öğrencilerin dikkatini çektiğim bir nokta daha vardı. Bir yılı aşkın süredir onlarla birlikte yoga yapmaktaydık. Ne kadar geliştiklerini görebiliyordum ve bu beni çok mutlu ediyordu. Artık asanaları daha özenli yapma ve asanalar arasında “su gibi”, “sessiz”, “kolay” ve “yumuşak” akmalarının zamanı gelmişti. Neden mi bahsediyorum?  Hani vinyasa akışlarında “ardha uttanasana”dan (yarım öne eğilme) “chaturanga dandasana”ya (şınav) zıplıyoruz ya, işte bu zıplayışı “paldır küldür”, “güm pat” gibi sesler çıkarmadan “yumuşacık” yapmaktan bahsediyorum. Aynı şekilde “adho mukha svanasana”dan (aşağı bakan köpek) öne zıplarken de aynı yumuşaklığı hissetmek. Sanki evde bir bebek uyuyormuş da biz bu boş zamanı sessizce bebeği uyandırmadan yoga yaparak geçirmek istermiş gibi… Yumuşakça bir asanadan diğerine akmak… Bu arada nefesi doğru ve etkin kullanmak… Öğrencilerimin arasına girdim. Ben de onlarla birlikte akmaya başladım. Öyle bir uyum sağlamıştık ki anlatamam.

Bu, öğrencilerim için yeni bir deneyimdi. İlk defa bu kadar yumuşak akışlar denemiştik. Karın kaslarını etkili kullanmak, bir asanadan diğerine yumuşakça geçişler ve sakin ve huzurlu nefesler… Dersin başında kısa bir meditasyon… Her şey dersin sonunda yaratmak istediğim etkiye katkıda bulunuyordu.

Zirve duruşundan sonra birkaç dengeleyici ve ters duruştan sonra sıra geldi “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme duruşu). Bugüne kadar bu grupla tüm derslerimde savasana sırasında sözlü yönerge veriyordum. Ayaklarınız rahat, bacaklarınız rahat gibi ayaktan başın tepesine kadar tüm bedeni tarayarak sözlü yönergelerle ve ardından yanlarına giderek öğrencilerimin bedenlerini masaj ile gevşeterek savasana yaptırıyordum. Bu sefer farklı bir ders istedim. Dersin teması farkındalık yaratmaktı. Tüm ders boyunca asanalar arası nefesin yardımıyla yumuşak geçişler yapmıştık ve bu nedenle bu dersin “savasana”sı da farklı olacaktı.

Savasana için sözlü yönerge vermeyeceğimi, anda kalmak için benim derslerde yaptığım gibi ayaktan başın tepesine kadar bedeni taramanın ya da nefeslere odaklanmanın iyi bir yöntem olduğunu hatırlattım. O derste savasanaya hiç müdahale etmeyeceğimi ve öğrencilerime kendi deneyimlerini yaşamalarını istediğimi söyledim. Kendi hallerine bıraktım onları ve müziği ayarladım. Yaklaşık beş dakikalık bir parçaydı. Kendim de “savasana”ya geçtim. Gözlerim kapalı, bedenim rahat, inanılmaz bir deneyimdi. Sanki öğrencilerimin ve benim enerjilerimiz birleşmiş ve etrafa yayılmıştı. Tamamen konsantre oldum ve meditasyona daldım diyebilirim. Şarkı bitti ve benim öğrencilerimi uyandırmam gerekiyordu ama kendim meditasyondan kalkmak istemiyordum ki. Kısık bir sesle yönergelere başladım ama yönergeleri dinlemeyebilirsiniz ve kendi istediğiniz zamanda uyanabilirsiniz diye de söyledim. Çünkü belki beden, zihin ve ruh henüz uyanmaya hazır değildi. Tıpkı benimki gibi… Yine de önce nefese yönlenin ardından ufak hareketlerle bedeni uyandırın, bacakları göğsünüze doğru çekin gibi “savasana”dan klasik uyanma yönergelerini verdim. Sonunda gözler hale kapalıyken oturma pozisyonuna geçtik. Avuç içlerini birbirine sürtüp ateş elementini canlandırıp gözlerimizin üstünü kapattık. Sonra elleri yavaşça aşağı kaydırarak göğüs önünde birleştirdik. Dersi bitirmeden önce birkaç cümleyle denge ve farkındalık üzerine dikkat çektim ve sonunda gözlerimizi açıp dünyaya geri döndük.

Öğrencilerimden aldığım geri bildirim inanılmazdı. Renkler gördüklerini, tamamen gevşediklerini, hiç mi hiç uyanmak ve kalkmak istemediklerini söylediler. Neden böyle olmuştu? Ben de onlarla birlikte meditasyona yatmıştım. Asanaları farkındalıkla yaparak ve denge ve nefese odaklanarak kendimizi gevşemeye ve meditasyona hazırlamıştık. Her şey bedeni, zihni ve ruhu hazırlamakla ilgiliydi. Sen vermek istediğin enerjiyi tüm ders boyunca işle ve neler olabileceğini ders sonunda gör… Farkında ol, nefese odaklan ve öğrencilerinle etkileşim içinde ol… Sonuç? Bilmiyorum ama denemeye değmez mi sizce?