Monthly Archives: Eylül 2013

sonbaharda yoga

Standard

İşte yine bir gündönümü geldi ve geçti. 23 Eylül: Sonbahar Gündönümü. Gün gece eşitliği. Yalnız bu gün ve gece eşitliği, 21 Mart’taki eşitlikten farklı. 21 Mart geldiğinde, önümüzde koskocaman bir yaz ayı olduğunu, günlerin uzayacağını, kuzey yarımküreyi daha sıcak, uzun ve aydınlık günler beklediğini biliyoruz. Oysa ki 23 Eylül, kuzeyyarımküre için karanlık, kısa ve soğuk günlerin habercisi. Tüm bu coğrafi bilgilerden bize ne diye düşünebilirsiniz. Aslında bizi çok ilgilendiriyor. Bir süredir yazılarımı takip ediyorsanız, güneşin ve ayın beden, ruh ve zihinlerimizin üzerindeki etkisini farketmişsinizdir. Tabii ki güneş ve ay ve değişen mevsimler yoga pratiğimizi de etkilemekte. Peki sonbahar gündönümünde ve bunu takip eden yaklaşık iki buçuk aylık sonbahar mevsiminde ne tarz yoga yapmalıyız?

2013-09-28 13.18.54
Bu konuyu açıklamadan önce, kısaca Hint yaşam bilimi, “Ayurveda”dan kısaca bahsetmeliyim. Sizlerin de bildiği gibi, Ayurveda bedenlerimizi “vata” “pitta” ve “kapha” adında üç ayrı tipe ayırmakta ve bu beden tiplerine “dosha” adını vermekte. Bazı kimselerde “vata” beden tipi hakim, bazı kimselerde ise “pitta” ya da “kapha.” Aynı şekilde mevsimlerin de belli “dosha”ları var. Sonbahar, “vata dosha”nın mevsimi. “Vata”, bedenlerimizde hareket kabiliyetine hükmeden  sinir sistemimizle ve boşaltım sistemimizle ilgili bir “dosha”dır. “Vata” beden tipini tanımlarken, soğuk, kuru, sert, hafif, değişken, düzensiz ve hareketli gibi sıfatlar kullanabiliriz. Ayrıca, bu beden tiplerinde hava ve eter elementleri daha baskındır.
Sonbahar mevsiminde vata enerjisi arttığı için, kendimizi dengesiz ve sanki yer ayaklarımızın altından kayıyormuş gibi hissedebiliriz. Tüm bu nedenlerden dolayı, yoga yaparken köklenmeye dikkat etmemiz gerekmektedir. İster ayakta bir asana yapalım istersek oturarak bir asana yapalım, ayaktayken ayağımızın altındaki toprak enerjisini ve köklenmeyi hissetmeli; otururken ise kalçamızdan sanki yere doğru köklenmeye çalışmalıyız.
Vata enerjisini dengelemek ve kendimizi soğuk enerjiden biraz daha sıcak enerjiye yönlendirmek için, “pranayama” (nefes) tekniklerinden de faydalanabiliriz. Sol burun deliğimizi kapatıp sadece sağ burun deliğimizden nefes alıp vemek bedenimizdeki eril ve güneş enerjisini uyandıracak ve serin günlerde ısınmamıza yardımcı olacaktır.
Gündönümü dediğimizde, ister sonbahar isterse ilkbahar olsun, hep bir eşitlikten bahsetmeliyiz. Bu dönemlerde, gün ve gece eşit olur ve birkaç gün içinde gece veya gündüz uzamaya başlar. Gün ve gece eşit olunca, aydınlık ve karanlık da eşit olur. Ateş ve su, yin ve yang eşittir. Durağan ve akışkan, bilinen ve bilinmeyen, içe ve dışa yolculuk, görülen ve görülmeyen, mantık ve içgüdü, bilinç ve bilinçaltı arasında bir denge kurmalıyız çünkü 23 Eylül’de güneşten aya, aydınlıktan karanlığa, yangden yine, dıştan içe yolculuğa, hareketten sakinliğe ve ateşten suy geçmekteyiz. O yüzden, bu dönemlerde denge çok önemlidir. Yoga derslerimizde ya da kendi pratiğimizde mutlaka “vrksasana” (ağaç duruşu), “garudasana” (kartal duruşu), “natarajasana” (dansçı pozu), “utthita hasta padangusthasana” (el ayağa uzatılmış duruş), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı) gibi denge duruşlarına yer vermeliyiz.

2009-2010 tum fotolar 282
Ayrıca, sonbahar gündönümünde ve sonbahar boyunca akciğer ve kalın bağırsaklar meridyenlerini çalıştıran asanalar da yapabiliriz. Örneğin, “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnemesi), “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “tadasana” (dağ duruşu), “high lunge” (yüksek hamle), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “parsvakonasana” (geniş açı duruşu), “garudasana” (kartal duruşu), “natarajasana” (dansçı duruşu), “apanasana” (dizleri göğüse çekme), “yogic cycles” (yoga bisikleti–karın çalıştırma) ve “jathara parivartanasana” (karından burgu) kalın bağırsak ve akciğerleri çalıştırmak için güzel bir akış olabilir.
“Eka pada adho mukha svanasana” (tek bacak havada aşağı bakan köpek), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “parighasana” (kapı duruşu), “ardha chandrasana” (yarim ay duruşu), “malasana” (çelenk-dua tespihi duruşu), “bakasana” (karga duruşu), “sirsasana” (baş duruşu), “dandasana” (asa duruşu), “paschimottanasana ” (yerde öne eğilme),  “balasana” (çocuk duruşu), “phalakasana” (sopa duruşu), “chaturanga dandasana” (şınav pozu), “salabhasana” (çekirge duruşu), “dhanurasana” (yay duruşu), “supta virasana” (yerde kahraman duruşu), “bhujangasana” (kobra), “vasisthasana” (yan sopa duruşu), “marichyasana” (Bilge Marichi burgusu), “ustrasana” (deve duruşu) sonbaharda yoga derslerimize ya da kendi pratiğimize ekleyebileceğimiz diğer duruşlardır.
Sonbaharda yoga yaparken, özellikle köklenmeye önem vermemiz gerektiğinden bahsetmiştim. “Ujjayi pranayama” (kahraman nefesi), bizi ısıtırken sakatlanmamızı engeller ve sadece sonbaharda değil her mevsim kullanabileceğimiz bir nefes tekniğidir.
Sonbaharda bedenimizde artan “vata” elementi nedeniyle kendimizi daha esnek hissedip, sınırlarımızı farketmeden kendimizi sakatlayabiliriz. Bu yüzden, yoga derslerinde veya kendi pratiğimizde, yavaş ve yumuşak bir akış izlemeliyiz. Her yoga dersinin olmazsa olmazı olan “savasana”yı (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu), daha uzun tutarak bedenimizdeki vata enerjisini dengelemeliyiz. Üzerimize bir battaniye almak ve gözlerimizi bir göz yastığıyla kapatmak daha çok sakinleşmek ve dinginleşmemiz için faydalı olabilir.
Tüm bu tavsiyelerimi, gündönümüne denk gelen dersimde uyguladım. Aslında dersi hazırlarken farketmemiştim. Derste, akış içindeyken birden ışık yandı zihnimde. Öyle bir ders hazırlamışım ki inanın ben de şaşırdım. Bir asimetrik asana ve onu takiben bir simetrik asana. Tüm akış böyleydi. Önce bedenimizin bir tarafını sonra öteki tarafını çalıştıran bir asanayı takiben bedenin her iki tarafını da aynı anda çalıştıran bir asana… Örneğin “vrksasana”yı (ağaç duruşu) takiben “tadasana” (dağ duruşu). Peki bu bedenimizde nasıl bir etki bırakmıştı? Ya ruhumuzda?
İki gün sonra yine aynı grupla dersim vardı. Ders başlamadan öğrencilerimin biriyle konuşuyorduk. Öğrencim, “Geçen derste, hani gündönümüne odaklandığımız derste, o kadar güzel çalıştırmışız ki bedenimizi, ruhumuzu ve zihnimizi anlatamam. Dersten sonra ofiste çok işim vardı ama bana vız geldi. Bir asimetrik, bir simetrik çalışarak bedeni o kadar güzel dengelemişiz ki, ders tam amacına ulaştı. Vermek istediğiniz etkiyi ve mesajı aldık” dedi. Öğrencilerimden böylesine geri dönüşler almak beni çok mutlu ediyor. Ne de olsa yoga bir enerji meselesi. Ben bir enerji vermek, iletmek istiyorum. Onlar da bu enerjiyi alabiliyor ve dersin sonunda rahatlamış, dinlenmiş ve dingin hissediyorlarsa, ders amacına ulaşmış demektir.
Günler, aylar ve mevsimler sürekli bir döngü içinde. Tıpkı yogada olduğu gibi hayatın içinde de bir akış var. Sürekli bir devinim. Kış, ilkbahar, yaz derken sonbahar geldi. Her mevsimde bedenlerimize, zihinlerimize ve ruhlarımıza hitap eden değişik tarzlarda yoga yapabiliriz. Önemli olan, tüm bu mevsimlerde beden, zihin ve ruh birlik ve bütünlüğümüzü ve dengeyi sağlamak. Gerisi hikaye…

Reklamlar

çocuklarla yoga

Standard

“Şimdi sanki bir balonu şişirecekmişiz gibi derin bir nefes alıyoruz ve balonu şişirmek için üflüyoruz tüm nefesimizi. Hadi bir kere daha ve son bir kere daha balonumuzu şişirelim.” Neden bahsettiğimi anlamadınız değil mi? Ben de iki hafta öncesine kadar anlayamazdım. Çocuk yogasından bahsediyorum. İki hafta öncesinde kendimi bir anda içinde bulduğum çocuk yogasından…

1239521_1389380614625837_1763409458_n
Birkaç hafta önce çok sevdiğim bir arkadaşım aradı. O sıralarda tatildeydim. “Burcu, anaokulu açtım bir arkadaşımla birlikte ve çocuk yogası dersleri vermek istiyoruz. Aklıma sen geldin” dedi. Benim cevabım belliydi: “Benim bu konuda fazla bilgim yok.” Arkadaşım diretti: “Ama ben, bu dersleri senin vermeni istiyorum.” Bu durumda boynum kıldan inceydi. Kabul ettim.
Tatil bitip de yaşadığım şehre döndüğümde, anaokuluna gittim arkadaşımı görmeye. Oturup konuştuk nasıl bir şeyler yapabiliriz diye. Haftada bir gün çocuklara yoga dersi verecektim. İki grup oluşturacaktık. Birinci grup daha küçük yaş grubu, ikinci grup bir iki yaş daha büyük çocuklar. Dersleri 20-25 dakika arası tutacaktık. Malum; çocukların dikkati çabuk dağılır. Çocuk yogasına ek olarak, haftada bir ya da iki velilere de hatha, vinyasa ve yin yoga dersleri vermeye başlayacaktık.
“Hadi bakalım hayırlısı” deyip kolları sıvadım. Dersten bir gün önce oturdum bilgisayar başına. İnternetten çocuk yogasıyla ilgili yazılar okudum ve videolar seyrettim. Ne mi gördüm? Çocuk yogası aslında çocukları eğlendirirken biraz da hareket ettiren ve bedenlerinin esnekliğini arttıran bir yoga türü. Yoga deyince aklımıza bedenimizi, ruhumuzu ve zihnimizi birleştiren ve bütünleştiren ve bizi dinginleştirip rahatlatan bir felsefe gelir. Tabii ki çocuk yogası deyince bu tarz bir yoga düşünmeyeceğiz. Çocukları bir hareketten bir harekete sokarken, biraz masal anlatmayı, biraz oynamayı, biraz koşmayı, biraz enerjilerini harcatmayı planlayacağız. Yani benim için bambaşka bir deneyim ve heyecandı.
İlk dersime gittiğimde inanın ki büyüklere verdiğim ilk yoga dersimden daha heyecanlıydım. Neden mi? Çünkü kendim de yıllardır yoga yapan birisiydim ve bir yoga dersinde neler yapılır biliyordum. O yüzden sadece ilk dersim diye heyecanlıydım. Oysa çocukların karşısına geçince bir an nutkum tutuldu. Çocukların ilgisini çekebilmek için, ilk dersime başıma “bonus kafa”; diğer bir deyişle “palyaço” peruğu geçirmiştim. Tüm çocukların hoşuna gitti bu peruk, biri hariç. Kız çocuklarından biri biraz çekindi benden, biraz da korktu belki… Kim bilir? “Eyvah Burcu, gördün mü yaptığını?” diye söylendim kendi kendime. Neyse ki öğretmenlerin yardımıyla ikna ettik kızımızı yoga dersine girmeye.
Çocukların hepsi etrafıma toplandı. Daire oldular. Ben ne yapacağımı bilemedim. Öncelikle kendimi tanıttım. Bu anaokulunun bir özelliği de İngilizce eğitim vermesi ve öğretmenlerin mümkün olduğu kadar çok İngilizce konuşmaları. Benden de dersi İngilizce vermemi istediler. İlk grup daha küçük yaş grubu olduğu için, sürekli İngilizce konuşmadım. Biraz İngilizce biraz Türkçe… Nasıl mı? “Hadi şimdi kedi olalım. Kedi İngilizce ne demek?” Cevap: “Caaaaatttt” Evet “Peki kedi ya da cat ne sever?” “Kendini esnetmeyi sever. Yani stretches itself. Hadi hepimiz esnetelim bedenimizi. Stretch yourself.” İlk grupla ders böyle gitti. Aslında ben bir masal üzerine hazırlık yapmıştım. Tabii ki evdeki hesap asla çarşıdakine uymaz. Hazırladığım masal çocukların şu anlık İngilizcesi için biraz ileriydi. O dersi birkaç ay sonra yapmaya karar verdim. Biz de çocuklarla birlikte ormana gittik ve ormandaki hayvanları tanıdık. Kedi, köpek, yılan, aslan, tavşan, kuş, kartal, karga, at, kelebek… Kelebeğin kanatlarının ne renk olduğunu görmek için bacaklarımızı yanlara açtık ve sonra omurgamızın üzerinde yuvarlandık. Kediler nasıl karnını doyurmayı, bedenini germeyi, yemekten sonra karnını okşamayı, kendini temizlemeyi ve uyumayı sever, biz de kedi olup tüm bunları yaptık. Tüm hayvanların seslerini de çıkartıyorduk asanaları yaparken. Sonra ormanda göl gördük ve gölde yüzdük. Güneşi gördük ve ona “merhaba güneş–hello sun” dedik. Toprağı selamladık “merhaba toprak—hello earth”. Ağaç olduk, hepimiz bir ağaç seçtik ve o ağaç olduk. Rüzgâr çıktı birden ama ağaçlar sapasağlamdı, hiçbiri yıkılmadı. Derken çok yorulduk, zaten akşam olmuştu. Eve döndük. Güneş batmıştı. “Güle güle güneş—goodbye sun” ve “merhaba ay—hello moon.” Yanlara doğru eğilerek ay olduk. Ay yalnız olmazdı, gökyüzünde yıldızlar da olurdu. “Merhaba yıldız—hello yıldız” diye bağırırken kollarımızı yukarı kaldırırken bacaklarımızı da yanlara doğru açtık. Akşam olmuştu ve uyku vakti gelmişti. Yatak olduk önce, sonra yataklara uzandık. Gözlerimizi kapattık. Bir süre sonra sabah oldu, güneş doğdu yeniden ve uyandık. Okula gitme vaktiydi. Tüm çocuklar araba oldu ve ben de altından geçmeleri gereken bir köprü. Okula giderken köprünün altından geçtiler ve dersi böylece bitirdik.
İki gruba da aynı dersi verdim. Hem de iki hafta boyunca. İlk hafta öğrendiler ve ikinci hafta pekiştirdiler. Üçüncü hafta da aynı ders olur mu? Hiç sanmam. Çocukların ilgisi hemen dağılıyor. Bu hafta pekiştirdikleri için çok daha iyiydiler; ama haftaya başka bir ders ve başka asanalar…
Çok da ilginç diyaloglara tanık oldum iki hafta boyunca. Saçlarım kısacık. İlk derse “kıvırcık kafa” bir perukla girdim dedim ya. Biraz sonra sıcak bastı ve peruğu çıkardım. Erkek çocuklardan biri yanıma geldi. “Öğretmenim, siz kız mısınız erkek misiniz?” diye sordu. Beni aldı bir gülme. Çocuk haklı, kestirir misin saçlarını erkekler gibi. Çocuk ne yapsın? Düşündüğünü açıkça söyledi. “Kızım ama saçlarımı kısacık seviyorum, bak ne kadar çok hareket ediyorum. O yüzden saçlarımı kısa kestiriyorum, rahat oluyor” diye açıklamaya çalıştım.
İkinci hafta, bol paça turuncu renkli bir yoga pantolonuyla gitmiştim derse. Hani kız çocuklarından beklersiniz de, erkeklerden duyunca bayağı bir şaşırdım. Erkek çocuklardan birkaçı, “öğretmenim, kıyafetiniz ne kadar güzel” dedi. Çok ilginç değil mi? Çocuklar nelere dikkat ediyor. Kıyafetime, saçıma, küpelerime…
Peki, geçen sene hiç yapamayacağımı düşündüğüm çocuk yogasını ne oldu da bu sene yapabiliyorum? Sanırım biraz daha sabırlıyım bu sene ve biraz daha tecrübeli. Geçen sene işimi yeni bırakmıştım ve bu kadar huzurlu, rahat ve sabırlı değildim. Bir senedir yogaya adadım kendimi ve işimi severek yapıyorum. Ne olursa, nasıl olursa, hangi tarz olursa…
Eğlendim mi? Evet çok eğlendim. Ne gördüm biliyor musunuz? Çocuklar da eğlendi. Öğretmenler de… Bana “haftaya yeniden gel” dedi çocuklar…
Ne öğrendim? Bana ne gibi bir faydası oldu çocuk yogası dersleri vermenin? Yeni tarzlar da öğrenip öğretebileceğimi gördüm. Hayatın tekdüzeliğinden kurtuldum. Evet, yoga dersleri veriyordum ama artık alışmıştım. Yeni bir heyecan geldi. Araştırmaya başladım. İnternette gezinmeye, yazılar okumaya ve videolar izlemeye başladım. Öğrenmenin ve kendini geliştirmenin yaşı, yeri ve zamanı yok. Ve ne mi gördüm? Bir işi severek yapıyorsan eğer, her türlüsünü severek yaparsın. Hiç gocunmadan ve iş bittiğinde yüzünde bir gülümseme, içinde bir huzur… Ve mutlusundur… İşte bu her şeye değer…

tatil bitti!

Standard

Geçen hafta yaklaşık bir buçuk ay tatilin ardından yeniden yoga dersleri vermeye başladım. Her hafta iki kere gittiğim bir yer vardı ya. Belki bahsetmişimdir daha önceki yazılarımda. Burası bir işyeri. Haftada iki gün öğle saatlerinde bu işyerinde yoga dersleri veriyorum. Onların tatili, benim tatilim derken bir buçuk ay ara vermişiz. Geçen hafta tekrar başladık derslere.

2009-2010 tum fotolar 309

İlk derste nasıl başlasak diye düşündüm durdum iki gün boyunca. Acaba hızlı ve akışlı bir ders mi yani vinyasa yoga mı yoksa daha sakin ve dingin bir ders mi yani yin yoga mı yapsak diye? Her zamanki gibi derse gittiğim halde tam karar verememiştim. Sınıfın enerjisine göre karar verecektim. Karar verememiştim dediysem, hazırlıksız değildim. Her zaman yanımda yoga defterimi taşırım. İçinde değişik değişik planladığım akışlar bulunur. O anda sınıftan aldığım enerjiye göre, bu akışlardan birini seçerim ve derse başlarım. Bazen aralara doğaçlama birkaç asana da girebilir. Yoga, sakinlik ve esneklik sıfatlarını da içermiyor mu? Her şeye açığız.

Neyse, ilk derse gittim. Heyecanla öğrencilerimi bekliyordum. Bir yandan da defterimi karıştırıyordum. İlk ders olduğu için, dersin zirve duruşunu ayaktaki bir asanadan mı seçseydim yoksa bir öne eğilmeyi mi dersimin zirve duruşu yapsaydım? Offf bu kararsızlık!

Derken öğrencilerim geldi sınıfa. Bir an onlara bakınca, uzun zamandır esnemediklerini fark ettim. O anda zihnimde bir ışık yandı. Evet, o günkü derste yin yoga yapacaktık. Bir asanada aşağı yukarı üç dakika kadar bekleyecek, bedenimizi kaslarımız ötesinde esnetecektik. Bağ dokularımıza kadar rahatlayacaktık. Neden mi? Çünkü öğrencilerim bir buçuk aydır düzenli yoga yapmıyorlardı ve bedenleri esnekliğini biraz yitirmiş ve gerginleşmişti. Üstüne bir de işyerlerindeki ve günlük hayatlarındaki stresi de eklersek, sanırım yin yoga biçilmiş kaftan olacaktı o günkü ders için.

Derse minderi yuvarlayıp bir yastık haline getirip tam kürek kemiklerimiz bu yastığa gelecek şekilde yatarak başladık. Tüm düşüncelerini, duygularını, her tür olumsuzluğu kenara bırakıp rahatlamaları ve gevşemeleri için öğrencilerimi yaklaşık beş dakika bu şekilde dinlendirdim. Ardından, bacak arkalarını esnetmek için “supta padangusthasana” (yerde uzanarak bacakları esnetme) ve kalçaları esnetmek için “ardha ananda balasana” (tek bacakta mutlu bebek duruşu) yaptırdım. Sonra bacaklarını her iki yana doğru açtırıp hem bacakların iç kısmını hem de dış kısmını uyardık. Böylece uyluk bölgesi, bir aylık uykusundan yavaş yavaş uyanmaya başladı.

Yin yoga yaptırmaya karar verdiğim için, ders sakin ve dingin geçiyordu ve genellikle oturarak ya da yatarak asanalar yapıyorduk. Bacakları, ayak tabanlarını yerde tutarak bir o yana bir bu yana birkaç kez düşürdükten sonra “twisted roots” (dönmüş kökler) adlı burguyu yaparak omurgayı uyardık. Bedeni biraz hareketlendirmek için sınıftan omurga üstünde yuvarlanmasını istedim ve ardından oturma pozisyonuna geldik. “Malasana”yı (dua tespihi/çelenk pozu)  bir ara geçiş asanası olarak kullandık ve ayağa kalktık. “Uttanasana” (ayakta öne eğilme) ile arka bacak kaslarını esnettik ve ardından “adho mukha svanasana”ya (aşağı bakan köpek) zıpladık. Yin yogada karar kılmıştım ama bir anda canım derse biraz hareket getirmek istemişti. O nedenle sınıfı ayağa kaldırmaya karar vermiştim.

“Adho mukha svanasana”dayken önce sağ sonra sol bacağımızı havaya kaldırıp onlara bir hareket kazandırdık. Bacaklarımızı sağ kolumuza doğru, sol kolumuza doğru, tam ortaya doğru çektik, yukarı savurduk, yukarıdayken hafif yanlara doğru açtık. Yani bedene biraz hareket kazandırdık. Ardından önce sağ sonra sol bacağı öne atarak “sleeping swan” (uyuyan kuğu) duruşunu yaptık kalçamızın dışındaki kasları esnetmek için. Daha sonra bacakların içini esnetmek için “prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) ve bunu takiben “trikonasana” (üçgen) duruşları yaptık. Sonra “frog” (kurbağa) duruşu yaparak bacakların içini iyice esnettik ve tekrar yere oturduk.

Dersin sonuna yaklaşmıştık. “Half butterfly” (yarım kelebek) ardından yere uzanıp “cat tail” (kedi kuyruğu) asanasıyla omurgada son bir burgu yaptık ve sinir sistemini iyice sakinleştirdik. Bunun ardından zaten sadece “savasana” (derin dinlenme ve gevşeme pozu) gelebilirdi. Uzunca bir “savasana”nın ardından dersi kapattık.

Ders sonunda, öğrencilerimin birinden aldığım tepki aslında birçoğumuz için geçerli bir tepkiydi. “Yaklaşık bir buçuk aydır bir eğitmen eşliğinde yoga yapmıyoruz. Ben evde kendi kendime bu bir ay içinde biraz yoga yapmaya çalıştım. Hatta her kardio çalışmamdan sonra ‘frog’ (kurbağa) duruşunu yaptım. Gördünüz mü? Eskisine oranla daha iyi yapabiliyorum bu pozu ve daha bir esnemiş bacaklarımın içindeki kaslar ve bağ dokuları. Ama bugün yaptığımız diğer birçok asanayı yapmadım ve zorlandığımı hissettim.”

Evet, bundan önceki bir iki yazıda kendi deneyimlerimden de bahsetmiştim. Beden ne yazık ki nankör. Aslında bir o kadar da almaya aç. Yani, siz ne verirseniz, iştahla alabiliyor, kendini yenileyebiliyor, güçlenebiliyor ve daha esnek hale gelebiliyor. Ama yaptığınız spora ya da yoga bir ara verin, o zaman görün aslında beden ne kadar da nankör olabiliyor.

İşte öğrencimin yaşadığı da buydu. Bedeninin belli bir bölgesini çalıştırmıştı ve o bölge bu çalışmanın karşılığını ona vermişti. Hâlbuki öteki bölgeler, tüm yapılanları unutmuş ve sanki bugüne kadar hiç esnememiş gibi davranmıştı.

Ana fikir? İster yoga olsun, ister herhangi bir dal, ister günlük yaşantınız olsun, çalıştınız mı, emek harcadınız mı, hep kazanırsınız. Tembellik ettiğiniz de ise, zaman içinde kaybetmeye başlarsınız. Hiç spor yapmayan ve yoga derslerine katılmayan biri olarak, tam tersi daima kardiovasküler çalışmalar yapan ve yogayı hayatının bir parçası haline getiren arkadaşlarınıza, “ayy ben neden senin gibi olamıyorum? Neden senin gibi kaslarım yok? Neden senin kadar esnek değilim?” diye sorabilirsiniz. Aslında sormanıza bile gerek yok, sadece düşünmeniz yeter. Siz onlar gibi gününüzün belli saatini spora ya da yogaya ayırmayı mı yoksa o saatte bir arkadaşınızla bir kafede oturmayı ya da bir alışveriş merkezi gezmeyi mi tercih edersiniz? Her zamanki gibi seçim de, tercih de yaşam tarzı da sizin…

tatildeydim!

Standard

Yaklaşık bir aydır tatildeydim. Güzel bir tatil beldesinde güneş, kum ve denizin tadını çıkardım. Tüm bunları yaparken de biraz yoga ve meditasyondan uzaklaştım sanırım. Aslında sebebi çok basit. Yoga ve meditasyon, mesleğim haline gelmişti. Yoga eğitmeni olmuştum ve yoga ve meditasyon derslerinden para kazanmaya başlamıştım. Hayatta neden para kazanmaya başlarsanız, tatile gittiğinizde o alandan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorsunuz. Bir sene öncesine kadar haber sektörü içindeydim ve tatile gittiğimde ne bir gazete okumak ne de televizyonda ya da radyoda haber dinlemek istiyordum. Demek ki neymiş? Hayatını hangi alanda kazanıyorsan, tatile gittiğinde o alandan uzak durmaya çalışıyorsun. Tamam, haber sektöründen uzak durabilirsin. Peki ya yoga ve meditasyondan?

2009-2010 tum fotolar 308

Tatile gittiğiniz zaman ve eğer uzun bir tatil geçirecekseniz, ilk hafta tatile alışmakla geçiyor. Günlük hayatınızdaki alıştığınız işleri yapmayı sürdürüyorsunuz ama bir yandan da tatilin getirdiklerini hayatınıza sokmaya çalışıyorsunuz. Mesela mı? Ben, her gün sabah erken kalkıp spor tesisine gidip en az iki saatimi orada geçiren bir insanım. Sonrasında yoga yapıyorum en az bir saat. Tatilde ne mi yapıyorum? Tatilde de erken kalkıp sabah sporumu ihmal etmiyorum. En az bir, bir buçuk saat. Ardından kahvaltı öncesi yoga yapıyorum yaklaşık bir saat. Bu da demek oluyor ki, tatile gitsek de günlük hayatımızdaki alışkanlıklarımızı kolay kolay bırakamıyoruz. Ancak diyorum ya, tatildeyiz ve tatilin de bize kattığı alışkanlıklar oluyor. Mükellef bir kahvaltı etmek, denize girmek, güneşlenmek, mis gibi deniz havasını içine çekmek, akşamüzeri patates kızartmasıyla bir bira içmek… Bunlar da tatilin getirileri. Uzun bir tatil yapıyorsanız, günlük alışkanlıklarına yeni alışkanlıklar ekliyorsunuz.

Dediğim gibi, ilk hafta günlük alışkanlıklarınıza tatilin getirdiklerini katıp onları harmanlamakla geçiyor. İkinci hafta, rahata biraz daha alışıyorsunuz. Tatil sizi esir almaya başlıyor. Daha rahat ve geniş olmaya başlıyorsunuz. Belki sadece bir gün, sabah erken kalkmak istemiyor canınız ve sabah sporunu ihmal ediyorsunuz. Bazen canınız yoga bile yapmak istemiyor, hele ki yoga ve meditasyon işiniz haline gelmişse. Belki bir akşam arkadaşlarla buluşmak istiyorsunuz ve o akşam içki biraz kaçıyor. Belki bir akşam sadece salata yiyorsunuz ama ertesi gün balıkçıda ipin ucu kaçıyor. Öğle yemeğini bazen hafif bazen de mükellef yiyorsunuz. Yani ikinci hafta, tatil günlük hayatınızdaki alışkanlıklarınızı biraz daha fazla etkilemeye ve değiştirmeye başlıyor.

Tatiliniz üçüncü haftaya girdiyse, işte o zaman işiniz iş. Sabah sporu ve yoga biraz daha fazla askıya alınabiliyor. Kendi açımdan, üçüncü hafta evde yoga yapmayı bıraktım. Hava çok sıcaktı ve ben sabah saatlerinde deniz kenarında olmak istiyordum. Bir de bu sene kafayı sörfe takmıştım. Dingin havaları kaçırmak istemiyordum; tekniğimi daha da geliştirmek için. Bu nedenle, sabah yogaları biraz ertelenmeye başladı. Yooo hayır, sabah sporu devam ediyordu. Yine erken kalkıyordum ama kahvaltı sonrası hemen deniz kenarına geliyordum. Sörften sonra şezlongun üzerinde yoga yapmaya başladım. Aslında bu da ilginç bir deneyimdi. Bir stüdyoda değildim. Açık bir alandaydım. Deniz kenarındaydım. Müzik yoktu. Sadece sahile vuran dalga sesleri. Gözlerimi kapatıp şezlongun üzerinde yin yoga yaptım. Her gün… Her sörf deneyimimden sonra… Sertleşen kaslarımı rahatlattım. Ruhumu dinginleştirdim. Zihnimi boşalttım. Çok keyifliydi. Bir kere daha anlamıştım, yoga her yerde yapılabilirdi. Zamanı ve mekânı yoktu.

Tatilde zaman su gibi akıp geçmeye devam ediyordu. Son haftaya girdiğimde, “off ya işte tatil bitiyor, yaz bitiyor, sonbahar başlıyor ve ben birkaç güne yaşadığım şehre dönüyorum” diye düşünmeye başladım. Bu düşünce bitirdi beni. Sabah sporu ve yogası iyice aksamaya başladı. Erken kalkamaz oldum. Sabahları erken kalkmaya alışmış bir insan olsam da, biyolojik olarak erkenden uyansam da, yataktan kalkamaz oldum. Canım yatakta yayılmak istiyordu. Hava da bozmaya başlamıştı ve deli gibi rüzgâr esiyordu. Çılgın bir fırtına başlamıştı. Sörften de olmuştum çünkü bu hava profesyoneller içindi ve beni aşıyordu. Sabah sporu yok, yoga yok, sörf de yok. Son bir hafta sadece yayıldım. Önceleri bu beni rahatsız etti ama sonra aslında buna da ihtiyacım olduğunu düşündüm. Ben, tüm sene boyunca düzenli kardiovasküler çalışma yapan, grup derslerine katılan ve yoga ve meditasyon dersleri veren biriydim. Benim de tatile ve dinlenmeye ihtiyacım vardı ama tatilim ilk gününden beri aynı yaşantıyı devam ettirmiştim. Kardiovasküler çalışma benim günlük hayatımın bir parçasıydı. Yoga ve meditasyon da öyle. Üstüne üstlük onlardan para kazanıyordum. İşim haline gelmişti yoga ve meditasyon. O halde bir hafta bile olsa nefes almaya hakkım yok muydu? Bir an düşündüm ve “evet Burcu, günlük yaşantını bir haftalığına bir kenara bırakıp tatil yapabilirsin. Bir hafta boyunca spor yapmazsan, yoga ve meditasyondan uzak durursan hiçbir şey kaybetmezsin. Aksine bedenini, ruhunu ve zihnini dinlendirir ve yenilersin” dedim.

Son bir haftamı sakin, huzurlu, rahat ve mutlu geçirdim. Spordan ve yogadan uzak durdum. Kendimi dinledim. Bedenimi, ruhumu ve zihnimi dinlendirdim. Peki, ne mi oldu? Zihinsel ve ruhsal açıdan hiçbir şey olmadı. Kendimi yine de iyi hissediyordum. Ama bedensel olarak! Bedenin ne kadar nankör olduğunu anladım. Yaşadığım şehre döndüm. Ertesi gün spor tesisine gittim. 50 dakikalık kardiovasküler bir programım vardı yapmam gereken. Tatile gitmeden önce bana mısın demiyordu. İlk gün zorlandım yürüyüş bandında. Ardından stretching dersine girdim. Dikkatinizi çekerim yoga dersi değil, dynamic stretching dersi. Tatile gitmeden önce, “laylaylom” yaptığım hareketler ders boyunca beni zorladı. Özellikle sırtım, belim, trapez kaslarım, omuzlarım ve kollarım çok acıdı. 50 dakikalık ders geçmek bilmedi.

Ne mi anladım? Yoga ve meditasyon, bir hayat biçimidir. Onlarsız bir yaşamın olmayacağını anladım. Her ne kadar yoga ve meditasyondan para kazansan da, tatile gittiğinde onları bir kenara koyamayacağını fark ettim. Yoga ve meditasyon, bundan böyle hayatımın bir parçası ve benim vazgeçilmezlerim… İşte bu da bir aylık tatilden bana kalan…

sabırla beklemek mi koşulları zorlamak mı?

Standard

Bir arkadaşımın işiyle ilgili beklediği önemli bir haber var. Geçenlerde tüm günü birlikte geçirecektik. Stres halindeydi. Sabırsızdı. Sanki sabırsız olursa, acele ederse, kafaya takarsa, haber daha çabuk gelecekti. Herkes gibi o da bu yanılgıya kapılmıştı. Peki, bunun yogayla ne gibi bir ilgisi var diye sorabilirsiniz bana.

394426_10151138611128812_958040855_n

Hayatımızda bizler de böyle durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Bir haber ya da birini bekliyor olabiliriz. Herhangi bir şey için sabırsızlık duyabiliriz. Böyle bir durumda nasıl davranmalıyız? Yoganın böyle bir durumda ne gibi bir faydası olabilir?

Sabırsızlık ne yazık ki günümüz rahatsızlıklarından biri. Artık hayatlarımız o kadar kolaylaştı ki, sabretmeyi unuttuk toplum olarak. Cep telefonları var mesela. Birini evde bulamadık mı, hemen cebinden arıyoruz ve o kişiye ulaşabiliyoruz. Bilgisayarlar var, akıllı telefonlar var, internet var. Tüm bunlar sayesinde en uzaktaki tanıdıklarımızla bile kolayca iletişim kurabiliyoruz ve bu nedenle sabretmeyi unuttuk. Eski günleri hatırlayanlar var mı aranızda? Hani başka şehirdeki bir arkadaşınıza mektup yazdığınız ve o mektubun cevabını beklediğiniz günler. Bazen bir hafta, on gün sürerdi cevabın gelmesi. Sabırla beklerdik. Özlemle beklerdik. Oysa şimdi internet karşısına geçiyoruz ve herhangi bir yerden bir e-posta atıyoruz ya da bir konuşma sitesinden yüz yüze görüşebiliyoruz uzaktaki bir dostumuzla. Dolayısıyla sabretmeyi unuttuk ve sabırsız bir toplum haline geldik. İşte bu yüzden de arkadaşım işiyle ilgili haberi beklerken sabredemiyor ve bir an önce duymak istiyor bu haberi.

Sizce onunla aramızda nasıl bir konuşma geçmiş olabilir? O gün bana, “işimle ilgili çok önemli bir haber bekliyorum. Yarın ya da öbür gün gelecek haber ama bir türlü sabredemiyorum. Telefon mu etsem acaba yoksa beklesem mi? Sence ne yapmalıyım?” diye sordu. Artık az çok beni tanıyorsunuz ve cevabımı da tahmin etmiş olabilirsiniz. “Bence beklemelisin. Biraz sabret. Eğer sen sürekli kafanı gelecek olan o habere takarsan ve sabırsızlanırsan, haber bir türlü gelmez. Çatlar durursun” dedim. “Sen o haberin yolunu bekledikçe, o haber senden uzaklaşır. Ya da sen onun üstüne düştükçe, o haberi duymak için bir meslektaşına telefon edip yolunu gözledikçe, o iş bir türlü olmaz ve sonuç çıkmaz bir türlü” diye de ekledim.

“Ne yapmalıyım?” sorusunun cevabına gelince, bence “öncelikle sabretmeyi öğrenmelisin. Teslim olmalısın, kabul etmelisin süreci. Akışına bırakmalısın, zorlamamalısın” diye sıraladım aklımdan geçenleri. “Ama olmuyor işte, merak ediyorum. Aramak ve öğrenmek istiyorum” deyince, ben de “gel bu işi yogayla bağdaştıralım” dedim.

Aslında tüm bunlar, farklı karakterlerimizden kaynaklanıyordu. Ben kabullenen, akışına bırakan, teslim olan ve hayatımı zorlamayan bir tipim. O ise, daha atak, azimli, tuttuğunu koparan, daima daha ötesini deneyen bir tip. Mesela sörf yapıyoruz ikimizde. O, en rüzgârlı havalarda bile bir saat debeleneceğini bilse bile çıkıyor denize. Bense, öyle bir havada, oturmayı tercih ediyorum. Bana yumuşak bir havada gidip gelmek ve dönüş çalışmak yetiyor. Daha hızlı gitmeyi ya da daha uzun bir yelken veya daha küçük bir bord kullanmayı düşünmüyorum hiç. Ama ne yazık ki bu sene bir öğretmenin zorlamasıyla bordumu küçültmek zorunda kaldım. “Ömür boyu bu öğrenme bordunu kullanamazsın Burcu” dedi bana ve ekledi “aslında zorlanmayı sevsen sana daha büyük bir yelken vereceğim ama sen sevmiyorsun zoru.”

İşte size iki farklı karakter ve iki farklı yaşam şekli. Yogada en sevdiğim duruşlar öne eğilmeler. En sevdiğim yoga tarzı ise yin yoga. Neden mi? Sebebi çok basit. Öne eğilmeler, teslim olmayı, sabretmeyi ve kabullenmeyi simgeliyor. O kadar kolay öne eğilebiliyorum ki! Yin yogaya gelince, o da genelde öne eğilmelerden ve durağan asanalardan oluşuyor. En az beş dakika bir poza giriyor ve orada bekliyorsunuz. Kıpırdamıyorsunuz, hareket etmiyorsunuz. Sadece kabulleniyorsunuz, teslim oluyorsunuz, sabrediyorsunuz ve bekliyorsunuz asanada. Tam bana göre. Tıpkı hayatımı da yaşadığım gibi. Başıma gelen her şeyi kabullenmem ve onlara teslim olmam gibi.

Peki, o arkadaşım yoga yapıyor olsa nasıl bir yoga yapar sizce? Bence onun tarzı ashtanga olurdu ve muhtemelen arkaya eğilmeleri, ters duruşları ve kol denge duruşlarını çok severdi. Macera, coşku, heyecan, adrenalin. Sürekli bir nefesten bir nefese akış ve başka bir asana. Sabır gerektirmiyor, sadece heyecan ve coşku var. Onun katıldığı dersin teması ne olabilirdi? Cesaret, coşku ve yeni deneyimler. Tam da bu nedenlerden dolayı, arkadaşım sabredemiyordu işte. İçi içini yiyordu. Hop oturup hop kalkıyordu haberi beklerken.

Karakterlerimizden dolayı sabırsız olabiliriz ama kendimizi hiç mi değiştiremeyiz? İnanın ki değiştirebiliriz. Çünkü ben değiştirdim. Ben de bir zamanlar sabırsızdım. Her şey çabucak olsun isterdim. Beklemeyi sevmezdim. Hayatı sürekli zorlamaya çalışırdım. Ben zorlarken, hayat benden daha uzaklaşıyormuş. İsteklerim ve dileklerim gerçekleşmiyormuş. Ben üstüne düştükçe, her şey benden bir adım daha öteye gidiyormuş.

Arkadaşıma da bunları söyledim. Ben bu huyumdan vazgeçtim. Hayatı akışına bırakmayı öğrendim. Kabullenmeye ve teslim olmaya başladım ve aslında bunun daha önceki hayatımdan çok daha kolay ve eğlenceli olduğunu gördüm. Hayatı zorlamadıkça, isteklerimi kafama takmadıkça, her şeyi oluruna bıraktıkça, hayatın akışında kaldıkça, tüm dileklerimin gerçek olduğunu ve daha keyifli bir yaşantım olduğunu fark ettim.

Sabır, kabullenme ve teslimiyet ya da koşulları zorlama, kafaya takma ve stres… İki farklı yaşam tarzı… Seçim sizin…