Monthly Archives: Haziran 2013

yoga ve depresyon

Standard

Geçenlerde öğrencilerimden biri kendini sürekli yorgun ve mutsuz hissettiğini, kolunu kaldıracak gücü bile bulamadığını ve uykusuzluk çektiğini söyledi. Kendisine muhtemelen mevsim geçişine bağlı olarak yorgunluk hissettiğini ve bu nedenle belki bir süre boyunca meyve ve sebze tüketimini artırıp c vitamini almasını tavsiye ettim. Tabii ki vinyasa ya da hareketli yoga yapması da faydalı olabilirdi bence.

2009-2010 tum fotolar 006

Derken öğrencim bir şey itiraf etti. Depresyonda olduğunu düşünüyordu. Ben bir doktor, psikiyatrist ya da psikolog olmadığım için olaya temkinli yaklaşmıştım ve yaz mevsiminin gelmesi ve havaların ısınmasıyla kendini yorgun hissedebileceğini düşünmüştüm. Ancak itiraf geldikten sonra öğrencime hemen bir psikiyatriste ya da psikoloğa gitmesini tavsiye ettim. O ise beni çok şaşırtan bir cümleyle karşılık verdi bana. “Ben doktora gidip de ilaçlarla uyuşturulmak istemiyorum. Sen yoga eğitmeni değil misin? Yok mu koskoca yoga camiasının depresyona karşı tavsiye edebileceği bir şeyler?” Hadi bakalım Burcu Hanım, yoga eğitmeniyim diye geçiniyorsun, nasıl cevap vereceksin?

Kendimi düşündüm hemen. Canım sıkkın olduğunda, ruhum sıkıştığında hangi asanaları yapmak istiyorum diye? Evet, beş dakikalık sürem doldu ve cevap veriyorum sevgili öğrencim. Seninle arkaya eğilmeler üzerinde yoğunlaşalım. Kalbini ve göğüs kafesini açalım. Sanırım mantıklı bir cevaptı.

Öğrencimi bu cevapla biraz rahatlattıktan sonra, bu konuyu ben biraz daha araştırayım; bir dahaki buluşmamızda ayrıntı konuşalım dedim. Hadi bakalım birkaç günlüğüne yırttın, peki ya sonra? Eve geldim. Önce geçen kış iki günlük yoga terapi eğitimine katıldığım Hintli guru Dr. Omanand’ın kitaplarını karıştırdım. Aldığım kitapta çok ayrıntılı bir bilgi bulamadım. Yoga üstadı Iyengar’ın “The Path to Holistic Health” (Holistik Sağlığa Doğru) adlı kitabını karıştırdım. Sadece uykusuzluk ile ilgili bir takım asana listesi buldum. Sonra aklıma geldi. Benim bir kitabım daha vardı “Yoga as Medicine” (Tıbbi Açıdan Yoga) adlı. Bir de ona göz atayım derken ne göreyim “depresyon” üzerine koskoca bir bölüm ayırmış. Ooh yaşasın.

“Depresyon” ile ilgili bölümü okumaya başladığımda çok ilgimi çeken bir cümleyle karşılaştım. Iyengar, “koltukaltlarınızı açık tutarsanız, asla ve asla depresyona girmezsiniz” demiş. Bir an ne demek istediğini anlamadım. Ama sonra, Iyengar’ın da benim tavsiyemden bahsettiğini anladım. Göğüs kafesini ve kalbini açmak, esnetmek… Bir başka deyişle arkaya eğilmeler…

Aynı bölümde, depresyonun belirtilerini okurken öğrencimin anlattıklarıyla benzer olduğunu gördüm. Günden güne hatta bir saatten bir saate değişen ruh hali, eskiden yapmaktan zevk aldığın şeylerden şimdi almaman, uyku sorunları, sürekli yatmak istemek, geceleri uyuyamamak…

Kitap, depresyonu tıbbi açıdan da tanımlıyordu. Beyindeki “serotonin”, “norepinefrin” ve “dopamin” gibi sinir ileticilerin seviyelerindeki düzensizlik, depresyona neden oluyordu. İşte bu nedenle, serotonin seviyesini artırmak için doktorlar depresyon teşhisi koydukları bir hastaya sakinleştirici ilaçlar yazıyorlardı. O halde, ilaç kullanmak istemeyen öğrencime ben ne tavsiye edebilirdim? Serotonin seviyesini yükseltecek yogik yaklaşımlar… Serotonin bize mutluluk veren, depresyondan ve endişeden uzak tutan bir hormon. Aslında tüm fiziksel aktivitelerin, sporun ve yoganın bedene mutluluk hormonu yaydığı bir gerçek. O halde her tür sporu ve yogayı tavsiye edebilirim bu öğrencime. Yalnız öğrencimin önceden gelen bazı sakatlıkları olduğu için ben güvenli bölgede, yani yogada, kalacağım. Özellikle bedeni ısıtan “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle başlayıp ardından “setu bandhasana” (yarım köprü), “urdhva dhanurasana” (tam köprü), “ustrasana” (deve), “salambhasana” (çekirge), “dhanurasana” (yay) gibi arkaya eğilmeler yaptıracağım. Bu duruşların bir kısmını “bolster” destekli de yaptırabilirim duruma göre. Öğrencimin o günkü beden esnekliğine göre karar vereceğim destek kullanıp kullanmayacağıma. Serotonin seviyesini artırmak için, beyne kan gitmesi de iyi bir yöntem olabilir. Bu nedenle “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “prasarita padottanasana” (bacaklar geniş şekilde açık öne eğilme), “salamba sarvangasana” (omuz duruşu) ve “sirsasana” (baş duruşu) da yaptırabilirim. Ancak öğrencimi tanıdığım için en azından “sirsasana” yapamayacağını biliyorum. Ona “sasangasana” (tavşan duruşu) yaptıracağım. Ne de olsa başın tepesi yere geldiği için aynı etkileri alacağız. Hem uyku sorununa hem de depresyona iyi gelecek bu duruşlar.

Asanalara ek olarak, dersin başında ya da sonunda mutlaka meditasyon yaptıracağım öğrencime. Meditasyon, beyindeki serotonin miktarını artırır çünkü. Ayrıca, beyindeki alfa dalgalarını da artırarak bizi sakinleştirir ve daha kolay odaklanmamızı sağlar. Yani, meditasyon, depresyonu ve uyku sorunlarını çözmemize yardımcı olacak gayet doğal bir yöntem.

Kitabı karıştırırken, yoga ve Ayurveda’ya (Hint yaşam bilimi) göre depresyonu ikiye ayırdığını gördüm. Rajasik ve tamasik depresyon olarak… Başka bir deyişle, telaşlı/tedirgin/ajite depresyon ve atipik depresyon. Ajite depresyonun belirtileri, endişe, huzursuzluk ve düşünmeden hareket etme. Böyle bir kişinin nefesleri hızlı olup, nefes verişte sorunlar yaşama ihtimali oluyormuş. Atipik depresyonun belirtileri ise atalet, durgunluk, can sıkıntısı ve umutsuzluk. Böyle bir kişinin nefesleri sığ olup, nefes alırken sorunlar yaşıyormuş.

Öğrencim ile bu konuda konuşmamıştık. Ona nefeslerinin nasıl olduğunu sormamıştım. Bir dahaki görüşmemizde ilk soracağım soru bu olacak. Yine de kısaca belirtmem gerekirse, tamasik/atipik depresyondan mustarip bir kişi nefes almaya odaklı bir “pranayama” (nefesi özgürleştirme) tekniğini kullanabilir. “Ujjayi” (kahraman) nefesi böyle bir durumda faydalı olabilir. Rajasik/ajite depresyon geçiren biri ise nefes verişine odaklanan bir “pranayama” tekniği kullanabilir. Nefes verişini daha uzun tutabilir.

Tüm bunların dışında, depresyon geçiren bir öğrenciye mutluluk hormonunu artırabilmesi için güneş ışığından faydalanmasını, daha çok sebze ve meyve tüketmesini ve kafeinden uzak durmasını tavsiye edebilirim.

Tüm bunları uygulayıp yine de depresyondan bir türlü kurtulamıyorsa, o zaman artık bir doktora gitmesinde ısrarcı olurum çünkü yoga dünyası artık ona daha fazla yardımcı olamaz.

İşte bir soru, beni böylesini ayrıntılı bir araştırma yaptırmaya sevk etti. Kötü mü oldu? Hayır, asla. Üstüne üstlük çok da iyi oldu. Bu konuda çok da bilgili değilmişim, araştırıp bilgi sahibi oldum. Ancak şunu da gördüm: Ne olursa olsun, doğru mantık yürütmüş ve ilk anda en doğru tavsiyeyi vermişim öğrencime. Ne miydi bu? Arkaya eğilmeler, yani göğüs kafesini ve kalbi açmak. Bizler yoga eğitmeniyiz, doktor değiliz. Bir konuda bilgimiz yoksa öğrencilerimizi yanlış yönlendirmemeliyiz. Yetersiz olduğumuz yerde, yetersizliğimizi kabul etmeli ve bir araştırıp sana öyle döneyim diyebilme olgunluğunu gösterebilmeliyiz. Yoga gerçekten de çok büyük bir dünya ve içinde herkesin faydalanabileceği bir şey var. Sadece ve sadece doğru zamanda, doğru kişiye doğru tavsiyeyi verebilelim…

tam bir sene önceydi…

Standard

Tam bir sene önceydi. Hatha ve vinyasa eğitmenlik programını bitirmem ve sertifikamı almıştım. O kadar heyecanlanmıştım ki şu an sizlere bu heyecanımı anlatmam ve tarif etmem mümkün değil. O heyecanla dönüp geldim yaşadığım ve çalıştığım şehre. Nerede mi aldım sertifikamı? Bir yoga kampına gitmiştik Fethiye Kabak Koyu’na.

2009-2010 tum fotolar 133

Döndüm ve ertesi gün işe gittim. İşyeri sanki eskisi gibi değildi. Oysa sadece üç gün uzaklaşmıştım. Neydi bu kadar değişen üç gün içinde? İlk günü öyle ya da böyle atlattım. Ertesi gün işe gittim. Yok, olmuyor. Bir terslik vardı bu işte. Bir türlü kendimi işe veremiyordum. O günü de kazasız belasız atlattım. Resmen hapishanede gibi hissediyordum kendimi. Elimin altındaki masa takvimine gün bittiğinde çarpı işareti atıyordum. Olacak iş değildi yani. Bir sonraki gün yine işe gittim. Aslında kısaca bahsetmem gereken bir şey daha var. İşyerinde işler iyi gitmiyordu. Sendikalı çalışıyorduk ve sendikamız feshedilmek üzereydi. Tüm haklarımızdan yoksun kalacaktık. Sanırım beni rahatsız ve mutsuz eden biraz da buydu. Üçüncü gün dayanacak gücüm kalmadı. İşyerinden ayrılmak istediğimi bildiren bir dilekçe yazdım ve personel müdürlüğüne sundum. İşte bitmişti. Bu kadar basitti.

Neye mi güvendim? Sanırım elimdeki sertifikaya. Ama gerçekler hiç de öyle değildi. İnsan bir şeye gönül verdi mi o şeye çok güvenir ama bazen istediklerini gerçekleştirmek zaman alır.

Yıllardır çalıştığım için doğru dürüst yaz tatiline hasret kalmıştım. Yine de yaşadığım şehri bırakıp da uzun bir yaz tatiline çıkmadım. Eşim çalışıyordu ve onu yalnız bırakmak istemedim. Ama üyesi olduğum spor tesisinin açık ve kapalı havuzu vardı. Günlerim orada geçiyordu. Sabahları spor yapıyordum, yogayla rahatlıyordum ve sonra havuz kenarında yayılıyordum. Gerçekten de güzel günlerdi. Kendime iki aylık zaman tanımıştım. Yaz tatili bittikten sonra yoga eğitmenliği yapabileceğim yerlere başvuracaktım. Bir buçuk ayı böyle geçirdikten sonra Ağustos ayında Bodrum’a gittim ve bir ay kaldım. Gerçekten keyfime diyecek yoktu. Bedenim ve ruhum sanki böylesine rahat ve huzurlu olmayı özlemişti. Fark etmemişim meğer işyerim ne kadar stresliymiş ve beni ne kadar da geriyormuş. İnsan bazen o hengâmenin içinde gerçekleri fark edemiyor ancak o koşuşturmacadan çıkınca görebiliyor bazı şeyleri.

Neyse, tatil bitti ve ben döndüm kürkçü dükkânına. Elimde sertifikalarım— bu arada kış boyunca hamile yogası eğitmenliği sertifikası da almıştım— tuttum yolunu birçok spor tesisinin ve otelin. Belki bir iş çıkar diye. Birçok yere başvurdum ama geç kalmıştım. İnsan Eylül’e kadar bekler miydi hiç? Biraz rahat davranmıştım.

Yine kısmetim hiç beklemediğim bir yerden açıldı. İşyerimin sayesinde tanıdığım bir başka işyerinde yoga dersleri vermeye başladım haftanın iki günü. O kadar iyi hissediyordum ki kendimi anlatamam. Yoga eğitmenliğine başlamıştım. Bundan iyisi can sağlığıydı.

Bu arada yeni eğitimlere ve workshoplara da katılıyordum. Derken özel ders vermeye başladım yine bir arkadaşıma. Kendimi çok şanslı hissediyordum. Uzun yıllardır istediğim buydu aslında. İşyerinde çalışırken de son beş yıldır aklımda hep yoga eğitmeni olmak vardı ama işyerinde rahattım ve iyi de kazanıyordum.  O nedenle bu projemi hiç hayata geçirmedim. Ne zaman ki işyerimde mutsuz ve huzursuz oldum, o zaman daha cazip gözüktü bu iş kolu bana.

Hayatta bazı şeyler hiç beklemediğiniz anlarda olur ya. Bir gün bir arkadaşım aradı ve bir pilates stüdyosunun yoga eğitmeni aradığını haber verdi. Pilates stüdyosunu çok sevdiği iki arkadaşı açmış ve o da beni onlara tavsiye etmiş. Hemen gittim görüşmeye. Hem stüdyoyu hem de iki pilates eğitmenini çok sevdim. Anlaştık, orada çalışmaya başladım ve bugünlere geldik böylece.

Bir senelik deneyimlerin boyunca birçok şey gördüm. Yoga eğitmenlik programlarında bedenleri çok esnek ve beden, ruh ve zihin farkındalıklarının çok gelişmiş olduğu insanlarla tanıştım. Yoga stüdyolarına gidince insan yoga yapan tüm insanların bu kadar esnek ve bir o kadar da güçlü olabileceğini düşünüyor. Esneklik gerektiren birçok asanayı derslerinde kullanabileceğini ya da denge ve kol denge duruşlarını yaptırabileceğine inanıyor bir programdan mezun olunca. Hani ideal öğretmen misali… Ama maalesef gerçek hayat böyle değil. Bir sınıfa girdiğinizde, nefes almayı bilmeyen kişilerle bile karşılaşabiliyorsunuz. Ya da kol ve bacak koordinasyonu gerektirecek (ters kol ters bacak çalıştırılan) duruşları bir türlü yapamayan insanlar görebiliyorsunuz.

Eğer zirve duruşlu dersler yapmayı seven bir yoga eğitmeniyseniz, orta zorlukta bir zirve duruşu yaptıramadığınız zamanlar bile olabiliyor. Yeri geliyor “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) ya da “janu sirsasana” (baş dize duruşu) gibi kolay sayılabilecek bir asana bile zirve duruşu olabiliyor. Yani yoga stüdyolarına gittiğimiz zaman yaptığımız “adho mukha vrksasana” (kol duruşu), “bakasana” (karga duruşu) derslerinizde bazen hayal oluyor. Ya da vinyasa, yani akışlı bir ders, planlıyorsunuz ancak o gün yin yogaya dönmek zorunda kalabiliyorsunuz. Hatta aslında yin yoga çoğu zaman kurtarıcı oluyor çünkü daha durağan ve insanları fazla zorlamayacak bir yoga tarzı bu. Çoğunlukla yardımcı donanım kullanabiliyor ya da öğrencilerinizi duvarı kullanmaya teşvik edebiliyorsunuz.

Tıpkı üniversiteyi bitirip hayata atılan idealist mezunlar gibi… Bir yoga eğitmenlik programını tamamlayıp hayata atıldığınızda idealist oluyorsunuz. En zor asanaları ya da en esneklik gerektiren duruşları yaptırmak istiyorsunuz. Ancak gerçek hayatta bu böyle olmayabiliyor.

Peki, bu durumda ne yapmalıyız? Hayal kırıklığıyla yenilmeli ve küsmeli miyiz yoksa o koşullara uyum mu sağlamalıyız? Sertifikalarımı aldıktan bir yıl sonra, bir yoga eğitmeninin değişen koşullara uyum sağlaması gerektiğini düşünüyorum. Esnek olmalı bir yoga eğitmeni. Her an kendini yenileyebilmeli. Gerektiğinde dersin içinde bile. Hatta dersin yarısında bile. Bir noktaya bağlı kalmamalı. Durağan olmamalı, esnek ve akışkan olmalı. İdealizm iyidir, hoştur ama bizleri katı ve sert olmaya mahkûm eder. Bence, bir yoga eğitmeni idealizmi bir kenara bırakmalı ve günün koşullarına ve getirdiklerine uyum sağlamalı. Doğal olmalı. İşte o zaman öğrencilerine verebileceklerinin ve yaşatabileceklerinin sonu yok bence.

sahi nasıl bir şeydi şu “meditasyon” denen şey?

Standard

Kaç yıl önceydi meditasyonu ilk denediğimde? Sanırım iki yıl önceydi. Yoga asanalarının bana yetmemiş, kendimi önce yoga hakkında kitaplar okumaya adamış ve sonrasında meditasyona merak salmıştım. Mutlaka denemeliydim meditasyonu ama bunun bir yolu yordamı, yöntemi var mıydı? Hiçbir fikrim yoktu. İyisi mi evde yalnız başımayken kendi kendime bir şeyler denemekti. Ben de öyle yaptım.

2009-2010 tum fotolar 690

Yoğun bir iş temposunun ardından eve gelmiştim. Niyetim o akşam meditasyonu deneyimlemekti ya; odama girdim. Bağdaş kurup yere oturdum, telefonumun alarmını on beş dakika sonraya kurdum ve gözlerimi kapattım. Gözlerimi kapattığım ilk andan itibaren gözlerimin önünde ve zihnimin içinde sürekli bir şeyler dolanmaya başladı. Tüm gün yaşadıklarım, meditasyondan sonra yapacaklarım, ertesi güne planlarım, yukarı kattaki komşudan gelen televizyon sesi, en son olarak da ayaklarımın uyuşması… İşte son noktayı vuruyor ayaklarımın uyuşması. Duyduklarımdan ve okuduklarımdan meditasyon yaparken kıpırdamam gerektiğini biliyorum ama canım yanıyor. Dayanamıyorum, gözlerimi açmadan ayaklarımı öne doğru uzatıyorum ve müthiş bir rahatlama…  Ben tüm bunların içinde debelenirken birden alarm sesiyle irkiliyorum. On beş dakika geçmiş bile. Peki, ben ne anladım bu meditasyondan? Hiçbir şey. Sadece gözlerim kapalı düşünmeye devam ettim. Ha gözlerim açık ha kapalı düşünmüşüm. Sonuçta ilk meditasyon deneyimim beni hayal kırıklığına uğrattı.

Başarısız ilk deneyimden sonra, ben meditasyondan vazgeçtim mi? Hayır. Ertesi gün yine aynı odada oturdum. Bu sefer “virasana” (kahraman) duruşunda oturdum. Bir de böyle deneyim meditasyonu diye düşündüm. Yine alarmı on beş dakika sonraya ayarladım ve gözlerimi kapattım. Yine tüm gün boyunca yaşadıklarım ve günün kalanına ve ertesi günlere dair planlarım geldi aklıma. Birden üşümeye başladığımı fark ettim ve tabii ki ayaklarım da yine uyuşmuştu. Ayaklarımın çözümü kolaydı, bir gün önceden alışıktım. Hemen uzattım ayaklarımı. Üşümeye çare yoktu çünkü üstüme alabileceğim bir hırka ya da şal yoktu yakınlarda. Gözümü açmak da istemiyordum, üşümeyi kabullendim ve alarm çaldı. İkinci gün de bir aydınlanma yaşamadım. Nasıl bir şeydi ki bu meditasyon denen şey?

Aradan kaç gün geçtiğini hatırlamıyorum. Bu geçen zaman içinde meditasyon süresini yarım saate yükseltmiştim. Yine bir akşam meditasyona oturduğumda geçmişte olan ve beni rahatsız eden bir olay geldi gözlerimin önüne. Sanki o olayı tekrar yaşıyordum. Bu sefer, o olayın beni neden bu kadar üzdüğünü bir türlü anlamadım. Olay artık o kadar anlamsız ve komik gözüküyordu ki. Derken, o olayı bana yaşatan kişiyi gördüm gözlerimin önünde, sanki her şey canlıydı ve biz birbirimizi affettik. Birbirimizi affettikten sonra da, ben kendimi affettim. Gözlerimde yaş vardı. Ağlamışım. Ağladığımın farkında değildim oysa. Bir kuş kadar hafiftim artık. Bir yükten kurtulmuştum. Derken alarm çaldı ve ben meditasyondan uyanmak ve maddi dünyaya dönmek istemedim. İlk defa farklı bir şey deneyimlemiştim meditasyonda. Mutluydum ve hafiflemiştim.

Ertesi gün, yine benzer bir şey hisseder miyim diye bir beklentiyle oturdum meditasyona. Tabii ki, böyle bir beklentim olduğu için hiçbir şey deneyimlemedim. Kendimi kastım ve zorladım. Maalesef yarım saatlik meditasyon keyiften çok azap olmuştu o gün. Meditasyonda beklenti içinde olmamam ve kendimi sadece ve sadece akışa bırakmam gerektiğini anladım.

Yine aradan bir süre geçti. Bir akşam alarmı kurdum ve oturdum meditasyona. Gözlerim kapalı, günlük olaylar ve planlar geldi geçti zihnimden. Artık sadece bir seyirci olmaya alışmıştım. Düşüncelerin peşinden sürüklensem bile, hemen farkına varıyor ve zihnimi tekrar o ana getirmeyi başarıyordum. Ne mi yapıyordum? Nefeslerime odaklanıyordum hemen, nefes alış verişlerimi sayıyordum. Bir süre sonra, nefesim neredeyse durma noktasına gelmişti. O kadar yavaşlamıştı ki, bir an için nefes almıyorum diye panikledim. Sonra fark ettim ki, çok yavaş, uzun ve sakin nefesler alıyordum. Bir an, yogada üçüncü göz denilen noktada, yani iki kaşımın arasında, bir enerji yoğunluğu hissettim. İçim boşaldı sanki. Ruhum içimden çıktı sanki ve ben sanki uçuyordum. O kadar huzurlu ve mutluydum ki, her şey önemsizdi o an benim için. Sadece sonsuzluk vardı. Derken kapının açılması ve eşimin seslenmesiyle irkildim. Kalp atışlarım hızlandı, nefes nefese kaldım ve kendime gelemedim. Gözlerimi açamıyordum, yere uzandım ve beni yalnız bırakmasını söyledim. Tek duyduğum, “bir buçuk saattir ortalarda yoksun, seni merak ettim, uyudun sandım” oldu. Bir süre yerde uzanıp, sağa sola devrilip kendime geldikten sonra kalktım eşimin yanına gittim. Hala kendimde değildim, sanki bir rüya âleminde gibiydim. Tekrar konuştum eşimle. Hayır, uyumamıştım ben. Zihnim uyanıktı, meditasyon halindeydim. Her şeyin farkında ama bambaşka bir boyuttaydım ben o gün. Bunu araştırmaya karar verdim. Tanıdığım yoga eğitmenleriyle konuştum, meditasyon hakkında internette araştırma yaptım ve birçok kişinin böyle şeyler deneyimlediğini gördüm. Rahatlamıştım. Demek ki, meditasyon böyle bir şeydi. Sonunda, meditasyona dair bir şeyler yakalamıştım.

Bu deneyimden sonra, meditasyon teknikleriyle ilgili derslere katıldım. Zihin, ruh, ego ve meditasyon üzerine çalıştım. Meditasyon benim için vazgeçilmez bir hal almıştı. Akşamı iple çekiyordum. Kendi başıma oturup meditasyon yapıp tüm gün yaşadıklarımı, biriktirmeden, temizlemek ve ruhumu ve zihnimi dinginleştirmek. Bağımlılık yapmıştı adeta bana.

Meditasyona başladıktan iki yıl sonra, meditasyon yaparken, sürekli zihnimi ve ruhumu sessiz ve sakin tutuyorum ve sadece anı yaşıyorum, anda kalıyorum, ne geçmişi ne geleceği düşünüyorum diyebilir miyim? Asla. Zaten eğer zihnimi ve ruhumu sessizleştirip, sadece ve sadece anı yaşayabilseydim, bir yogi olurdum yoga eğitmeni değil. O halde, amaç ne? Sadece kendi kendine geçireceğin bir zaman dilimi ayırmak; sessizce oturup sadece izleyici olabilmek ve yorum yapmadan, fikir yürütmeden her şeyi olduğu gibi kabul etmek…

yazın yoga!

Standard

Yaklaşık iki aydır yazın gelmesini bekliyorum. Ben bekledikçe yaz bir türlü gelmiyor. Seviyorum ya sıcak havayı, güneşi, havuzu, denizi ve güneşlenmeyi… Ben onlara kafayı taktıkça, yaz bir türlü gelmiyor. Bir de üstüne üstlük yazın ne tarz yoga hakkında bir yazı yazmayı istiyorum. Yaz gelmedikçe, bu konudaki yazımı da bir türlü yazamıyorum. Baktım olacak gibi değil. En iyisi ben yazımı yazayım diye karar verdim. Ne de olsa 21 Haziran yaz gündönümü geldi çattı.

PhotoFunia-4d7bb7d
Öncelikle yaz gündönümünü kutlamak için ne tarz bir yoga yapmalıyız?
Bu soruyu cevaplamadan önce yaz gündönümü ne demek ve bu özel günde neler oluyor onu bir anlamaya çalışalım. Bir yıl içinde iki defa gündönümü yaşıyoruz. Biri kışın, 21 Aralık’ta, biri de yazın, 21 Haziran’da. Her iki gündönümünde de, güneş tersi istikamete harekete geçmeden önce duraklıyor. İşte bu durakladığı anlara gündönümü diyoruz. (Kışın yoga hakkındaki yazım için https://burcuyircali.wordpress.com/2013/01/06/kisin-yoga-nelere-dikkat-etmeli/ linkini tıklayabilirsiniz)
Yaz gündönümü ya da 21 Haziran yılın en uzun günü. Bu gün, kış gündönümünde başlayan döngünün sona erdiği gün. 21 Haziran’da güneş dünyayı en dik açıyla aydınlatıyor.  21 Haziran’dan sonra günler kısalmaya ve geceler uzamaya başlıyor. Ta ki 23 Eylül gün gece eşitliğine kadar. Ardından da geceler uzamaya ve gündüzler kısalmaya başlıyor. Tüm bu anlattıklarımızın kuzey yarımküre için geçerli olduğunu hatırlamakta fayda var. Güney yarımkürede zamanlamalar tam tersi.
Bu kısa coğrafi bilgiden sonra gündönümüne geri dönelim. Gündönümü, doğanın bizi kucaklamasına izin vermek için çok iyi bir zamandır. Özellikle yaz gündönümünde, güneşin içimizi ısıtmasıyla ve ruhumuzu şenlendirmesiyle birlikte kendimizi çıplak ayakla çimlerin ya da kumun üzerinde dans ederken buluveririz. Şu ana kadar yaz gündönümünün sadece ruhumuza etkilerinden bahsettik.
Yaz gündönümü kutlamak için ne tarz bir yoga yapabiliriz diye sorarsanız eğer, size vereceğim en güzel cevap bu gündönümünü 108 tur “surya namaskara” (güneşe selam) ile kutlamanız olurdu. Mademki 21 Haziran’da güneş dünyamıza en dik açıda, bu gündönümünde güneşe selam serileri yapmak hiç de mantıksız değil. Bu şekilde, içimizdeki ateşi ortaya çıkarmamız da mümkün. Her nefes aldığımızda daha da genişlemek ve her nefes verişimizde güneşin ısısının bedenimize yayıldığını hayal etmek…
Peki, yaz gündönümünü sadece hızlı bir yoga tarzıyla mı kutlayabiliriz? Tabii ki hayır. 21 Haziran yaz gündönümünde yin yoga yapmak da mümkün. Bu tarz yoga ile belki içimizdeki ateşi harekete geçiremeyiz ama onu söndürüp daha sakin bir şekilde bu gündönümünü atlatabiliriz.
İşte bunlar 21 Haziran yaz gündönümünde yapabileceğimiz yoga tarzları. Şimdi yaz ayları boyunca ne tarz bir yoga yapmalıyız sorusuna cevap bulmaya çalışalım.
Daha önceki yazılarımdan hatırlayacağınız gibi, Hint yaşam bilimi Ayurveda’ya göre bedenlerimiz üç tipe ayrılıyordu: Vata, pitta ve kapha olarak. Bazı bedenlerde tek bir tip hâkim oluyordu, bazı bedenlerde iki, bazı bedenlerde de üç tip birden etkili olabiliyordu. Ayrıca bu sıfatlar sadece beden tiplerini etkilemiyordu aynı zamanda mevsimlerden mevsimleri biri diğerinden daha baskın olabiliyordu. Kış aylarının soğuk, karanlık, kuru ve sert özellikleri nedeniyle bedenlerimizdeki “vata” (hava ve eter) oranı artıyordu. Bu nedenle, kış aylarında yoga çalışmalarımızda köklenmeye ağırlık vermek ve o an ne yapıyorsak yapalım farkındalığımızı köklerde ve köklenmede tutmamız gerekiyordu. İlkbahar geldiği zaman, Ayurveda’ya (Hint tıp bilimi) göre bedenimizdeki “kapha (toprak ve su) dosha” artıyordu. Bu nedenle kendimizi daha ağır ve yorgun hissediyorduk ve kolumuzu bile kıpırdatmak bize zor geliyordu. (Bu konudaki yazım için https://burcuyircali.wordpress.com/2013/03/20/bahara-merhaba/ linkini tıklayabilirsiniz)
Peki, yaz aylarında bedenimize ne oluyor? Yaz gelince, bedenimizdeki “pitta” (ateş ve su) oranı yükseliyor. Bu aylarda da yine kendimizi sıcak hava sebebiyle yorgun hissedebiliriz. Ayrıca, bedenimizde “pitta” oranı arttıkça daha sinirli ve hareketli olabiliriz. Bu nedenle, yaz aylarında yoga pratiğimize başlarken yerde sırtüstü yatarak başlamak ve öncelikle bedenimizi esnetmek ve rahatlatmak çok iyi gelir. Bu şekilde bedenimizdeki iç ısıyı dengeleriz. “Savasana”da (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) yatıp bir süre bedeni ve zihni derse çektikten sonra, bedeni sağa ve sola esnetme, dizleri kendimize doğru çekip sağa ve sola burgu yapmak kendimizi iyi hissettirebilir.
Sadece yoga pratiğimizin başında değil, tüm pratik boyunca hızlı ve akışkan bir yoga yapmak yerine biraz daha sakin ve rahatlamaya ve meditasyona yönelik yoga tercih edilebilir yaz aylarında. Bu, akışlardan uzak durmamız anlamına gelmemeli. Akış bile yapıyor olsak, daha sakin ve kendimizi dinleyerek yapmak anlamına gelmeli.
Hal böyle olunca, tabii ki derse “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle başlamak mümkün. Aklınıza gelen tüm ayaktaki duruşlar da yapılabilir. “Trikonasana” (üçgen), “ardha chandrasana” (yarım ay duruşu), “utthita parsvakonasana” (yan açı duruşu), “setu bandhasana” (yarım köprü), “urdhva dhanurasana” (tam köprü), “bharadvajrasana” (bilge Bharadvaj duruşu), “upavista konasana” (oturarak bacaklar yana açık öne eğilme), “parivritta janu sirsasana” (dönmüş baş dize duruşu), “baddha konasana” (bağlı açı duruşu-kelebek), “paschimottanasana” (doğuya bakan öne eğilme), “halasana” (saban duruşu), “salamba sarvangasana” (destekli omuz duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu), “matsyasana” (balık duruşu), yaz ayları boyunca yoga pratiğimizde veya derslerimizde kullanabileceğimiz asanalar.
Bunlara ek olarak, bedenimizdeki ısıyı ya da ateş elementini düşürmek için “sitali” adı verilen serinletici nefes tekniğini de kullanabiliriz. Kısaca, dilimizin yanlarını yukarı doğru katlayıp dilimizin ucunu, dudaklarımızı aralayarak dışarı çıkartarak nefes alıp verme şeklinde yapabiliriz bu “pranayama” tekniğini. Bu nefes tekniği bizi sakinleştirip serinletir. Nefes aralık olan ağızdan alınıp burundan verilir. Bir süre yaptıktan sonra, serinlediğinizi hissedersiniz.
Siz de fark ettiniz mi? Yoga, o kadar engin bir dünya ki her mevsim farklı yoga pratikleri yapabiliriz. Ayrıca her mevsim kullanabileceğimiz değişik “pranayama” (nefesi özgürleştirme) teknikleri var. Bu nefes teknikleriyle kış aylarında bedenimizi ısıtmamız, yaz aylarında da serinletmemiz mümkün. Peki, bahar aylarında ne olacak diye sorabilirsiniz? O zamanlarda da sağ ve sol enerjimizi eşitleyebileceğimiz nefes tekniği var. Yani yoga yine bize bir şeyler sunabiliyor.
Öyle ya da böyle, yaz ya da kış. Veya bahar. Önemli değil. Önemli olan her zaman ve her mevsim yogaya gönül vermemiz ve yogayı hayatımızın içine sokmamız. İster sadece asana boyutunda, istersek pranayama ve meditasyonu da ekleyerek ya da belki felsefesini de okuyup özümseyerek…

bedenimizi aşırı esnetmek sakatlığa yol açar mı?

Standard

Yin yoga eğitmenlik programı yaklaşık bir haftalık bir inziva ile sona erdi. Bu inzivada, her sabah biz yoga eğitmen adayları iki saat boyunca kendi kendimize yoga yapıyorduk. Kendi başımıza kaldığımız, bedenimizin isteklerine cevap verdiğimiz anlardı bu saatler. Keyifliydi. Canımız o an ne istiyorsa o asanayı yapıyorduk. Belki de iki saat boyunca “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu). Kim bilir?

2009-2010 tum fotolar 676

İnzivanın son iki gününde öğretmenimiz bizi gruplara ayırdı ve bizlerden iki-üç saatlik bir ders hazırlamamızı istedi. Dersleri bizim gruptan olmayan arkadaşlarımıza verecektik. Bir nevi staj dersi olacaktı bunlar. Harika bir haberdi bu. Ama tabii ki o günlerde yoga pratiğimizin dört-altı saate çıkması demekti. Nasıl bir şeydi acaba günde dört ila altı saat arası yin yoga yapmak? Kısaca anlatmaya çalışayım.

Sabahları erkenden uyanmak mis gibi tertemiz bir havaya. Yoga çadırına gitmek ve minderini yaymak. Yardımcı donanımımız olmadığı için odamızdan yastık ve battaniye taşımak. Asana pratiğimizi yapmak. On dakikalık pranayama (nefes) çalışmasından sonra yirmi dakikalık meditasyon ile güne başlamak. Keyfe bak…

Son iki güne kadar, sabahki kişisel pratiğimize ek olarak teorik derslerle devam ettik. Son iki gün ise günde dört ila altı saat boyunca yoga yapmaya başladık.

Peki, hadi konuya gel diyeceksiniz bana şimdi. Evet, haklısınız. Konuya geleyim. Her şey çok güzeldi. Bu kadar yoga yapınca kendimi çok iyi hissetmeye başlamıştım. Bedenimi esnetmezsem kendimi iyi hissetmiyordum. Sanki esnetmeye bağımlı hale gelmiştim.

Yaşadığım şehre geri döndüm. Her gün spor kulübüne gittiğim halde, döndüğümün ertesi günü kendimi güçsüz hissedip gidemedim spor tesisine. Ertesi gün gittim ve o gün ne mi hissettim? Bedenimin belirli bölgelerinde fazla esnetmeye bağlı bir acı. İşte o an aklıma gelen soru: “Bedenimizi fazla esnetmek iyi mi kötü mü?” ya da “bedenimizi fazla esnetmek sakatlığa yol açabilir mi?” ya da “neler sakatlığa neden olabilir?”

Aslında kaslarımızı ve bağ dokularımızı aşırı kullanmak da, az kullanmak da sakatlığa yol açabilir. Kaslarımızı esnetirken, sadece kaslarımızı esnetmiyoruz aynı zamanda daha derin bağ dokularımızı da esnetiyoruz. Bu bağ dokularımız bedenimizdeki kemikleri birbirine bağlar (ligament), kasları kemiklere bağlar (tendon) ve kas, tendon ve diğer anatomik yapıları birbirinden ayırır (fasya).

Bağ dokusu kollajen ve elastin proteinlerinden oluşmaktadır. Kollajen, kasları güçlü yaparken elastin onların esnemesini sağlar.

Bedenimizi fazla esnetirsek, hem dokularımızı fazla esnetiriz hem de kaslarımızı çok kolay incitebiliriz. Özellikle kaslarımızda çok küçük yırtılmalara neden olabiliriz.

Bana ne olmuşu? Kasık kaslarım (psoas ve iliacus) acıyordu ve sakrumda (kuyruksokumu) ağrı vardı. Bu acı ve ağrılar öylesine güçlüydü ki geceleri bazen uykudan bile uyanıyordum.

Hırslı bir insan değildim, hele ki yogada… Güvenli bölgede kalmayı tercih ederdim hep. Yani bu ağrıların sebebi bedenime aşırı yüklenme veya bedenimi fazla esnetmeye çalışmak değildi bence. Sanırım uzun yoga saatleri sebep oldu bu ağrılarıma.

Kendi yaşadığım şehirde gün aşırı yoga yapıyorum. Bir gün iki saate yakın yoga yapıp bir gün ara veriyorum. Ertesi gün yine yoga yapıyorum. Çoğunlukla yang asanalarla başlayıp bedenimi biraz ısıtıp ardından yin yoga pozlarıyla pratiğimi tamamlıyorum. Dolayısıyla bedenim gün aşırı yoga yapmaya alışık. Galiba ağrılarımın birinci sebebi bu. Her gün yoga yapmaya bedenim alışık değil.

İkinci bir sebep de, sanırım uzun saatler boyunca yoga yapmamız oldu. Bedenim en fazla iki saatlik yoga pratiğine alıştı. Dört ila altı saat boyunca yoga yapmak bedenimi zorlamış olmalı. O an fark etmedim. Keyif alıyordum çünkü. Bedenim de iyice esnediği için acı duymadım. Yaşadığım şehre döndükten sonra acıyı hissetmeye başladım.

Hadi tekrar sorumuza geri dönelim. Bedeni fazla esnetmek sakatlığa neden olur mu? Kesin bir cevap vermek mümkün olmamakla birlikte “olabilir.” Özellikle her gün yoğun bir şekilde yapılan yoga bizi bazen sakatlayabilir. Hele ki bedenimiz esnekse, kaslarımızı ve bağ dokularımızı son noktasına kadar esnetebiliriz ve bu da bazen bizi sakatlayabilir.

Eğer kaslarımız sağlıklıysa, esneklik ve güç arasında bir denge bulabiliriz. Aşırı esnek kaslar, eklemleri destekleyemez ve sakatlığa yol açabilir. Gergin ve sıkı kaslar ise hareket kabiliyetimizi kısıtlar ve bu da kaslarımızın yırtılmasına neden olabilir. Tüm bunlar sakatlanmamıza yol açan anatomik nedenlerdir.

Tabii ki bir de hırslarımızı göz önünde bulundurmak gerek. Eğer çok hırslıysak, asanaları yapmak için bedenimizi zorlar ve kendimizi sakatlayabiliriz.

Ancak benim sakatlığımın bunlarla ilgisi yok. Evet, bedenim oldukça esnek. Bazen bu esneklik yüzünden “hareket kabiliyetimin” (range of motion) ötesine geçiyor olabilirim. Zaten o an bedenim “hayır daha ileri gitme, geri dön” der bana ve ben de onun sözünü dinlerim.

Kasık kaslarımın ve kuyruksokumumun ağrımasının sebebi, bedenimin alışık olduğu yoga pratiğinin dışına çıkmak zorunda olmamdı. Gün aşırı yoga pratiği yerine, her gün yoga yapmam. İki saat yerine dört ila altı saat arası yapmam.

Peki, şimdi ne yapıyorum? Yaşadığım şehre döndükten iki gün sonra birkaç asana yapmaya çalıştım ve bedenim beni durdurdu. Ben de yapmadım. İki gün sonra yine denedim. Yine yapamadım. Ben de bu ara sadece kardiovasküler çalışmalarıma ağırlık verdim. Yalnız yoga dersleri de verdiğim için derslerim boyunca yoga yapmasam bile en azından pozları göstermem gerekebiliyor. Bu nedenle, derslerimde de vinyasa ve hatha yogaya yoğunlaşıyorum. Yin yogadan biraz uzak duruyorum. Ne zamana kadar? Bedenim “evet tamam, iyiyim artık ve canım yin yogayla esnemek ve rahatlamak istiyor” diyene kadar… Sadece ve sadece bedenimizin isteklerini dinleyip onlara kulak vermek… İşte o zaman esneklik, güç, huzur, mutluluk ve sağlık bizimle demektir.

bir daha gider miyim?

Standard

Antalya Tekirova’dayız. Yoga kampının son günü hatta son dakikaları… Sırayla yin yoga sertifikalarımızı alıyoruz. İşte yine bir son… Yin yoga eğitimi de böylece sonlanıyor… Her şeyin bir başı olduğu gibi sonu da var… Vedalar, bitişler, hüzünler… Peki, nasıl bir şeydi yoga kampı ya da inzivası?

2009-2010 tum fotolar 732

Bu inziva, hayatım boyunca katıldığım ikinci inzivaydı. İlki geçen seneydi. Fethiye’nin Kabak koyuna gitmiştik. Benim için büyük bir deneyimdi. Her tarafı kapalı da olsa büyükçe bir çadırda kalmak, kapkaranlık ormanın içinde yaşamak birkaç gün boyunca, önüme sürüngen hayvan çıkar mı acaba diye korkmak, özellikle geceleri korku içinde yürümek ve tüm bu korkularımın yüzünden geceleri uzun saatler boyunca uyuyamamak ve sonunda uykuya teslim olmak. Tam daldım derken vakitsiz öten horozların sesiyle tekrar uyanmak… Üçüncü günün sonunda uykusuzluktan bitap düşmek ve sızmak… İşte böyle bir şeydi benim ilk yoga kampım…

Güzel anlar yok muydu? Yoga kampındaydık ama çok eğleniyorduk. Bir gün tekne turu yaptık ve güzel koyların tertemiz sularında yüzdük. Akşamları şarkılar söyledik ve dans ettik. Güzel dostluklar kurduk ve bu dostluklar hala devam etmekte… Bunlar da yoga kampının güzel anlarıydı.

Yin yogayı oldum olası çok seviyordum ve bu konuda daha da derinleşmek istiyordum. Yin yogayı hem kendi yoga pratiğime katmak hem de verdiğim yoga derslerine katmak istiyordum. Bu amaçla eğitmenlik programlarını araştırdım. Maalesef Ankara’da katılabileceğim bir yin yoga programı yoktu. Ben de İstanbul’da açılan bir yin yoga eğitmenlik programına katıldım.

Geçen hafta yin yoga eğitmenlik programının inzivası için Tekirova’da “medeniyet”ten uzak bir kampa gittik. Havaalanından kampa gidene kadar nasıl bir yerle karşılaşacağım konusunda bir fikrim yoktu. Araçtan inip de kampa ayağımı bastığım anda, “zor bir hafta olacak” diye düşündüm.

Doğayı çok severim, ona zarar vermem. Verenlerle de mücadele ederim. Ancak doğayla fazla haşır neşir olmayı da istemem. Araçtan inip de yoga inzivamızı yapacağımız yere gelince aklıma ilk gelen bu oldu o yüzden: “Zor bir hafta olacak.”

Neden zor bir hafta? Dedim ya doğanın içinde yaşamaktan hoşlanmıyorum. Doğayla iç içe olmak beni zorluyor. Yeşilden ve denizden bahsetmiyorum. Yemyeşil ağaçları, otları, çimenleri, denizi, kumu ve güneşi seviyorum. Onlarla bir derdim yok. Ancak doğa sadece bunlardan oluşmuyor. Maalesef doğada yaşayan hayvanlar da var, sürüngenler var mesela. Yılanlar, akrepler, örümcekler, böcekler, daha neler neler… İşte beni zorlayan tüm bunlar.

Her ne kadar uzun zamandır yoga yapıyor olsam da, ben bir insanım. Yogini değilim, ermiş bir insan da değilim henüz. Korkularım var. Bu korkularımın başında sürüngenler geliyor. Bir türlü yenemiyorum bu korkumu. O nedenle yoga kampları da benim en büyük korkum…

Odama giriyorum. Neyse korktuğum gibi değil. En azından temiz. Sabun, havlu ve tuvalet kağıdı konmuş odaya. Bu gibi bir ortamda “lüks” içindeyim.

O gün program akşamüstü dörtte başlayacak. Üç saatim var. Bu saati uyuşukluk yaparak geçiremem. Hemen kendimi denize atıyorum. Deniz kenarına gidince bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Ne bir şezlong, ne bir şemsiye… Tamamen bakir… Havlumu seriyorum yere. En son ne zaman havlumu yere serip oturmuştum? Sanırım çocuktum ve Yeni Foça’daydım. Demek ki insan hayatında bir süre ilerledikten sonra o noktadan daha geri noktalara da gelebiliyormuş… Deniz tertemiz. Sanırım bu kamp boyunca en sevdiğim şey bu…

Dönüyorum odaya derse hazırlanmak için. Duş alıyorum ve su sıcak. İşte yine olumlu bir şey. Belki de sevebilirim bu kampı…

Ders üç saat sürüyor. Bir hafta boyunca yapacaklarımızdan bahsediyoruz. Teorik konuları tartışıyoruz. İstanbul’da bitmeyen konuları burada işlemeye devam ediyoruz. Öğretmenimiz kamp ile ilgili bilgi verirken bu kampta vejetaryen besleneceğimizi, mümkünse sigara ve içkiden uzak durmamızı ve hatta mümkünse vegan beslenmeyi denememizi tavsiye etti bize.

Hadi bakalım bir başka zorlukla baş başayım. Sadece vejetaryen beslenme. Aslında dışardan biri beni vejetaryen zannedebilir. Öyle et düşkünlüğüm yoktur ama vejetaryen besleneceğiz bir hafta boyunca denince aklım direk et ve et ürünlerine gitti. Elimde değil, bir şeyi yapmayacaksın denilince yapasım tutuyor. Neyse sanırım bir hafta dayanabilirim.

Öteki zorluk mu? İçki içme. Her gece içen biri değilim, alkolik de değilim. Sosyal bir içiciyim. Arkadaşlarımla eğlenirken ya da ara sıra içmeyi seviyorum. İçmeyin denildi ya, yine aklıma takıldı. Nasıl bir hafta beni bekliyordu ki?

Tahmin ettiğim kadar zor olmadı. Her gün sabah iki saat boyunca kendi pratiğimizi yapıyorduk. Kahvaltıdan sonra iki buçuk saat kadar teorik ders ve ardından öğle yemeği. Öğle yemeğinden sonra üç buçuk saat bir aramız vardı. Herkes istediğini yapmakta serbestti. Ben tabii ki kendimi denize adadım. Sonra iki buçuk saat kadar teorik ders ve ardından akşam yemeği. Akşam yemeğinden sonra yogayla ilgili filmler seyrediyorduk.

Günler çok zor geçecek diye düşünüyordum ama bu program sayesinde nasıl geçti bir hafta bir türlü anlamadım. Vejetaryen beslenme ve içki beni zorlamadı. Sorun olmadı benim için. Son akşam bir sıkıntı yaşadım. Canım vejetaryen beslenmek istemedi ama mecburdum. Birden tüm enerjimin çekildiğini hissettim. Dünyam dönüyordu sanki. Gücüm tükenmişti. Başım ağrıyordu. Sanırım tansiyonum düşmüştü. Bedenim protein istiyordu. Hoş sabah kahvaltılarında peynir ve yumurta yiyordum ama yeterli olmamış demek ki… Biraz tatlı yiyerek güç topladım ama et yemedim. Ancak eğitim Pazar günü bittikten sonra öğle yemeğinde etli bir sebze yemeği vardı. Hemen tadına baktım. Bir ufak ayrıntı daha. Son gece biraları devirdik birkaç kişi yaktığımız ateşin etrafında. Şarkılar ve danslar eşliğinde…

2009-2010 tum fotolar 733

Tek sorun ne miydi? Tabii ki vahşi doğa ve haşarat. Bir türlü yenemiyorum korkumu. Ne yaparsam yapayım korkuyorum işte. İkinci gündü sanırım. Yoga yaptığımız çadıra girerken bir arkadaşımızı akrep soktu. Kızcağız paldır küldür yakındaki bir hastaneye gitti. Neyse ki zehirli değilmiş ama olabilirdi de… Bir de demez mi “öncesinde de yılan gördüm” diye. İşte o an, benim koptuğum an oldu. Birden bavulumu toplayım ve döneyim eve ve medeniyete diye. Sonra, hayır dedim kendime. Bu da bir deneyim. Bunu yaşamalıyım, nereye kadar korkup kaçacağım. Korkuyorum evet, deli gibi… Aklımı oynatacak derecede… Giysilerimi silkeleyip giyiyorum, havluları silkeliyorum, etrafı kontrol ediyorum, sinek kovucu ilaçlar sürünüyorum, odada mum yakıyorum. Yine de korkuyorum.

Neyse ki bu eğitim boyunca herhangi “tatsız bir şey” ile karşılaşmadım. Eğitim bitti ve sağ salim bir parça halinde evime geri döndüm.

Bundan sonra yeniden gider miyim kampa ya da inzivaya? Açıkça söylemek gerekirse sanmıyorum. Korkularım var, insanım ben. Ermedim, yogini olmadım. Her ne kadar korkularımla yüzleşmeye çalışsam da bir türlü yenemiyorum onları. Doğayla iç içe yaşamak beni zorluyor. Yalan söyleyecek veya numara yapacak değilim. Benim için zor bir deneyim. Bu deneyimden ne öğrendin diye sorabilirsiniz? Hiç bir şey öğrenmedim. Korkmaktan bir şey öğrenemedim ki. Olmuyor, ne yaparsam yapayım olmuyor.

Bir daha gider miyim yoga kampına? Pek sanmıyorum. Temizlik, doğa koşulları ve sürüngenler beni zorluyor. Bu da benim yogam. Kendimi bu şekilde kabul ettim. Önceleri kendimle didişiyordum. “Yoga eğitmenisin sen. Kendine gel. Temiz ya da kirli, sürüngenli ya da sürüngensiz her hâlükârda yaşayabilirsin” diyordum kendime. Artık böyle düşünmüyorum. Kendimi kandırıyordum böyle telkinlerle. Buna gerek yok. Yapamıyorum, olmuyor. Evet, yeniden giderim bir yoga kampına. Eğer yoga kampı daha temiz bir ortamda ve butik otel tarzı bir yerde olursa…

savaşçı ruhu gerek!

Standard

Yogaya gönül vermiş herkes bilir. En temel duruşlardan biridir “virabhadrasana” (savaşçı) asanaları… Her yoga dersinin olmazsa olmazıdır. Ya dersin başında bedeni ısıtırken kullanılır ya da bazı derslerde zirve duruşu bile olabilir “virabhadrasana”. Peki, neden “savaşçı”? Yoga gibi barışçıl bir felsefede, bir asananın adı neden “savaşçı?”

2009-2010 tum fotolar 726

Yoga inanışına göre, eski zamanlarda Daksha adında bir kral yaşarmış. Bu kralın Sati ya da Shakti adında bir kızı varmış ve bu kız Shiva adında biriyle evlenmiş. Kral Daksha damadı Shiva’dan pek hoşlanmazmış.

Sevgili Kral, damadına karşı olan duygularını göstermek için bir parti düzenlemeye karar vermiş. Bu partiye damadı Shiva dışında herkesi çağırmış. Sati, babasının evliliğini onaylamamasına çok üzülmüş ama yine de partiye kendi kendine gitmeye karar vermiş.

Davette Sati’nin babasıyla tartışması davetlileri çok eğlendirmiş. Hâlbuki Sati çok üzülmüş ve kendini aşağılanmış hissetmiş. Babası ona sataşmaya devam edince de Sati susmuş ve kendini toplamaya çalışmış. Sonra babasına dönmüş ve demiş ki: “Bu bedeni sen bana verdin ve artık ben bu bedenle anılmak istemiyorum.” Bunun üzerine, Sati meditasyona oturmuş, gözlerini kapatmış, gerçek Tanrı’sını gözlerinin önüne getirmiş ve içindeki ateşi yakmış. Sonunda bu ateş tüm bedenini sarmış ve Sati ölmüş.

Sati’nin öldüğünü duyan Shiva, üzüntüden deliye dönmüş. Saçından bir parça koparıp yere atan Shiva, bu saçtan en güçlü “savaşçı”sını yaratmış. Bu savaşçının adını, “Virabhadra” koymuş. Sanskrit dilinde, “vira” kahraman, “bhadra” da arkadaş demektir. Ve Shiva, Virabhadra’ya o partiye gitmesini ve Kral Daksha ve tüm davetlileri yok etmesini emretmiştir.

2009-2010 tum fotolar 728

Virabhadra partiye gitmiştir ve Daksha’yı öldürmüştür. Savaşçı Virabhadra, partiye vardığında, iki elinde kılıç tutuyormuş ve gücünü yerden alıyormuş. İki eli başının yanında yukarıya doğru uzanmış bir şekildeymiş. İşte bu “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı) duruşunu oluşturur. Sonra kendini göstermek için Daksha’ya doğru dönmüştür. Bu da “Virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) duruşudur. Yavaşça kılıcını çekip Daksha’nın kafasını uçurması da “Virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı) duruşunu oluşturur.

Tüm bu olanlardan sonra, Shiva Virabhadra’nın yaptıkları görmek için Daksha’nın evine gelip Virabhadra’yı tekrar eski haline getirmiştir. Shiva’nın öfkesi geçmiştir. Önce üzüntü duymaya başlamıştır ve sonrasında bu merhamete dönmüştür. Shiva, Daksha’nın kafasız bedeni bulup yerine bir keçi kafası yerleştirmiştir. Daksha, Shiva’nın bu davranışı karşısında ona itaat etmiştir.

Hikâye bu ya… Döndük dolaştık günümüze geldik. Yoga gibi barışçıl bir felsefenin içinde “savaşçı” duruşu… Yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı Ashtanga Yoga felsefesinde, “ahimsa” (zararsızlık) adında bir etik değer var. “Ahimsa”, zarar vermemek demek. Önce kendine, sonra çevrendeki kişilere, canlılara, cansız varlıklara, doğaya, çevrene… Aklınıza ne geliyorsa artık…

Bunu son günlerde Türkiye’de yaşayan olaylarla ilişkilendirmek istersek… Evet, zarar vermemek… Büyük şehirlerimizde gün geçtikçe yeşil alanlarımız azalıyor. Yeşil alanların yerine bol bol ana yol, otoyol, köprülü kavşak, bina, gökdelen, alışveriş merkezi dikiliyor. Çevremize zarar veriliyor. Yeşil alanlarımız yok ediliyor ve nefes alabileceğimiz alanlar daralıyor gün geçtikçe.

İşte tüm bu sebeplerden dolayı, geçen hafta İstanbul’da çevresel bir tepki başladı. Sırf yeşil alanlarımızı korumak ve gelecek nesillere biraz daha oksijen ve yeşil alan bırakabilmek için. Hükümetin İstanbul’un göbeğindeki bir yeşil alanı yok edip yerine alışveriş merkezi dikme projesine karşı başladı her şey.

2009-2010 tum fotolar 730

Ne yazık ki böylesine iyi niyetli başlayan tepkilere, yetkililerden ve polisten aşırı müdahale geldi. Olayın boyutu değişti. Çevresel başlayan bir tepki, toplumsal bir tepki ve gösteriye dönüştü. Bugüne kadar değiştirilmeye çalışılan Türkiye Cumhuriyeti değerlerine sahip çıkmaya, dayatılmaya çalışılan yeni kanunlara, gasp edilmeye çalışılan hak ve özgürlüklere karşı bir direnişe dönüştü her şey… Her şey iki üç günde oldu… İçimizdeki “Shiva” uyandı.

Savaşmak ya da savaşçı olmak her zaman kötü bir anlam içermez. Bazen “olumsuz” anlamlarını bir kenara koyarak, “savaşmamız” gerekir. Uyuşukluktan kurtulmak, her şeyin farkına varmak, uyanmak ve “kendi sınırlarımızın ötesine çıkmak” gerekir. İşte “savaşçı ruhundan” kasıt budur yoga felsefesinde. “Kendi sınırlarımızın ötesine geçmek…” “Kendi içimizdeki gücü ortaya çıkarmak.” “Saldırgan olmadan ve zarar vermeden kendi içimizdeki savaşçı ruhunu uyandırmak.”

“Virabhadrasana I”yı (birinci savaşçı) yaparken, açın göğsünüzü… Bu duruştan “virabhadrasana II”ye (ikinci savaşçı) geçerken öndeki elinizin işaret parmağından ufka doğru, savaş alanına doğru bakın. Kendinize güveninizi ve cesaretini arttırın. Hangi noktadaysanız, nerede duruyorsanız, yere sağlam basın. Köklenin. Emin olun, o nokta doğru nokta ve siz doğru olanı yapıyorsunuz.

Son günlerde Türkiye’de yaşananlara tekrar dönecek olursak… Türk halkının içindeki “Shiva” uyandı ve Türk halkı kendi içinden “Virabhadra”lar (savaşçılar) yarattı. Bastığı yeri toprak diyerek geçmeyen, o topraktan gücünü alarak o toprakların üzerinde köklenen, kendine güvenen ve cesaretli, kendi sınırlarının ötesine geçmek isteyen, kendi içindeki gücü ortaya çıkarmak isteyen, saldırganlaşmadan ve zarar vermeden kendi içindeki savaşçı ruhunu uyandıran bir Türk halkı… Benim umudum var…

takmalı mı takmamalı mı?

Standard

Bir şeyi kafaya taktığımız zaman mı yoksa vazgeçtiğimiz zaman mı onu elde ederiz? Nereden geldi bu soru aklıma diye düşünebilirsiniz. Cevabı çok basit. Geçenlerde yaşadığım bir olay aklıma düşürdü bu soruyu. Gerçekten istediğimiz bir şey ne zaman gerçekleşir? Ya da bir şeyi çok istediğimizde mi olur yoksa ondan vazgeçip her şeyi akışına bıraktığımızda mı?

2009-2013

Üye olduğum spor kulübüne haftanın en az beş altı günü gidiyorum. Bir saat kadar kardiovasküler bir çalışma yaptıktan sonra bazı günler biraz ağırlık çalışıyorum, bazı günler de kendi kendime yoga yapıyorum. Daha doğrusu gün aşırı ağırlık çalışıyorum diğer günlerde de yoga yapıyorum. Bunların dışında da neredeyse her gün bir grup dersine katılıyorum.

Şimdi diyeceksiniz, yine çenesi açıldı bu kızın diye… Niye anlatıyor tüm bunları bize? Sebebi çok basit. Geçenlerde yoga çalışırken ilginç bir olay yaşadım. Spor tesisinde çok sevdiğim bir fitness eğitmeni var. Henüz çok genç. 20’li yaşlarda… Üstüne üstlük esnek mi esnek bir bedeni var. Görseniz şaşarsınız. Daha önceleri yoga yapmamış, ancak dans geçmişi var. Benimle birlikte yoga yapmayı seviyor. Eğer o gün tesis fazla dolu değilse, hemen yoga matını kapıyor geliyor yanıma. Hemen her asanayı yapabiliyor. Diyorum ya oldukça esnek ve gücü de var. Her zaman ne derim ben? Yoga asanalarını yaparken esneklik kadar güç de gerekir. Bence yüzde 50 esneklik gerekiyorsa yüzde 50 de güç lazım.

Neyse lafı uzatmayalım. Bizim genç fitness eğitmenimiz, yoga dergilerinin kapaklarını süsleyen asanaları çok kolay yapıp şekilden şekile girebiliyor. Bedeni her şekle girmeye müsait. Ne verirsen onu alacak yani. O yüzden biz de onunla hem yin yoga yapıyor esnekliğine esneklik katıyoruz hem de güç gerektirecek asanaları deniyoruz.

Eğitmenimiz, “urdhva dhanurasana” (köprü) yapıp ayaklarını başına yaklaştırabiliyor. “Sirsasana” (baş duruşu) yaparken “padmasana” (lotus) duruşuna geçip ayaklarını 90 derecelik bir açıya getirip tekrar yükseltebiliyor. Daha neler neler…

2009-2010 tum fotolar 713

Baktım ki, sevgili eğitmenimizin bedeni her şeyi almaya müsait, o gün daha güç gerektiren asanalar deneyelim diye düşündüm. Ne gibi mi? Kol denge duruşları gibi. “Bakasana” (karga duruşu), “parsva bakasana” (yan karga), “adho mukha vrksasana” (kol duruşu), “bhujapidasana” (kol denge duruşu), “eka pada bhujasana” (tek el kol denge duruşu) bunlardan bazılarıydı. Duruşları önce ben elimden geldiğince göstermeye çalışıyordum. Çünkü elimden geldiğince birçoğunu hala deneyimliyordum. Henüz bu duruşlarda beş nefeslik bir süre kadar durabilmiş değildim. Önce “bakasana”yı gösterdim. Neyse ki artık bu asanayı yapabiliyordum. Sonra “parsva bakasana”yı göstermeye karar verdim. Sadece “böyle yapılıyor” diye gösterecektim. Ayaklarım yerde kalacaktı çünkü zaten ayaklarımı yerden kaldıramıyordum. Tek ayağımı yerden kaldırdım, sonra ötekini yerden kaldırdım ve birden ne göreyim? Ben artık “parsva bakasana” yapabilmeye başlamışım.

O kadar heyecanlanmıştım ki… O kadar sevinmiştim ki… Nasıl olduğunu anlamadım. “Herhalde şans eseri oldu” diye düşündüm. Tekrar denedim ve tekrar oldu. “Tamam, o zaman, bu duruşu yapabiliyorum artık” dedim kendi kendime.

2009-2010 tum fotolar 719Peki, bu asanayı nasıl yaptım? Neden yapamıyordum? Neden yapabildim? Geçen sene yoga eğitmenlik kursu boyunca yapamadığım birçok ters duruşa kafayı takmıştım. Bir yoga eğitmeni tüm duruşları “fotoğraflık” bir şekilde yapabilmeli gibi bir fikre kapılmıştım. Aslında böyle bir şeye gerek yoktu. Bazı şeyleri yapamayabilirdik. Korkularımız vardı, bugüne kadar yaşadığımız olaylar vardı. Bazı duygular bizi alıkoyuyordu belki bu duruşları yapmaktan. Kendimizi zorlamak neden?

Eğitim bitince, ben de rahatladım. Bıraktım peşini bu duruşların. Aslında tam da bırakmadım. “Adho mukha vrksasana” (kol duruşu) hala benim takıntım. O yüzden de bir türlü olmuyor. Ama “bakasana” ve “ardha bakasana”nın peşini bırakmıştım ve bakın işte oldu. O asanaları yapabilmeye başladım. Hem de hiç çalışmadan. Birdenbire oluverdi. Tabii ki fiziksel bir gelişme sağlamış olmalıyım kol duruşunu denerken. Sürekli kollarımın üstünde durmaya çalışırken kollarım güçlenmiş olmalı. Bu da mutlaka karga duruşlarını yapmam da faydalı olmuştur. Ama yine de asanaları kafama takmadığım için bu sonuca ulaştım.

İşte geçen gün bunu düşündüm karga duruşlarını tekrar tekrar yaparken. Vazgeçtim ve oldu. Kol duruşundan da vazgeçmem lazım. Kafaya takmamam lazım. Belki o zaman onu da yapabilirim.

Günlük hayatımızda da aynen böyle değil mi? Bazı şeyleri çok istersek ve kafamıza takarsak, o şeylere bir türlü ulaşamayız. Ancak onlardan vazgeçtiğimiz zaman, bir de bakmışız ki o ulaşmaya çalıştığımız şeyler kendiliğinden oluvermiş. O halde, bazen vazgeçmeye değmez mi?