Monthly Archives: Haziran 2014

yin ve yang

Standard

Yin ve yang… Hayatın dengesi… İkisellik (dualite)… Bir yoga dersinin olmazsa olmazları… Yin bir dersin içinde yang özelliklerin bulunması gibi yang bir dersin içinde de yin olabilmesi… Her yin’in içinde yang unsurunun bulunması ya da tam tersi her yang’ın içinde yin’in bulunması… Hatta yin ve yang sembolünü gözlerinizin önüne getirin. Siyah yarının içinde beyaz bir nokta ve beyaz yarının içinde siyah bir nokta… Yani biri olmadan öteki olamaz ya da ikisi birlikte var olabilir. Ben neden bahsediyorum böyle? Bilmece gibi konuştum değil mi?

wpid-facebook_-1036573733.jpg

Geçen haftaki yoga derslerimden biri… O gün yoğun bir günümdü. Dört dersim vardı. O kadar yorulmuştum ki son dersime gittiğimde halim kalmamıştı. Bir yandan sıcak bir yandan da menstrüasyon dönemi… Hepsi üst üste gelmişti. Aslında normal bir günüm olsaydı yoğun bir günden bu kadar etkilenmezdim.
Derse vardığımda kafamdaki birkaç dersten hangisini uygulayacağıma karar vermemiştim. Kararımı, derse katılanlara göre verecektim. Müdavimler çoğunluktaysa, daha hızlı ve akışkan bir ders; yeni gelenler çoğunluktaysa, daha sakin bir ders yapmayı planlamıştım. Derse vardığımda yeni katılımcılar çoğunluktaydı.
Hemen müdavim öğrencilerimden birinin yanına gittim ve “bugün canınız nasıl bir çalışma istiyor? Arkaya eğilmelere mi yoksa öne eğilmelere mi odaklanalım? Belki de ters duruşlar?” Cevap: “Kalça açıcılara yoğunlaşsak.” Daha ne isteyebilirdim ki? Böyle bir ders hem dingin ve sakin olurdu hem de benim o anki konumum için biçilmiş kaftandı.
Derse meditasyon ile başladık. O an sabah yaptığım yoga çalışmam aklıma geldi. Neden aynısını bu derste de yaptırmıyordum? Yin bir akış ancak yang bir zirve duruşu… Yine bilmece gibi oldu değil mi?
Yoga öğretmenlerimden biri, “kendi pratiğiniz olmazsa, dersleriniz de tekdüze olur. Kendi kendinize yoga yapmazsanız, yeni dersler ve akışlar yaratamazsınız.” derdi. O an öğretmenimi bir kere daha saygıyla andım çünkü o gün öğrencilere yaptıracağım ders tamamem kendi başıma çalışırken yarattığım bir akıştı. Mp3 çalarımdan dinlediğim müziğin beni götürdüğü ve akışı bitirdiğimde de “ne kadar güzel bir akış oldu” diye düşündüğüm bir deneyimdi benim için…
Yin duruşlar ile kalçayı dışa döndüren kasları, bağ dokularını ve fasyayı esnetip zirve duruşu olarak “padmasana” (lotus pozisyonu) denetmeye karar vermiştim. Bu duruşun ardından yine yin duruşlara geçip, bu sefer kasık kaslarını, bacak önündeki kuadriseps kaslarını ve bacak arkasındaki hamstring kaslarını esnetip zirve duruşu olarak “hanumanasana” (maymun duruşu) yaptıracaktım. Yin ve yang derken bunu kastetmiştim. Ders boyunca yin duruşlarda en az dört dakika kadar bekleyip kasları, bağ dokularını ve fasyayı iyice esnettikten sonra yoğun bir kalça açıcı duruş olan “padmasana”yı denemek… Daha önceleri, bu duruşu sadece yang akışlar ile hazırlandıktan sonra denemiştik. Acaba yin duruşlar ile bedeni daha fazla esnetmek ve “padmasana”yı yapabilmek mümkün olacak mıydı?
“Padmasana” için özellikle kalçayı dışa döndüren kasları (dış/eksternal rotatör kasları) esnetmek gerekliydi. Hangi yin duruşları kullanabilirdim? “Sleeping swan” (uyuyan kuğu), “square” (kare), “shoelace” (ayakkabı bağcığı) ve “eye of the needle” (iğne deliği)… Ayrıca kalçayı içe döndüren kasları (iç rotatör kasları) da esnetmek gerekiyordu çünkü bu kaslar gergin olduğunda, dışa dönüşü de etkilerdi. Bunun için de “dragonfly” (helikopter böceği) duruşunda ayak bileklerini içe ve dışa döndürmeye çalışmak iyi bir hazırlık olabilirdi. “Padmasana”yı denemeden hemen önce “rock the baby” (beşiği salla), “akarna dhanurasana” (okçu duruşu), kalça eklemini içe ve dışarı doğru çevirmek ve en son ayak bileğini kasığa olabildiğince yakın yerleştirip bacağı aşağı doğru esnetmek… Tüm bunlardan sonra, “ardha padmasana” (yarım lotus) ve “padmasana” (lotus) denemek…
Lotus’u denedikten sonra öğrencilere sordum. “Birkaç hafta önce, yang bir akış ile bu duruşa hazırlanmıştık. Bu sefer yin duruşlarla bedeni daha fazla esneterek denedik. Bir fark hissettiniz mi?” Müdavimler, yin duruşlardan sonra “padmasana”yı yapamasalar bile, en azından “ardha padmasana”yı daha rahat yapabildiklerini söylediler. Keramet “yin” ve “yang” akışta mıydı yoksa “yin” ve “yang” tavırda ve yaklaşımda mıydı?
Bir yin akış yaparak bu sorunun cevabını almaya çalışacaktım. Sıradaki zirve duruşu “hanumanasana”ydı (maymun duruşu). “Hanumanasana” için hangi bölgeleri esnetmek gerekiyordu? Kasıklar, iç bacaklar, bacakların önündeki kuadriceps kaslarını ve bacakların arkasındaki hamstring kaslarını… O halde seçtiğim yin duruşlar bu bölgeleri esnetmeliydi. Kasıklar ve iç bacakları esnetmek için “dragon” (ejderha), bacakların önündeki kuadriceps kasları için “half saddle” (yarım eyer), bacakların arkasındaki hamstring kaslarını esnetmek için “triang mukha eka pada paschimottanasana” (Ashtanga Yoga serisindeki bir yerde öne eğilme varyasyonu) ve son olarak da “dragon” duruşunda ön bacağı esnetip bükme… Bir soru daha: “Yin bir derste duruşlardan duruşlara bir geçiş/akış olabilir mi?” Bir düşünün, “dragon”dan “half saddle”a yatış, “half saddle”dan “triang mukha eka pada paschimottanasana”ya kalkış ve öne eğiliş ve tekrar “dragon”a yükseliş…
Tüm bunlardan sonra da “hanumanasana” denemek… Bacak kaslarını bu kadar yin duruşla esnettikten sonraki “maymun duruşu” nasıl oldu dersiniz? Her zamankinden daha rahat ve daha derin olabilir mi? Kendi deneyimimden sonra, “evet” cevabını verebilirim. İnanır mısınız? “Padmasana” benim için hayalken “tamı tamına” olmasa da, “lotus” duruşuna öyle ya da böyle geçtim desem. Ya da “hanumanasana”da öndeki bacaklarım yere çok yaklaştı ama arkadaki bacağımın önündeki kasları yeterince esnetemedim daha ama son bir buçuk yıldır çok büyük gelişme kaydettim desem…
Daha önce sorduğum bir sorunun cevabına gelince… Keramet “yin” ve “yang” akışta mıydı yoksa “yin” ve “yang” tavırda ve yaklaşımda mıydı? Bence tavırdaydı. Daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Eğer bol akışlı “vinyasa” bir derste, nefeslere odaklanıp asanaları daha “yin” bir tavırla yapabiliyorsak, aslında yapamayacağımız bir duruş yoktu. Ne demek istediğimi biraz açayım. Zorlandığınız bir asana düşünün. Nefese odaklandığınızda ve nefesle sakinleştiğinizde, o asanayı daha kolay ve rahat yapmıyor musunuz? Mesela ben “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) çalışırken hala çok heyecanlanıyorum. Heyecanımı nefes ile dizginlemediğimde, zihnimi nefeslere odaklanıp sakinleştirmediğimde ve asanaya “yin” bir tavırla yaklaşmadığımda “çuvallıyorum.” Duvara zıplıyorum ama ulaşamıyorum. Zihnim beni engelliyor. Ama nefeslere odaklanıp zihnimi sakinleştirdiğimde, tavrımı “yin”leştirdiğimde, bazen ilk denememde duvara ulaşıyorum ve bir de bakmışım ki duvardan ayaklarımı ayırmışım ve beş nefes orada kalmışım. Sorunun cevabını verebildim mi acaba?
Daha basitleştireyim. “Virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) duruşu… Bir “vinyasa” dersi… Omuzları geriye yuvarlamak, kürek kemiklerini kalçaya doğru ittirmek, yüzü gevşetmek, dişleri sıkmamak, ağzın içini yumuşak tutmak, kaşların arasını yumuşatmak mümkün mü? Yani “yang” bir derste “yang” bir asana yaparken, tavrı “yin”leştirebilir ve daha çok rahatlama sağlayabilir miyiz?
“Yin” ve “yang”… Hayatın ikilikleri… Birbirinin içine geçmiş… Ayrılmaz… Beyaz’sız bir siyah, gece’siz bir gündüz düşünebilir miyiz? Kış’sız bir yaz… Ne kadar anlamsız olurdu öyle değil mi? Sürekli sıcak ya da sürekli soğuk. O zaman elimizdekilerin kıymetini bilemezdik. Tek yapmamız gereken, “yin” ve “yang”ın birbirlerine zıt olduklarını düşünmek yerine, bunların birbirlerini “tamamlayan” sıfatlar olduğunu kabul etmek…

asıl oyuncu kim?

Standard
“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu)… Özel derslerimden birinin sonu… Öğrenciyi gevşetmek için sözlü yönergeler veriyorum. “Ayaklar düşsün mat’ın (yoga minderi) sağına ve soluna. Bacaklar rahat ve gevşek. Kalçayı iyice gevşet. Kalçada hala bir gerginlik hissediyorsan, iyice sık kalçayı ve şimdi gevşek bırak. Bel rahat, karın gevşek. Sırt ve omuzlar gevşek. Göğüs kafesi rahat. Avuç içleri yukarı doğru, kollar gevşek. Boyun rahat. Dudaklar hafif aralık, dil alt damakta rahat. Sarksın yanaklar… Gözler göz yuvalarının içinde rahat… Başın tepesi, başın arkası tamamen gevşek ve rahat… Ayaklardan başın tepesine kadar bütün bedeni yerçekimine bırak. Gevşet tüm bedeni. Toprağın enerjisinin bedeni içine almasına, emmesine izin ver. Bedeni ağırlaştır. Teslim et toprağın enerjisine. Nefese odaklan. Nefes alış ve verişini izle. Nefese odaklandıkça bedeni iyice ağırlaştır. Bedenin sadece bir kılıf olduğunu fark etmeye çalış. İki kaşının arasına odaklanabilirsin ya da sadece nefesleri izleyebilirsin.”
BEN_4569
Yoğun bir vinyasa dersinin sonundaki gevşeme anında söylediğim cümlelerdi bunlar. Öğrenciyi derin gevşemeye hazırlanıyordum. Bir buçuk yılı aşkın bir süredir birlikte çalışıyorduk. Öğrenci gevşiyordu o an. Ama bir yandan da bir şey söylüyordu bana. Beni çok mutlu eden bir şey: “Göbek deliğime odaklanıyorum. Orada bir enerji hissediyorum. Sanki orada yaşıyorum. Sanki orada bir kalbim var. Göbek deliğime odaklandığımda da, daha derin bir meditasyona doğru yol aldığımı hissediyorum.”
Daha başka ne duymak isteyebilirdim ki? Öğrencinin bu sözleri beni yıllar öncesine götürdü. Aşağı yukarı aynı şeyleri hissettiğim bir yoga dersine. O sıralar yoğun bir şekilde meditasyona eğilmiştim. Çözmem gereken bazı meseleler vardı ve yoga öğretmenim beni ters duruşlara ve meditasyona yönlendirmişti. Her sabah kalkar kalkmaz “sirsasana” (baş duruşu), “sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ve “matsyasana” (balık duruşu) yapıyordum. Sonrasında 5 ila 15 dakika arasında meditasyon…
Meditasyonun süresi, o günkü iş tempoma göre değişiyordu. Akşamları da en az 15 dakikalık bir meditasyon yapıyordum. Ters duruşlar ile zihnim gitgide rahatlıyor ve gevşiyor, meditasyon ile de içime dönüyordum. Temizleniyor, arınıyordum. Günler böyle geçip gidiyordu.
O sabah yoga dersinde 10 dakikalık bir “savasana” yapmıştık. Daha önce hiç bu kadar uzun bir derin gevşeme ve dinlenme yapmamıştık. O gün, “savasana”da sırt üstü yatarken, bedenim ile ruhumun iki ayrı şey olduklarını fark ettim. Bedenimin gerçekten ağırlaştığını ve toprağa teslim olduğunu, ruhumun ise tam tersi “uçtuğunu”, “coştuğunu” ve “huzur dolu olduğunu” hissettim. Sanki bedenim yerde uzanıyordu ve ruhum gerçek anlamda “uçuyordu.” Ölmek böyle bir şey miydi acaba diye düşündüğümü hatırlıyorum. O kadar huzurlu bir andı ki, korkmadım. Öğretmenin seslerini duyuyordum. Yönergelerle bizi “savasana”dan uyandırmaya başlamıştı. “Nefesinizi derinleştirin. Daha derin nefesler alarak bedeni uyandırın. Ayak bileklerini ve el bileklerini küçük küçük daireler çizerek hareketlendirin. Kolları başın üzerinde birleştirin, kollardan ve bacaklardan iyice uzayın. Bacakları göğüse doğru çekin. Bedeni sağ tarafa düşürün. Yerden destek alarak oturma pozisyonuna gelin.”
Tüm bunları duyuyordum ama hareket edemiyordum. Ruhum, “uçmanın” tadına varmış, engel tanımıyordu. Bedenim ruhu çağırıyordu ama nafile. Ders bitti. Herkes kalktı. Toparlandı. Ben ancak “o büyülü anları” bırakıp gerçek dünyaya dönmeye karar vermiştim. Yavaşça yerimden kalktım. Ama o an, ben “eski ben değildim.” Bir şeyler değişmişti. Neler olmuştu hiç anlamıyordum ama hayatım o an değişmişti.
Hemen öğretmenin yanına gittim ve yaşadığım deneyimden bahsettim. Tek söylediği: “Olur böyle şeyler. Korkma, önemli bir şey değil.” Böyle bir açıklama beni derinlemesine bir araştırmaya sevketti. İnternet ne güne duruyordu. Araştırdım, araştırdım ve sonunda buldum: “Astral seyahat.” Birçok insanın deneyimlerini okudum ve kendiminkine benzer noktalar buldum. Teşhis konulmuştu. Ne olursa olsun, “zihin bilmek ve öğrenmek istiyordu.” Şu zihin yok mu, şu zihin!..
Peki neydi bu “astral seyahat” denen şey? Astral bedenin (eterik beden/süptil beden), en basit anlatımıyla ruhun, fiziksel bedeni terketmesi ve bu şekilde yolculuk yapması… Ruh, bedene astral bir kordon ile bağlıdır. Tıpkı bir bebeğin annesine göbek bağıyla bağlı olduğu gibi… Bu astral kordon göbek deliğindedir ve bir ruh, buradan bedeni terkedebilir ve bedene tekrar buradan girebilir.
O gün, öğrencinin hissettiği de bu derin bağ idi aslında. Hangi ara meditasyonda bu kadar ilerlemiştik? Nasıl da farketmemiştim? Aslında daha önceden “savasana” sırasında hissettiklerinden bahsetmiştik. Değişik renkler görme, bu renklerin daireler halinde dönmesi, büyümesi küçülmesi… Tüm bunlar meditasyona adım adım yaklaştığımızı gösteriyordu aslında. Ama ben “samadhi”ye (sonsuz mutluluk) bu kadar yaklaştığımızı farketmemişim.
“Samadhi”, beden, ruh ve zihnin bir ve bütün olması, ikiliğin ve zıtlıkların yok olması, yüksek bilince ulaşma durumu, zaman ve mekanın ötesine geçme hali…
O anda öğrenciyle bazı deneyimlerimi paylaşma ihtiyacı hissettim. Bu konuda daha önce hiç kimseyle konuşmamıştım. Demek ki benim de açılmam gerekiyordu. “Böyle bir deneyim yaşayınca, bedenin bir giysi olduğunu ve asıl oyuncunun ruh olduğunu farkediyoruz. Bilinç seviyesi arttıkça; ruh, beden ve zihin bir ve bütün oldukça; ikisellik ortadan kalkınca; herşey bir ve bütün olunca; zaman ve mekan kavramları yok olunca; insan bambaşka düşünmeye ve hissetmeye başlıyor. Eskiden önemli olan şeyler artık önemini yitiriyor. Hayata başka gözlerle bakmaya başlıyorsun. Ölmeden önce ölmek bu olsa gerek. Ne kadar fazla israf ettiğimizi, ne kadar doyumsuz olduğumuzu, ne kadar gereksiz alışveriş yaptığımızı, ne kadar lüzümsuz yere kırıldığımızı ve üzüldüğümüzü, ne çok şeyi boşu boşuna kafamıza taktığımızı görmeye başlıyoruz. Hayatımızı basitleştirmeye başlıyoruz. Daha küçük şeylerden mutlu oluyoruz. Küçülüyoruz. Çevremizi daraltıyoruz. Gereksiz nesneleri ve kişileri hayatımızdan çıkarıyoruz. Kendi kendimize daha çok yetmeye başlıyoruz. Tek başımıza olmak hoşumuza gitmeye başlıyor. Biriktirmiyoruz. İstemiyorsak, görüşmüyoruz. İstemiyorsak, gitmiyoruz. İstemiyorsak, buluşmuyoruz. İstemiyorsak, sırf mecbur olduğumuz için mutlu olmayacağımız düğünlere ya da toplantılara katılmıyoruz. Kısacası ruhu özgürleştiriyoruz. Ruha yaşam ve seçim hakkı tanıyoruz ve böylece hiç olmadığımız kadar mutlu ve huzurlu oluyoruz.”
“Savasana” sonrası oturma pozisyonu… Eller kalbin önünde dua pozisyonunda (anjali mudra) birleşmiş durumda… Çene göğüse yaklaşmış… Yani, ego kalbin önünde eğilmiş… Tamamen fiziksel boyutta başlayan bir ders, felsefi bir şekilde sona ermişti. “Aslında mutlu olmak elimizde. Zihnin etkisi altında kaldığımızda ve zihin ile hareket ettiğimizde, mutluluk bizden an be an uzaklaşıyor. Oysa, ruha kulak verdiğimizde, mutluluk yanıbaşımızda… Zihin ya da ego yerine kalpten ve ruhtan kararlar vermek ve o şekilde yaşamak umuduyla…”

eğitmen de öğrenir

Standard
Bir asanada beklerken adam asmaca oynamak mümkün olabilir mi sizce? Bu soruyu iki hafta önce sorsaydınız, cevabım “mümkün değil” olurdu. Oysa şimdi, bir asanada kalırken aynı anda adam asmaca oynanabileceğini düşünüyorum. Adam asmaca oynarken sorduğumuz soruları mı merak ettiniz? Tabii ki yoga asanaları…
20140201_113356
İki hafta önce, ergenlerle yoga dersim vardı. Hep bahsediyorum. 11 yaşında iki genç kız… Benden önceki yoga eğitmenleriyle daha çok eğleniyorlarmış. Çünkü o eğitmenle kimi zaman “mandala” (meditasyona girmemize yardımcı olan kozmik bir desen) çiziyorlarmış, kimi zaman da yoga kartlarıyla oyunlar oynuyorlarmış. Bazen “ok ve yay” gibi asanalar yapıp eşli çalışıyorlarmış. Yani benimle hiç olmadığı kadar keyifli zaman geçiriyorlarmış. “Sezar’ın hakkı Sezar’a.” Ben ise, ergenlerle de olsa derslerimi çok ciddiye alıp bu öğrencilerimin de her dersten azami fayda görmesini istiyordum. O nedenle, her ders büyüklerle yaptığım gibi bir “zirve duruşu” seçip, dersin ilk yarısı kızların bedenlerini o asanaya hazırlayıp, dersin tam ortasında duruşu yaptırıp, dersin ikinci yarısını asanadan sonra bedeni dengeleyici duruşlara ve gevşeme duruşlarına adıyordum. Taa ki iki hafta öncesindeki derse kadar.
O gün sınıfa girdim ; bir de ne göreyim? Bir tane beyaz tahta… Son zamanlarda stüdyoda hafta sonları yoga atölye çalışmaları düzenliyorduk. Sanırım bu beyaz tahta o dersler için ortaya çıkmıştı. Kızlardan istedikleri şarkıları ayarlamalarını istedim. Ergen yogasına iki haftadır ara vermiştik. Hızlı bir ders ile başlamak istemiyordum. Kızlar da benimle aynı fikirdeydi. “Yin yoga”da karar kılmıştık. Asanalar içinde en az üç dakika kalıp, bedeni ve zihni esnetecektik. “Supta baddha konasana” (yerde kelebek) ilk duruşumuzdu. Bedenin altına “bolster” yerleştirmiştik. “Gel keyfim gel.”
Tam bu sırada, kızlardan birinin aklına güzel bir fikir geldi. Madem sınıfta bir tahta vardı. Neden adam asmaca oynamıyorduk? Ben asanaları soracaktım, onlar da bulmaya çalışacaklardı. Yalnız asana isimlerini Türkçe soracaktım. Sanskrit dilinde değil.
Peki bu nasıl olacaktı? Öne eğildiğimiz asanaları yapmamız gerekiyordu. “Half butterfly” (yarım kelebek), “dragonfly” (helikopter böceği), “sleeping swan” (uyuyan kuğu) ve “dragon” (ejderha) duruşlarında beklerken, bir yandan asanaları soruyordum. Arkaya eğilmelerden ise “sphinx” (sfenks) ve “seal” (fok balığı) duruşlarında oyunumuzu oynamaya devam ettik. “Aşağı bakan köpek” (adho mukha svanasana), “çekirge” (salambhasana), “köprü” (urdhva dhanurasana) ve “karga” (bakasana) sorduğum asanalardan bazılarıydı. Kızlar ise, son anda bile olsa tüm asanaları bulup “adamı ipten kurtardılar.”
Öne eğilebileceğimiz başka asana kalmadığında, oyunu bırakmanın vakti gelmişti. “Saddle” (eyer) ile omurgayı arkaya eğip bedeni dengeledikten sonra, “twisted roots” (dönmüş kökler) ile bedeni burguyla rahatlatmıştık. “Bananasana” (muz esnemesi) ile bedeni sağa sola esnetmiş ve artık güzel bir dinlenmeyi hak etmiştik. “Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) kızların en sevdiği duruştu. Bu duruşa “hazırlanıyorlar” diyebilirdik. Başın altına bir yastık, gözlerin üzerine bir göz yastığı, üzerlerine birer battaniye… Benden yağ ile masaj yapmamı istediler. Ne yazık ki stüdyoda yağ kalmamıştı. Diğer stüdyonun olduğu kata inip o sınıftaki dersi rahatsız etmek de istememiştim. Bir sonraki hafta, yağ ile masaj yapacağıma söz verdim. O gün yağ kullanmadan masaj yaptım.
“Savasana”dan bağdaşa doğru adım adım kalktık. Dersi birkaç cümleyle toparlamalıydım. Ne hissediyordum? Nasıl bir ders olmuştu? Nasıl bir deneyimdi bu?
“Kızlar, yin yogayı sevdiğinizi biliyorum. Bir asanada uzun süre bekleyip, bedeni ve zihni dinlemeniz, gevşetmeniz ve esnetmeniz beni çok mutlu ediyor. Normal şartlarda, sizin yaşınızdaki ergenlerin bir süreliğine bedenlerini ve zihinlerini bu şekilde durdurması ve hareketsiz kalması beklenmez ancak siz bunu çok güzel başarıyorsunuz. İki haftadır ders yapamıyorduk. Dersten önce, ben de yavaş tempolu bir ders yapmaya karar vermiştim. Ama aklımda adam asmaca oynamak yoktu. İşin açıkçası dersi biraz kaynattığınızı düşünüyorum. Adam asmaca oynayabilmek için tahtaya konsantre olduğunuzu ve duruşların içinde olması gerektiği gibi beklemediğinizi düşünüyorum ama ‘bu gün de böyle’ diyerek bunu kendime dert etmiyorum.”
“Sizinle ders yapmaya başladığımız günden beri, eski öğretmeninizi arattığımın farkındayım. Onunla daha çok eğleniyor ve dersten daha çok zevk alıyordunuz. Oysa ben, sizleri birer yetişkin olarak görüp, büyüklerle yaptığım tarz dersler yapmaya çalışıyorum. Sanırım çoğu zaman da sizi bunaltıyorum. Ama çalışmalarımız ile ne kadar ilerlediğinizi görüyorsunuz diye düşünüyorum. Bugünkü çalışmamız bana bir ders oldu. Benim de zaman zaman biraz gevşemeye ve ‘bırakmaya’ ihtiyacım var. Ara sıra ciddi bir öğretmen değil de bir arkadaş olup sizlerle oyun oynayabilirim. Her zaman ciddi olmamıza gerek yok. Derslerimizi zaman zaman oyun haline getirip daha eğlenceli kılabiliriz. Bana bunu hissettirdiğiniz için size çok teşekkür ederim.”

acro yoga

Standard

“Bugün sizinle yoga dışında bir şey yapacağız. Bugün sizinle oyun oynayacağız. Çok eğleneceğimizi düşünüyorum. Şimdi oyun oynamaya hazır mısınız?”

20140531_152104-001

Geçen hafta katıldığım bir atölye çalışmasında duyduğum ilk cümleler. Daha önce hiç denemediğim bir yoga tarzı: “Acro Yoga”. Acro yoga denilince, aklıma sadece ve sadece eşli yapılan asanalar geliyordu. Oysa acro yoga bambaşka bir şeymiş. Geçen hafta sonu katıldığım atölyede anladım bunu. En iyisi anlatmaya baştan başlayım.

Eğitmenlik yaptığım yoga stüdyosunda “acro yoga” atölyesi düzenleneceğini duyduğum andaki heyecanımı anlatamam. Hep duyardım ancak o güne kadar denemek fırsatım olmamıştı. Nasıl bir yoga olduğunu çok merak ediyordum.

Atölyenin olduğu gün çok yorgun uyandım. Üstüne üstlük bir de menstrüasyon dönemimdi. Ne de şanslıyım değil mi? Yorgun hissettiğim için sabah kardiyovasküler çalışmamı yapmadım. Güzel bir kahvaltı edip stüdyoya gittim. Genç kızlarla dersim vardı. Onlar da biraz yorgun hissediyorlardı. Yin yogada karar kılıp bedeni iyice dinlendirdik, esnettik ve rahatlattık. Dersim de bittiğine göre artık atölye çalışmasına hazırdım.

Aslında stüdyodaki tüm eğitmen arkadaşlarım da heyecanlıydı. Onların heyecanını da hissedebiliyordum. Terslik bu ya, ne kadar çok istese de öğrencilerimden biri işi dolayısıyla bu atölyeye katılamayacaktı. Üstüne üstlük, birçok insan aynı durumdaydı. Bu atölyeye katılmayı o kadar çok isteyen herkesin o gün önemli işleri vardı ve rezervasyonlarını iptal ettirmişlerdi. Diyorum ya, ilginç bir gündü. Atölyeyi verecek olan eğitmen İstanbul’dan gelecekti. Uçağını kaçırmıştı. Stüdyoya vardığımda onların telaşına ben de ortak olmuştum. Hani bazen bir şeyi çok istersin, olmaz ya. Onun gibi hissettik bir anda. Neyse ki eğitmenimiz bir sonraki uçakta yer bulmuştu ve atölye çalışmasına vaktinde yetişebilecekti.

Eğitmen stüdyoya ayak basar basmaz cam çay demliği kendi kendine çatladı ve mutfakta her yer çay oldu. Arkadaşlarım etrafı temizleme işine girişmişlerdi ki, mutfak penceresinin perdesi elimizde kaldı. Ben ve diğer müdavim bir öğrenci perdeyle uğraşmaya başladık. O sırada atölye çalışmasının yapılacağı stüdyoda ders bitti. Hemen üç arkadaş stüdyoya gidip etrafı toparladık. Yerlere “mat”ları (yoga minderi) yerleştirdik. Stüdyoyu havalandırdık. Müzik sistemini kurduk. Neyse ki bu kadar tersliğe rağmen dersin başlamasına on beş dakika kala hazırdık. Derin derin nefeslerle rahatlamak… O an en çok ihtiyacımız olan şeydi.

Herkes gelmiş ve “mat”lara yerleşmişti. Biz de yerimizi aldık. Atölye çalışmasını yaptıracak olan eğitmen de yerini aldı. O kadar doğal ve şirin bir eğitmendi ki hemen kanım ısındı. Yoga akışına geçmeden önce daire olduk. Herkes ismini söyleyip bir asana yapacaktı. Böylece az çok birbirimizi tanıyacaktık. İlk turda sadece ismini söyleyenler asana yaptı. İkinci turda, kişi ismini söylüyordu ama onun asanasını tüm grup yapıyordu. Çok eğlenceliydi. Tanışma faslı bittikten sonra yerlerimize geçtik.

“Acro yoga” çalışmasına geçmeden önce biraz ısındık. Klasik “surya namaskara” (güneşe selam), “phalakasana-chaturanga dandasana” (sopa-şınav) serisi, “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “parivrtta parsvakonasana” (dönmüş yan açı), “adho mukha svanasana-camatkarasana” (aşağı bakan köpek-vahşi şey) serisi ve “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle) gibi asanalar yaptık. Beden “ateş” almıştı. Artık “acro yoga” zamanıydı.

Önce basit asanalar ile başladık. İki kişilik gruplar olduk ve bacakları ve kolları güçlendirmek için bir çalışma yaptık. “Sarvangasana”yı (omuz duruşu) ve “phalakasana”yı (sopa) ikili çalıştık. Bir kişi altta zemini oluştururken, üstteki kişi “phalakasana” (sopa), “salambhasana” (çekirge) ve “dhanurasana” (yay) yapmayı denedi.

Asanalar gitgide zorlaşıyordu. Bir kişi sırt üstü yere yatarak zemini oluşturdu ve diğerinin kalça kemiklerini ayak tabanlarını yerleştirip o kişiyi “uçurdu.” İkinci kişi uçarken, “salambhasana” ve “dhanurasana” yapmaya çalıştı. Yaptı, yapamadı. Denedi, düşer gibi oldular. Üçüncü bir kişi yardımcı oldu. İkili dengesini kaybettiğinde, üçüncü kişi dengeyi kurdu, düzeltti onları. Oyun böylece sürüp gitti.

Biz gruplar halinde “acro yoga” asanalarını yapmaya çalışırken, hep aklımızda olan şey “yapmak”, “yapmak” ve “yapmaktı.” Başarmaktı. Kazanmaktı. Oyun oynarken bile aklımızda hep kazanmak vardı. Kimse kaybetmek istemezdi. İşte o gün, eğitmenin bize hatırlattığı da bu oldu: “Kazanmak için oynama. Sadece oyna.” Ve asanalara ara verip, bizi tekrar ortaya topladı. Bu sefer iki kişilik gruplar halinde oynamaya başladık. Hani çocukken de yapardık ya. Ellerimizi birbirine çarpardık. Onun gibi bir oyundu bu. Kollarmızı ya sağa ve sola sallayacaktık ya da yukarı kaldıracaktık. Eşimizle aynı şeyi yaparsak, ortada ellerimizi birbirine çarpacaktık. Eğer farklı şeyler yaparsak, aynı şeyi yapana kadar devam edecektik. Aynı şeyi yaptık, ortada ellerimizi buluşturmayı unuttuk. Farklı şey yaptık. Bir de baktık ki, ellerimizi birleştirmişiz. Ellerimiz dolandı birbirine… Sınıf kahkahalarla çınladı. Herkes çocuk olmuş, eğleniyordu. Kazanmak diye bir düşüncemiz yoktu. Sadece oynuyorduk ve anı yaşıyorduk.

Daha neler mi yaptık? Üstteki kişi “padmasana” (lotus) pozunda “tahta” oturdu. Sonra “ustrasana” (deve) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu)… En ilginç asanalardan biri, bir kişinin yerde “setu bandhasana” (yarım köprü) kurması ve diğerinin onun bacaklarından destek alarak “sirsasana”ya (kafa duruşu) kalkmasıydı.

20140531_152649

Arkaya eğilmeler olmadan bir yoga workshop’u olur mu hiç? Tabii ki acro yoga workshop’unda da arkaya eğilmelerin kralı vardı. Bir kişi yerde sırt üstü yatıp diğerini “urdhva dhanurasana” (köprü) pozisyonuna getiriyordu ve o kişi köprüden kol duruşu çıkışı gibi gerisin geri çıkıyordu. Bir tarafta başlayıp tam ters tarafta bitiriyordunuz. Çocukken attığımız taklalara benziyordu. Hafiften bir baş dönmesi… O kadar zevkliydi ki… Bu duruşun bağımlısı olabilirdiniz.

En sona kalan asana en keyiflisiydi. Rahatlatıcı, gevşetici ve esnetici bir asanaydı. Bir kişi yerde sırt üstü yatıp ayak tabanlarını diğerinin kalça kemiklerine yerleştiriyor ve onu yukarı kaldırıyordu. Yukardaki kişinin omurgasını esnetiyor, omuzlarını rahatlatıyor, bacaklarını “baddha konasana” (kelebek/bağlı açı duruşu) şekline sokturarak kalçasını gevşetiyordu. En son da bedeni burguya sokmasına yardımcı oluyordu ki, bu hazzı anlatmaya kelimeler yetmez. Şansıma bu asana serisini bana eğitmen yaptırdı. Arkadaşınla ikili olduğunda da çok keyifli bir çalışmaydı ancak eğitmenle olunca tadı bambaşkaydı. Öncelikle eğitmen bu konuda yetkin olduğu için ona daha çok güveniyordun. Tabii ki bu duruşları sürekli yaptığı ve çalıştığı için alışmıştı. Bizim ilk deneyimimizdi. Onun kadar akışkan ve kolay yapmıyorduk. Mesela ben arkadaşımı kaldırırken korkuyordum. Ya tutamazsam? Ya düşürürsem? Ya bir yerini sakatlarsam? Oysa eğitmen güçlüydü, işi biliyordu ve kendini ona çok kolay teslim edebiliyordun. Güven… Hayatın her anında olduğu gibi yoga çalışmalarında ve özellikle böyle ikili çalışmalarda çok önemli bir etken…

Dersin sonunda eğitmen bizi yine ortada topladı. Daire olduk. Birbirimize yaklaştık. Bir elimizle sağdaki arkadaşımızın omuzuna ufak ufak dokunurken diğer elimizle de soldaki arkadaşımızın sırtını sıvazladık. “(Arkadaşlarım) sizlere güvendim. Çok iyiydiniz, bana çok destek oldunuz. Hepinize çok teşekkür ederim.”

Aslında yapamayacağımız şey yoktu. Önemli olan, yeni şeyler denemeye açık olmaktı. Biraz güven, biraz cesaret ve her zamankinden daha çok çaba…

saygılı olmak

Standard
Yine bir grup dersi… Sırt kaslarını esnetmeyi ve güçlendirmeyi amaçlayan bir yoga dersi… Dersten yarım saat önce spor tesisine varmıştım. Henüz kimse gelmediği için kendi kendime biraz çalışmaya karar verdim. Ters duruş çalışmak istiyordum. O yüzden duvarın yanına yanaştım. Ne de olsa duvar benim en yakın arkadaşım, dostumdu. En sevdiğim mantralardan birini açtım ve duvara zıplamaya başladım. “Pincha mayurasana” (tavuskuşu/ön kol duruşu) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu). Bu aralar bu iki duruşa yoğunlaştığımı farketmişsinizdir. O günkü dersin teması sırt kaslarını esnetmek ve güçlendirmekti ya… Özellikle “pincha mayurasana” çalışarak aslında omuz kuşağımı ve sırtımı çalıştırıyordum. Bir gün önce dersin akışını hazırlamıştım. O günkü dersi “vinyasa” olarak planlamıştım. Bu planı yaparken dersin biraz “vinyasa” biraz “hatha” olacağını ve bana neler katacağını hiç tahmin edemezdim.
2009-2010 tum fotolar 676
Tam derse başlamak üzereydim ki birkaç kişi sınıfa girdi. Önce derse katılmak için geldiklerini zannettim. O kadar kısık sesle konuşuyorlardı ki bir türlü ne dediklerini anlamadım. Yanlarına doğru gittim ve başka bir derste kullanmak için “mat” (minder) almaya geldiklerini anladım. Neyse ki ders başlamamıştı. “Matlar şu köşede. Tabii ki alabilirsiniz.”
Bir süre önce sınıf düzenini değiştirmiştim. Her derste olduğu gibi eğitmenin önde durmasını ve katılımcıların arkaya dizilmesini istemedim çünkü öyle bir düzen içinde özellikle derse katılım fazlaysa herkesin doğru yapıp yapmadığını gözlemleyemiyordum. Oysaki derse katılanlar daire olursa ve ben o dairenin ortasında olursam herkesi daha kolay görebiliyordum. Böylece herkesin hizalanmasını ya da hizalanmasındaki eksikleri ya da yanlışlıkları fark edip sakatlanma riskini azaltıyordum.
Yine bu düzen içinde derse başladık. Herkes bağdaşta oturmuş, gözlerini kapatmış ve nefes alış verişlerini izlemeye başlamıştı. Ben de kısaca dersin temasından bahsedip herkesi nefesle birlikte daha çok gevşemeye ve sakinleşmeye teşvik etmiştim. Beş dakikalık bir meditasyon sonunda bedenler rahatlamış, zihinler olabildiğince susmuş ve katılımcılar derse hazır hale gelmişti.
Dört ayak üzerinde “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile sırt kaslarını çalıştırmaya başladık. Derken kapı çaldı. “Tak tak tak.” Geç kalan bir öğrenci derse katılmak için kapıyı çalıyor diye düşündüm. Sınıfı kendi nefesi ile “kedi” ve “inek” asanaları arasında akmaya devam etmelerini söyleyip kapıyı açtım. Karşımda ne gördüm dersiniz… Birkaç kişi sınıfa girip “mat” ve “pilates çemberi” almak istediklerini söyledi. Ne yapabilirdim ki? Burası bir yoga stüdyosu değildi. Buyur ettim sınıfa. Sağa koştular, sola koştular. Gömme dolabı açmaya çalıştılar. Bir türlü beceremediler. Bu arada grup kendi halinde “kedi” ve “inek” duruşları arasında akıp duruyordu. Ben sınıfı unutmuştum. Artık o noktada sinirlenmeye başladım ve “pilates çemberi”ni nerede bulabileceklerini bilmediğimi ve artık sınıftan çıkmalarını istedim. Bu arada, “nefes al, beli çukurlaştır, göğüs kafesini aç, nefes ver, omurgayı kalçadan başlayarak kamburlaştır” gibi yönergeler vermeye çalıştığımı farkettim. Tamamen dağılmıştım. Zihnim alıp başını gitmişti.
Derin bir nefes aldım, verdim. ”Herkes çocuk pozisyonuna (balasana) geçsin. Siz birkaç nefes orada sakinleşirken, ben de kafamı bir toplayım çünkü nasıl devam edeceğimi ve dersi nasıl toparlayabileceğimi bilmiyorum” dedim.
Tam o sırada, kapı yeniden çaldı. Artık bu kadarı fazlaydı. Bir hışımla kapıyı açtım. Söylenmeye hazırdım ama bir de ne göreyim? Dersimin müdavimlerinden biri geç kalmış. İçeriye buyur ettikten sonra, akışa kaldığımız yerden devam ettik.
“Masa” duruşunda ters kol ve ters bacağı uzatarak sırt kaslarını çalıştırmaya devam ettik. “Uttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu) duruşu ve “iğneden iplik” burgusu ayağa kalkmadan önce yaptığımız son asanalardı.
“Adho mukha svanasana”dan (aşağı bakan köpek), “uttanasana” (ayakta öne eğilme) ve “tadasana” (dağ duruşu). Beş tur “surya namaskara” (güneşe selam) ile bedeni iyice ısıttık. Vinyasa akışlarının arasına “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “parivrtta trikonasana” (dönmüş üçgen), “parsvakonasana” (yan açı), “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrı öne eğilme), “parivrtta prasarita padottanasana” (bacaklar ayrı öne eğilmede burgu) ve “garudasana” (kartal) duruşlarını ekledik. Daha sonra kollarımızı kartal duruşunun kol şeklinde tutarak “virabhadrasana II” ve “virabhadrasana III” yaptık. Bazı akışlarda “adho mukha svanasana”yı (aşağı bakan köpek) bazı akışlarda ise “ardha salamba sirsasana”yı (yunus duruşu) kullandık. Yunus duruşu’ndayken kendini hazır hissedenlerden “pincha mayurasana” (tavuskuşu) denemesini istedim.
Artık yere geçmenin zamanı gelmişti. Önce yüzüstü duruşlarla başladık. “Salambhasana” (çekirge) duruşunun varyasyonlarını yaptık. Sadece kolları kaldırdık, sadece bacakları kaldırdık, hem kol hem bacakları kaldırdık. Kolları kaktüs kol yapıp bedene doğru çekip uzattık. Sanki denizde yüzüyormuşuz gibi kol ve bacakları çırptık. Yine denizde yüzermişçesine kolları sağdan soldan arkaya doğru çektik. Böylece “çekirge duruşu” serisini bitirmiştik. “Balasana”da (çocuk pozisyonu) uzun bir dinlenme… Nefes alırken karnı şişirip, nefes verirken karnı rahatlatmak… Böylece bel omurlarını esnetmek ve rahatlatmak… Yine bir “vinyasa” ve “adho mukha svanasana”dan (aşağı bakan köpek) öne zıplayıp diz üstü oturduk. Sıra “ustrasana” (deve) duruşuna gelmişti. Deve duruşunu da üç aşamalı yaptık. Önce sadece sağ kol, sonra sadece sol kol, en son iki kolla birlikte geriye eğilme… Bu noktada arkaya eğilirken “aksiyel ekstansiyon”un öneminden bahsetmem gerekti. İlk “ustrasana” deneyiminde birkaç yönerge verip herkesi kendi haline bıraktım ve sınıfı gözlemledim. İkinci denemeye geçmeden önce herkesten beni izlemesini istedim. “Nefes alırken kasık bölgesinden yukarıya doğru nefesle birlikte iyice uzadığınızı hissedin. Omurga uzasın, uzasın, uzasın ve artık nefes tükendiğinde ve bir santim bile uzayamayacağınızı farkettiğinizde geriye doğru eğilin. Arkaya eğilmek sadece başı ve omuzları arkaya atmak değildir. Önce omurgayı iyice uzatmak ve ardından da omuzları geriye açıp göğüs kafesinden arkaya eğilmek gerekir.” Bu açıklamayı yaptıktan sonra, ikinci deneme… Ve ilk deneme ve ikinci deneme arasındaki farkı gözlemlemek… En güzeliyse katılımcıların anlattıklarınızı anlamaya çabalamaları ve tekrar tekrar denemeleri… Anlattıklarınızı içselleştirmeye çalışmaları… Anlamamaları… Tekrar anlatmanızı istemeleri… Tekrar tekrar anlatmanız ve onların tekrar tekrar denemeleri…
Dersin son “vinyasa”sı ve sırt üstü yatış… ”Setu bandhasana” (yarım köprü), “urdhva dhanurasana” (tam köprü)… Dersin zirvesine tırmandık. Artık zirveden iniş vakti… “Salamba sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ve “matsyasana” (balık)… “Supta padangusthasana” (yerde bacakları esnetme) ve “jathara parivartanasana” (karından burgu)… “Ananda balasana” (mutlu bebek) duruşu ile bedeni iyice rahatlatma… Ve mutlu son: “Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu).
Beş on dakika arası bir derin gevşeme ve dinlenme… Ardından dersin teması üzerine son söz: “Bugün sırt kaslarını esnetmek ve güçlendirmek için yoga yaptık. Fiziksel faydalarının yanında, bu duruşların duygusal faydalarından da bahsetmek de yarar var. Göğüs kafesini açıp esnetip daha çok sevmek. Geriye eğilip geçmişe bakmak… Korkulardan arınmak ve geride ne bıraktığımıza bakabilmek… Geçmişe sevgiyle ve korkusuzca bakmak…”
Ders sonunda bir öğrenci “mat”ını aldı ve duvara doğru yürüdü. Kendim de aynı yoldan geçtiğim için ne yapmaya çalıştığını anlamıştım. Ters duruş deneyecekti. Yardım edebileceğim bir şey olup olmadığını sordum. Ters duruş deneyeceğini ancak doğru hizalanıp hizalanmadığını bilmediğini söyleyip benim kontrol edip edemeyeceğimi sordu. “Tabii ki kontrol edebilirdim.” Önce “pincha mayurasana”ya zıpladı. Sorun: Duvardan uzak kalması ve bel çukurunu iyice derinleştirmesi. Omuzların üzerine biraz çökmesi. Çare: Kuyruksokumunu içeri almalı ve kollarının içini yere iyice bastırmalı. Sıra “adho mukha vrksasana”daydı. Sorun: Bel çukurunu iyice derinleştirmesi ve “mula bandha”yı (kök kilit) yeteri kadar güçlü kullanamaması. Çare: Kuyruksokumunu içeri almalı ve pelvik taban kaslarına hâkim olmalı. Öğrencinin ne yapması lazım? “Tadasana”da (dağ duruşu) kuyruksokumunu içeri almayı, karın kaslarını ve pelvik taban kaslarını daha etkili kullanmayı öğrenmeli. Çok çalışmalı ve özellikle karın bölgesini güçlendirmeli…
Dersimiz “vinyasa” (akış) olarak başlamıştı. Ancak sınıfta “aksiyel ekstansiyon”  öğretirken akışa ara vermiş ve ders “hatha”vari bir hale dönmüştü. Hatta biraz da “workshop”a benzemişti. Ayrıntılı bilgiler vermiştim. “Aksiyel ekstansiyon”, omurganın doğal eğilimlerinin aynı anda düzleştirilmesi diğer bir deyişle servikal lordoz (boyun çukuru), torakal kifoz (sırt kamburu) ve lumbar lordozun (bel çukuru) ortadan kaldırılması, omurganın düzleştirilmesi ve omurga boyunun uzamasıdır. Ne amaçla başlayıp nasıl bitirmiştik… Ders bana ne kattı? Yoga dersi bile olsa, dışardan gelen etkilerle bölünebileceğini… Böyle bir durumda nefesimi kontrol edebilmeli, nefes alış verişime odaklanmalı, nefesimin önderliğinde sakin kalıp zihnimin dağılmasını önlemeli ve dersin akışını kaçırmamaya çalışmalıydım. Tıpkı günlük hayatta yapmaya çalıştığımız gibi…