Monthly Archives: Ağustos 2013

her yerde meditasyon!

Standard

Meditasyon sadece yoga matında (minderinde) bağdaş kurup gözler kapatılarak mı yapılır? Eğer öyleyse neden herkesin meditasyondan kaçtığını anlayabiliyorum. Bir sürü merasimi yerine getirene kadar zihnin o kadar çok şey düşünür ki, meditasyona oturduğunda zihnin bir türlü susmak bilmez. Nereden mi geldi tüm bunlar aklıma? Anlatayım.

2009-2010 tum fotolar 073

Sabah yürüyüşe çıkmıştım. Deniz kenarında upuzun bir yürüyüş parkuru var şu an tatilimi geçirdiğim beldede. Hem yürüyorsun ve kardiovasküler bir çalışma yapıyorsun hem de mis gibi deniz havasını içine çekiyorsun. Daha ne isteyebilir ki bir insan?

Bugün yürürken birden aydınlandım. Hayır, uçmadım. Sadece farkettim. Aslında hayatta her yaptığımızı meditasyona çevirebiliriz. “Hadi canım sende!” dediğinizi duyar gibiyim. Ama ben ciddiyim. Bunu açıklayabilmem için öncelikle meditasyonun ne olduğunu hatırlatmam gerek.

Sahi meditasyon ne demek? “Ben yoga yapıyorum” diyince, herkes “aaaa meditasyon da yapıyor musun?” diye soruyor. Gerçekten de meditasyon ne demek ve nasıl yapılır? Bir kuralı var mıdır? Yoksa her şekilde ve her yerde meditasyon yapmak mümkün mü?

Meditasyon, en basit tabiriyle, düşüncelerimizden arınmış ancak farkında olma halidir. Kafa karıştırıcı değil mi? Hem düşüncelerimizden arınmış olacağız, yani hiçbir şey düşünmeyeceğiz, hem de farkında olacağız. Ya da şöyle ifade edebilir miyiz acaba? Zihni susturma hali. Belki bu daha güzel oldu. Zihnimizi susturmak… O an hiçbir şey düşünmemek ama yine de yaşadığımız anın farkında olmak. Meditasyonda, bir yapma hali yok. Sadece farkında olma durumu var. İşte tam da bu nedenle, meditasyonun sadece ve sadece bağdaş kurulup gözler kapatılarak yapılması gerekmiyor. Her zaman ve her yerde meditasyon halinde olabiliriz.

Madem ki meditasyon, düşünceleri ve zihni susturma, anda kalma ve farkında olma durumu; o halde biz her istediğimizde meditasyon haline girebiliriz. Peki bu nasıl olacak? Daha önceden de meditasyonun her zaman ve her yerde yapılabileceğini farketmiştim ama bugün yürüyüş yaparken tekrar hatırlayınca, sizinle de paylaşayım istedim.

Yürüyordum. Denizden dalga sesleri geliyordu. Ben denizin ufukla birleştiği noktaya bakıyordum. Birden her şey sustu. Çevremde ne insanlar ne sokak köpekleri… Ne de başka bir şey. Sanki dünyada yalnızca ben vardım. Gözlerim açıktı. Bağdaş da kurmuyordum. Üstüne üstlük yürüyordum. Ama o an… İşte o an… Meditasyon haliydi. Gözlerim ufuk çizgisinde… Ben uyanık ve ayakta ama meditasyon halinde… Müthiş bir huzur… İşte hayat bu…

Yürüyüşten sonra, bir çay bahçesinde oturdum. Yine denize nazır bir köşe seçtim kendime. Tekrar denize baktım. Yine gözlerim açık ve yine zihnim susmuş… Ama farkındayım ve uyanığım. Sadece o anı yaşıyorum. Nefes alış verişlerimi hissediyorum. Bir süre sonra nefesimin de susuyor sanki… Huzur, mutluluk ve dinginlik…

İşte meditasyon böyle bir şey bence. İlla ki sessiz ve loş bir oda içinde, çevremizde mumlar ve tütsüler, bağdaş kurup gözlerimizi sımsıkı kapatıp meditasyon deneyimlemek gerekmiyor. Her zaman ve her yerde meditasyon olabiliyormuş demek. Bunu daha önceleri bir yoga öğretmenim söylemişti. O zamanlar, ben yoganın sadece asana kısmıyla ilgileniyordum. Yeni yeni meditasyona merak salmaya başlamıştım. Öğretmenim, bir derste böyle söylediğinde, ben de tıpkı sizin gibi “hadi canım sende!” demiştim içimden. O an anlamsız gelen bu sözler, şimdi o kadar çok anlam kazandı ki benim için.

2009-2010 tum fotolar 075

Tıpkı o öğretmenimin de söylediği gibi, yürüyüş yaparken, kendimizi o ana vererek, o anı yaşayarak, farkında olarak yürürsek eğer, bu da meditasyondur. Ya da çay içerken, her bir yudumumuzu farkederek, sindirerek, ağız tadıyla içersek, bu da bir meditasyondur. Yemeğimizin lezzetinin farkına vararak, ona odaklanarak ve her bir lokmamızı hissederek yersek, bu da meditasyondur. Aynı şekilde, arada sırada zihnimiz yorulduğunda, başımızı bilgisayar başından ya da kitaptan, kağıtlardan, o an ne ile uğraşıyorsak o işten kaldırıp, sabit bir noktaya gözlerimizi kırpmadan bakınca, bu da bir meditasyondur. Zihin yorulmuştur ve kendini tazelemek ve yenilemek için kendince bir yöntem izliyordur siz farkında olmasanız bile…

Şu an deniz kenarındayım. Dalga seslerini dinliyorum. Düşüncelerimi toplamaya çalışmaktan ve yazmaktan yoruldum. Zihnim de yoruldu haliyle. Bir an için bıraktım notebook’umu kenara. Denize baktım ve baktım. Durmadan akan, sürekli yenilenen ve değişen bir su kütlesi… İşte günlük hayatımın içinden kısacık bir meditasyon hali size. Bir düşünün bakalım, mutlaka siz de kendi hayatınızın içinde kısacık meditasyon anları bulacaksınızdır…

Reklamlar

bu da “benim inzivam”!

Standard

Yoga ve meditasyon hayatınızın bir parçası haline geldiği zaman, inzivaya çekilmek de bu hayatın olmazsa olmaz koşullarından biri haline geliyor nedense. Bazı insanlar, yoga kamplarına ve inzivalara katılmaktan çok zevk alıyor; ama sanırım ben onlardan biri değilim. İnziva ya da yoga kampı denilince tüylerim diken diken oluyor. Üstüne üstlük bir de bu inziva, “kuş uçmaz kervan geçmez”, el değmemiş doğanın içinde ve rahat ve konfordan uzak bir yerde yapılıyorsa…

2009-2010 tum fotolar 097

İnziva ve yoga kampı hakkında daha önce de yazmıştım. (Bu yazıya https://burcuyircali.wordpress.com/2013/06/12/bir-daha-gider-miyim/ adresinden ulaşabilirsiniz.) Şimdi soracaksınız bana “neden yine bu konuya değiniyorsun?” diye. Sebebi çok basit. Çünkü şu an “inzivadayım” ve bunu ancak dün akşam farkettim.

Eğer yazılarımı takip ediyorsanız tatilde olduğumu da biliyorsunuzdur. Bu sene yine Şeker Bayramı tatilimin arasına geldi kuruldu. Bayramlar artık Türkiye’de eskisi gibi büyükleri ziyaret etme ve ailecek birlikte olma zamanları değil. Özellikle çalışan kişiler üç-dört günlük bayram tatilini gezmek ve dolaşmak için bir vesile olarak görüyorlar. Bu nedenle, nereye giderseniz gidin her yer kalabalık. Bayramlarda evde oturmak mümkün olsa, otururdum. Ama ne yazık ki, bu bayramda her bayram olduğu gibi, eşimle ben de Türkiye’nin en gözde tatil beldelerinden birindeydik. Dört günlük bayram kalabalığından sonra, eşim yaşadığımız şehre döndü ve tatil beldemiz de bir nebze boşaldı.

Bayram telaşı bittikten sonra, ben tekrar sabahları erken kalkmaya, yürüyüş yapmaya ya da bisiklete binmeye başladım. Bu sabah sporumu, genellikle yin yoga yaparak tamamlıyordum. Güzelce bedenimi, zihnimi ve ruhumu esnettikten sonra da mükellef bir kahvaltı ve Türk kahvesi faslı… Ardından tüm gün deniz, güneş ve sörf… Akşamları evde hafif bir salata, yoğurt ya da bir meze ve bir kadeh içki, engin müzik kolleksiyonumdan şarkılar eşliğinde… Bazen sadece mum ışığında, bazen ise ışığı açıp biraz da kitap okuyarak… Çoğu zaman bilgisayar ve internetten uzak… Laf aramızda bilgisayarı sadece yazı yazacağım zamanlar açıyorum. Çok geç olmayan bir saatte yatış…

Ertesi sabah yine erkenden kalkıp, köpeğimi gezdirdikten sonra, aynı şekilde geçen bir gün… Birbirini takip eden tıpatıp günler… Sakin, huzurlu, dingin…

Bu beldede arkadaşlarım da tatilde… Akrabalarım da var… Bu aralar böyleyim… Kendi kendime takılıyorum. Zihnimi boşaltıyorum ve ruhumu dinlendiriyorum. Yani istediğim her an, biriyle görüşebilirim; ama çoğu zaman kendi kendime kalmak istiyorum. Bazen de sosyalleşmek istiyor canım. Ancak o zaman, telefon ediyorum ve program yapıyorum eş dostla.

Bir hafta oluyor neredeyse eşim gideli ve ben bu hayata bürüneli… Yeni farkettim “inziva”da olduğumu. Bugün sabah, erken saatlerde bisikletle dolaşmaya çıkmıştım. Deli gibi rüzgar esiyordu bugün… Rüzgar yüzüme vururken, kulaklıktan yayılan şarkının melodilerini duyarken ve “insanlar ne der, ne düşünür?” diye umursamadan şarkının sözlerini bağıra çağıra söylerken, anladım aslında “inzivada” olduğumu ve bu “inzivayı” çok sevdiğimi…

İnziva denilince, akla hep doğanın içinde bir yere gitmek, sabah erken kalkıp tüm grup birlikte yoga ve meditasyon yapmak, vejeteryan ya da vegan beslenmek gibi şeyler gelir. Yani hepsi birbirinin aynı olan inzivalar ve yoga kampları… Galiba ben, rutini çok seven bir kişi değilim. İnzivam ya da yoga kampım bile kendime özgü olmalı… Bana “inziva” diye bir takım “rutin şeyler” dayatıldığında mutlu olmuyorum ve gerçek anlamda inzivaya çekilemiyorum. Ama kendi halime bırakıldığımda ve bir rutinin içine sokulmadığımda, işte o zaman benim”inzivam” oluyor.

Tam da bu nedenle “inziva”ya girebildim. Spor, yoga, meditasyon, “elimden geldiğince” sağlıklı beslenme, az biraz “alkol”…. Ama benim “inziva”m. Zihnim boşalıyor mu? Ruhum dinleniyor mu? Huzurlu, mutlu ve dingin miyim? Keyfim yerinde mi? Tüm bu sorulara olumlu yanıt verebiliyorsam, sizce de “inziva”da değil miyim?

içimden geldiği gibi!

Standard

Tatildeyim. Belki farketmişsinizdir. Yazılarım seyrekleşti. Benim de tatil yapmam, enerji toplamam ve hiç sevmediğim kış aylarına hazırlanmam gerek. Hal böyle olunca da yazıları biraz aksattım. Twitter ve facebook’taki yoga sayfalarıma yüklediğim resimler, yazılar, alıntılar da azaldı. Adı üstünde tatil! Sonuçta kendimizi şarj etmek ve kışa daha hızlı ve üretken başlamak da var.

394426_10151138611128812_958040855_n

Yoga eğitmeni olduğumuzda aslında işimiz enerjiyle bence. Birçok insan yogaya daha iyi hissetmek için geliyor. Hem bedenen hem de ruhen. Dolayısıyla bizim ruh halimiz iyi ve enerjimiz yüksek olmalı ki öğrencilerimizi mutlu edebilelim. İşte bu nedenle, yaz ayları bir yenilenme zamanı. Hele ki benim gibi ömrünü yaz ayları için yaşayan biri için. Ne yapayım. Yoga eğitmeni olsam da ermedim. Guru da değilim. Hayatın zıtlıklarını (dualitesini) olduğu gibi kabul ediyorum bir çok alanda ama ne yazık ki iş yaz ve kış aylarına gelince aynı şeyi yapamıyorum. Tüm bu nedenlerden dolayı, yaz ayları içimden geldiği gibi yaşadığım ve daha çok kendim olduğum bir mevsim.

Kendim olmak, içinden geldiği gibi yaşamak? Sizlere bir şey ifade etti mi? İnanın beş-altı yıl öncesine kadar benim için de bir şey ifade etmiyordu. Hayatıma yoga girmeden önce, kendin olmak ve içinden geldiği gibi yaşamak denilse, “o da ne?” diye soruverirdim. Oysa şimdi bambaşka bir açıdan bakabiliyorum.

Tatildeyim. Yaşadığım şehirdeki hayatımın aynısını sürmem beklenmiyor benden. Adı üstünde: Tatil. Ama ne yazık ki bazı alışkanlıklardan da kolay kolay vazgeçilmiyor. Ne gibi mi? Mesela erken kalkmak. Yoga eğitmeniyim ama daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Sosyal bir içiciyim. Arkadaşlarımlaysam, bir toplantıdaysam, “yooo hayır ben bir yoga eğitmeniyim. Asla içki içmem” demiyorum. İki-üç gecedir sürekli bir vesile oluyor ve ben içiyorum. Bu durumda sabah çok erken kalkmamak ve biraz bedeni dinlendirmek akıllıca olabilir. Ama ne yazık ki, bu sefer de biyolojik saat işin içine giriyor. Sabahın köründe kalkıyorum; gerçekten de erkenden. Kalkınca köpeğimi gezdiriyorum. Ardından ya bisiklete biniyorum ya da yürüyüş yapıyorum. Ne de olsa yaşadığım şehirden alışığım her gün kardiovasküler çalışma yapmaya… Beden istiyor. Sonra bir saat yoga yapıyorum, bedenimi bir güzel esnetiyorum. Kimi zaman hareketli “vinyasa” yoga, kimi zaman ise yavaş ve sakin “yin” yoga. Ardından bir güzel kahvaltı ve tüm gün deniz keyfi. İşte günlerim böyle geçiyordu taa ki bugüne kadar…

Bugün ne mi oldu? Sabah uyandım yine. Malum biyolojik saat ama bedenim bir türlü yataktan kalkmak istemedi. Önce içimdeki şeytan adını verdiğim “ego”m beni dürttü. “Hadi kalk, bin bisiklete bin. Biraz enerji sarfet.” Derken ruhum, “hayır bugün kendimi yorgun hissediyorum. Yatıp dinleneceğim. Bir gün spor yapmasam ne olur? Hiçbir şey olmaz. Keyfini çıkar tatilin.” dedi. Ben de ruhumu dinledim. İyi ki de dinlemişim ve içimden geldiği geldiği gibi davranmışım Bir güzel uyudum. Uzun zamandır ilk defa 8’e kadar uyumuşum. Sonra kalktım çayımı demledim ve köpeğimi gezdirdim. Döndüm güzel bir kahvaltı ettim ve ardından Türk kahvemi içtim. Kendimi çok iyi hissediyordum. Denize gittim. Deniz biraz çırpıntılıydı. Olsun, sorun değildi. Hava çok sıcaktı. Rüzgar da olmasa deniz kenarında oturulacak gibi değildi. Esintiyle birlikte tüm gün deniz kenarında yayıldım. Denize girdim, çıktım. Bir daha yüzdüm, bir daha yüzdüm. Ben sayamadım kaç kere girdim çıktım. Öğleden sonra iyice dalgalandı deniz. O yüzden fazla yüzmedim, kısa turlar attım. Olsun, bugün de böyleydi. Her zaman denize girmeyi, kardiovasküler bir yüzme olarak algılamam gerekmiyordu. Yani yine içimden geldiği gibi davrandım. Beş-altı sene önce olsa, “tüüüh, bugün de spor yapmadım, enerji sarfetmedim” diye hayıflanır dururdum.

Aslında çoğu zaman, hep teamüller gereği davranmıyor muyuz? Sırf mecbur olduğumuz için bir takım şeyler yapmıyor muyuz? Sadece mecbur olduğumuz için bazı insanlarla görüşüyoruz. Sırf mecbur olduğumuz için sevmediğimiz insanların yüzüne gülümsüyoruz. Mecbur olduğumuz için istemediğimiz bir yemeğe gidiyoruz, ya da düğüne… Peki tüm bu mecburiyetler arasında kendimizi mutlu etme mecburiyetimiz nerede?

Kendimizi mutlu hissetmemiz herşeyden önemli bence. Sadece mecburiyetten bir şeyi yapacağımıza hiç yapmamamız daha iyi. Zaten mecburen yaptığımızda, karşımızdaki insanlar da halimizden ve tavrımızdan anlıyorlar bunu. Onlar da mecburen ve nezaketen anladıklarını belli etmiyorlar. O zaman, sizce de sahte bir hayat yaşamıyor muyuz? Ashtanga Yoga’nın en temel ahlaki değerlerinden bir olan “satya” (gerçeklik) ilkesini ihlal etmiyor muyuz? Sahte buluşmalar, sahte gülümsemeler ve sahte hayatlar… Peki ya içimizden geldiği gibi yaşasak? İçimizden geçenleri söylesek tabii ki karşımızdakileri kırmadan… İçinden geçeni söylemek demek patavatsız olmak, kırmak ve üzmek demek değil. İçimizden geliyorsa, görüşsek birileriyle. Eğer gerçekten istiyorsak, spor yapsak, yoga yapsak, işe gitsek, yazı yazsak. Ya da en basitinden istediğimiz anda yemek yesek, yatsak, uyusak. Yani hayatın en temel ihtiyaçlarını bile içimizden geldiği gibi yaşamak. İçimizden geliyorsa, karşımızdakine sarılmak… İçimizden geliyorsa, sevdiğimizi öpmek. Bir an bile kaybetmeden. O an içimize öyle geldiyse, “ayıp olur”, “şu an doğru an değil” diye düşünmeden davranmak. Çünkü belki bir sonraki an olmayacak. Sadece ve sadece yaşadığımız şu an gerçek. O halde, içimizden geldiği gibi yaşadığımız zaman daha mutlu olmaz mıyız? “Satya” ilkesi hayatımızın bir parçası olmaz mı ve “gerçek” bir hayat yaşamaz mıyız? Siz ne düşünüyorsunuz?

yetinmeli mi yetinmemeli mi?

Standard

Geçen gün üye olduğum spor klubünde bir akşam grup dersine katılmaya karar verdim ve yollara döküldüm. İşten ayrıldığımdan bu yana klübe akşamları hiç uğramıyordum ve akşam derslerinde karşılaştığım kişileri de ne zamandır görmüyordum.

2013-05-18 14.18.39

Derse on dakika kala tesisteydim. Stüdyoya çıktım ve bir de baktım ki akşam yoga seanslarından tanıdığım biri de gelmiş derse. Ne zamandır da görmüyordum kendisini. Başladık sohbete. Konumuz malum: Yoga.

Tanıdığım kişi birisine tanıttı beni. “Burcu da yoga eğitmeni. Eskiden buradaki yoga derslerine katılırdı.” Bundan sonraki soru belliydi: “Şimdi neden katılmıyorsunuz?” Benim cevabım da hazırdı: “Kendi pratiğimi yapmak, bedenime istediğini vermek ve o gün hangi tarz istiyorsam onu yapmak beni daha mutlu ediyor.”

Sohbetimiz böylece başladı. Tanıdığım kişi beni anlatmaya devam ediyordu. “Yogaya ilk başladığım sıralarda Burcu da baş duruşu (sirsasana) yapmaya çalışıyordu. Yarım baş duruşu (acunchanasana) yapabiliyordu. Sonra sonra tam baş duruşuna geçti ama ben hala yapamıyorum.” Ben de, kendisine, baş duruşu yapabilmek için bedenin çok iyi hazırlanması gerektiğini söyledim. Omuz kuşağı, sırt, kollar ve kürek kemikleri bu asana için hazırlanmalıydı. Hizalanma çok önemliydi. Kolların açıklığı omuz hizasında olmalıydı ve başın tam tepesi, yani bıngıldak, üzerinde durulmalıydı. Aslında, bu asananın püf noktası, “skapula” da denilen kürek kemiklerinin kuyruksokumuna doğru itilmesi ve arasının açılmasıydı. Bunu başarabildiğimiz takdirde, gerisi zihnimizin ters durmaya hazır olup olmamasına bağlıydı. Yanlış anlaşılmasın, kürek kemiklerini hallettiğimiz zaman baş duruşu yapabiliriz demek istemedim. Bu sadece en önemli koşul. Bu koşula ek olarak, dirsekler ve ellerin dış yanları iyice yere bastırılmalı ki duruşun zemini sağlam olsun. Tabii ki karın kaslarını güçlendirmenin önemini de unutmamak gerekiyordu.

“Yani bir asana yapabilmek için öncelikle bedenin hangi noktalarının güçlendirilmesi ve/veya esnetilmesi gerektiğini düşünüp, bir saatlik bir dersin yaklaşık ilk 30-45 dakikasını bedeni hazırlamaya ayırıp sonra asanayı yapmamız gerekir” diye devam ettim ve ekledim, “geri kalan 15 dakikada da zirve duruşunu dengeleyici duruşlar, sakinleştirici asanalar ve en son da savasana (derin gevşeme ve dinlenme pozu) yapılmalıdır.”

“Belki de ders kısa geldiği ve yeteri kadan beden ısıtılamadığı için yapamıyorsundur” diye akıl yürüttüm. Arkadaşım da, “yok hayır, herşey benim zihnimle ve beynimle alakalı” dedi. Bu da doğruydu.

Birden aklıma kendi pratiğimden bir örnek geldi. Daha önce bir yazımda bahsetmiştim. “Adho mukha vrksasana”yı (kol duruşu) bir türlü yapamıyorum diye. Evet, duvarda yarım kol duruşu yapıyorum ve eğitmen arkadaşlarımdan biri yanımdayken ona güvenip ayaklarımı bir bir duvardan ayırıyorum, ama bir-iki nefes. Üçüncü nefes yok. Yani, aslında asanayı yapmıyorum. Bir asanayı yapabiliyorum demek için en az beş nefes rahat rahat o asanada kalmak gerek. Yok olmuyor işte.

PhotoFunia-dde8dd

Bu sefer benim zihnim karıştı. “Neden yapamıyorum bir türlü?” Gerçekten de, kol, sırt, omuz, karın kaslarım güçlü. Asanayı yapamamak için fiziksel bir sorunum yok. Peki ya zihinsel? Artık yok. Yani alıştım ters durmaya. Korkmuyorum ki!

Birden şimşekler çaktı zihnimde. Ben “bu noktadan” öteye geçmek istemiyorum ki! Kanıksadım bu noktayı. Tıpkı hayatımı da kanıksadığım ve kabullendiğim gibi. Bir adım ötesini istemiyorum. Bir nokta ileriye gitmek gibi bir niyetim ya da arzum yok. “Azcık aşım, kaygısız başım.” Yoga eğitmeni oldum. Hemen çalışacağım bir yer çıktı karşıma tesadüfen ve haftanın iki günü orada ders vermeye başladım. Bir başka stüdyo ya da spor tesisinde daha çalışayım diye hırs yapmadım. Başka yerleri araştırmadım, başvurmadım. Kanıksadım, kabullendim. Peşini bıraktım. Bana bu yeterliydi. Sonradan bir arkadaşımın tavsiyesi ile bir pilates stüdyosunda eğitmenliğe başlamasam, kendi kendime hiç bir çabada bulunmayacaktım.

İşte buydu. Ben “adho mukha vrksasana” yani “kol duruşu”na çıktığımda o noktada kalmayı tercih ediyordum. Bir adım öteye gitmeyi istemiyordum. Tıpkı hayatımda olduğu gibi. Bana sadece kollarımın üstünde olmak yetiyordu. Bir sonraki adım olmasa da olurdu. Ya da öyle bir adımı atsam, sonra bir adım daha atmam gerekecekti. Sonra bir adım daha… Bunun sonu yoktu ki! O halde, elinde olanlarla yetin. Zihnim, korkularımdan değil, kabullenme, kanıksama ve yetinme içgüdülerimden etkileniyordu. Karar veremiyorum. Hangisi doğru? Elindekilerle yetinip mutlu olmak mı yoksa biraz hırs yapıp bir adım daha ileri gidebilmek mi? Sizce ne yapmalı?