günlük hayatta yoga

Standard

“Öğretmenim, geçenlerde MR çektirecektim. MR makinesinin içine girdim ve bir buçuk saat orada kaldım. Makine arızalandı.” “Peki nasıl dayandınız?” “Öğretmenim, sadece yoga derslerini düşündüm. Bunun sürekli olmadığını, gelip geçici olduğunu kendi kendime hatırlatıp durdum. Ve tabii ki gözlerimi kapatıp nefesime odaklandım.”

Geçen hafta grup derslerinin birinde öğrencilerden biri bana bunları söyledi. O gün “vayu”ları (rüzgar/hava akımı/bedendeki enerji akımları) üzerine çalışıyorduk. Her zamanki grup derslerinden biraz daha farklı ve biraz daha felsefik bir ders işliyorduk. Enerji akımlarını uygun “asana”lar (duruş) ile anlamaya çalışıyor ve her “asana”da bedenin hangi yöne doğru gittiğini ve nefesin bedenle nasıl hareket ettiğini gözlemlemeye çalışıyorduk.

Akışlar arasında “balasana”da (çocuk pozisyonu) dinlenirken öğrencilerden biri, “öğretmenim, yoga derslerinin çok faydasını görüyorum. Yoga, günlük yaşantımı da değistirdi. Günlük hayatta eskisinden çok farklı bir kişi haline geldim. En son da geçenlerde başımdan geçen bir olay yoganın bana ne kadar çok faydalı olduğunu bir kez daha görmemi sağladı.”

Diğer öğrenciler ve ben, bu olayın ne olduğunu merak edip öğrenmek istemiştik. İşte tam da bu sırada öğrenci, “geçenlerde MR çektirecektim. MR makinesinin içine girdim ve bir buçuk saat orada kaldım. Makine arızalandı. Sadece yoga derslerini düşündüm. Bunun sürekli olmadığını, gelip geçici olduğunu kendi kendime hatırlatıp durdum. Ve tabii ki gözlerimi kapatıp nefesime odaklandım.”

“Dersin başındaki meditasyonu hatırladım. Meditasyonda neler yaptığımızı düşündüm. Gözlerimizi kapatıp nefese nasıl odaklandığımızı hatırlamaya çalıştım. Nefes aldım ve verdim. Ve nefeslerimi saymaya başladım. Nefeslerimin bedenimin neresinde dolandığımı fark etmeye çalıştım. İlk başlarda paniklediğim için nefeslerim sığdı ve kesik kesikti. Gözlerimi kapatıp zihnimi devre dışı bıraktığımda nefeslerim sakinleşmeye başladı. Ve nefeslerimin süresi uzadı. Göğüs kafesimden karnıma doğru hatta pelvik tabana kadar nefeslerimi derinleştirebildim. Nefesimi derinleştirdikçe ve gözlerimi kapalı tuttukça daha da sakinleşiyordum. Zihnimi sadece nefeslerime yönlendirdim. Bir süre sonra nefeslerim o kadar sakinleşti ki neredeyse durma noktasına gelmişti. Bedenim artık gergin değildi. Bedenim de rahatlamış ve gevşemişti.”

“O anda sizin sözlerinizi hatırladım. Kötü haber, hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. İyi haber, hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. Hiçbir şey sürekli değil. Her şey gelip geçici. Yoga” asana”larında zorlandığımızda zihni susturmak için gözlerimizi kapatıyor ve nefese odaklanıyorduk. Beden ile nefesi uyumlu hale getirmeye çalışıyorduk. Günlük hayatta da şu an en zorlandığım anlardan biriydi. Ve ben de bu zorluğun sürekli olmadığını ve birazdan gelip geçeceğini kendi kendime telkin ettim. Ve kendime inanamadım. Yoga meğer hayatımın içine ne kadar çok girmiş. Hayatta zorlandığım anlarda yogaya başvurmaya başlamışım meğer.”

Bu yaşananlardan ne kadar mutluluk duyduğumu anlatamam. Her ne kadar yoga derslerini spor tesislerinde versem de, bu yoganın diğer fiziksel çalışmalar gibi algılanması anlamına gelmiyor. Tabii ki her şeyin başında bedenimizi ya da fiziksel görüntümüzü geliştirmek ve düzeltmek var. Her ne kadar birçok kişi spor tesislerinde yogaya bu amaçla başlasa da zaman içinde “yoga olmaya” başlıyor. “Yoga olmak” yani “bedenen, zihnen ve ruhen bir ve bütün olmaya”… Bir süre sonra da yoga derslerinde fiziksel kar elde etme amacının yerini ruhen ve zihnen huzur bulma amacı alıyor. Sanırım yoganın güzelliği ve felsefesi de burada… Dayatmadan, zorlamadan, sadece kendi olarak kendini sevdirmek…

ruh ile bağlantımız

Standard

“Öğretmenim, son zamanlarda karar vermem gereken önemli bir konu var. İki seçenek arasında kaldım. Hangisinin benim için doğru ve hayırlı olduğunu bir türlü kestiremiyorum. Sizce yoga bu konuda karar vermeme yardımcı olur mu?” Geçenlerde grup derslerinden birinde karşılaştığım bir soruydu bu… Soruyu duyduktan sonra o gün üçüncü gözümüz üzerine bir ders yapmaya karar vermiştim.

O gün “yin yoga” (bedeni bağ dokularına kadar esneten dişil enerji yogası) günüydü. “Yin yoga” ile “ajna çakra”yı (üçüncü göz/alın çakrası) bir arada çalıştırıp ders boyu zihin ve ruh üzerine bir şeyler söylemeyi planladım.

Derse meditasyon ile başladıktan sonra “utthita balasana”da (uzanmış çocuk) üç dakika bekleyerek başladık. Öğrencilere, alınları yere değmiyorsa, alnın altına bir şey koymaları tavsiyesinde bulundum. Ellerini üst üste koyup alnı onun üstüne koyabilirlerdi ya da alnın altına eşofman üstü ya da hırka gibi yanlarında olan bir kıyafeti yerleştirebilirlerdi. Bu “asana”da (duruş) beklerken zihin üzerine konuşmaya başladım. Zihnin, doğduğumuzda tertemiz olduğundan ama toplum içinde yaşarken zamanla kirlenmeye başladığından bahsettim. Yanlış, doğru, günah, ayıp… Bunların hepsi toplumun bizlere zorla kabullendirdiği ve uymamız gerektiğini söylediği şeylerdi. Zihin de tüm bunlara inanıp tüm yaşantımızı bu kalıplarla yaşamamıza yardımcı oluyordu. Zihin, kalıplar içinde kalmanın ve yaşamanın sağlıklı ve güvenli olduğuna inanıyordu. O yüzden güvenli bölgede kalmayı tercih ediyor ve kendini zora sokmuyordu. İşte bu noktada da bizler ruh ile ve ilahi güç ile bağlantımızı kaybetmiş oluyorduk. Bize iletilen mesajları ya da sinyalleri görmemeye başlıyor ve sadece zihin ve mantık ile yaşayan bireyler haline dönüyorduk.

Ders boyu “üçüncü göz”ü yani iki kaşın arasını baskılayacak duruşlar yaptık. Bunlar arasında “salamba sarvangasana” (destekli omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ve meditasyon da vardı. Meditasyon sırasında gözleri iki kaşın arasına doğru yönlendirip gözler kapalıyken hafif şaşı bakmıştık.

Tüm bu duruşlar arasında ben de zihin ve ruhtan bahsetmeye devam ediyordum. “En son ne zaman gerçekten yürekten istediğiniz bir şeyi yaptınız? Mantığınız yanlış dese bile onu dinlemeyip kalpten istediğiniz bir şey? Ruhunuzun hoşuna giden ama zihninizin ve mantığınızın karşı çıktığı bir şey. Şu an bu duruşta beklerken bunu düşünmenizi istiyorum. En son ne zaman mantığınızı bir kenara koyup ruhunuzun yap dediği bir şeyi yaptınız? Hatırlayabiliyor musunuz? Yoksa çok eskilerde mi kaldı?”

“Zihin devrede olduğunda hep kalıplar, yanlışlar, doğrular, yasaklar ve ayıplar vardır. Zihin, açıkça görmemizi engeller. Halbuki kalbinizi dinleseniz, o size doğru yolu gösterecektir. Ruh doğruyu bilir ama biz asla onu dinlemeyiz. Hep zihnin dediklerini dikkate alırız. İşte öğrencinin ders başındaki sorusuna geldik. Eğer bizler Tanrı’nın yarattığı birer parçaysak, o zaman bizim de doğduğumuz andan itibaren doğruları bilmemiz gerek. Ruhumuz aslında neyin doğru neyin yanlış olduğunu biliyor ama zihin bunları görmemizi engelliyor. Zihni bir süreliğine devre dışı bırakabilirsek, evrenin ya da ilahi gücün ya da Tanrı’nın — siz nasıl nitelendirmek istiyorsanız — sesini duyabilir ve hangi seçeneğin ya da hangi yolun sizin için daha doğru ve hayırlı olduğunu görebilirsiniz. Ancak zihin gözlerimizi öylesine kör ediyor ki, çoğu zaman gözümüzün önüne konulan işaretleri göremiyoruz. Halbuki biraz ruhumuzu dinlesek, biraz kalbimize kulak versek, ilahi gücün bizimle konuştuğunu ve bizim için doğru ve hayırlı olanları işaretlerle önümüze serdiğini fark edebiliriz. Yeter ki birazcık farkında olalım, yeter ki birazcık kalbimizi açalım, yeter ki birazcık ruhumuzu dinleyelim ve yeter ki birazcık “robot” ya da “zihin” bireyler olmaktan uzaklaşalım… O zaman yeniden toplum tarafından kirletilmemiş, temiz ve duru gözlü ve gönüllü bireyler haline dönebiliriz. Yeter ki ruhumuz ile bağlantımızı yeniden kuralım…

destek mi köstek mi?

Standard

Yoga dersleri de nedense diğer fiziksel aktivite dersleri gibi değerlendirilmekte… Bunda belki de yoga derslerinin spor tesislerinde daha yaygın hale gelmesi etkili olmuştur. Kim bilir? Sebep her ne olursa olsun, yogayı diğer fiziksel aktivitelerden ayırmak gerek. Niye mi? Çünkü yoga aslında çoğunluğun düşündüğü gibi bir fiziksel aktivite değil bir “olma” halidir. Bir disiplindir. Bir felsefedir.

Yoga da diğer aktiviteler gibidir ve bedenimizle yaptığımız bir şeydir diye de düşünüyor olabilirsiniz. Ama aslında durum biraz farklı. Yoga, beden, zihin ve ruhun bir arada ve uyumlu olması demek. Yoga, bedeni, zihni ve ruhu bir araya getirmek, bir ve bütün hale getirmek demek. Yoga, bedeni, zihni ve ruhu birleştirmek demek. Yani yoga, fiziksel bir aktivite değil bir “olma” hali… Yoganın fiziksel aktivite ile bağlı olan kısmı ise “asana”lar yani “duruşlar”… Yoga derslerinde yapmak istediğimiz şey, “asana”lar aracılığıyla beden ve nefesi bir arada tutarken zihnin de başka bir şey düşünmeden sadece yaptığı işe odaklanması ve her bir anın farkındalık içinde yaşanması…

Bu noktaya nereden geldik diye soracak olursanız; tabii ki bu hafta derslerde yaşadıklarımızdan geldik. Bedenimizin yapmaya daha alışık olduğu “asana”ları yaparken, örneğin öne eğilmeler, çoğumuz bir sıkıntı çekmeyiz. Ne de olsa beden öne eğilmeye, omurga öne doğru kamburlaşmaya alışıktır ve o yüzden bu asana grubunu çalıştığımızda nefesimizle bağlantımızı kaybetmeden ve zihnin odaklanmasına fazla ihtiyaç duymadan yapabiliriz. Halbuki, geriye eğilmeler, denge duruşları ve ters duruşları çalışırken sorun yaşamaya başlarız. Bu asana gruplarını yaparken, nefes yani ruh ile bağlantımızı kuramamışsak ve nefes ile beden uyumlu değilse zorlanırız. Nefesimizi tutabiliriz ve nefesi tuttuğumuzda duruşlar daha da zor hale gelir. Özellikle denge duruşları ve ters duruşları yaparken zihnimiz çok önemlidir. Zihin ne düşünüyor, ne hissediyor? Korkuyor muyum ve korktuğum için zor mu nefes alıp veriyorum? Yoksa nefesimi tuttum mu? Zihnim bu duruşu yapabileceğimi mi yoksa yapamayacağımı mı bana telkin ediyor? Zihnim bedenime güveniyor mu? Zihnim bana destek mi köstek mi?

İşte tüm bu soruları geçen hafta ters duruş denediğimiz bir grup dersinde tekrar tekrar hatırladım. Yaklaşık bir yıldır çalışmakta olduğum bir grup var. Bu grup, benden önce başka bir yoga eğitmeni ile de çalışmış ve haftanın iki günü de pilates dersleri almakta. Yani, bedensel ve fiziksel güçleri yeterli. Her tür “asana”yı yapabilecek fiziksel güçleri var. Ama “sirsasana” (baş duruşu), “pincha mayurasana” (önkol duruşu) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) denediğimizde çok zorlanıyorlar. Peki sorun ne?

Eğer fiziksel gücümüz varsa ve karın kaslarımız ve omuz kuşağımız bu duruşları yapabilecek güçteyse, öncelikle bu fiziksel gücümüzün farkında olup olmadığımıza bakıyoruz. İçimdeki gücün farkında mıyım? Farkındayım diyelim. Ben bu gücü gerçekten kullanabiliyor muyum? Karın kaslarımı sıktığımı düşünürken, gerçekten sıkıyor muyum? Pelvik taban kaslarımı kullandığımı düşünüyorken, gerçekten kullanabiliyor muyum? Tüm bu kasları devreye sokabiliyor muyum? Yoksa sadece sıktığımı, kastığımı ve devreye soktuğumu mu düşünüyorum. Eğer sadece düşünüyorsam ve duruşu yapamıyorsam, o zaman gücümün farkında değilim ve bu gücü ortaya çıkarmam, kendi fiziksel gücüme güvenmem ve bu gücün artık farkına varmam gerek.

Gücümüzün farkına vardığımızda ve onu gerçek anlamda devreye soktuğumuzda hala duruşlarda zorlanıyorsak, ikinci bir soru sormamız gerek. Neden korkuyorum? Duruşu yapmamı engelleyen şey ne? Düşmekten korkabiliriz. Düşüp başkaları önünde rezil olmaktan korkabiliriz. Düşüp bir tarafımızı incitmekten korkabiliriz. Boynumuzu kırabileceğimizden korkabiliriz. Farklı farklı korkularımız olabilir. Dünyaya başka bir açıdan bakmak ve her zamanki rutin bakış açımızdan vazgeçmek zor gelebilir. Baş üzerine çıkmaktan korkmuyoruzdur ama inmekten korkuyoruzdur. Baş üzerine çıkmak zor geliyordur ama birisinin yardımıyla çıktığımızda orada durmak çok rahat geliyordur. İşte tam bu noktada zihin devreye girmekte. Yoga çalışmaları, özellikle bu noktada diğer fiziksel aktivitelerden ayrılmakta. Zihnim ne düşünüyor? Zihnim bedenim ve nefesimle yani ruhumla birlikte mi hareket ediyor yoksa bu ikisinden ayrı mı hareket ediyor? Zihnim bana destek mi köstek mi? Zihnim duruşu yapacağıma inanıyor mu yoksa inanmıyor mu? Zihnim  başka bir şey düşünmeden sadece yaptığım işe odaklandı mı ve her bir anı farkındalık içinde yaşayabiliyor muyum? Tüm bu soruların cevapları bizleri “sirsana”ya yükseltebilir de “sirsasana”dan tepetaklak indirebilir de…

O günkü derste öğrenciler, duvar kenarına yerleşip “sirsasana”yı denediler. Bir tanesi duruşa yükselemiyordu ama yükseldiğinde duvar kenarında çok rahat hissediyor ve inmeyi düşünmüyordu bile… Bir başkası baş duruşundan nasıl geri ineceğini düşündüğü için bir türlü duruşu yapamıyor, başının üzerine çıktığında ise “boynumu kırabilirim” korkusu ile panikliyor ve düzgün bir şekilde yere inemiyordu. Bir başka öğrenci, kendi kendine yarı yola kadar çıkıyor, orada panikliyor, pelvik tabanı kullanmayı unutuyor, yukarı doğru yükseliyor ve duvar kenarında denemediği için yere düşüyordu. Bir diğeri ise, yine duvar kenarında denemiyor ve matının üzerinde sınıfın ortasında denemeyi tercih ediyor; tam duruşa çıktığı anda başka bir öğrencinin “işte bak, ne güzel yaptın işte” demesi üzerine panikliyor ve paldır küldür yere iniyor. Zihin, “yaptın işte” denildiğini duyunca bedeni engellemek istiyor ve başarılı da oluyor.

O gün derste bir kere daha anlamıştık. “Asana”ları, sadece bedensel güç ile yapamazdık. Nefesimiz bize yardımcı olmazsa, nefesimiz bedenimizle uyumlu olmazsa ve zihin de sadece yaptığımız işe odaklanamazsa, özellikle “zor” olduğunu düşündüğümüz duruşları yapamayabilirdik. Yogayı, diğer fiziksel aktivitelerden ayıran da buydu. Bir “olma” hali… Beden, ruh ve zihnin bir arada ve uyumlu olması ve bu uyumdan ortaya çıkan tablo…

gelişmek ve ilerlemek

Standard

Baharla birlikte ben de uçmaya başladığımın farkındayım. Yerimde duramıyorum. Ne demiş şair: “Beni bu güzel havalar mahvetti.” Ben de tıpkı şairin dediği gibiyim. Bilgisayarın başına oturup yazı yazmak içimden gelmedi. Onun yerine kırlarda dolaşmak, masmavi denize bakmak ve keyif çatmak istedim. Ama tabii ki “Ağustos böceği” halinin de bir sonu olmalı, öyle değil mi? Gerçek hayata ve koşuşturmaya geri döndüm ve soluğu bilgisayarın başında aldım.

Daha önceki yazımda ilkbaharın bedenimizde yarattığı değişikliklerden ve baharda ne tarz bir yoga yapmamız gerektiğinden bahsetmiştim. Geçtiğimiz hafta da yazıya uygun dersler yaptık. Bazı derslerde “surya namaskara” (güneşe selam) yaparken bazı “vinyasa” (akış) derslerinde arkaya eğilmelere ve denge duruşlarına odaklandık. Bazı “yin” (dişil enerji) yoga derslerinde ise karaciğer meridyenine yoğunlaştık ve kış boyunca besinlerle ağırlaşan karaciğeri biraz arındırmaya çalıştık.

Arkaya eğilmelere odaklandığımız derslerin birinde öğrencilerden birkaçının ne kadar geliştiğine tanık oldum. Yaklaşık bir senedir birlikte çalıştığım bir grupta “urdhva dhanurasana” (tam köprü) denemeye karar verdim. Arkaya eğilmelerin içinde çoğunluğun zorlandığı duruşlardan biriydi “urdhva dhanurasana”… Her ne kadar herkes zorlansa da, yine de zaman zaman bu “asana”yı (duruş) deneyip bedenleri ve zihinleri alıştırmak ve derinleşmek istemekte…

Her zaman olduğu gibi, o gün de, dersin ilk yarısında göğüs kafesini, omuz kuşağını ve bacakların önündeki kalça fleksör kaslarını zirve duruşu için hazırladık. Sıra zirve duruşunu yapmaya geldiğinde üç aşamalı çalıştık. İlk aşamada “setu bandhasana” (yarım köprü), ikinci aşamada “setu bandasana”ya yerleştikten sonra başın tepesini yere koyduk ve elleri başın iki yanına yerleştirip beş nefes bekledik ve son aşamada da “urdhva dhanurasana” denedik. Kimi öğrenciler sadece ikinci aşamada kaldı. Kimileri ise benden yardım istedi ve o şekilde duruşu yaptı. Bir anda iki öğrencideki gelişimi farkettim. İkisi de kendi başlarına “asana”yı yapmıştı. Hele içlerinden bir tanesi göğüs kafesinin kapalı olduğunu düşünüyor ve arkaya eğilmeleri yaparken göğüs kafesinin “çıtırdağını” söylüyordu. Bu öğrenciden duruyu tekrar yapmasını istedim. Ve öğrenci duruşu tekrar yaptı, kollarının üzerinde yükseldi ve bir nefes daha alarak göğüs kafesini iyice açtı. Sanırım yaşadığım en mutlu anlardan biriydi. Zaman içinde bir öğrencinin bu kadar geliştiğini görmek, hiç yapamayacağını düşündüğü bir duruşu yapabildiğini görmek… Bundan daha öte bir mutluluk yoktu sanki…

Diğer öğrenci de “urdhva dhanurasana”yı hiç yapamayan birisiydi. O gün derste kollarının üzerine yükseldi ve göğüs kafesini açtı. Belki tam olarak göğüs kafesini ileriye doğru açamadı ama cesaret ile zorlandığı bu “asana”yı denedi ve ilerleme kaydetti. Azmin elinden hiçbir şey kurtulmuyordu.

Bir başka öğrenci ise beni derinden etkiledi. “Camatkarasana”dan (vahşi şey) “urdhva dhanurasana”ya geçmeyi denettim. Öğrencilerden birinin esneklik ve gücü sayesinde bu geçişi yapabileceğini fark ettim ama korkuyordu. Cesaretlenmesi için yanında durdum ve bu duruşu yapabileceğini, benim de ona destek olacağımı söyledim. Sadece yanında durdum ve biraz cesaret verdim. Öğrenci, bir “asana”dan diğerine geçebildi.

O gün derste bir kere daha azmin elinden hiçbir şeyin kurtulmayacağını fark ettim. Yeter ki içimizdeki gücün farkında olalım ve kendimize inanalım. Tabii bir de çok çalışalım. Vazgeçmeyelim, pes etmeyelim, deneyelim, çalışalım. Ne demiş yoga üstadı Pattabhi Jois: Yoga, yüzde 99 egzersiz yapmak (pratik) yüzde 1 teori…

bahar yorgunluğunun ilacı: yoga

Standard

burcuyircali

Uzun, kasvetli, kuru ve soğuk kış ayları geride kalmak üzere… Kuzey yarımküre yepyeni bir bahara merhaba demeye hazırlanıyor. 21 Mart, kuzey yarımkürede gün ve gecenin eşlendiği ve resmi olarak baharın başladığı gün… Baharla birlikte bedenimizde, spor aktivitelerimizde ve yoga pratiğimizde değişiklikler olması kaçınılmaz. Bahar aylarında kendimizi daha yorgun, daha ağır ve sanki kilolarca yük taşımış gibi hissedebiliriz ve bu yorgunlukla nasıl başa çıkacağımızı da bilmiyor olabiliriz. Aslında sebep de çözüm de çok basit. İlkbahar geldiği zaman, Ayurveda’ya (Hint yaşam bilimi) göre bedenimizdeki “kapha dosha” artıyor. Bu  nedenle kendimizi daha ağır ve yorgun hissediyoruz ve kolumuzu bile kıpırdatmak bize zor geliyor. Peki bahar aylarında ne tarz bir yoga yapmalıyız?
DSCN4192
Yoga tarzına geçmeden önce, bedenimizdeki dosha tiplerini hatırlamakta fayda var diye düşünüyorum. Ayurveda, beden tiplerine “dosha” adını verir ve “dosha”ları üçe ayırır: “Vata”, “pitta” ve “kapha.” Kiminin bedeninde “vata dosha” hakimken, kimininkinde “pitta dosha” ya da “kapha dosha” hakimdir. Bazı bedenlerde iki…

View original post 686 kelime daha

sağlam kökler, sağlam yaşam

Standard

İki hafta önce cemreler düşmeye başladı. Önce havaya, sonra suya ve en son da toprağa… Bundan önceki iki yazımda düşen cemrelerle birlikte yoga derslerinde bedeni dengelemeye çalıştığımızdan ve bedenlerimizi yaklaşan ilkbahara hazırladığımızdan bahsetmiştim. Cemreler baharın gelişini simgeliyordu. Kışın ağırlığından kurtulmak ve değişen hava koşullarına uyum sağlayabilmek için yoga derslerinde bedenimizi cemrelere tekabül eden elementlere uygun olarak çalıştırarak bedenleri ilkbahara hazırlayabilirdik.

Cemre neydi? Cemre, ilkbahar başlangıcında yedişer gün arayla sırasıyla havada, suda ve toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık artışıydı. Kelime anlamıyla kor halindeki ateş… Birinci cemrenin 20 Şubat’ta havaya, ikinci cemrenin 27 Şubat’ta suya ve üçüncü cemrenin de 6 Mart’ta (artık yıllarda 5 Mart) toprağa düştüğü varsayılır.

İlk iki hafta hava ve su elementiyle ilgili akışlar çalışmıştık. Bu son hafta sırada toprak elementi vardı. Toprak elementi “muladhara çakra” (kök çakra) ile ilgiliydi ve kuyruksokumunda bulunuyordu. Kök çakrası, yaşamdı. “Muladhara çakra”, bedenimizle ve varlığımızla, çevremizle ve dünya ile en derin bağlantılarımızı düzenliyordu. Bu çakra, yeme, içme, barınma, ev sahibi olma, aile, geçim ve geçim kaynağı gibi tüm yaşamsal değerleri içeriyordu. Kendimizi güvenli hissetme, temel ihtiyaçlar, hayatı idame ettirebilme, hayatta kalabilme ve kökler ile ilgiliydi.

“Muladhara çakra”, toprak elementi ile ilgili olduğu için köklenme üzerine çalışmak gerekiyordu. Ayaktaki duruşlar ve denge duruşları… Derslerde ayaktaki duruşlarda derinleşmeye ve zirve duruşu olarak da bir denge duruşu denetmeye karar vermiştim. Tüm ders boyunca ayaktaki duruşlarda her iki ayak tabanından da derin köklenme üzerine çalıştık. Dersin başında, ortasında ve sonunda “tadasana”da (dağ duruşu) uzun bekleyerek ağırlığı parmak köklerine ve topuklara vererek farkı gözlemledik. Yine bu duruşta parmak ucunda yükselip tekrar topukları yere indirdik. Dengeyi farklı bölgelere kaydırarak ayak tabanlarında yani kökte ne hissettiğimizi fark etmeye çalıştık.

Zirve duruşuna hazırlanırken ilk denediğimiz denge duruşu “vrksasana” (ağaç duruşu) idi. “Vrksasana”da yerdeki ayak tabanından toprağa iyice köklenirken başın tepesinden de yukarı doğru uzamayı denedik. “Lotus bitkisini düşünün. Kökleri çamur ama çok güzel çiçek açıyor. Şimdi bu duruşta beklerken, köklerimiz çamur da olsa o köklerden yükselebileceğimizi ve çiçek açabileceğimizi düşünüp o şekilde uzayın. Kökler çamur da olsa tertemiz de olsa ya da hem iyi hem de kötü de olsa, biz o köklerden uzayıp yükselebiliriz. Bir ağaç düşünün. Yerinden söktünüz ve köklerini kopardınız. O ağaç çok kısa bir süre yaşamına devam edebilir. Biz de aynı o ağaç gibi köklerimiz olmadan yaşayamayız. O yüzden köklerimizi olduğu gibi kabul etmeli ve o kökler üzerinde yükselmeliyiz.

Zirve duruşu, “ardha chandrasana”ydı (yarım ay duruşu). İlk denemeden sonra, havadaki ayağı dizden büküp topuğu kalçaya doğru yaklaştırıp elimizle tutmayı denedik. Bu arada yerdeki ayaktan ve elden kökleniyorduk.

Zirve duruşundan sonra bir “vinyasa” (akış) ile yere oturduk. Yere oturduğumuzda “dandasana”ya (asa duruşu) geçtik. “Bu duruşta bedenin hangi bölgeleri yerle temas ediyor” diye sordum. Topuklar, baldır kasları, hamstring kasları ve oturma kemikleri… Sonra “paschimottanasana”ya (yerde öne eğilme) geçtik. Bu duruşta da aynı bölgeler yere değiyordu. Dersi “marichyasana” (Bilge Marichy burgusu) ile sonlandırdık. Bu “asana”da (duruş), bir ayak tabanı, diğer ayağın topuğu ve diğer bacağın baldır kasları, hamstring kasları ve her iki tarafın oturma kemikleri yere değiyordu. Yani her zaman yerle bir temas vardı. Her zaman bir köklenme vardı.

“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) sırasında öğrencilerden bedeni tümüyle yere bırakıp teslim etmelerini istedim. Beden artık toprak elementine teslim olmalıydı. Tümüyle toprağa yerleşmeliydi.

Kök çakrası dengesiz kişilerin olumsuz, açgözlü, güvensiz ve para ile ilgili sorunları olan kişilerdi. Kök çakrası iyi çalışmıyorsa, hayatta kendimizi güvende hissedemez ve çevremizdeki her şeye bir tehlikeymiş gözüyle bakardık. Ayrıca, korku duygusu hayatımızı derinden etkileyebilirdi. Eğer bir kişinin kök çakrası çok güçlüyse, o kişi çok materyalist olabilirdi. Sağlam köklerimiz olduğunda ise o sağlam köklerin üzerine sağlam bir yaşam inşa edebilirdik. Tıpkı sağlam zemini olan bir bina gibi…

kadın olmak

Standard

burcuyircali

Günler geçiyor. Aylar geçiyor. Yıllar geçiyor. Bir de bakmışız yine Dünya Kadınlar Günü gelmiş çatmış. Bu özel gün ile ilgili yazıyı yazmadan önce geçmiş yıllarda neler yazdığıma bir göz atıyorum. Aslında kafamda bir taslak var. Ama yine de geçen sene neler yazmışım diye hatırlamak istiyorum. Bir de ne göreyim? Geçen sene de kadınlara şiddet uygulandığından, kadınların hor görüldüğünden ve ezildiğinden bahsetmişim. Bir senede neler değişti? Acaba bir fark yaratabildik mi? Ne yazık ki her şey daha iyiye gideceğine daha kötüye mi gitti diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

wpid-facebook_-1036573733

8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Nasıl oldu da dünyada kadınlar günü kutlanmaya başladı? Öncelikle bunu bir hatırlayalım istedim. 8 Mart 1857’de Amerika Birleşik Devletleri’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi ve ardından çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 kadın işçi can verdi…

View original post 1.005 kelime daha

kışın ağırlığından kurtulmak

Standard

Baharın müjdecisi olan cemreler düşmeye başladı. Bu hafta ilk cemre havaya düştü. Bundan sonra sırasıyla suya ve toprağa düşecekmiş… Cemreler aynı sıra ile yoga derslerine de düşecek. Her hafta bedenimizi değişen hava koşullarına uyumlamak için ben de derslerde bu elementlere uygun dersler yapmaya karar verdim. Bu hafta öğrencilere hava elementiyle ilgili akışlar yaptırdım.

2009-2010 tum fotolar 676

Cemre neydi? Cemre, ilkbahar başlangıcında yedişer gün arayla sırasıyla havada, suda ve toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık artışıydı. Kelime anlamıyla kor halindeki ateş… Birinci cemrenin 20 Şubat’ta havaya, ikinci cemrenin 27 Şubat’ta suya , üçüncü cemrenin 6 Mart’ta (artık yıllarda 5 Mart) toprağa düştüğü varsayılır.

Bu hafta başında derslere başlamadan önce hava elementiyle ilgili bir akış planlamalıydım. Hava elementi “anahata çakra” (kalp çakrası) ile ilişkiliydi. Nefes ile de ilgiliydi. Ders boyunca öğrencilerden “ujjayi pranayama” (kahraman/ujjayi nefesi) kullanmalarını istemek de fayda vardı. Göğüs kafesini esnetmeli ve arkaya eğilmelerden birini zirve duruşu olarak seçmeliydim. Hava, Ayurveda’da da (Hint yaşam bilimi) “vata dosha”nın (vata beden tipi) ana elementi. “Vata dosha”, akla hafif, havadar ve yaratıcı gibi sıfatları çağrıştırır. Bu beden yapısının temel özelliği, değişkenliğidir. “Vata dosha”nın, en önemli görevi merkezi sinir sistemini denetlemesidir. Bu “dosha”nın dengesi bozulduğunda kaygı ve depresyondan klinik zihinsel sorunlara kadar değişik sinirsel rahatsızlıklara açık olabiliriz.

“Vata”, sadece soğuk, karanlık, kuru ve sert gibi sıfatları değil aynı zamanda hafif ve havadar gibi sıfatları da içinde barındırır. Dolayısıyla, bedenimizde “vata dosha” arttığı zaman, kendimizi daha hafif, havadar ve uçuyor gibi hissetmemiz çok normaldir.

Normalde “vata dosha”yı dengelemek için ayakların yere sağlam bastığı ve köklendiğimiz duruşları tercih ederiz. Ancak bu haftaki çalışmamız “hava elementi”ni harekete geçirmek ve bedendeki “hava”yı hissedebilmek amaçlıydı. O yüzden arkaya eğilmeyi tamamladıktan sonra bir de ters duruş yaptırmayı planlamıştım.

Dersin sonunda iki zirve duruşu yaptıracağım için bedenleri her iki duruş için de hazırlamalıydım. Göğüs kafesini, omuz kuşağını ve kalça fleksör kaslarını esneten duruşlar ile omuzları, kolları ve karın kaslarını güçlendiren duruşlar ile zirve duruşlarına hazırladık.

İlk zirve duruşu “ustrasana” (deve duruşu) idi. Bu duruşta derin derin nefesler alayı unutmamalıydık. Nedense geriye eğildiğimizde zorlanıyor, zorlandığımızda da nefesimizi tutuyorduk. Nefesi tutmak ise hiç de istediğimiz bir şey değildi. Eğer nefes bizim ruhumuzu temsil ediyorsa, nefesi tuttuğumuzda ruhumuz ile bağlantımızı da kaybediyorduk. Özellikle de “hava elementi”ni çalıştığımız derste nefesi tutmamalıydık. Çünkü hava, nefes demekti. Ya da tam tersi…

Zirve duruşundan sonra bir iki “vinyasa” (akış) ile bedeni dengeledik. Sonrasında ikinci zirve duruşu için son hazırlıkları yaptık. “Pincha mayurasana” (önkol duruşu)… Önce dirseklerin üzerinde “ardha salamba sirsasana” (yunus duruşu), ardından da bu duruşta sağ ve sol bacağı kaldırıp beşer nefes bekledik. En son “pincha mayurasana”… Duvar kenarına geçip duvara zıplayanlar oldu, benim yanlarına gelip manen destek olmamı isteyenler oldu… Hiç denemeyenler oldu. Hiç denemeyenler ise “salamba sarvangasana” (destekli omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu) ve “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) serisini yaptı.

Ters duruşlardan sonra bedeni dengeledik ve “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi sonlandırdık.

“Hava elementi”ni önce göğüs kafesinde geriye eğildiğimizde hissetmek… Kalbimizi açmak, geriye eğilmek ve nefes alıp vermeye devam etmek…. Göğüs kafesini nefes ile genişletmek… Ardından da tepetaklak olup başımızın tepesinden bedenin dışına doğru giden enerjiyi hissedebilmek…  Hafiflemek, enerji dolu olmak ve kışın ağırlığından kurtulup canlanmak…