Monthly Archives: Ağustos 2014

pol…

Standard
İki haftadır nerelerdeyim? İki haftadır hayatımın en zor dönemlerinden birini geçiriyorum. Tatildeyim. Yaşadığım şehirden kilometrelerce uzaktayım. İnzivadaydım diye de düşünebilirsiniz. Çok iyi vakit geçiriyordum. Kendime zaman ayırıyordum. Yazılarımı yazıyordum. Kitap okuyordum. Sahilde kimi zaman yürüyordum kimi zaman ise bisiklete biniyordum. Yüzüp sörf yapıyordum. Gerçekten de ihtiyacım vardı böyle bir tatile. Gece hayatına fazla katılmadan, dinlenerek ve içime dönerek… Ta ki iki hafta öncesine kadar…
903886_10151511415218812_1463427462_o
İki hafta önce emektar köpeğim rahatsızlandı. Daha önceki bir yazımda da bu konuya değinmiştim. (Bu yazıya https://burcuyircali.wordpress.com/2013/11/03/neden-kaybetmekten-korkariz/ linkini tıklayarak ulaşabilirsiniz) Dedim ya, yaşadığım şehirden kilometrelerce uzaktaydım ve köpeğimi arabaya bindirip o halde kendi veterinerine götürme imkânım da yoktu. Bulunduğum sahil kasabasında bir veteriner buldum ve köpeğimi ona götürmeye başladım. Köpeğim çok yaşlı olduğu için bedeni artık iflas ediyordu. Bir yeri düzeltelim derken bir yeri bozuyorduk. Ama tabii ki vazgeçmedik. Her şey kuru mamasını yememesiyle başladı. O günlerde hava da iyice ısınmıştı. Nem de cabası. Bir de yemekten kesilince, karaciğer ve böbrek sorunları tekrar baş gösterdi. Veterinerde serum vermeye başladık. Hatta veteriner bana da öğretti. “Her gün on beş yirmi dakikalık bir yolu getirip bu köpeğe eziyet etme ve yorma. Bak çok basit. Böyle yapacaksın” diyerek bana serum takıp çıkarmayı gösterdi. Köpeğime de ne seviyorsa onu yedirmemi tavsiye etti. On günlük süreç böyle başladı.
Her sabah erkenden kalkıp köpeğime serum bağlıyordum. Serum sonrası gezdiriyordum. Bu arada onu sevdiği yemeklerle beslemeye başladım. Baktım toparlıyor. Serum iyi geldi. Su içmeye ve yemek yemeğe başladı. İçimden “üçkâğıtçı köpek. O kötü mamaları yemiyorsun da tavuk, et, poğaça, simit yiyorsun” diye söyleniyordum.
Ancak geçici bir iyileşmeymiş. Köpeğim su içmeyi kesti ve ben serumu sabah akşam vermeye başladım. Yemeğini de tabağının içinden yiyemediği için kalaylı kâğıt üzerinde burnunun dibine getiriyordum. Ancak öyle yiyordu. Kimi zaman da elimle besledim.
Günler birbirini kovalıyordu. Bir gün dışardan geldiğimde dört ayağı yanlara açık vaziyette yığılmış buldum köpeğimi. Ağlıyordu. O kadar korktum ve üzüldüm ki! Ben de onunla birlikte ağlamaya başladım. Kucağıma aldım, sevdim, okşadım, öptüm, güzel sözler söyledim. Sakinleştirmeye çalıştım. Yemek yemeğe devam ediyordu ama su içmiyordu. Karaciğer ve böbrek değerleri yüksek olduğu için de bol su içmesi gerekiyordu. Ara ara zorla su içiriyordum. Bu arada eşimi çağırdım. O yaşadığımız şehre geri dönmüştü. Bu gidişatın sonu belliydi. O yüzden onun da yanımda olmasını istiyordum. Beş gün sonra gelecekti.
Son iki gün çok sıkıntılı geçti. Eve geldiğimde köpeğimi baygın buldum. Su içiremedim, yemek yediremedim. Hemen veterinere götürdüm. Ateşi yükselmişti, vücudunda enfeksiyon vardı ve bilinci kapanmıştı. Biraz serum ve ilaçla hayvancığı rahatlatmaya çalıştık. Biraz da uyuşturucu verdi doktor geceyi rahat geçirelim diye. Eve geldiğimde, köpeğim sanki ayılmıştı. Ya da ayılmamıştı ama hiç durmadan ağlıyordu. Sanırım çok acısı vardı. Tüm gece sevdim, okşadım, öptüm, güzel sözler söyledim. Bir ara uyandı ve yemek istedi. Sabaha karşı yemek yedirdim ona. Su içirdim.
Ertesi sabah veterinere gittik. Köpeğim sürekli ağlıyordu. O ağladıkça ben de ağlıyordum. İçim parçalanıyordu. Eğer son dönemlerin böyle geçeceğini bilseydim, hiç köpek sahibi olur muydum diye düşünüyordum. Ben ağladıkça veteriner bana: “Aslında siz biraz sakinleştirici kullansanız” diyordu. Biliyordum, artık köpeğin son günleriydi. Ama eşimin gelmesine daha üç gün vardı. Veterinerden köpeğimi üç gün daha yaşatmasını istedim. Köpeğimiz eşime daha düşkündü. Onunla aralarında özel bir bağ vardı. O yüzden eşim mutlaka yanımızda olmalıydı. Veteriner, köpeğime uyuşturucu verdi biraz uyusun diye. Çünkü farkındaydı; köpek artık yaşam belirtisi göstermiyordu. O sabah serum verilirken ellerimle biraz daha besledim onu. Sevdim, okşadım…
Eve geldiğimizde, köpeğin soluk alışverişi bile değişmişti. Çok zorlanıyordu. Sanki üç gün daha yaşatmak için hayvana eziyet ediyordum. Dayanamadım. Eşimle konuştum. O karar hayatımda verdiğim en zor karardı. O anda kuzenim devreye girdi. Daha sakin olduğu için o konuştu eşimle. Hayvana eziyet ettiğimizi, artık huzura kavuşturmak gerektiğini söyledi. Eşim de kabul etti.
Öptüm, kokladım, sarıldım, sevdim, okşadım, vedalaştım… Ve ruhu huzura kavuştu. O beden artık o ruhu taşımıyordu. Ruhun uçması ve özgürleşmesi gerekiyordu. Ve ruhu özgürleştirdik. “Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) misali…
Bu yazıyı yazarken neden böyle oldu diye düşünüyorum. Neden yalnızdım? Neden tüm bu sorumluluğu tek başıma yüklenmek zorunda kaldım? Sanırım biraz büyümem gerekiyordu. Biraz olgunlaşmam. Ölümü bu kadar yakından yaşamam. Hayatın dualitesini (zıtlıklarını ve ikiselliğini) fark etmem. Ölümü de yaşam gibi kabullenmem. Yaşam varsa ölüm de var. Derslerimde ve yazılarımda sürekli bu konulardan bahsetsem de, teori başka uygulama başkaymış. O kadar kolay kabullenilemiyormuş. Ne olursa olsun, o bedene, o ruha bağlanıyormuş insan. Hep yanında olsun istiyormuş. Hep yanında olacağını, ömür boyu birlikte olacağını düşünüyormuş. Tüm bu yaşadıklarım bana başka ne mi öğretti? Bağlarımı kesmeyi öğrenmem gerektiğini. Bağımlı olmamam. Bağlılıklarımı gözden geçirmem ve kendimi biraz özgürleştirmem. Her ne kadar bağlarımı kestiğimi, bağımlılıklarımdan kurtulduğumu ve bağımlı olmadığımı düşünsem de, aslında ne kadar da bağlı ve bağımlı olduğumu… O gün ben ne yaptım? Köpeğimin ruhunu özgürleştirdim. Onunla bağlarımı kopardım çok acı da olsa. Şimdi sıra kendi bağımlılıklarımdan kurtulup bağlarımı kesip kendimi biraz özgürleştirmek de…
Reklamlar

deneye deneye…

Standard
Ters duruşlara bakış açımı iki şey değiştirdi. Biri, bir yoga stüdyosunda derslere başlamam, orada değerli bir eğitmen arkadaşımla tanışmam, onun bana verdiği tavsiyeler, bakış açımı değiştirmesi ve bildiği herşeyi ve öğrendiği her yeni bilgiyi benimle paylaşması; ikinci ise deneye deneye, çalışa çalışa, üstüne gide gide korkularımı yenmem… Tabii ki bu süreç o kadar da kolay ve kısa bir süreç değildi. Yaklaşık altı ayımı aldı.
20140725_101723
Her şey bir gün bahsettiğim eğitmen arkadaşımla sohbet ederken başladı. Ona kafa duruşunu (sirsasana) yapabildiğimi ama bir türlü ön kol duruşu (pincha mayurasana) ve kol duruşunu (adho mukha vrksasana) beceremediğimi söyledim. O da onun yanında denememi istedi. Ben her zamanki gibi duvarda yarım kol duruşuna geçtim ve bacaklarımı tek tek duvardan ayırmaya çalıştım. Eğitmen arkadaşım, “ama Burcu, sen en zor kol duruşu varyasyonunu deniyorsun. Kabul, bu şekilde kol kaslarını geliştirirsin ve omuz kuşağına yığılmamayı öğrenirsin ama duvardan uzaklaşman çok uzun zaman alır.” Haklıydı. Ben iki yıldır debelenip duruyordum. Ben ise, “ama duvarı bir destek olarak görüp ona karşı zıplayamıyorum. Önümde engel var. Kafamı duvara çarpacakmışım gibi hissediyorum. Kendimde duvara zıplayacak gücü görmüyorum. Çocukluğumdan beri en korktuğum şey bu. Olmuyor, yapamıyorum işte.” Zihnim zaten bir kere “olmuyor”, “yapamıyorum” demişti. Ben sınırlarımı zorlasam da, olmayacaktı. Bu kadar basit.
Bunun üzerine arkadaşım beni çalıştırmaya başladı. Karın kaslarımı güçlendirecek bazı asanalar gösterdi ve sonrasında kol duruşunu yapmanın çeşitli yollarını. Ve bana her gün çalışmamı tavsiye etti. “Mutlaka, her gün çalışmalı. Her gün denemelisin. Bir gün olacak.” Hadi bakalım hayırlısı…
Eve geldiğimde internetten derin bir araştırma yaptım. Kol duruşuyla ilgili bir sürü video izledim. Arkadaşımın tavsiyelerine bunları da ekledim. Karın kaslarımı daha da güçlendirmek için videolar izledim.
Ertesi gün hummalı bir çalışma başladı. Sabah kardiovasküler ve ağırlık çalışmamı yapar yapmaz, yoga matımı (minderi) duvara yakın yerleştirdim. Önce karın güçlendirici asanalar ve serilerle başladım. Karın kaslarımın güçlü olduğunu sanırdım. Hiç de öyle değilmiş. Yoga videolarında izlediğim karın güçlendiricileri çalışmaya başladıktan sonra karnımın aslında hiç de sandığım gibi güçlü olmadığını gördüm. Karnımın her bir kasını çalıştırmaya odaklandım. Alt karın, üst karın, oblikler…
Karın çalıştıktan sonra sıra kol duruşuna çıkmak için yapmam gereken çeşitli serilere geldi. “Uttanasana”da (ayakta öne eğilme) baş parmağın ucuna yüklenip tek tek bacakları yana kaldırma, “prasarita padottanasana”da (bacaklar ayrı öne eğilme) zıplama ve bir saniye bile olsa kolların üstünde dengede kalma, “adho mukha svanasana”dan (aşağı bakan köpek) öndeki bloğun üzerine “bakasana” (karga) pozisyonuna zıplama, “uttanasana”dan “chaturanga dandasana”ya (şınav) adeta “uçar” gibi kalçayı havaya kaldırarak zıplama ve “adho mukha svanasana”dan “uttanasana”ya benzer şekilde zıplama… En son da duvarda kol duruşuna zıplama…
Benim için en zoru duvara karşı kol duruşuna zıplamaydı. Bir yandan “adho mukha vrksasana”yı bir yandan da “pincha mayurasana”yı deniyordum. Zıplıyorum zıplıyorum, ayaklarım bir türlü duvara ulaşmıyor. Korkuyorum. Ne var ki? Duvara zıplıyorum. Düşme ihtimalim yok ki!.. Bunu bana üyesi olduğum spor klübündeki fitness eğitmenlerinden biri söyledi. “Burcu, ne korkuyorsun? Savur ayaklarını. En fazla ayakların duvara çarpar. Ne olabilir ki?”  Haklıydı. Ne olabilirdi ki? Ama gel gör de bunu bana anlat. Daha doğrusu zihnimi ikna et.
Günler böyle geçiyordu. O sıralarda spor klübündeki bir arkadaşım bana yardım etmeyi teklif etti. “Sen zıpla, ben senin ayaklarını yakalayım. Böyle böyle alışırsın.” Belki de haklıydı. Denemekten bir şey kaybetmezdim. Ters duruşlardaki bir sonraki aşama böyle başladı. Her sabah arkadaşım bana yardım ediyordu. O gelmeden yarım saat önce tesise geliyordum ve rutin karın kası ve ters duruş çalışmalarımı yapıyordum. O geldiğinde de beni tutuyordu.
Bir süre de böyle geçti. “Yok olmuyor. Ben ömrüm boyunca bu duruşları yapamayacağım.” Aklımın içinde sürekli bu düşünceler uçuşuyor ve tabii ki ters duruşlar benim için hayal oluyor. Hatta size daha komik bir şeyden bahsedeyim. Spor tesisinde karşımda ayna varken, iyice heyecanlanıp zıplayamıyordum bile. Aynada kendimi kollarımın üstünde duvara zıplamaya çalışırken görünce, duruş benim için iyice imkansızlaşmıştı.
Günler geçti, aylar geçti. Bir gün özel dersime gittim. Öğrencimin hazırlanıp gelmesini beklerken, hadi duvara zıplayım dedim. Özel dersin öncesinde de anaokulunda çocuklarla yoga dersim vardı. O kadar yorulmuştum ki!. Niye şimdi kol duruşu deniyordum ki? Şeytan mı dürtmüştü? Matımı yerleştirdim duvar kenarına ve başladım zıplamaya. Bir zıplama, iki zıplama, üç zıplama. O ne? Bacağımın teki yardım almadan duvara değdi ve o noktada bir saniye mi iki saniye mi bekledim!.. Hadi devam öyleyse. Zıpla, bir daha zıpla, bir daha zıpla!.. Ben kollarımın üzerindeyim. Bana mı öyle geliyor? Hayır, kollarımın üzerindeyim. Ayaklarımı duvara dayadım ve birkaç nefes kaldım öyle… Henüz ayaklarımı duvardan ayırma aşamasına gelmedim. “Hadi sevgili öğrencim, gir içeri. Gör beni. Bu bir rüya olmasın. Gerçekten de duvar destekli de olsa kol duruşuna çıktım mı? Ne olur birisi görsün beni? Beni doğrulasın.”
20140618_102647
O gün, çalışmalarımın meyvesini almaya başladığım gündü. Azmetmiştim ve çok çalışmıştım. Hergün çalışmıştım. Sabah akşam demeden. Ne zaman bir derse gitsem, dersten önce duvarın kenarına geçip ters duruş çalışıyordum.
Bu ilk kol duruşundan sonra ne mi oldu? Yılmadım. Çalışmaya devam ettim. Dediğim gibi, derslerimden en az yarım saat önce stüdyoda oluyordum ve çalışıyordum. Kol duruşuna ön kol duruşunu da ekledim. Bir onu, bir onu çalışmaya başladım. Bu duruş içinde aynı aşamalardan geçtim. Önce ayaklarım duvara yaklaşmıyordu bile. Sonra sonra bacaklarımı biraz daha fırlatmaya başladım. Ve bir gün duvara ulaştım. Sonra hem “adho mukha vrksasana”da hem de “pincha mayurasana”da duvardan ayaklarımı ayırmaya çalıştım. Önce tek tek, sonra ikisi birlikte… Çalıştım ve çalıştım.
Tabii ki, bununla da yetinmedim. Sırada “sirsasana II” (tripod baş duruşu) vardı. Baş duruşunu yapabiliyordum ama tripod varyasyonunda zorlanıyordum. Kafamın tepesi acıyordu. Matım çok inceydi. Ona da çare buldum. Başımın altına havlu yerleştirip matımı kalınlaştırıyordum. İnanır mısınız? Bu duruşu da özel dersime gittiğimde yaptım. Orası benim için tılsımlı bir yer galiba.
Baş duruşuna iki bacağımı da göğüs kafesine doğru çekip çıkıyordum. Yani bacakları tek tek fırlatmıyordum. Kontrollü ve karın kaslarımı kullanarak. Ayrıca duvarın yanındaydım ama duvara değmiyordum. Sadece duvarın bana verdiği güveni hissetmek iyi geliyordu. Belki de ortada yapsam olacaktı ama duvar kenarında duvara değmeden denemek daha güvenliydi.
Ve son olarak, “sirsasana II”den “bakasana”ya (karga) geçmeyi denemeye başladım tabii ki duvar kenarında. Oldu. Gerçekten de oldu. İlk başta bacaklarımı tekrar dirseklerime yerleştiğimde başımı kaldırmakta zorlandım ama “bandha”ları (kilit) kullandığımda, oldu.
Tüm bu süreçte ne oldu diye soracak olursanız, her yerim morardı. Özellikle dirseklerimin arkası, triceps (arka kol) kaslarımın olduğu yer. Dirseklerim aşındı. Kafamı defalarca duvara çarptım. Başımın tepesi sızladı. Bedenimi bayağı hırpaladım yani. Tabii ki duruşlara alışana kadar. Alıştıktan sonra o kadar da sorun olmadı. Bedenim gevşedi ve zihnim rahatladı. Bacaklarım duvardan ayrılmaya başladı. Kimi zaman “pincha mayurasana”yı duvar kenarında denerken, gerçekten ayaklarım duvara değmeden duruşa girdim. Ama zihnim bu sefer de “ayaklar duvara” komutuna alışmıştı ya… Panikleyip hemen ayaklarımı duvara yaslıyordum. Halbuki, o an asanayı yapabilmiştim. Olması gerektiği gibi, duvar desteği olmadan, acele etmeden, yumuşak ve rahat bir şekilde… Yok, anladım. Başıma ne gelirse bu zihinden…
Sonuç? Hala çalışıyorum. Sürekli deniyorum. Pes etmiyorum. Yeni yeni asanalar deniyorum. Kol denge duruşlarına odaklanıyorum. Ters duruşların hepsini ardı ardına yapıyorum. Amacım ne mi? Bir gün desteksiz ve duvardan uzak bir şekilde, kol ve ön kol duruşunda matın ortasında durabilmek… Baş duruşunda oldu. Neden “adho mukha vrksasana” ve “pincha mayurasana”da olmasın?

başka ne isteyebilirdim ki?

Standard
Yoga eğitmeni olmanın en zor yanlarından biridir kendi pratiğine zaman ayıramamak… Bazen dersler o kadar çok üstüste gelir ki, bir de bakmışsınız bir iki haftadır yoga matınızın (minderi) üzerine geçememişsiniz. Ya da kendi kendinize yoga yapıyorsunuzdur; biraz içinize dönmek istemişsinizdir; kendinizle baş başa kalmak istemişsinizdir ama biri yanınıza gelir ve sizinle yoga yapıp yapamayacağını sorar. İşte tüm bunlar yoga eğitmeni olmanın cilveleri… Ama tatlı cilveleri…
2009-2010 tum fotolar 309
Son zamanlarda yoğunlaşan derslerimden dolayı yoga pratiğim biraz sekteye uğradı. Malum yaz mevsimi… İki arada bir derede kaldım desem yeridir. Havalar sıcaklaştı. Güneş insanın içini ısıtıyor. Ben de güneşi çok seven ve yaz mevsimine aşık birisi olarak ister istemez bu havadan çok etkileniyorum. Üye olduğum spor tesisine gittiğimde hep kararsız kalıyorum. Bir saat kardiovasküler çalışmamı tamamlayıp hemen ardından havuz başına mı gitsem yoksa tembellik etmeyip yoga mı yapsam? Tabii ki bu kararı verdikten sonra ne tarz bir yoga yapsam sorusuyla karşı karşıya kalıyorum. Malum bir terazi olarak oldukça kararsız bir insanım. Kendimce şöyle bir çözüm buldum. Kardiovasküler çalışmanın ardından, önce akış yoga yapıyorum ve özellikle arkaya eğilmeleri ve ters duruşları çalışıyorum. Sonra yavaş yogaya geçiyorum. Hem asanalarımı hem de tavrımı “yin”leştirip, yavaşlatıp sakinleştiriyorum. Bir de sevdiğim müzikleri dinledim mi, keyfime diyecek yok.
Yine böyle bir gündü. Kardiovasküler çalışma ve ağırlık antrenmanından sonra mindere geçtim. Kırk beş dakika kadar ters duruşlara ağırlık verdim. Yazılarımı takip ediyorsanız, bu aralar ters duruşlara yoğunlaştığımı da biliyorsunuzdur. Yani ters duruşlar benim “olmazsa olmaz”ım. “Sirsasana II” (tripod kafa duruşu), “pincha mayurasana” (ön kol duruşu) ve “adho mukha vrksasana”yı (kol duruşu) ardı ardına denedim. “Pincha mayurasana”dan “bakasana”ya (karga) geçmeye çalıştım. Belki on beş, yirmi kere denedim duruşları.
Yorulduğumu hissettiğim an yin yogaya başladım. Oturdum minderin üzerine. Kardiovasküler çalışma sonrası çok çalışan kaslarımı esnetmeye karar verdim. Özellikle ön bacak ve arka bacak kaslarım, kalçamın içi ve dışındaki kaslar… Bir de omurga… Ön bacak kaslarım için “half saddle” (yarım eyer) ve “saddle” (eyer), arka bacak kaslarım için “half butterfly” (yarım kelebek) ve “caterpillar” (tırtıl), kalçamın içindeki kaslar ve kasık kaslarım için “dragonfly” (helikopter böceği) ve “frog” (kurbağa), kalçamın dışındaki kaslar için “sleeping swan” (uyuyan kuğu) ve “square” (kare) duruşlarını yaptım. Omurgamı esnetmek ve rahatlatmak için de “butterfly” (kelebek) ve “twisted roots” (dönmüş kökler) burgusunu çalıştım.
Her bir duruşta beşer dakika kaldım. Eğer asimetrik bir duruşsa, her bir tarafı yaparken duruşta beş dakika bekledim. Kulağımda sevdiğim melodiler… Gözlerimi kapattım ve ardı ardına yoga çalışmamı yaptım.
Arkaya eğilmeleri yaparken bedenim her ne kadar uyansa bile, öne eğilmelerde içime kapanıyordum. Öne eğilmeler, bilindiği gibi, kişiyi içe döndüren, kendini daha çok dinlemesine neden olan ve meditasyona hazırlayan duruşlardır. O gün arka arkaya öne eğildim. Gözlerim kapalı, kulağımda sevdiğim melodiler… Gözlerim sanki mühürlenmiş gibiydi. Kirpiklerim birbirine yapışmış da açılmıyordu sanki… İyice içime dönmüştüm ve hiç de uyanmak istemiyordum.
Kalça açıcı duruşlar olan “sleeping swan” ve “square” çalışırken de, hep öne eğildim. Diyorum ya başımı kaldırmak bile istemiyordum. Hep kendimi dinlemek istiyordum. Meğer bedenim, ruhumun ve zihnimin böyle bir çalışmaya ne çok ihtiyacı varmış. Hep bir koşturmaca içinde kendimi unutmuşum. Zihnim hep yorgun, bedenim hep bir acele içindeymiş.
Kendi pratiğimi yapıyordum yapmasına ama yanımda birileri olduğunda onları da gözlüyordum, uyarılarda bulunuyordum. Eğitmen olmanın bir cilvesi diye nitelendirebilirsiniz. Birileri yanınıza gelip de “sizin yanınızda sadece size bakarak ben de yoga yapabilir miyim?” diye sorduklarında, “neden olmasın? tabii ki!.” diye yanıt veriyorsunuz. Sonuçta amacımız yogayı sevdirmek ve yaygınlaştırmak. Ama eğitmen olduğunuz için, “ben kendi pratiğimi yapayım. Yanıma gelen kişiler de bana bakıp yapsınlar.” diyemiyorsunuz. Bir bakıyorsunuz, yanınızdaki kişinin dizi çok yanlış bir konumda. O şekilde devam ederse, dizini sakatlayabilir. Hemen uyarıda bulunuyorsunuz. Belki siz o an ders vermiyorsunuz ama yine de öğretmenlik böyle bir şey. “Aman ne olursa olsun canım” diyemiyorsunuz. Boşveremiyorsunuz. Kendinizi yanınızdaki kişiye karşı sorumlu hissediyorsunuz. Yine daldınız diyelim kendi deneyimlerinize, içinize döndünüz diyelim bir asanada. Bir an aklınıza geliyor ve gözlerinizi açıp yanınızdaki kişiyi kontrol ediyorsunuz duruşunda bir yanlışlık var mı diye.
O gün tüm bunlardan uzak bir yoga deneyimiydi. Yalnızdım. Yanıma kimse gelmemişti. Bedenim, zihnim, ruhum, nefesim hepsi bir ve bütündü ve ben içime dönmüştüm. Uzun zamandır böyle bir yoga deneyimi yaşayamamıştım. “Twisted roots” burgusu sonrası “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) yattığımda ve gözlerimi kapattığımda, bedenimi tamamıyla yerçekimine bırakabilmiştim. Bedenim iyice ağırlaşmıştı. Sadece nefeslerimi hissediyordum. Bacağım sanki benim bacağım değildi, kolum sanki başkasının koluydu. Yere iyice yayılmıştım ve yerçekiminin etkisiyle bedeni teslim etmiştim toprağa. Ruhum ise özgürdü sanki. Ne dışardaki koşuşturma ve çevreme gelip giden insanlar ne de yüksek sesle çalan müzik… Kopmuşum…
“Savasana”dan uyandığımda, yakın bir arkadaşım yanımda bekliyordu. “Sen burada dinlenirken, yanına geldim. Gözlerin kapalıydı ama yine de elimi kolumu salladım. Özellikle ellerimi göz hizanda salladım aç gözlerini bana bak diye. Ama sen hiç hissetmedin. Ölü gibi yatıyordun” dedi.
Yogayı hiç bilmeyen birisine bu sözleri söyleseniz korkabilir ama bu sözler beni çok mutlu etti. Özellikle “ölü gibi yatıyordun” cümlesi… İstediğim de buydu zaten. Bedenimi ağırlaştırıp teslim etmek ve tamamen gevşemek… Bedenimin, zihnimin ve ruhumun bir ve bütün olması… İçime dönmek ve kendimi dinlemek… Başka ne isteyebilirdim ki?