Monthly Archives: Aralık 2014

hayatın zıtlıkları ve denge

Standard

Kış mevsimi iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladı. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Kışı sevmiyorum. Kış ayları geldi mi moralim bozuluyor ve kendimi mutsuz hissediyorum. Ruh halim derslerime de yansıyor. Yaz aylarında yerinde duramayan öğretmen gidiyor; yerine ağırbaşlı ve sakin bir öğretmen geliyor. Kış gündönümünü yaşadığımız hafta biraz hareketlenmeye karar vermiştim. Her ne kadar kendimi mutsuz hissetsem de, kış gündönümünü yaşadığımız hafta boyunca derslerimde biraz daha canlı ve hareketli olmayı kafama koymuştum ve derslerimde kış gündönümüne uygun akışlar ve asanalara odaklanmaya niyet etmiştim. (Bu konuda ayrıntılı bilgiye https://burcuyircali.wordpress.com/2014/12/21/kis-aylarinda-yoga/ linkinden ulaşabilirsiniz)

2009-2010 tum fotolar 726

Geçen hafta özel ve grup derslerime bu ruh haliyle gittim. Bir tarafım sabahları yatakta miskinlik yapmak ve tüm gün evde yayılmak isterken, bir tarafım ise canlı, hareketli ve enerji dolu dersler yapmam gerektiğini hatırlatıyordu bana. En sonunda, bu gündönümünü 108 “surya namaskara” (güneşe selam) ile kutlamaya karar vermiştim. Yalnız bir sorun vardı. Özel ve grup derslerimde zaman sınırlaması vardı ve bir saatlik derste 108 güneşe selam serisini tamamlamamız pek mümkün değildi. En iyisi özel ve grup derslerini 54 güneşe selam ile sınırlandırmaktı. Kendimi az çok tanıyorum. Derslerde serileri kafadan saymaya kalksam kesin karıştırırdım. Ya eksik ya da fazla seri yapardık. Bunun da çözümünü bulmuştum. Fasulyeler ne güne duruyordu. Bir torba fasulye ile tuttum ders vereceğim yerlerin yolunu…
Derslere her zaman olduğu gibi meditasyon ile başladık. “Surya namaskara” akışlarına geçmeden önce kış gündönümününden, kış ayları boyunca fizyolojik ve ruhsal olarak beden ve zihinlerimizdeki değişikliklerden, Ayurveda’ya (Hint yaşam bilimi) göre bedenimizde artan “vata” oranından, bu nedenle kış aylarında yoga derslerinde köklenmeye önem vermek gerektiğinden, bedenimizi ısıtmak için kullanabileceğimiz “ujjayi pranayama”dan (ujjayi/kahraman nefesi) bahsettik. Son olarak da neden 108 tane güneşe selam yapıldığından konuştuk. Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi, 108 tane “Upanishad” (Hindu kutsal kitabı Vedaların son bölümü) metni olduğu söylenmektedir. Tanrı Shiva’nın (Şiva) ve Buda’nın 108 tane ismi vardır. Hint tespihleri “mala”larda ve Hristiyan tespihlerinde, 108 tane boncuk vardır. “Sanskrit” (eski Hint dili) alfabesinden 54 ses vardır ve 108 bu sayının iki katıdır. “Surya Namaskara” (güneşe selam) içinde dokuz tane “vinyasa” (nefesle bağlantılı hareket) vardır ve 108 bu sayının 12 katıdır. “Yoga Sutra”lar (yoga hakkındaki en eski metinler), 108 tane “sutra”dan (özlü söz) oluşur. Bir sayısı “bizden daha üstün bir varlığı”, 0 sayısı “boşluğu” ve 8 ise “sonsuzluğu” temsil etmektedir. Bir başka rivayete göre ise, güneşin çapı, dünyanın çapından 108 kat daha büyüktür.
Tüm bu bilgileri tekrar gözden geçirdikten sonra, “surya namaskara” serilerine başladık. Her beş seride bir ara vermeye karar vermiştim. Neden beş diye soracak olursanız? Bazı rivayetlere göre, evrendeki toprak, su, ateş, hava ve eter elementleri bedenimizde de bulunmakta ve bu nedenle her “asana”da beş nefes beklenmekte. Güneşe selam serilerini yaparken, her nefes alış verişte başka bir “asana”ya geçip sadece “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) beş nefes bekliyorduk. Beş seri tamamladıktan sonra ise, elleri “anjali mudra”ya (kalbin önünde dua pozisyonu) alıp “tadasana”da (dağ duruşu) nefesleri dinginleştiriyorduk.
İlk yirmi seri çok kolay çıktı. Daha sonraki serilerde katılımcılar yavaş yavaş yorulmaya ve aralarda dinlenmeye başladılar. Ben serileri yapmıyordum. Grup dersinde, öğrencilerden birinden öne geçmesini ve tüm katılımcılara örnek olmasını rica etmiştim. Ben sadece sözlü yönerge veriyor ve sınıfta dolanıyordum. Arada sırada kendime öğrencilerin arasında bir yer bulup ben de güneşe selam akışlarına katılıyordum. “Nefes al yukarı doğru uza nefes ver öne katlan. Nefes al yarı yola açıl nefes ver sağ ve sol bacak arkaya sopa. Nefes al verirken diz, göğüs çene yere (ashtangasana) nefes al kobra, nefes ver aşağı bakan köpek. Beş nefes dinlen ve nefeslerini dinginleştirip sakinleştir.” Klasik “surya namaskara” serisini yapmıyorduk. Derse yeni öğrenciler de katılmıştı o yüzden “chaturanga dandasana”lı (şınav) güneşe selam serisinin zor olabileceğini düşünmüştüm. Biz de daha kolay olan “phalakasana (sopa)-ashtangasana”lı seriyi yapıyorduk. Yine de eski öğrencileri de düşünmek lazımdı. Onlara isterlerse “chaturanga dandasana-urdhva mukha svanasana (yukarı bakan köpek)-adho mukha svanasana (aşağı bakan köpek)”li seriyi yapabileceklerini söyledim. Hatta önden arkaya, arkadan öne zıplayarak geçişler de yapabilirlerdi. Esnek olmakta fayda vardı. Herkesin bedeni, nefesi ve kondüsyonu farklıydı.
Her beş sette bir “tadasana”da dinlenirken, nefesleri dinginleştirmeleri için nefes verişlerini uzun tutmalarını tavsiye ettim. Gözlerini kapalı tutup zihni sakinleştirmeye çalışmalarını söyledim çünkü aslında beden yorulmuyordu. Bedene “yoruldun artık, bak nefesin de kesildi. Nabzın da ne kadar hızlandı. 54 tane seriyi asla tamamlayamazsın” gibi akılçeldiren mesajları yollayan zihindi. Halbuki, nefes-beden-zihin bütünlüğü kurduğumuzda, her asanayı nefesle birlikte yaptığımızda ve nefesi doğru kullandığımızda değil 54, 108 ya da çok daha fazla seri tamamlayabilirdik.
“Evet, 54 surya namaskara serisini tamamladık” dediğimde, katılımcılar inanamadı. “Galiba biz 108 güneşe selam’da yapabilirmişiz. Keşke vaktimiz kısıtlı olmasaydı!.” gibi sözleri duymak, inanın beni çok mutlu etti. Zihin sustuğunda ve nefes ile beden birlikte aktığında, başarılmayacak şey yokmuş.
Tüm ders boyunca güneşe selam yaptığımız için bir anda yere oturmak ve bedeni yerde esnetmek istemedim. Bedeni “vinyasa”lar (akış) ile soğutmak daha cazip geldi. “Surya namaskara” serilerinin arasına “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “eka pada raja kapotasana” (güvercin), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “viparita virabhadrasana” (ters savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “parsvakonasana” (yan açı duruşu) ve “prasarita padottanasana” (ayaklar açık öne eğilme) gibi asanalar ekleyip hem köklenmeye devam ettik hem de bedenin değişik bölgelerini esnettik. En son “vinyasa”da öne zıplayıp oturduk. “Dandasana” (asa duruşu) ile kalçaların üzerinde köklenmeyi hissetmeye çalıştık. “Paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ile bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını esnetip “marichyasana A” (Bilge Marichy duruşu A) ile omurgayı burguyla rahatlattık. Sırt üstü yatıp “jathara parivartanasana” (karından burgu) ile omurgayı iyice esnettikten sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dinlendik.
Dersi bitirken, hayatın zıtlıklarından ve bu zıtlıklar olmazsa mutlu olamayacağımızdan ve hayatımızda dengeyi bulamayacağımızdan söz ettim. Hayat zıtlıklar ile doluydu. Kış da vardı yaz da vardı. Eğer kış olmasaydı, yazın kıymetini bilemezdik ki!. Hayatta herşeyi olduğu gibi kabul etmek ve dengeyi bulmak dileğiyle dersi tamamlamıştık.
Peki ben hayatın zıtlıklarını kabul edip dengemi bulabiliyor muydum? Söylemesi kolaydı. Yine de önemli olan denemekti. Önemli olan deneyimlere açık olmaktı. Dersin ana fikri neydi? Zihni sustur, nefes ile bedeni uyumlu hale getir ve sadece dene…

Reklamlar

kış aylarında yoga

Standard

21 Aralık kış gündönümü… Yılın en kısa günü ve en uzun gecesi… Kış ayları geldi mi moralim oldukça bozuk olur. Yıllardır yoga yapan ve yogayla yaşayan bir insan olduğum halde, hayatın ikiliğine (dualitesine) bir türlü alışıvermiş değilim. Aslında birçok alanda kabullenmiş durumdayım bu ikili dengeyi (dualiteyi), ama iş yaz ve kış döngüsüne geldiğinde nedense yaz benim için ağır basıyor. Açıkçası, yaz varsa kış da var söylemi benim bir türlü içimden gelerek dillendirdiğim bir söylem değil.

IMG_6821

Kış… Soğuk, karanlık, kuru ve sert… Tüm bunlar “Ayurveda” (Hint yaşam biliminde) üç beden yapısından “vata dosha”ya tekabül eder. “Vata dosha”, akla hafif, havadar ve yaratıcı gibi sıfatları çağrıştırır. Bu beden yapısının temel özelliği, değişkenliğidir. “Vata dosha”nın, en önemli görevi merkezi sinir sistemini denetlemesidir. Bu “dosha”nın dengesi bozulduğunda kaygı ve depresyondan klinik zihinsel sorunlara kadar değişik sinirsel rahatsızlıklara açık olabiliriz.

Kış aylarında, soğuk, kuru ve sert havayla birlikte, “Ayurveda”ya göre vücut tipimiz ne olursa olsun, bedenimizdeki “vata” oranı yükselir. Bedenimizdeki “vata” oranı yükseldiğinde de yapabileceğimiz en iyi şey, köklenmeye yönelik yoga asanaları yapmaktır.
Bu nedenle, kış aylarında yoga çalışmalarımızda köklenmeye ağırlık vermek ve o an ne yapıyorsak yapalım farkındalığımızı köklerde ve köklenmede tutmamız gerekir.
Vücudumuzda “vata” oranı yükseldiğinde neden köklenmemiz gerekmektedir? “Vata”, sadece soğuk, karanlık, kuru ve sert gibi sıfatları değil aynı zamanda hafif ve havadar gibi sıfatları da içinde barındırır. Dolayısıyla, bedenimizde”vata dosha” arttığı zaman, kendimizi daha hafif, havadar ve uçuyor gibi hissetmemiz çok normaldir.
Bu nedenle vücudumuzdaki “vata”yı daha da arttırmamamız aksine azaltmamız ya da bir anlamda dengelememiz gerekir. Eğer yoga çalışmalarımızda, “vata”yı arttıran ters duruşlara ağırlık verirsek, daha çok “sirsasana” (baş duruşu), “adho mukha vrksasana” (kol duruşu), “pincha mayurasana” (önkol duruşu) yaparsak, bedenimizdeki “vata”yı arttırız, zihnimizi yorarız ve kendimizi sabırsız hissederiz. Aynı zamanda hep uçuyormuş gibi bir duyguya kapılırız, kıpır kıpır olup yerimizde duramayız, bir noktaya odaklanamayız ve dikkatimiz dağılır.
Kış aylarında, kendimizi fiziksel, duygusal ve ruhsal açıdan dengelemek için, özellikle bu tarz şikayetlerimiz varsa, köklenmeye ağırlık vermeliyiz çünkü büyük bir olasılıkla bedenimizdeki “vata dosha” artmış demektir. Yogadaki ayaktaki duruşlar, özellikle “tadasana” (dağ duruşu), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen) ve “vrksasana” (ağaç duruşu), bizleri köklendiren ve “vata dosha”yı düzenlememize yardımcı olan duruşlardır. Bu ayaktaki duruşlar, gücümüzü arttırmakla kalmaz, aynı zamanda bizim ayaklarımızın üstünde daha sağlam ve dengeli durmamızı sağlar.
Aslında sadece ayaktaki duruşlarla köklenmeyiz. Amacımız eğer köklenmekse, her duruşta köklerimizi hissedebiliriz. Nasıl mı? Mesela “paschimottanasana”yı (batıya bakan duruş/oturarak öne eğilme) ele alalım. Bu duruşta, dikkatimizi oturma kemiklerimize verirsek, ve kendimizi oturma kemiklerimizden yere doğru iyice köklendirmeyi amaçlar ve bu hissi yakalarsak, yoganın otururak yapılan duruşlarının birinde de köklenmeyi sağlamış oluruz.
Aynı şekilde, arkaya eğilmeleri yaparken de köklenebiliriz. Mesela bhujangasana (kobra) ve salabhasana (çekirge duruşu) yaparken, bir taraftan göğsümüzü yukarı kaldırırken bir taraftan da karnımızdan yere iyice köklenebiliriz.
Burgular da bedenimizdeki “vata” oranının düzenlenmesine yardımcı olur. Yalnız burada dikkat etmemiz gereken bir nokta, nefesimizi tutmamamız ve nefesimizin rahatça ve özgürce akmasıdır. Eğer nefesimiz özgür, rahat ve bütün değilse, o zaman vücudumuzdaki “vata dosha” artar.

Kış aylarında, soğuk havayla birlikte soğuk algınlığı, nezle ve grip olma ihtimalimiz arttığı için göğüs kafesini, boğazı ve sinüsleri açan asanalara odaklanmak da faydalı olabilir. Bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile ısıttıktan sonra, “ustrasana” (deve), “dhanurasana” (yay) ve “salabhasana” (çekirge) gibi arkaya eğilmeler ile göğüs kafesini açabilir; “salamba sarvangasana” (omuz duruşu) ve “matsyasana” (balık) gibi asanalar ile de boğazı temizleyip arındırabiliriz.

Tüm bu bedensel yoga asanalarının yanında, “ujjayi pranayama” (ujjayi/kahraman nefesi) ile bedeni ısıtmak da kış ayları boyunca bedende artan “vata dosha”yı dengelemek için iyi bir yöntem olabilir. Kışın bedeni ısıtabilecek diğer teknikler ise, “bhastrika pranayama” (körük nefesi) ve “kapalabhati kriya” (kafatası parlatan arınma yöntemi)dir. “Kapalabhati”, bedenden balgamların atılmasına yardımcı olabilir.

Özellikle kış gündönümünde nasıl bir yoga dersi yapabiliriz? Ayaktaki asanalara odaklanmak kış gündönümü için güzel bir seçenek olabilir ya da sadece “surya namaskara” (güneşe selam) serilerine odaklanıp bedeni ısıtabiliriz. Yoga camiasında, gündönümlerini 108 güneşe selam serisiyle kutlamak bir adet haline gelmiştir. Neden 108 diye soracak olursanız? Öncelikle 108 tane “Upanishad” (Hindu kutsal kitabı Vedaların son bölümü) metni olduğu söylenmektedir. Tanrı Shiva’nın (Şiva) ve Buda’nın 108 tane ismi vardır. Hint tespihleri “mala”larda ve Hristiyan tespihlerinde, 108 tane boncuk vardır. “Sanskrit” (eski Hint dili) alfabesinden 54 ses vardır ve 108 bu sayının iki katıdır. “Surya Namaskara” (güneşe selam) içinde dokuz tane “vinyasa” (nefesle bağlantılı hareket) vardır ve 108 bu sayının 12 katıdır. “Yoga Sutra”lar (yoga hakkındaki en eski metinler), 108 tane “sutra”dan (özlü söz) oluşur. Bir sayısı “bizden daha üstün bir varlığı”, 0 sayısı “boşluğu” ve 8 ise “sonsuzluğu” temsil etmektedir. Bir başka rivayete göre ise, güneşin çapı, dünyanın çapından 108 kat daha büyüktür.

Şu an yaşamakta olduğumuz soğuk, kuru ve sert kış aylarında, kendimizi yeryüzüne, toprağa, zemine köklendirmeye çalışarak bedenimizdeki “vata dosha”yı düzenleyebiliriz. Ayakta duruşları yaparken, bir yandan yere iyice köklenip, bir yandan da tabanlarımızdan yükselen enerjiyi fark etmeye çalışmalıyız. Bir taraftan kendi enerjimizi aşağı doğru akıtırken, öteki taraftan da yeryüzünün, toprağın, zeminin bize verdiği ve yerden yükselen enerjiyi her yoga duruşunda hissetmeye odaklanmalıyız.
Köklenmek, hayatın en temel esaslarından biridir. Herkes, herşey bir yere ait olmak, köklere sahip olmak ister. İşte kış ayları köklenmemiz ve aidiyetimizi geliştirmemiz için hepimize bir fırsat… Hayatta ikili bir denge (dualite) varsa, ayaklarımızın yerden kesilmesi gereken ana kadar — yani yaz aylarına kadar– köklenmeye devam etmeliyiz. Ne de olsa köklenmenin sonunda ayaklarımızın yerden kesileceği günler de gelecek.

kendini ifade et!

Standard
Kendinizi bağıra bağıra şarkı söylemek isterken bulduğunuz oldu mu hiç? Banyodayken, araba kullanırken ya da evde tek başınızayken en sevdiğiniz şarkıları mırıldandınız mı? Kendinizi sahnede bir şarkıcı gibi düşünüp keyifle avazınız çıktığı kadar bağırarak şarkı söylediniz mi hiç? Eğer zaman zaman da olsa içinizde böyle bir istek duyuyorsanız, bilin ki “boğaz çakrası” fark edilmek istiyordur. Evet “boğaz çakrası” temizlenmek, arınmak ve sesini duyurmak istiyordur. İfade etmek istiyordur.
2009-2010 tum fotolar 678
 Tahmin edebileceğiniz gibi geçen haftaki özel ve grup yoga derslerinin teması “vishuddha” (boğaz) çakraydı. “Vishuddha”, “saf, arınmış, arınma, arındırılmış” anlamına gelmektedir. Boğazın tam ortasında bulunur, ense ve boğaz gibi organları ve tiroid ve paratiroid bezleri etkiler. Bu kuramsal bilgiler bir yana, “boğaz çakrası”, “dürüstlük” ve “ifade etmek” ile ilgili bir enerji alanıdır. Boyun, baş ve kalp arasında bir geçittir ve zihnimiz ile kalbimiz arasındaki dengeyi sağlayıp boğazımızdan doğru sözleri çıkartamadığımızda bu çakrada sorun yaratırız. Konuşmak isteyip de her susturulduğumuzda, “vishuddha çakra”yı tıkarız. Kalbimizden ve zihnimizden geçen bir olmadığında ve bunu da dudaklarımızdan çıkartamadığımızda yine bu çakrayı kirletiriz. O yüzden “dürüst olmak” ve “ifade etmek” önemlidir. Kendimi doğru ifade edebiliyor muyum?
Bu çakrayı daha çok meditasyon ile çalışmıştık. Yaptığımız ilk çalışma “köpek solunumu” adı verilen bir “pranayama” (nefes) çalışmasıydı. Ağzı açtıktan ve dili dışarı çıkarttıktan sonra köpek gibi hızlı nefes alıp vererek, özellikle “boğaz çakrası”ndaki tüm toksinleri temizlemeyi denemiştik. Nefes alıp verirken, karnı da içeri doğru çekip sonra dışarı doğru bırakıyorduk. Bu nefes çalışması, yalan ve korkuları temizlememize yardımcı olup bizi doğruyu söylemeye sevkediyordu.
Yazının başında da bahsettiğim gibi, şarkı söylemek “boğaz çakrası”nı dengeleyen en kolay yöntemlerden biriydi. Bir yoga dersinde, “mantra” (zihni özgürleştirmek için söylenilen kutsal heceler) söyleyerek “vishuddha çakra”yı dengelemekten daha güzel bir yol olamazdı herhalde. Son günlerde okuduğum bir kitapta şöyle diyordu: “Boğaz çakrası açılıp kalp çakrasıyla bağlantıya geçtiğinde, akortlu şarkı söylemeyi başarabileceksiniz.” (Daha ayrıntılı bilgi için İnsanın Sekiz Yeteneği adlı kitaba başvurabilirsiniz.) Kim akortlu ve mükemmel şarkı söylemek istiyordu ki? Sadece sesimizi duymak bile yeterdi. Önce sesimi duymaya alışacaktım, sonra da sesimi sevecektim. O anda yıllar öncesine gittim. Okuldayken sözlü çeviri derslerinde öğretmenimizin neden sesimizi bantlara kaydettirip sonra bize dinlettirdiğini ancak yıllar sonra bu kitabı okuduğumda anlayabilmiştim. Kendi sesimi duyup, ona alışacak ve sonra da sesimi sevecektim. Böylece, sesim “kalbimden çıkacaktı” ve “saf ve temiz olacaktı.” Derse geri dönecek olursak, “boğaz çakrası”nı “ONG” sesini çıkartarak arındırmaya ve temizlemeye çalıştık. “ONG” sesini çıkartmadan önce, birkaç kez omuzları kulaklara kadar kaldırıp indirdik ve sonra gözleri kapatıp başı kendi ekseni etrafında birkaç tur çevirdik. En son dili yuvarladık ve ucunu arka damağa doğru bastırarak “ONG” meditasyonunu yaptık. Boğazın arkasındaki titreşimi hissetmeye çalıştık.
Bir sonraki “mantra”, “Sat Nam” (Ben Gerçeğim/Gerçek Benim Kimliğimdir) idi. Amacımız, belirli sesleri tekrarlayarak ağzımızdan saf, temiz ve doğru sözlerin çıkmasını sağlamaktı. Ayrıca kendimizi de olduğumuz gibi kabul edip, kendi gerçeğimizi bulmaktı. Kitaba göre, “kendimize karşı dürüst olduğumuzda, başkalarına karşı da dürüst olabilirdik. Kim olduğumuzu ve bu dünyadaki amacımızı inkar etmemeliydik. Kendimizden kaçmamalı, kendimizi kabul etmeliydik.”
“Vishuddha çakra”nın gölge duyguları ise “inkar” ve “bağımlılık” idi. “Bağımlılık”, kendi gerçeğimizi yaşamadığımız zaman ortaya çıkıyordu. Madde bağımlılığı, alkol, sigara, yemek, kahve, tatlı… Hepsi aynıydı. Bunlardan herhangi birine ihtiyaç duyduğumuzda, aslında başa çıkamadığımız ya da hakkında konuşmak istemediğimiz bir gerçekten kaçıyorduk. Sadece gülerek, sadece burundan nefes alıp vererek ve meditasyona yönlenerek bedendeki “serotonin” ve “endorfin” gibi mutluluk hormonlarını arttırıp bu bağımlılıklardan kurtulabiliriz.
Bu kötü alışkanlıkları yenmek için, bir meditasyon da yapmıştık. Bağdaş kurup oturduktan sonra elleri yumruk yapıp baş parmakları düz uzatmıştık. Baş parmakları şakaklara dayamış, gözleri kapatıp iki kaşın tam arasına (üçüncü göz çakrası) odaklamıştık. Dudakları kapalı tutup dişleri sıkmıştık ve dişleri birbirine bastırıp bırakmıştık. İçimizden sessizce “Sa-ta-na-ma” mantrasını (Sat Nam mantrasının uzatılmış hali) tekrarlamıştık. Bu meditasyon, bedensel ve zihinsel bağımlılıklardan kurtulmamıza yardımcı oluyordu. Azı dişleri beynin orta bölümünde bir noktaya baskı yapıyordu ve bu noktada oluşan bir dengesizliği düzeltiyordu.
Meditasyonları bitirdikten sonra, asanalar yoluyla da “vishuddha çakra”yı dengelemek istemiştik. Bu çakrayı etkileyecek asanalar, “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi), “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “balasana” (çocuk), “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek), “salamba sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı), “matsyasana” (balık) ve “uttana padasana” (derin balık duruşu) idi. Boğaz çakrasını etkilemek için, “vinyasa” akışların arasında “tadasana”da (dağ duruşu) boynu öne arkaya ve sağa sola esnettik. Boynu özellikle öne ve arkaya hareket ettirerek, tiroid ve paratiroid bezlerini uyarmayı amaçlamıştık. “Bhujangasana”da (kobra) boynu yine öne arkaya ve sağa sola esnettik. “Marjaryasana-bitilasana”da ise tüm dikkatimizi boynu iyice göğüs kafesine yaslamaya ve sonra boynun arkasını iyice omuza yaslamaya vermiştik. Bu şekilde, “vishuddha çakra”yı iyice arındırmak istemiştik. Tüm bunları yaparken, öğrenciler öksürdü ya da içlerinden gelen bir şeyleri ifade ettiler. Evet, boğaz çakrası temizleniyordu.
2009-2010 tum fotolar 674
“Vishuddha çakra”ya odaklandığımız özel ve grup derslerini nasıl bitirmiştim? Öncelikle kendime ne gibi dersler çıkartmıştım? Derslerin sonunda, öğrencilere felsefi konulardan bahsederken aslında zihnimden geçenleri kendime bir kere daha hatırlatıyorum. O yüzden, ders sonu felsefi yaklaşımlar aslında o gün benim ihtiyacım olan ve duymak istediğim şeyler oluyor. Bu derslerin sonunda
da öyle oldu.
Kendimizi tam ve doğru ifade edemediğimizde, bu çakra tıkanıyordu. Karşımdakine bağırmak ve sesimi yükseltmek, ifade etmek anlamına gelmiyordu. Yine okuduğum başka bir kitaba göre, kendini doğru ifade eden kişi aldatmacadan çok uzaktır ve “biriktirmeden” ifade etmemiz gerekiyordu. Söylemek istediğimiz şeyleri, yerinde ve zamanında ifade etmek yerine sırf karşımızdakini kırmayalım üzmeyelim diye sözlerimizi yutarsak, bir süre sonra bu yutkunmalar “boğaz çakra”mızı tıkamaya başlar. Belki bir süre sonra, içimizde biriktirdiklerimizi yanlış bir zamanda dile getirir ve haklıyken haksız hale gelebilirdik. O yüzden, doğru zamanda “biriktirmeden” içimizden geçeni ifade etmeliyiz çünkü sadece yaşadığımız an var. Sevdiğini mi söylemek istiyorsun? Söyle. Kızgın mısın birine? Onu da söyle. Kalbinle zihnin aynı dili konuşsun ve sen de gerçek anlamda “o dili” konuş. Boğazından, kalbinden ve zihninden geçenler çıksın. Başka sözler değil…

ben’den biz’e

Standard

Yoga eğitmeni olmadan önce de sonra da en sevdiğim ders arkaya eğilmelere yoğunlaşılan derslerdi. Yoga derslerine bir öğrenci olarak katıldığım zamanlarda eğitmen, “o derste köprü (urdhva dhanurasana) ya da yay (dhanurasana) yapacağımızı” söylediğinde kimse benden daha mutlu olamazdı. Göğüs kafesimi ve omuzlarımı esneterek geriye eğildiğimde fiziksel rahatlamanın yanında duygusal ve ruhsal rahatlama da hissederdim. Aynı şeyleri yoga eğitmeni olduğumda da hissettim. Ne zaman zirve duruşunu arkaya eğilmelerden seçsem, dersin nasıl çabuk bittiğine bir türlü akıl sır erdiremezdim. Sanki bir bağ vardı arkaya eğilmelerle aramda… Sevgi duygusunu yansıttığından mı yoksa bilinmeze doğru gitmek mi beni cezbediyordu, hiç bilmiyordum. Asanaların sadece fiziksel faydaları bile yeterliydi benim için… Arkaya eğilmelerin ruhta yarattığı duygular ise cabası…

2009-2010 tum fotolar 006

Daha önceki yazılarımda son zamanlarda yoga felsefesiyle tekrar ilgilenmeye başladığımdan bahsetmiştim. Hayatın koşuşturması ve derslerin yoğunluğu içinde felsefeden ne yazık ki uzaklaşmıştım. Unutmuştum felsefenin aslında yoga derslerinin ayrılmaz bir parçası olduğunu… Son zamanlarda derslerimi felsefi temalarla işlemeye başladım. Çakralara odaklanmak bunun en iyi yoluydu. Geçen haftaki özel ve grup derslerinde sıra “anahata çakra”ya (kalp çakrası) gelmişti.
Okuduğum bir kitaba göre, “sevecenlik” duygusunu barındıran bir bölgeydi. Eğer yanlış ya da eksik çalışıyorsa, bağımlılık geliştirmemiz korku ve endişe duymamız mümkündü. “Ben” kavramından “biz” kavramına bu çakra aracılığıyla ulaşabiliyorduk. Her duygu kalp merkezinden yayılmaktaydı ve iyi ya da kötü duygu yaymak bizim elimizdeydi. Bu nedenle de bedenin en tehlikeli bölgesiydi. Bu çakrada dengesizlik varsa, o kişi herhangi bir şeye aşırı bağlılık duyabilirdi. Kalp çakrasındaki dengesizlik sonucu eğer sevgi yerine korku hakim olursa, kişi sevdiği kişiyi kaybetmekten korkmaya, onu fazlasıyla korumaya ve onun ihtiyaçlarını kendisininkilerin üzerine çıkarmasına neden olabilirdi. Bu çakranın düzgün çalışması için, kişinin öncelikle kendini sevmeyi öğrenmesi gerekiyordu. Kendisini seven kişi, başkalarını da sevebiliyordu. Kendimizi sevmek ise çok basit bir yöntemle başlayabiliyordu: “Derin nefes alarak.” Sevgi, korkunun zıt duygusuydu ve minnettarlık da korkudan kurtulmak için başvurabileceğimiz bir duyguydu. Gerçekten minnettar olduğumuzda, korkuya kapılamazdık.
Kitabın “anahata çakra” ile ilgili en can alıcı noktası ise, endişe duymanın bir seçim olduğunu anlatması ve beni düşünmeye yönlendirmesi olmuştu. “Endişelendiğim konu ne kadar önemli? Bu endişenin bana bir faydası var mı?” Bir an bu soruları düşündüğümüzde, aslında endişe duyduğumuz şeyin çok da önemli olmadığını görebiliyorduk.
“Kalp çakrası”na odaklandığım özel ve grup derslerime geri dönecek olursak… Daha önce kalp bölgesine ve geriye eğilmelere yoğunlaştığımız derslerde, asanaların fiziksel faydalarından daha çok bahsetmiştim. Felsefeye biraz ağırlık vermeye başladıktan sonra, derslerde arkaya eğilme asanalarının duygusal faydalarını da dile getirmeye karar vermiştim. Bu nedenle derse değişik bir meditasyon ile başladık. Elleri dua pozisyonunda (anjali mudra) birleştirip baş parmakları kaşların arasına koyup bu pozisyonda meditasyon yaptık. Nefes alırken hayatta minnet duyduğumuz bir şeyi düşünüp bir anlığına nefesi tutup verirken içimizdeki korku ve endişeyi de bıraktık. Bu şekilde kalbe biraz huzura kavuşturduk.
Özel derste birkaç meditasyona daha odaklanmıştık. Bunlardan bir tanesi, burundan derin nefes alıp ağızdan tümünü vermek sonra burundan derin nefes alıp burundan tümünü vermek şeklindeydi. Burundan nefes verirken zihinden “Sat Nam” (Ben Gerçeğim/Gerçek Benim Kimliğimdir) mantrasını geçirmekti. Bu meditasyondaki amaç içimizdeki tüm düşmanca duyguları yenmek ve bu duyguları sevecenliğe çevirmekti. Karın nefesi çalıştıktan ve bu çalışmada özellikle nefes vermeye odaklandıktan sonra, kalp çakrasını açmak için kolları düz bir şekilde önde birleştirip nefes verirken yanlara açmıştık. Böylece göğüs kafesi biraz daha esnemişti. En son “hummm” (biz) mantrasını söylemiştik ve “vinyasa” akışlarına başlamıştık.
Asana boyutunda göğüs kafesini, omuzları ve üst bacak kaslarını esneten duruşlara ağırlık vermiştik. Zirve duruşu “urdhva dhanurasana” (köprü) olacaktı. Bedenin zirve duruşu için gerekli olacak bölgelerini, “tadasana”da (dağ duruşu) geriye eğilerek, “bhujangasana”da (kobra) uzun bekleyerek, “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle), “uttan pristhasana” (kertenkele), “half saddle” (yarım eyer), “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek), “camatkarasana” (vahşi şey) ve “sphinx” (sfenks) ile esnetmiştik.
Sıra zirve duruşuna geldiğinde benim aklıma da değişik bir fikir gelmişti. Madem ders boyunca felsefeye ve duygulara odaklanmıştık zirve duruşunu da şimdiye kadar yaptığımızdan farklı bir şekilde yapacaktık. Dersin teması, geriye eğilmek, sevgi enerjisini arttırmak, korkuları yenmek ve sevecenlik yaymaktı. Peki neden “köprü”ye ayaktan düşerek bilinmeze doğru gitmek korkusunu yenmek üzerine çalışmıyorduk? “Korku”, “yenmek”, “arkaya eğilme”, “urdhva dhanurasana”… Daha ne olsun?
Özel ders olduğu için öğrencinin yanına yerleştim. Elimi beline koydum. Derin nefes aldı, omurgasının tüm kıvrımlarını düzleştirip omurgasını yukarı iyice uzattıktan sonra (aksiyel ekstansiyon) omuzlarını geriye yuvarlayarak köprüye düştü. Köprüye yerleştiğinde, elimi belinden çektim ve öğrenci bilinmeze gitmenin ve köprü kurarak göğüs kafesini esnetmenin keyfini çıkardı. Dersin sonu malumdu. İki öne eğilme ve iki burgu ile omurgayı dengeledikten sonra dersi “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile sonlandırmıştık.
Grup dersinde ise, sadece elleri dua pozisyonunda birleştirip iki kaşın arasına yerleştirerek meditasyon yapmıştık. Sonrasında bağdaşta oturarak “garudasana” (kartal) kolları ile kürek kemiklerinin arasını esnetmiş ve omuz kuşağını rahatlatmıştık. Yine aynı bölgeyi esnetmek için elleri geride birleştirip öne eğilirken kolları bedenden uzaklaştırmıştık. En son “gomukhasana” (inek başı) duruşunun kol esnetmesi ile omuz kuşağını iyice rahatlatmıştık.
Isınmaya dört ayak üzerinde devam etmiştik. “Vyaghrasana” (kaplan) ile kalp bölgesini esnetip “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı iyice hareketlendirmiştik. “Vinyasa”larla (akış) bedeni iyice ısıttırken, aralara göğüs kafesini ve üst bacak kaslarını esnetmek için “bhujangasana” (kobra) , “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle), “uttan pristhasana” (kertenkele), “half saddle” (yarım eyer), “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek), “camatkarasana” (vahşi şey) ve “sphinx” (sfenks) duruşlarını eklemiştik. Göğüs kafesini daha çok esnetmek için “tadasana” (dağ) geriye eğilmiştik. Omuz kaslarını esnetmek için ise “uttanasana”da (ayakta öne eğilme) elleri arkada kenetleyip bedenden uzaklaştırmaya çalışmıştık. Kalp çakrasını iyice açmak için “salambhasana” (çekirge) duruşunun varyasyonlarını denemiştik. Sadece kolları kaldırmak, sadece bacakları kaldırmak, hem kol hem bacakları kaldırmak, kolları yüzer gibi bedenin yanına çekmek ve sonra tekrar öne getirmek, ve teslim olmuş gibi kolları dirsekten bükerek bedenin yanına çekmek ve tekrar öne getirmek…
Grup dersinin zirve duruşu “dhanurasana” (yay) idi. Bu duruşta da seçenekler vardı. Sadece bacakları kaldırmak, sadece göğüs kafesini kaldırmak, ikisini birden kaldırmak. Hatta ikisini birden kaldırıp birkaç nefes bekledikten sonra, bedeni sağa ve sola düşürmek (parsva dhanurasana–yan yay duruşu)…
Tüm bu geriye eğilmeleri yapıp, göğüs kafesini açıp kendimizi ve çevremizi daha çok sevmeyi deneyimledikten sonra “dandasana”da (asa duruşu) omurgayı dengeleyip “janu sirsasana” (diz başa duruşu) ile omurgayı öne eğdik. En son “marichyasana” (Bilge Marichy duruşu) ile omurgayı burup rahatlattık. Sırt üstü yatıp bacakları dize çekip omurgayı sağa sola yuvarladıktan sonra (apanasana), “jathara parivartanasana” (karından burgu) ile bedeni iyice gevşettik. Sıra uzun bir “savasana” ile dinlenmeye gelmişti.
“Savasana” sonrası bağdaşta oturup dersin başında yaptığımız meditasyonu yapmıştık. Derin nefes alıp minnettar olduğumuz bir şeyi düşünüp nefesi tutup sonra nefesi verirken herhangi bir korkumuzu da bedenden atmak… Özel ve grup derslerini nasıl bitirmiştik? Hayatımızdan korku ve endişeyi atıp yerine sevecenlik getirmeyi dilemiştik. “Anahata çakra” aracılığıyla, “ben”i öldürüp “biz” olabilmek ve bizden üstün olan güç ile bağlantı kurarak bireysel bilinçten kutsal sevgiye geçiş yapmak…