Monthly Archives: Nisan 2013

dengeli olmak!

Standard

Geçenlerde bir derste arkaya eğilmelere yoğunlaşmıştık. Dersten bir gün sonra, dışarda bir akşam yemeğinde yoga grubumdan bir öğrencimle birlikteydik. “Dersten sonra öylesine enerji patlaması yaşadım ki, tüm gün işte çalışmam yetmedi. Eve gidince her yeri tepeden tırnağa temizledim. Ama bugün her tarafım ağrıyor. Meğer yorulmuşum ama farkına varmamışım” Sence neden böyle oldu? diye sordu bana. Cevabım çok basitti: “Çünkü derste arkaya eğilmelere yoğunlaşmıştık.”

2009-2010 tum fotolar 006

Arkaya eğilme asanaları ile enerjinin ne alakası var? Arkaya eğilmeler, sırt kasları, bacaklar ve omuzları güçlendirmesi; üst sırt, göğüs, omuz ve kasıkları açması; akciğerleri genişletmesi ve solunumu geliştirmesi; bizi daha sağlam ve esnek yapması gibi fiziksel faydaların yanında bazı duygusal yararlar da sağlar. Öncelikle, yoga felsefesine göre, arkaya eğilmeler kalp bölgesini açarak birikmiş duyguların serbest kalmasını sağlar. Ayrıca, kişiyi coşturur, güçlü hissetmesine sebep olur, cesaretini artırır ve neşelendirir.

O derste neler olmuştu? Isınırken surya namaskara (güneşe selam) serilerinde “tadasana” (dağ duruşunda) geriye doğru eğilmiş, ardından chandra namaskara (aya selam) serilerinde “anjaneyasana” (alçak lunge) ile göğüs kafesimizi iyice esnetmiştik. “Anjaneyasana”yı bol bol kullanmıştık vinyasa akışlarımızda. Bunlara ek olarak, göğüs kafesimizi “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “viparita virabhadrasana” (ters savaşçı), “ardha chandrasana” (yarım ay duruşu), “parsvokanasana” (geniş açı duruşu), “ustrasana” (deve) ve “salabhasana” (çekirge) gibi duruşlarla zirve duruşumuz olan “urdhva dhanurasana”ya (köprü) hazırlamıştık. Tabii ki öncesinde “setu bandhasana” (yarım köprü) yapmıştık. Önce yarım köprü, ardından tam köprü deneyimleyip, isteyenlerin tam köprüyü ikinci bir kere daha deneyebileceğini söylemiştim.

Bu öğrencim durmak bilmedi. Ardı ardına beş altı kere denedi zirve duruşunu. Duruşta başarılıydı, sınıf da onu yüreklendiriyordu. O da vazgeçemedi duruşu yapmaktan. Hatta “viparita dandasana” (ters asa) duruşunu denedi. Yani ardı ardına arkaya eğilme asanalarını sıraladı. Doğal olarak, öğrencimi uyarma ihtiyacı duydum. “Çok fazla arkaya eğilme duruşu yaptın, enerji patlaması yaşayacaksın, yerinde duramayacaksın, coştukça coşacaksın ve baş ağrısı da çekebilirsin” dedim. Dediğim gibi de olmuş…

Öğrencim tüm gün boyunca işte mesaisinin ardından eve gidip dur durak bilmeden evi baştan aşağı temizlemiş. Sormadım ama uyku sorunu da yaşamış olabilir.

Ertesi gün, “her yerim ağrıyor, meğer yorulmuşum” dedi bana. Neyse ki başı ağrımamış. Benim cevabım basitti yine: “O kadar arkaya eğilmenin ardından böyle bir şeyi bekliyordum zaten. Dinlen bugün, yarına bir şeyin kalmaz.”

Arkaya eğilmek? Geriye bakmak, geçmişe bakabilmek, geçmişle barışık olabilmek… Tüm bunlar için yoga pratiğimizde arkaya eğilme asanalarına geniş yer vermeliyiz. Kalbimizi açabilmek ve evrene sevgi enerjisi yaymak için…

Ama tüm bu faydaları sağlarken, her zaman olduğu gibi yoga pratiğimizde dengeye önem vermeliyiz. Dengeli bir şekilde çalışmalıyız. Arkaya eğilme asanalarını yaparken aşırıya kaçmamalıyız. Birkaç arkaya eğilme duruşu yaptıktan sonra öne eğilmeler ve burgular ile bedenimizi, ruhumuzu ve enerjimizi dengelemeliyiz.

Hiç aklımızdan çıkarmamalıyız. Yoga pratiğinde olduğu gibi, hayatta da her şey dengeli olmalı. Yin ve yang dengesini, bir başka deyişle, öne eğilme ve arkaya eğilmeyi, yoga pratiğimizde ve günlük hayatımızda kurmalıyız. Aşırılıktan kaçınmalı, yaptığımız her şeyden azami yarar sağlamayı amaçlamalıyız. Ne bir enerji patlaması, ne de bir miskinlik… Her şeyin ortası, dengesi, kararı güzel… Sizce de öyle değil mi?

içimizdeki çocuk!

Standard

Yine bir grup dersindeyim. Yorucu ama keyifli bir dersin sonunda derin gevşeme ve dinlenme pozisyonuna geldi sıra… O gün kendim öğrenci olmayıp eğitmen bile olsam, “savasana” dersin en sevdiğim anı oluyor. Sanki yüzmüş yüzmüş de kuyruğuna gelmişiz gibi… Bir yaşam gibi… Isın, zirve duruşunu yap, bedenini soğut ve en sonunda derin gevşeme ve dinlenme… Bir başka deyişle doğ, büyü, hayatının en zirve noktasında ol, yaşlan ve öl… Her yoga dersi böyle bir şey aslında… Peki, o günkü dersin diğer derslerden farkı neydi?

BEN_7055(1)

Derin gevşeme pozuna geçeceğimizi haber verince sınıfta bir mutluluk gözlemliyorum. Aslında ne yalan söyleyeyim “savasana” benim de en sevdiğim duruş. Kendi kendime kaldığım ve huzur bulduğum… Sanırım herkes için böyle… O derste de güzel bir “savasana” müziği koydum ve önce sözlü yönergelerle sınıfı gevşemeye davet ettim. Ayaklardan başlayarak başlarının tepesine kadar tek tek gevşetmeleri gereken noktaları hatırlattım.

Kendi deneyimlerimden de biliyorum ya… Bazen sözlü yönergeler yeterli olmuyor. Zaman zaman bedenimiz gergin kalabiliyor. O ders sonunda tam bir gevşeme istiyordum ve bunu mutlaka sağlamalıydım. Sözlü yönergeleri takiben öğrencilerime masaj yaparak daha derin gevşemelerine yardımcı oldum.

Öğrencilerimin birinin yanındayken çok ilginç bir şey söyledi bana: “Ben savasanadayken çocukluğuma dönüyorum…” O anda gözlerinde yaş vardı. Aslında konuşmak istiyordu, sormak istiyordu, öğrenmek istiyordu ama o an, derin gevşeme ve dinlenme anıydı. Ona sadece seyretmesini ve izlemesini söyledim. “Savasana sonrası konuşalım” dedim ve yanından ayrıldım. Onu çocukluğu ile baş başa bıraktım belki de… Kim bilir?

Ders bitti… Aslında o an geçmişte kalmıştı tekrar dönüp konuşmadık. Sadece bana ne yapması gerektiğini sordu. Ben de sadece tanık ol, gözünün önüne veya aklına gelen her şeyi sadece izle ve seyret. Sakın peşlerinden koşma, peşine takılma, yorum yapma. Sadece izle dedim.

Şimdi soracaksınız bana? Deminden beri yazıp duruyorsun ama konunun ana fikrine gelemedik bir türlü diye… Aslında geldik. “Çocukluk”… Tüm yazı bununla ilgiliydi aslında. Malum iki gün sonra Cumhuriyet’imizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “hiçbir zaman büyümeyen biz çocuklara” armağan ettiği günü kutlayacağız tüm Türkiye’de… 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Dünyada çocuklara hediye edilen ilk ve tek bayram. Hal böyle olunca, çocukluktan bahsetmek gerek.

Öğrencim çok şanslı. Hala çocukluğunu gözlerinde mutluluk yaşlarıyla hatırlayıp izleyebiliyor. Çocuk olmak, çocukluk aslında o kadar keyifli ve güzel ki… Ama nedense Türk toplumu olarak biz, hep büyümek ve olgunlaşmak isteriz. Çocuk olmaktan hiç hoşlanmayız. Çocukluğumuzu yaşayamayız.

Aslında, içindeki çocuğu hep canlı tutanlar asla yaşlanmazlar. Çocukluk deyince, tabii ki çocuk gibi sorumsuz davranmaktan bahsetmiyorum. Çocuk olmak… İnsanlar ne der ya da beni nasıl değerlendirir diye düşünmeden kahkahalarla gülebilmek ya da üzgünsen gerçekten, ağlayabilmek… Tüm duygularını saklamadan gösterebilmek… Anı yaşamak… Duygu biriktirmemek… Açık olmak ve doğruları söylemek… Bir çocuk “ayıp” nedir bilmediği için içinden geldiği gibi konuşur. Bugüne kadar hiç bir çocuğa darıldınız mı size söylediklerinden dolayı?

İnsanlar ne der diye düşünmeden, canın o an dans etmek istiyorsa dans etmek, şarkı söylemek istiyorsa bağıra bağıra şarkı söylemek, takla atmak istiyorsa takla atmak… Yani alışılagelmiş bir insandan farklı olmak… Hayatın tadını çıkarmak… Eğlenebilmek, gülebilmek, kahkahalar atabilmek, sevgini gösterebilmek, ağlayabilmek…

Cesur olmak… Korkusuzca takla atmak, zıplamak, hoplamak, duvardan duvara atlamak… Neredeyse “düz duvara bile tırmanmak.” Çocuklar korku nedir bilmezler çünkü içlerinde sadece sevgi duygusu vardır. Korku, büyüdükçe geliştirdiğimiz bir duygudur çünkü… Çocuklar, sadece sevgi beslerler ve o yüzden de cesurdurlar. Ya büyüdükçe ve içimizdeki çocuğu kaybedince? İşte o zaman korku sarar çevremizi, uzaklaşıveririz çocukluktan…

İçimizdeki çocuk… Herkesin içinde bir çocuk vardır ama ne yazık ki günlük hayatın koşturmaları içinde “aaaa koskoca adam” ya da “aaaa koskoca kadın” gibi cümleler duymamak için hep onu bastırırız. O çocuğu hep sustururuz, sonuçta o çocuk da bize küser ve bir daha asla ortaya çıkmaz.

“Savasana”… Derin gevşeme ve dinlenme pozu… İçimizde yaşadıklarımızın tüm saflığı ile ortaya çıkarabilen bir duruş… Kendimizi tamamen teslim ettiğimiz ve her şeyi kabullendiğimiz bir asana… Belki de o yüzden, çocukluğumuz ya da içimizdeki çocuk ortaya çıkabiliyor. İçinizdeki çocuğu her daim hatırlamanız, onu canlı tutmanız ve ona bir şans daha vermeniz dileğiyle…

yoga sakatlar mı?

Standard

Genellikle yogaya ya fiziksel rahatsızlık ve sakatlıklar ya da duygusal ve ruhsal yüklerimiz yüzünden başlarız. Bir doktor ya da arkadaş tavsiyesi ile. “Ayyy şekerim, yogaya bel ve boyun ağrılarımdan kurtulmak için başladım ve şu an kendimi çok iyi hissediyorum, tüm ağrılarım geçti.” Evet, gerçekten de yoga asanalarını doğru hizalanma ile, kendi bedenimizi izleyerek ve onun suyuna giderek ve öğretmenimizin uyarılarını da dikkate alarak yaparsak, yoga bizi hem fiziksel rahatsızlık ve sakatlıklarımızdan hem de duygusal ve ruhsal yüklerimizden arındırır ve bize kaliteli bir yaşam sağlar.

2009-2012

İlkbahar aylarını doyasıya yaşıyoruz ya… Tam bir ilkbahar… Bir gün hava günlük güneşlik, pırıl pırıl, ılıman ve insan neredeyse ertesi gün deniz kıyısına gitme planları yapıyor, ertesi gün bir bakıyorsun hava yağışlı, kasvetli, soğuk ve tam kıştan kalma bir gün gibi… İnsanın canı evden çıkmak istemiyor.
İşte bu sebeple, geçenlerde bir dersimi arkaya eğilmelere ayırmak istedim. Yani, bir arkaya eğilme asanasını, “urdhva dhanurasana” (köprü) dersimin zirve duruşu olarak kullanmaya karar vermiştim. Dersime yeni gelen bir öğrenci de vardı. Öncelikle herkese görüşmeyeli bir sağlık sorunları ya da herhangi bir sakatlıkları olup olmadığını sordum. Birden öğrencilerimin birinden “belim biraz rahatsız, incitmişim” diye bir cümle durdum. Kendisine bugün yoğun bir arkaya eğilme deneyimleyeceğimizi ancak bu asananın daha kolay ve beli için sorun yaratmayacak bir alternatifi de olduğunu ve kendisinin bugünlük risksiz olan bu duruşu deneyimlemesini rica ettim.
Derse, kısa bir meditasyonla başladık. Bağdaşta oturduğumuz yerde, sağa sola esnemeler, hafif burgular ile devam ettik. Kedi-inek esnemesi ardından ayağa kalktık, surya namaskara (güneşe selam) serileri, chandra namaskara (aya selam) serileri, golden seed (altın tohum) akışı ile ısındıktan sonra, hafif hafif göğüs kafesi ve bacak önündeki kaslarımızı açmaya yönelik asanalar yaptık. Dersin ilk yarısı bitmişti ve sıra zirve duruşunu deneyimlemeye gelmişti. İki öğrencim zaten “urdhva dhanurasana”yı yapıyordu. Onlardan duruşta daha derinleşmelerini rica ettim, kollarını bükük kullanıyorlardı, düzeltmeye çalışmalarını istedim. Bacaklarını bedenlerinden biraz daha uzağa, minderin önüne doğru yürüterek daha derin bir arkaya eğilme deneyimlemelerini söyledim. Yeni gelen öğrencime döndüm, baktım o da kendinii kaldırmış yerden. Duruşta biraz daha derinlemesi için yanına gittim. Bacaklarımından tutturup göğüs kafesini daha da esnetmesine yardımcı oldum. O arada, sınıfa şöyle bir göz gezdirirken, belinden rahatsız olduğunu söyleyen öğrencimin, “setu bandhasana” (yarım köprü) deneyimleyeceği yerde, başını yere koyarak “urdhva dhanurasana” yapmaya çalıştığını gördüm. Hemen yanına gittim ve kendisine, belinin zaten rahatsız olduğunu bu duruşu yapmaya çalışarak ağrıyı ve acıyı çoğaltabileceğini, sadece ve sadece “setu bandhasana” denemesini rica ettim.
Hemen filmi ileri sarıyoruz. Bir sonraki ders iki gün sonraydı. Ne mi oldu? Dersi iptal ettik. Yani tabii ki sadece öğrencimin bel ağrısından dolayı değil, diğer öğrencilerimin de toplantısı ve işleri yoğunmuş o yüzden. Ancak, bel ağrısı da çok etkili oldu.
Peki neden böyle bir olay yaşandı? Hani yoga sakatlamazdı. Gerçekten de yoga sakatlar mı? Evet sakatlar. Eğer kendi bedenimizi tanımazsak, sınırlarımızı bimezsek, hizalanma kurallarına dikkat etmezsek, öğretmenin uyarılarını dinlemezsek, pek tabii sakatlanabiliriz. Belki bir ay, iki ay, üç ay sakatlanmayız, ama mutlaka bir gün sakatlanabiliriz.
Peki yoga asanalarını yaparken sakatlanmamak için nelere dikkat etmeliyiz? Öncelikle, yoga felsefesini asla ama asla aklımızdan çıkarmamalıyız. Hiçbir şeyde aşırıya kaçmamalıyız. Hırslı olmamalıyız. Hırsımızı kontrol altına almalıyız. Bunlar bir şey ifade etti mi size? Evet, yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı Ashtanga Yoga’sının etik bir kuralı olan “aparigraha” kuralına uyarak, yogada sakatlanmayı önleyebiliriz. “Aparigraha”, en basit anlamıyla biriktirmemek demek, ancak hırslı olmamak ve sahiplenme arzusunun olmaması anlamına da geliyor. Yani, ulaşamayacağımız bir nokta için kendimizi paralamamak demek. Yoga yaparken, mütevazi ve iddiasız olmak demek. İşte sakatlanmamak için ilk kuralımız bu.

2009-2010 tum fotolar 684

Örnek verecek olursak.. Ayak bileğimi yoğun spor yaparken üç kere sakatladım. “Padmasa” (lotus) oturuşu yaparken, iki ayak bileğimi de yoğun bir şekilde çevirmem gerekiyor. Eğer bu oturuşu yapmaya ısrar edersem, ayak bileğimi tekrar tekrar sakatlayabilirim çünkü zaten orada bir sorun var. Bu nedenle, sakatlığımın ya da eksikliğimin farkındayım ve zorlamıyorum. Belki bir gün yapabileceğim ama şu an hırslanıp ayak bileğimi daha da sakatlamak ve sonuçta hiçbir şey yapamayacak duruma gelmek istemiyorum.
İkinci kural ne olabilir sizce? “Avidya” desem, size birşey çağrıştırır mı? “Avidya” ne demekti? En basit tabiriyle, cahillik demek. Yoga asanalarını yaparken, “cahillik” bizi nasıl sakatlar? Eğer ne yaptığımızı bilmiyorsak, ne yaptığımızın farkında değilsek, öylesine yapıyorsak, hizalanma kurallarını unuttuysak, felsefeyi unuttuysak ya da aldırmıyorsak, o zaman yoga bizi sakatlayabilir. Öncelikle, kim olduğumuzu bilmemiz gerek, neler yapabiliyoruz, ne kadar yapabiliyoruz. Ya da gerçekleri görebiliyor muyuz, yoksa kör mü olduk? Kendimizle iletişim halinde miyiz, onu dinliyor muyuz, onun isteklerine cevap verebiliyor muyuz, ya da gerektiğinde onu dinleyip, bir adım geri gidebiliyor muyuz? İşte karşınızda ikinci kural. Bu kurala uyduğumuzda, asanaların oldukça güvenli olduğunu düşünüyorum.

2009-2010 tum fotolar 682

Diyelim ki dizimiz rahatsız. Zaten birçok öğrenci dizlerinden sıkıntı çekiyordur. Diz eklemimizi korumamız için öncelikle tüm ayaktaki duruşlarda diz ile ayak bileği arasındaki açıyı 90 derecede tutmamız gerek. Bir başka deyişle, dizimiz ayak parmak uçlarını geçmeyecek. Bu kuralı her zaman hatırlamalıyız. Yerdeki duruşları yaparken ya da dizimizi yere koymamız gerektiğinde, tam diz ekleminin üstünde durmamalıyız. Dizimiz ile kalça eklemimiz arasındaki açıyı biraz büyütmeli ve diz kapağının biraz üstünü yere koymalıyız. Yine de acı hissediyorsak, o zaman diz altına bir battaniye koyarak dizimizin daha rahat etmesini sağlamalıyız.

Ya da belimiz mi rahatsız. Özellikle son dinlenme ve rahatlama duruşu olan “savasana”da dizlerimizin altına bolster (yastık) koyup, kendimizi gevşetmeyi deneyebiliriz. Bir başka seçenek de, ayaklarımızı duvara dayayıp (viparita karani) bu sefer belin altını bolster ile desteklemek olabilir. Görüldüğü gibi, yoga sakatlamak çok, rahatlatmaya ve şifalandırmaya yönelik bir felsefe.
Gelelim üçüncü kurala. Bu kural tamamen bizim irademizin dışında bir sakatlanma sebebini ortaya koyuyor. Öğretmen etkenini. Öğretmenimizin de kendi “hırsları” ya da “cahilliği” olabilir. Yani, öğretmen de “aparigraha” ve “avidya” kurallarını unutmuş olabilir ve bu kuralları göz ardı ederek sizi duruşta düzeltmeye ya da derinleştirmeye kalkabilir. Düşünün o zaman ne olabilir? Biraz açalım bu konuyu. Diyelim ki, öğretmenimiz çok esnek ve aynı zamanda da güçlü ve onun yapamadığı ve yapamayacağı bir asana yok. Asanaları sınıfa gösterirken, tam yoga dergilerindeki gibi bir duruş sergiliyor. Peki o zaman ne olabilir? Eğer sınıftaki öğrenciler de, “aparigraha” ve “avidya” kurallarından yoksunsa, öğretmeni taklit etmeye çalışırlar ve işte yeni bir sakatlık sebebi. Ya da öğretmen, öğrencilerini düzeltirken, hırslarının kurbanı olup, mütevaziliği elden bırakıp, öğrencinin sınırlarını göremeyip, duruşta onu sınırlarının ötesine iterse, yine bir sakatlıkla karşı karşıya kalırız.

Bırakın yogayı, günlük hayatta bile sakatlanma riskimiz var. Merdivenden inerken boşa basıp ayağımızı burkabiliriz ya da otobüse koşarken düşüp bir yerimizi incitebiliriz. Yani, yoga asla sakatlamaz gibi bir iddiada bulunamayız. Ancak, yoga asanalarında sakatlanma riski diğer birçok aktiviteye göre daha azdır. Yeter ki, bu üç kuralı hep aklımızda tutalım. Hırslı olmayalım, kendi sınırlarımızı bilelim, ve bu sınırların içinde kendi kendimize kalalım ve gerekirse öğretmeni bile sokmayalım. Öyleyse sizce yoga sakatlar mı?

kalçamız şehir hayatından nasıl etkilendi?

Standard

Yoga pratiğine başladığım zaman beni en zorlayan duruşlardan biriydi kalça açıcılar. Yıllardır hep sandalye koltuk üzerinde yaşamaya alışmış biri olarak yere oturmak ve bağdaş kurmak başlı başına güçtü ancak bir de katıldığım yoga dersi, kalça açıcılara odaklandı mı halimi bir görmeliydiniz. Hani neredeyse ters duruşlar mı kalça açıcılar mı diye sorsalar, ters duruşları bile tercih edebilirdim. En azından hoplardım, zıplardım, yapmaya çalışırdım, düşerdim, kalkardım ama o düşmeler bile bana kalça açıcıların verdiği acıyı hissettirtmezdi. Neden kalça açıcı duruşlar bu kadar zorluydu?

20130412_125930

Herşeyden önce, batılılaştıkça anatomik olarak kalça açıklığımızı kaybetmeye başlamıştık. Bugün herhangi bir köye giderseniz, oradaki insanların kalçalarının esnek olduğunu görürsünüz çünkü köyde yaşayan insanlar bağdaş kurmaya, yerde oturmaya ve günümüzde fitness salonlarında “squat” adı verilen ve yogada “malasana” (dua tespihi/çelenk duruşu) olarak adlandırılan oturuşa oldukça yatkındırlar. Bu tarz oturuşlar ve duruşlar onların günlük hayatlarının bir parçasıdır.
Büyük şehirlerde yaşayan bizlere gelince, bizler sandalyelerde ve koltuklarda oturmaya başladıktan sonra yerde oturma kültürünü unuttuk. Tabii ki bedenimiz de unuttu. Hatırlayın, bedene ne verirsek beden onu alırdı ve biz bedeni koltuk ve sandalyelere oturtmaya başladık ve beden kalça esnekliğini yavaş yavaş kaybetmeye başladı çünkü koltuk ve sandalyede oturarak kalça eklemimizi sadece fleksiyonda tutmaya başladık. Yani kalça eklem açımızı sürekli daralttık daralttık ve daralttık. Oysa eskiden yerde oturduğumuz zamanlarda, kalçalarımızın açısını büyütebiliyorduk, kalça eklemimizi içe veya dışa döndürebiliyorduk. Kalça kas ve eklemlerimizin bir hareket kabiliyeti vardı yerde oturulan zamanlarda. Sandalye ve koltuklarla birlikte bu hareket yeteneğini kaybetmesek bile azalttık.
Tüm bunlara ek olarak, bir de şehir hayatıyla birlikte kendimizi yoğun spora verdiysek… Mesela, koşuyorsak, yürüyüş yapıyorsak, kayak kayıyorsak, dağlarda trekkinge gidiyorsak, spor tesislerindeki kardiovasküler derslere sık sık katılıyorsak, spinning derslerinde boy gösteriyorsak, kalçalarımızın hareket kabiliyetini iyice azalttık demektir.
Öncelikle kalça eklemine bir göz atalım ki, kalça esnekliği ne demek onu bir açıklığa kavuşturalım. Kalça eklemi, femur (uyluk kemiği) başının kalça kemiğinde asetabulum adı verilen eklem yuvasına oturmasıyla oluşur. Uyluk kemiğine birçok kas tutunur. İşte kalça açıcı duruşlar bu kasları esneterek, kalça eklemini rahatlatmayı ve duruşumuzu düzeltmeyi amaçlar.
Sandalye ve koltuk yaşamımıza ek olarak, yoğun sportif aktiviteler içindeysek, özellikle bacağımızı kaldırmaya yarayan kalça fleksör kaslarımızın kısa ve gergin olduğu anlamına gelir. Kalça fleksör kasları dediğimiz zaman, “psoas major”, “iliacus” ve “rectus femoris” kaslarından bahsediyoruz. Eğer bu kaslarımızı esnetmezsek, pelvisin (leğen kemiğimiz) açısı ve dengesi bozulur ve bu da öncelikle belimizin postürünü ve zaman içinde de tüm postürümüzü etkiler. Özellikle bel oyukluğumuzu (lumbar lordozumuzu) arttırır ve bel ağrısına neden olabilir. Üstüne üstlük gergin kalça fleksör kasları, arkaya eğilme kabiliyetimizi de kısıtlar.
Genel olarak hatırlamamız gereken tek bir şey var, kalçalarımızı öne doğru bükersek (fleksiyona sokarsak), psoas kasımızı kısaltırız. Oysa kalçamızı arkaya doğru esnetirsek, psoas kasımızı açar, uzatır ve esnetiriz.
Bu nedenle kalça fleksör kaslarımızı, özellikle “iliopsoas” kasını esnetmek çok önemlidir.  “Anjaneyasana” (yarım ay duruşu/alçak lunge pozu), “uttan pristhasana” (kertenkele) “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “urdhva dhanurasana” (köprü), “supta virasana” (yerde kahraman duruşu) ve “eka pada raja kapotasana” (güvercin) duruşları ile bu sorunu çözmek çok mümkün.
Kalça ekstansör kaslarımızın esnek veya gergin olması da bizim kalça açıcı duruşlarda rahat veya rahatsız hissetmemize neden olabilir. Kalça ekstansör kasları dediğimiz zaman, bacağımızı arkaya doğru açmamıza yardımcı olan kaslardan, özellikle “hamstring” kaslarımızdan bahsediyoruz. Bu kasların gerginliği, torasik kifozumuz (kamburumuz) artmasına neden olur. Tabi ki, bu kasların sıkı ve gerginliği öne eğilmemizi de kısıtlar. “Janu sirsasana” (baş dize/yarım kelebek) ve “paschimottanasana” (batıya bakan duruş) gibi yoga asanaları ile bu kaslarımızı esnetebiliriz.
20130412_125946

Aynı şekilde, kalçayı dışa veya içe çeviren kaslarımızın gergin olması da duruşumuzu etkiler. Bu kaslar “piriformis”, “obturator internus”, “gamellus”, “gluteal” ve “adductor”  kaslardır. Kalçayı dışa çeviren kaslar gerginse dizler ve bacaklar dışa doğru dönerken, kalçayı içe çeviren kaslar esnek değilse, dizler içe doğru döner. “Eka pada raja kapotasana” (güvercin), kare duruşu, iğneden iplik duruşu, “gomukhasana” (inek başı duruşu), “mandukasana” (kurbağa), “upavista konasana” (geniş açı duruşu) ve “baddha konasana” (kelebek) bu kaslarımızı esnetmemize yarayacak belli başlı asanalardır.
Kalçaların hareket kabiliyeti oldukça çok olduğu için, bir de kalça addüktör (orta hatta yaklaştıran) ve abdüktör (orta hattan uzaklaştıran) kaslardan da söz etmemiz gerekir. Gergin addüktör kasları da dizlerin içe doğru dönmesine neden olurken, abdüktör kaslarının sıkılıığı dizleri dışa doğru çeker. Abdüktör kasları, özellikle “gomukhasana” (inek başı duruşu) ile esnetebiliriz. Oysa, addükter kasları “upavista konasana” (geniş açı duruşu) ve baddha konasana (kelebek) duruşları ile gevşetmek mümkündür.
Şu ana kadar sadece kalça ekleminin fiziksel boyutdan bahsettik. Şimdi bunun ötesine geçer ve konuya bir de duygusal açıdan bakmayı denersek, kalça açıcı duruşların bir başka boyutuna daha geliriz. Kalçalarımız, duygularımızı, özellikle nefret, öfke, endişe, üzüntü ve depresyon gibi olumsuz duyguları, biriktirdiğimiz yerlerdir. Bu nedenle, kalça açıcı duruşları yaparken zaman zaman duygusal patlamalar yaşamamız çok mümkün. Aynı şekilde, bu duruşlara yoğunlaşarak zaman içinde olumsuz duygularımızdan arınmamız ve kendimizi daha özgür, mutlu ve gevşemiş hissetmemiz de…
Tüm bu sebeplerden dolayı, kalça açıcı duruşlara yoga çalışmalarımızda sık sık yer vermeliyiz. İsüed vinyasa ister hatha yoga yapalım, kalça açıcı asanaları elimizden geldiğince tüm yoga çalışmalarımıza eklemeliyiz. Tabii ki, yin yogaya ağırlık verirsek, bu yoga tarzı özellikle kalça bölgesini hedef aldığı için, daha çabuk fiziksel ve duygusal açılma ve rahatlama hissetmemiz mümkün.
Yoga pratiğine başladığım zaman beni en zorlayan duruşlardan biriydi kalça açıcılar. Sebebini gerçekten bilmiyorum. Sadece sandalye ve koltuk üzerinde oturup, yoğun spor yapmaktan kaynaklı mıydı? Yoksa duygusal birikimlerin sonucu muydu? Ya da her ikisi de beni alıkoyuyordu bazı yoga asanalarını yapmaktan… Zaman içinde ne mi oldu? Hayır, asla vazgeçmedim spordan. Spor hala hayatımın önemli bir bölümünü oluşturuyor. Yürüyüş bantı, eliptik bisiklet, kürek ve kardiovasküler dersler… Ben bunlardan vazgeçemiyorum. Ne gibi bir çözüm mü buldum? Kendimi yin yogaya adadım. Vinyasa ve hatha da çalışıyorum ama haftanın en az iki günü yin yoga ile kalça fleksörlerimi, kalçamı dışa ve içe çeviren kasları ve bunlara ek olarak bacak arkası kaslarımı esnetiyorum. Kazancım mı? Kalçalarımın gerçekten esneyebildiğini gördüm. 20130412_130012Yogaya ilk başladığımda güvercin duruşunda, kalçalarım havadayken şimdi neredeyse yere değmek üzere… İğneden iplik duruşunu yaparken kalçamın dışında hissettiğim acı neredeyse yok oldu ve ben duruşun biraz daha ileri seviyelerini denemeye başladım. Padmasana (lotus) oturuşu benim için hayaldi. Yarım padmasana bile bana çok uzaktı. Halen padmasanayı başaramadım, ama yarım padmasana yapabiliyorum artık. Hanumanasana (split/Maymun Tanrı duruşu) yaparken çok havada kalıyordum, ama artık yere daha yakınım.
Tüm bunlar ne mi ifade ediyor? Yoğun ve ciddi bir çalışmanın herşeyden önemli olduğunu gördüm. Zihni susturmak gerektiğini anladım. Bedeni dinlemem gerekiyormuş ve bedene ne verirsen, beden onu alabiliyormuş. Sadece biraz sabırlı olmalıymışım. Sabırla, nefesime odaklanarak, duruşlara zaman ayırarak, yavaş yavaş fiziksel olarak gelişebilirmişim. Ya duygusal açıdan? Belki de iş hayatından uzaklaşmam, stresten uzak yaşamam, elimden geldiğince duygu ve düşüncelerimi ifade etmem ve kendimi akışa bırakmam da etkili olmuştur kalça açıcıları sevmem de… Belki de kalça açıcı asanalar artık benim en sevdiğim duruşlardır. Kim bilir?

neden yorgunuz, neden değiliz?

Standard

Yoga asanalarını yaparken ya da herhangi bir spor aktivitesi içindeyken kendinizi yorgun hissettiniz mi hiç? Ya da bir gün bir bakmışsınız bir buçuk saatlik bir yoga dersi bitmiş ve siz belki bir buçuk saatlik bir ders daha çıkarabilecek durumdasınız? Neden böyle hissediyoruz acaba? Neden bazı günler kendimizi çok yorgun ya da bazen çok enerjik? En basit sebebi öncelikle günlük aktivitelerimiz, azlığı ya da çokluğu. Sonraki sebep de zihin tabii ki… Bir kere sen yorgunsun dedi mi ne yaparsak yapalım o yorgunluğu üzerimizden atamıyoruz. Peki hepsi bu mu?

Moon(1)

Aslında enerjimizi etkileyen çok önemli bir etken daha var. Birçoğumuz bu etkeni unutuyoruz. Ne bu etken diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Ay ve ayın halleri. Şimdi durup dururken neden aydan bahsediyoruz demeyin. Bugün yeni ay var. Bakın gökyüzüne, göreceksiniz.
Aslında güneş, ay, güneş ve ay tutulması ile ilgili inanışları Orta Asya inanışlarında da görmek çok mümkün. “Gök”, Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar uzanan Türkler için kutsal. Bu sebepten dolayı, gökyüzü, güneş, ay ve bazı tabiat olayları ile ilgili inanışlar ve ritüeller oluşmuştur. Türk mitolojisinde güneş, ay ve diğir gökyüzü cisimleri ile ilgili yaradılış, ay ve güneş tutulmasını izah eden çeşitli anlatılar mevcuttur.
Eski Türk inanışlarında, ay ve güneş ile ilgili inanışlar birbirinden ayrılmaz. Ay ve güneşin iki kardeş olduğuna inanılır. Güneş, ay ve yıldızlara saygı Türklerin günlük hayatını etkilemiştir. Mesela Hunlar, herhangi bir işe başlarken güneşin ve ayın durumuna bakmışlar ve önemli kararları yıldızların durumlarını da yorumlayarak vermişlerdir. Ayrıca, Türkler, Tanrı’nın koruyuculuk vasfını güneşe verdiği gibi, kağanlarına da verdiğine inanmışlar ve kağanlarını güneşle özdeşleştirmişlerdir.
Eski Türkler güneşe ve aya saygılarını destanlarında ay ve güneş isimleri kullanarak da göstermişlerdir. Örneğin, Oğuz Kağan Destanı’nda, Oğuz Kağan’ın annesinin ismi Ay Kağan, çocuklarının bazılarının isimleri ise Ay ve Yıldız’dır.
Ayla ilgili inanışlar güneşle ilgili inanışlardan daha fazladır. Muhtemelen, ay dünyaya daha yakın olduğu ve sürekli şekil değiştirdiği için. Ayın doğup batması eski Türkler’de ölüp dirilme olarak algılanmıştır. Bu nedenle, dolunay Türk halk inançlarında “yaşlanma” ya da “ölüm”, yeni ay ise “yenilenme”, “gençleşme” ve “dirilme” olarak algılanmıştır.
Yine, inanışlara göre, ay nasıra da şifadır. İlk ayı gören kişi “ayı gördüm yay gibi, nasırım erisin yağ gibi” dediği zaman, nasırının eriyeceğine inanır. Benzer şekilde, elinde siğil olan kişi, yeni aya bakarak “ayı gördüm hoş gördüm, siğilimin yerini boş gördüm” diyerek siğilin geçeceğine inanır.
Astrolojik açıdan, yeni ay zamanları, evrenin ekilme ve hazırlık yapma zamanlarıdır. Yeni ay zamanları, yeni başlangıçlarla ilgiliyken, dolunaylar devam eden olayları sonuçlandırır. Yani yeni bir işe başlamak istiyorsak, yeni ay zamanlarını tercih etmeli; bir takım şeylerden vazgeçmek veya kurtulmak istiyorsak dolunay zamanlarını seçmeliyiz. Yeni aylar eril bir enerjiyken, dolunaylar dişil enerjidir.
Kendi inanışlarımızdan belli başlı birkaç örnek verdikten ve biraz da astrolojiye değindikten sonra, ayın halleri ve yogayla ilgili bazı noktalara değinmek istiyorum. Ayın halleriyle yoganın ne alakası var? Sanırım zihninizden böyle bir soru geçiyor. Elbette ki var. Çünkü bedenimizin yüzde 70’i sudan oluşuyor. Şöyle bir fen derslerini hatırlamaya çalışın. Ay, su, gelgit… Birşey ifade etti mi? Neyse yine de ben elimden geldiğince açıklayayım.
Bedenimizin çoğu sudan oluşur. Bu nedenle, bedenimiz yeni ay ve dolunay zamanlarında, tıpkı denizler gibi, gelgitler yaşamaya çok açık. Yeni ay zamanlarında kendimizi çok güçsüz hissederken, dolunay zamanlarında güçlü hissediyoruz çünkü dolunayda bedenimizdeki “prana” (yaşam enerjisi) ayın çekim gücüyle yukarı doğru çıkıyor ve bu dönemlerde bedenimizi gereğinden fazla zorlayabiliyoruz. Dolunay enerjisi, nefes aldığımız zamana denk gelir ve bu anlarda “prana” çok güçlüdür. Bu anlar, genişlediğimiz, yukarı doğru yükseldiğimiz, kendimizi enerjik ancak sağlam bir temele basıyormuş gibi hissetmediğimiz anlardır. Bu da sakatlanmamıza sebep olabilir.
Oysa, yeni ay zamanlarında ayın çekim gücü o kadar az ki kendimizi yorgun ve güçsüz hissederiz. Yeni ay enerjisi, nefes verdiğimiz ana denk gelir ve o an bedenimizdeki “apana”nın (bedenimizde aşağı doğru akan enerji) arttığı andır. Bu an, daraldığımız ve aşağı doğru indiğimiz, kendimizi sakin hissettiğimiz ve yere sağlamca bastığımız andır.
Bu nedenle, özellikle Ashtanga yogayı, yeni ay ve dolunay zamanlarında yapmayıp bu iki ay dönemi arasında kalan zamanlarda yapıyoruz çünkü tam da o günlerde pranayı dengede tutabiliyoruz. Sadece ve sadece bedenimizi ve kendimizi korumak ve doğal döngüyle uyum içinde yaşamak amacıyla böyle bir uygulama getirmiş Ashtanga Yoga.
Ayrıca, Hatha yoga’nın iki kelimeden, yani “ha” (güneş) ve “tha” (ay) kelimelerinden, oluştuğunu da anımsamakta fayda var. Hatha yoga, hayatımızdaki değişimlere karşı bedenimizdeki enerjiyi dengelemek için yaptığımız yoga tarzıdır. Yani, bedenimizdeki güneş ve ay enerjisini, bir başka değişle, eril ve dişil enerjiyi, dengelememize ve uyumlu hale getirmemize yarayan bir yoga türüdür hatha yoga.
Aslında yazının başından beri, doğa olaylarının, özellikle güneş ve ayın, bedenimiz ve toplumlarımızdaki etkisinden bahsetmeye çalıştım. Madem ki ay ve güneş doğanın bir parçası, onunla uyumlu yaşamak da bizim boynumuzun borcu. Doğal denge ve döngülere karşı çıkmak niye? Doğa ile uyumlu bir şekilde akmak ve bir bütün olmak, yoga olmak varken…

neden bazı asanalarda rahat, bazılarında rahatsızız?

Standard

2009-2010 tum fotolar 675Hiç dikkatinizi çekti mi? Asanaları yaparken bazı duruşlarda rahat ve huzurlu, sanki bu duruş için yaratılmışsınız ve ömür boyu bu duruşta kalabilirsiniz gibi hissettiniz mi? Ya da bazı asanalarda sıkışmış, bunalmış, rahatsız ve hemen duruştan çıkmayı düşünürken yakaladınız mı kendinizi hiç? Bir süredir bu konuyu düşünüyor ve araştırıyorum. Araştırmaların sonunda bu yazıyı yazarak elimden geldiğince hem kendimi hem de sizleri aydınlatmayı umuyorum. Hadi hayırlısı…
Aslında herşey, yoga felsefesindeki “karma” inancıyla alakalı. Karma yasasına göre, yaptığımız her tür fiziksel ve zihinsel eylem er ya da geç sonuç verir ve biz de, ister bu hayatta isterse daha sonraki yeniden doğuşlarımızda, bu eylemlerin sonuçlarını çekeriz. Yani, gerçekleştirmiş olduğumuz, fiziksel ya da zihinsel her türlü eylemin etkilerini şu anki gerçek yaşam içinde görmesek bile bunlar bir sonraki yaşamımızı mutlaka etkileyecektir.
Karma’ya inanan biri, öldükten sonra gerçekleşecek olan sözde yeni hayatındaki başarılarının, mevkiinin veya hayat şeklinin bir önceki hayatındaki davranışlarına ve ahlakına bağlı olduğuna inanır. Söz gelimi, bugün zengin veya başarılı olan bir kişinin, geçmiş hayatında iyi bir insan olduğu için bu hayatında zenginlikle ödüllendirildiği düşünülür. Aynı şekilde fakir, sakat ya da başarısız olan bir kişinin geçmiş hayatında kötülükler yaptığı ve bunun karşılığını şimdiki hayatında bu şekilde aldığı iddia edilir.
Yoga üstadı Patanjali’ye göre, geçmişte yaptığımız her şey, söylediğimiz her kelime ve tüm düşüncelerimiz, bizi şu an biz yapan ve bedenimizi oluşturan şeylerdir ve tüm geçmişimiz, yaşam süremizi ve hatta ölüm şeklimizi belirler. Karmadan kaçıp kurtulmamız mümkün değildir. Bir kere o tohumu ektik mi, ister bu yaşamımızda isterse daha sonraki yaşamlarımızda, biz bu tohumun ceremesini, mutluluğunu ya da acısını çekeceğiz. Karmayı kabullenirsek, onu temizleyebiliriz, acılarımızı dindirebiliriz ve tertemiz bir sayfayla önümüze bakabiliriz. Bunu da, bir takım şeylerden “vazgeçerek”, bazı şeyleri “bırakarak” yapabiliriz ancak bu süreç bazen sancılı olabilir.
Şimdi ben neden önce asanalardan sonra da karma inancından bahsettim? Merak ediyorsunuz değil mi? Cevap çok basit. Asanalar ile karma arasında bir ilişki olduğunu düşünüyordum çünkü bir duruşta çok rahat, mutlu ve huzurlu hissederken bir başka duruşta tam tersi duygular içinde olmak başka bir şekilde açıklanamazdı.
Asanalarda beklerken, öncelikle acının anatomik bir acımı yoksa karma kaynaklı bir acı mı olduğunu ayırt etmemiz lazım. Duruşumuzda tüm hizalanma kurallarını uyguladıktan ve neredeyse yoga dergilerinde yer alabilecek kadar güzel bir poza girdikten sonra hala acı hissediyorsak ve sebebini açıklayamıyorsak, işte bu karma kaynaklı bir acıdır. “Tarif edemediğim bir acı var, içim çok yanıyor” diyorsanız, karmadan kaynaklı bir acıyla karşı karşıyasınız demektir. Bu geçmiş yaşantılarımızdan belleğimizde kalan anıların acısıdır, geçmişte kabullenmediğimiz bir acıdır. Kabullenmediğimiz için tekrar tekrar karşımıza çıkan bir acıdır. Biz onu kabullenene kadar da önümüze gelmeye devam edecek bir acıdır.
Aslında bu acı gelişmemiz için çok faydalıdır. Bu acıyı yaşamak ve yaşayarak acıyı yok etmek hepimizin yapması gereken bir şeydir. Ancak, herkes duygusal olarak bu kadar güçlü olamayabilir. Bazı kişiler, acıyı yoğun bir şekilde hissettikleri anda sadece duruştan değil aynı zamanda yoga pratiğinden de vazgeçeceklerdir. Aslında, bu nokta, tam da gelişeceğimiz, kendimizi bulacağımız, karmamızı temizleyebileceğimiz bir noktadır. Bu nedenle, pes etmek yerine, yoga pratiğimize devam etmeli ve karmadan kaynaklanan acılarımızla baş etmeliyiz. Sonuçta karmamızı çözüp temizleyeceğiz çünkü.
Bu acıyı reddettiğimiz zaman, kabullenmediğimiz zaman, enerji akışını engelleyip daha çok sıkıntı ve acı çekeriz. Bunu daima hatırlamalıyız.
Şimdi, karma, çakralar ve asana arasındaki bağlantıdan birazcık bahsedelim. Öncelikle, her asananın bedenimizde bulunduğu düşünülen yedi enerji merkezinden yani çakradan biriyle ilintili olduğunu biliyoruz. Buna bir de her asananın karma inancı ile ilişkili olduğu fikrini de ekleyebiliriz.
Her yoga hizalanmasında olduğu gibi, bu konuyu zeminden yukarı doğru çıkarak açıklamaya çalışayım. Ayaktaki asanaların “muladhara” yani kök çakrayı düzenleyen duruşlar olduğunu hepimiz biliyoruz. Ayaktaki asanalar, doğa, ebeveynlerimizle, işimiz, ailemiz, parasal konular, patronlar ve iş hayatımızla ilgili ilişkilerimizi düzenleyen duruşlardır.
Öne eğilmeler, “swadhisthana” yani cinsel çakramızla ilgili duruşlardır. Bu çakra ve duruşlar, yaratıcılık, sanatsal eğilimler, romantizm ve aşk ve cinsel ilişkilerimizi içerir.
“Manipura” yani göbek çakrasına gelince, burgulardan ve kırdığımız üzdüğümüz insanlardan bahsetmemiz gerekir.
“Anahata”, kalp çakrası, arkaya eğilmeler ve bizi üzen kişilerle ilişkilerimizle ilintilidir.  “Vishuddha” yani boğaz çakrası, ise kendimizle ilişkimizi ifade eder ve omuz duruşu (sarvangasana), saban duruşu (halasana) ve balık (matsyasana) duruşu gibi asanaları bu çakrayı harekete geçiren duruşlar olarak nitelendirebiliriz.
“Ajna” ya da üçüncü göz çakrası, öğretmenlerimizle ilişkilerimizi düzenler. Bu çakra için çocuk duruşunu (balasana) örnek olarak verebiliriz. “Sahasrara” ya da taç çakrası, İlahî Güç ya da Yaradan ile ilişkimizle ilgilidir ve en önemli örneği baş duruşudur (sirsasana).
Hal böyle olunca, asana pratiği yaparak olumsuz karma geçmişimizden kurtulmak ve geçmişimizi temizlemek mümkün.
Peki, karmamızı nasıl temizleyeceğiz? Yoga inancına göre, her asana grubu bir şey ifade etmekte. Eğer ayaktaki duruşlarda bir sorun yaşıyorsak, öncelikle bunun fiziksel bir yetersizlikten ya da bedensel bir sakatlıktan kaynaklanıp kaynaklanmadığını kontrol etmemiz gerek. Fiziksel bir sorunumuz yoksa o zaman sorunumuz ruhsal ve duygusal olabilir. Bu defa, ebeveynlerimizle, ailemizle ve patronumuzla ilişkilerimizi gözden geçirmemiz ya da iş hayatında veya parasal konularda bir sorun yaşayıp yaşamadığımıza bakmamız gerekir. Fiziksel bir sorun yaşamıyorsak, bir rahatsızlığımız ya da sakatlığımız yoksa ve eğer “virabhadrasana I” (savasçı duruşu), “utkatasana” (sandalye duruşu) ya da “vrksasana” (ağaç) duruşlarında sıkıntı çekiyorsak, o zaman muhtemelen hayatımızın yukarıda bahsedilen bir veya birkaç noktasında sorun yaşıyoruz demektir.
Bir başka açıdan değerlendirirsek, kalça eklemimiz esnekse ve bacak arkası kaslarımız (hamstringler) kısa değilse, öne eğilme asanalarını yapamamamız için fiziksel bir sorunumuz yoktur. Eğer “janu sirsasana” (baş dize/yarım kelebek duruşu) ya da “baddha konasana” (kelebek duruşu) asanalarında sıkıntı yaşıyorsak veya her öne eğildiğimizde nefesimiz daralıyor ve bir sıkışma hissediyorsak, büyük bir ihtimalle aşk hayatımızla ve sevgilimizle ya da eşimizle sorun yaşıyoruz demektir. Belki de geçmişteki hayatlarımızdan getirdiğimiz aşk ve sevgili sorunlarını hala çözemedik ve sürekli aynı tarz ilişkileri ve sıkıntıları yaşıyoruzdur.
Burguların ise göbek çakramızı hareket geçiren asanalar olduğunu artık biliyoruz. Burgular, kırdığımız ve üzdüğümüz insanlarla sorunlarımızı çözmemiz ve bedenimizi temizlememiz için en iyi asanalardır. O halde şöyle düşünebilir miyiz? Eğer bir kişi burguya rahatça giremiyorsa ve örneğin “marichyasana” (bilge Marichy duruşunda) sorun yaşıyor, nefes darlığı çekiyorsa ve bunların sebebi omurganın gergin olması ve burguya izin vermemesi değilse, bu kişi hayatında birilerini üzmüş ya da kırmış ve asana pratiğinde bu duygunun yükü altında eziliyor olabilir mi?

2009-2010 tum fotolar 676

Göbek çakramızdan biraz daha yukarı çıkınca kalp çakramıza geliyor sıra. Kalp devreye girince, tabii ki yine kırılmak ve üzülmek işin içinde ama bu sefer taraf değişiyor. Kalp çakrasını hareket geçiren arkaya eğilmeler bizi üzen insanlarla sorunlarımızı çözmemize yardımcı oluyor. Eğer “urdhva dhanurasana” (köprü) yapmak ya da “ustrasana” (deve duruşu) bizim için zorlayıcıysa, kalbimizi açamıyorsak, arkaya eğilirken nefes nefese kalıyorsak, geriye bakmak bize zor geliyorsa, belki de bizi üzen ve kıran birçok olay yaşamışızdır. Peki, bu durumda, bir daha hiç mi arkaya eğilmeyeceğiz? Pes mi edeceğiz? Hayır! Arkaya eğilmeye devam ederek, kırılan kalbimizi onarıp insanlara tekrar güvenmeyi öğreneceğiz. Yoga felsefesine göre,  eğer bunu bu hayatımızda yapmazsak, bir sonraki hayatımızda kalp bölgemizde yine sorunlarla doğucağız.
Sırada, en önemli çakralarımızdan biri olan boğaz çakramız ve onu etkileyen omuz duruşu (sarvangasana) serileri var. Omuz duruş serileri kendimizle ilişkimizi düzenliyor. Kendimizle ilişkimiz aslında çok önemli… Kendimizi sevmemiz, takdir etmemiz, beğenmemiz ve onaylamamız… Omuz duruşlarında yaşadığımız sorular, fiziksel değilse eğer, kendimizle ilişkimize bakış şeklimizden kaynaklanabilir. Bir kere kendimizi sevmeye ve onaylamaya başladık mı, gerisi zaten gelir.

Bir sonraki çakra, üçüncü göz çakrası… Özellikle çocuk pozisyonu (balasana) ya da alnımızı yere dayadığımız her duruş bu çakrayı etkileyen duruşlara örnek olarak verilebilir. Peki, bu duruşlarda sıkıntı çekiyorsak bunu neye yormamız gerek? Çocuk duruşu öğretmenlerimizle sorunlarımızı çözüyor. Yani bu duruşta sorunumuz varsa, muhtemelen bu hayatımızda ya da bundan önceki yaşamlarımızda öğretmenlerimizle sorun yaşıyorduk. Çocuk pozu tüm yoga akışları içinde dinlenme duruşudur ve eğer biz bu duruşta rahat edemiyorsak, huzursuzsak, kıpır kıpırsak ve sıkıntı duyuyorsak, bunu daha başka nasıl açıklayabiliriz ki?

2009-2011

“Sirsasana”daki (baş duruşu) rahatsızlıktan fazla söz etmek istemiyorum çünkü o başlı başına başka bir yazı konusu. Ters bir duruş olduğu için bu asanada tamamen duygular, düşünceler, korkular ve endişeler devreye giriyor. Dediğim gibi, bu ayrı bir inceleme konusu…
Tüm bu olgular göz önüne alındığında, siz de benimle aynı fikirde misiniz? Yani asanalarda yaşadığımız sıkıntılar sadece fiziksel olmayabilir mi? İşin içine karma kaynaklı sıkıntılar ve acılar da giriyor olabilir mi? Araştırmalarım sonucunda ben ikna oldum. Yoga asanalarını yaparken, çektiğimiz ama açıklayamadığımız acılar karma kaynaklı ve bu acıları kabullenip çözmedikçe aynı acıyı çekmeye devam edeceğiz. Acıyla yaşamayı ve onun içinde kalıp onu kabullenmeyi öğrenmeliyiz. Ancak bu şekilde gelişme sağlayabiliriz ve hayatımızda bir fark yaratabiliriz. Ancak o zaman kendimizi bulabilir ve karmamızı temizleyebiliriz. Ancak o zaman yeni ufuklara açılabiliriz. O halde, acıyı yaşamaya, kabullenmeye ve gelişmeye devam…

boğaz çakrama ne oldu?

Standard

2009-2010 tum fotolar 674Yıllar yıllar önce… Yine bir yoga dersindeyim. En basit duruşu yapıyoruz. “Nefes al ve nefes aldığın süre boyunca kalçanı yukarıya doğru kaldır, belini çukurlaştır ve en son başını yukarıya doğru çevir, nefes ver ve nefesini verdiğin süre boyunca kalçanı aşağı indir, kamburlaş ve en son başını da aşağı doğru çevir ve yere bak.” Size birşey ifade etti mi? Evet, kedi-inek serisi… Sankrit adıyla marjaryasana-bitilasana… Anatomik açıdan pelvik tilt… Şimdi neden bu konuyu ele aldım?O kadar kolay bir duruş ki bu, bu kız bu konuda yazacak ne bulmuş olabilir? Çok basit. İki asana boyunca hareket eden bir boyun ve boynumuzda biriken duygular, söylediklerimiz, söyleyemediklerimiz, toksinler ve daha neler neler…
Genellikle yoga dersleri meditatif bir oturuşla başlar. Öğretmen, o gün ne tarz bir ders işleneceğini açıklar ve öğrencileri derse hazırlar. Kısa bir başlangıç meditasyonundan sonra ders çoğunlukla kedi-inek esnetmesi ile başlar. Neden mi? Çünkü bu asana, bedeni uyandıran, canlandıran, omurgayı harekete geçiren en temel duruşlardan biridir. O nedenle, hemen hemen tüm yoga derslerinde kedi-inek esnetmesine rastlamak çok mümkündür. Bu asana, bedeni kuyruksokumundan başın tepesine kadar esnetir, omurgayı ve boynu güçendirir ve esnetir, kalçaları, karnı ve sırtı esnetir, bedendeki toksinleri atmaya yardımcı olur, koordinasyonu artırır, iç organlara masaj yapar, duruşumuzu (postür) düzeltmemizi sağlar,  ve öğrencileri derse hazırlar.
Bunlar asananın sadece fiziksel faydaları. Peki bu asananın ruhsal ve duygusal faydaları da yok mu? Bizzat deneyimlemiş bir kişi olarak, bu soruya tabi ki olumlu cevap vermek durumundayım. Olmaz olur mu?
Kedi-inek esnetmesinin ne gibi ruhsal ve duygusal faydaları olabilir hiç düşündünüz mü? Ya da derslerde bu duruşu yaparken öylesine mi yaptınız? En basitinden, bu duruş zihni sakinleştirir. Ayrıca duygusal dengemizi sağlamamıza yardımcı olur ve stresi azaltır.
Yine de bunlar da benim tam olarak anlatmak istediğim faydalar değildi. En iyisi kendi hikayemi anlatayım size. Yogaya ilk başladığım zamanlarda, tabii ki derslerde, ben de kedi-inek esnetmesiyle sık sık karşılaşıyordum. Bu akış, benim için çok sorun yaratmıyordu. Kolaydı benim için. Anatomik olarak, “pelvik tilt” denen esnetme için vücudum müsaitti. Oldukça derin bir açıyla kediden ineğe, inekten kediye geçebiliyordum. Peki sorun neydi?
Tüm mesele, kedi-inek akışı içinde boynun hareketiydi. Kedi pozunda başımızı aşağı doğru çeviriyorduk, inek pozunda ise yukarı doğru bakıyorduk. Yani boyun sürekli hareket halindeydi. Beni esas zorlayan buydu. Yooo, hayır, yanlış anlaşılmasın. Boyunla ilgili bir sağlık sorunum da yoktu. Tüm mesele ruhsal ve duygusaldı. Marjaryasana-bitilasana akışını her yaptığımızda beni öksürük krizleri tutuyordu. Öksürmekten kendimi alamıyordum, boğazım çatlıyordu sanki. Duruşu yarım bırakıyordum ve kana kana su içiyordum.
Eee, ne olmuş ki diye sorduğunuzu duyuyorum. Bu duruş, boğazdaki ya da boyundaki fiziksel sorunları çözmede birebir. Benim sorunum tamamen ruhsal ve duygusaldı. Aklımdan geçen şeyleri, etrafımdaki insanları üzmemek için içime atıyordum. Düşündüklerimi rahatça dile getiremiyordum. Düşünüp de söylemek istediklerimi dudaklarımdan çıkaramıyordum. Beynim başka birşey diyordu, kalbim de ona uyuyordu belki. Ama ne yazık ki, hiçbiri dudaklarımdan dökülmüyordu. Eeee hal böyle olunca da kedi-inek esnetmesinde öksürmek gayet doğal bir tepki oluyordu.
Boğazımın temizlenmeye ihtiyacı vardı. Aklımdan geçip de dudaklarımdan bir türlü çıkmayan herşey boğazımı kirletiyordu. Boğazımı “detoksa” sokmalıydım. Ancak bu o kadar kolay birşey değildi. Bugüne kadar ömrümün uzunca bir süresi herşeyi içime atmaya alışmış bir insandım. Kimseyi üzmeyim, kırmayım derken düşüncelerim ağzımdan çıkamadan içime akıyordu ve dolayısıyla boğazım kirleniyordu, boğaz çakram, nam-ı diğer “vishudda” çakram, tıkanıyordu.

2009-2010 tum fotolar 678
Yeri gelmişken kısaca bahsedeyim. “Vishudda”, kendini ifade etmekle alakalı bir çakra. Ben kendimi ifade edemeyince, doğal olarak boğaz çakram da tıkanıyordu. Ayrıca bu çakra, yaratıcılık, iletişim ve doğrulukla da ilişkili bir çakra.
Başkalarını üzerim ya da kırarım diye düşündüklerimi söyleyemeyince, tüm içime attığım duygular ve düşünceler boğazımı etkiliyor ve boğaz çakramı tıkıyordu. Tüm bu tıkanıklık da bana öksürükler şeklinde geri dönüyordu özellikle kedi-inek akışında. Sadece bununla kalsa yine iyiydi. Düşünüp de söyleyemediğim ve içime attığım her duygu ve düşünce boğazımı tıkadığı için sık sık laranjit ve faranjit gibi boğaz sorunlarından muzdarip durumdaydım.
Ayrıca, kendimi ifade edemeyince iletişim sorunları da yaşamaya başlamıştım. Kimseyi üzmeyim derken, kendimi üzüyor, içime atıyor ve birçok tanıdığımla da görüşmek bile istemiyordum çünkü benim için konuşacak ve anlatacak pek bir konu yoktu. Ne de olsa herşeyi içime atıyordum.
Bir de bu olayın yaratıcılık boyutu vardı. Tabi ki ben bir Picasso ya da Beethoven değildim. Ama zaman zaman şarkı söylemeyi severdim. Evde iş yaparken bağıra bağıra şarkı söylemek çok hoşuma giderdi eskiden, ya da araba kullanırken. Zaten sürekli faranjit ya da laranjit oluyordum, boğazım yanıyordu ve batıyordu. Nasıl şarkı söyleyecektim ki? Eskiden gitar da çalardım. Uzun yıllardır gitarı elime bile almamıştım. Yazı da yazardım, ama uzun yıllardır yazmıyordum. Neye meyilim varsa, hepsini bir kenara atmıştım. Zaten kendini ifade etmekten kaçınan bir kişinin yaratıcı olmasını da bekleyemiz değil mi? Sonuç itibarıyla, yaratıcılık yerle bir olmuştu.
Ve ben, her kedi-inek serisinde öksürdüm, öksürdüm ve öksürdüm. Ta ki içimde öksürecek, açığa çıkacak, temizlenecek birşey kalmayana kadar. Bir de baktım ki, artık bazı düşüncelerimi dile getirebiliyorum. Tabi ki, karşımdakini kırarak ya da üzerek değil. Bir şekilde yumuşatarak, acıtmadan, batırmadan, kırmadan ama bir şekilde duygu ve düşüncelerimi ifade etmeye başlamıştım.
Aklımdan geçenleri söylemeye başladıktan sonra ne mi oldu? Neler olmadı ki? Öncelikle ruhsal ve duygusal olarak rahatladım ve huzur buldum. Ben de önemliydim, hatta bir yazımda da bahsetmiştim. Yoga felsefesindeki “ahimsa” (zararsızlık) ilkesini, öncelikle kendine uygulamalısın diye. Önce kendini düşüneceksin herhangi bir olaydan zarar görüyor muyum diye. Önce kendini koruma altına alacaksın sonra çevren.
Duygu ve düşüncelerimi ifade etmeye başladıktan sonra, iletişim sorunlarımı gidermeye başladım. Hani bizim bir deyişimiz vardır ya: “Dağ dağa küsmüş, dağın haberi olmamış” diye. İşte benimkisi böyle birşeydi. Kimsenin çektiklerimden haberi yoktu ve ben artık içimden geçeni söylemeye başlamıştım. Yanlış anlamayın. Patavatsızlaşmadım. Yine söylediklerimi kulaklarım duyuyordu, mantıklı ve düzgün şekilde ifade ediyordum ve iletişim sorunlarım azalmıştı.
İfade ve iletişim sorunları çözünce, sıra yaratıcılığımı geri kazanmaya geldi. Şarkı söylüyorum artık hem de seve seve. Yine de yalnız başımayken… Arabada bağıra bağıra eşlik ediyorum sevdiğim şarkılara. Enstrüman çalmak… Henüz tekrar başlayamadım ama planlarımın arasında var. Peki ya yazmak? Şu an ne yapıyorum ki ben? Sizce “vishudda” (boğaz) çakra sorunlarımı çözmüş olabilir miyim acaba?