Monthly Archives: Kasım 2014

güçlü karın, güçlü duruş

Standard

Bir süredir kendi kendime yoga yapamadığım, yeni asanalar deneyemediğim ve uzun süredir yaptığım asanaları bile yapmakta zorlandığım için kendimi felsefi konulara verdim. Hani her şey bir şey için oluyordu ya. Belki ben uzun bir süredir yogayı asana boyutunda ele almıştım ve çok sevdiğim felsefi boyutundan uzaklaşmıştım. Asana pratiğine ara verdiğim şu sıralarda okumaya ve araştırmaya daha çok zaman ayırabiliyorum. Haliyle derslerimde de felsefi yaklaşımlara daha çok yer vermeye başladım. Geçen haftaki özel ve grup derslerim yine felsefe ağırlıklıydı.

2014-02-07 19.14.27

Derslerde bir süreklilik sağlamaya çalışıyorum. Her ders bedenin farklı bir bölgesine odaklanarak fiziksel olarak farklı bölgeleri çalıştırmak ve güçlendirmek ve felsefi açıdan da o bölgenin duygularını ortaya çıkarmak istiyorum. Bir süredir “kundalini yoga” hakkında kitaplar okuduğum için geçen haftaki derslerim yine “çakra”lar üzerine yoğunlaşmıştı. Önceki derslerimde ilk iki çakraya odaklanmıştık. “Muladhara” (kök) ve “svadisthana” (sakral) çakraları fiziksel olarak güçlendirerek duygusal rahatlama da sağlamaya çalışmıştık. Kabullenmek, güven ve yaratıcılık… Şimdi sıra üçüncü çakraya — “manipura” (karın) çakraya — gelmişti. Karın çakrasının duygusu “kararlılık”tı; gölge duygusuysa “öfke”. Bu ne demekti? Eğer karın çakrası iyi çalışıyorsa, kişi enerji dolu, amaçlarını gerçekleştirebilen bir kişi olabiliyordu. Maymun iştahlı değil; aksine amaçlarını yerine getirebilecek iradeye sahip biri oluyordu. Bu çakra güçsüzse, kişi düşüncülerini gerçekleştirme enerjisinden yoksun, hayatın kendine sunduklarından mutlu olmayan ve hayal kırıklığı hisseden öfkeli biri oluyordu. Fiziksel olarak ise, karın kasları ne kadar güçlü olursa, bel ve sırt sorunları o kadar az oluyordu ve dengemizi de o kadar kolay sağlayabiliyorduk. Yani hem fiziksel hem de duygusal olarak karın bölgesi önemli bir bölgeydi.
O gün sabah özel dersim akşam da grup dersim vardı. Özel dersin başında “manipura çakra”dan bahsettim ve ders boyunca karın bölgesine odaklanacağımızı söyledim. Meditasyon sonrası, “balasana”da (çocuk pozisyonu) burgu yaptık ve sonra “virasana”ya (kahraman duruşu) geçtik. “Virasana”da otururken “kapalabhati kriya” (kafatası parlatan arınma yöntemi) yapıp karın kaslarını ve diyaframı iyice çalıştırdık. Bir “vinyasa” (akış) ile ayağa kalkıp “tadasana”ya (dağ duruşu) geçtik. Bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile biraz ısıttıktan sonra “tadasana”da dinlendik. Sırada “nauli kriya” (karın bölgesindeki sindirim organları ve ince bağırsak temizliği) vardı. “Nauli kriya” zordu ve tam anlamıyla yapmak zaman alırdı. Ancak biz en azından akciğerleri tamamen boşaltıp karın kaslarını iyice içeri çekmeyi denedik. Bu, “nauli kriya”nın ilk aşamasıydı. Eğer bunu başardıysak, sırada karnın sağ ve sol tarafındaki kasları sıkmak ve ortadaki kasları gevşetmek vardı. Eğer bunu da başardıysak, karın kaslarının bir tarafını sıkıştırıp diğer tarafını gevşek bırakmak vardı. En son aşamada ise, merkezdeki karın kaslarını sıkmak, yavaşça karnın sağındaki kasları sıkmak ve gevşetmek sonra soldaki karın kaslarını sıkmak ve gevşetmek vardı. Böylece dairesel bir çalkalama uygulayarak karın bölgesine masaj yapılabiliyordu. Birkaç kez denedikten sonra, “vinyasa” akışlara geri dönmüştük.
Özel derste “burgu”lara odaklanmıştık. Karın çakrasını “burgu”lar ile çalıştırmayı ve temizlemeyi uygun görmüştük. Bu nedenle “vinyasa”ların arasına “parsvakonasa” (yan açı duruşu), “parivrtta parsvakonasana” (dönmüş yan açı duruşu), “ashva sanchalanasana”da (yüksek hamle) burgu, “tadasana”da (dağ duruşu) burgu, “uttanasana”da (ayakta öne eğilme) burgu, “parivrtta prasarita padottanasana” (bacaklar açık dönerek öne eğilme), “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpek) burgu gibi asanalar eklemiştik. “Svarga dvidasana” (cennet kuşu duruşu) ise ayakta denediğimiz son burguydu. Sıra zirve duruşuna gelmişti. Yere oturduk. Kalçayı “beşiği salla”, “akarna dhanurasana” (okçu duruşu) ve “krounchasana” (balıkçıl duruşu) ve bu duruşta sağa sola burgu ile esnettikten sonra, “parivrtta surya yantrasana” (pusula duruşu) denedik. ” “Parivrtta upavistha konasana” (bacaklar açık yerde öne eğilmede burgu) ile burgu çalışmasını sonlandırdık.
“Dandasana” (asa duruşu), “paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ve “purvottanasana” (ters sopa) ile omurgayı dengeledik ve “ananda balasana” (mutlu bebek duruşu) ile akışı tamamladık. “Savasana”da (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) bedeni iyice dinlendirdik.
Grup dersinde ise karın güçlendirici asanalara odaklanmıştık. Ders başında “kapalabhati kriya” (kafatası parlatan arınma yöntemi) çalışmıştık. Bedeni ısıttıktan sonra “nauli kriya” (karın bölgesindeki sindirim organları ve ince bağırsak temizliği) denemiştik. “Vinyasa” akışları arasında “phalakasana” (sopa), “chaturanga dandasana” (şınav), “vasisthasana” (Bilge Vasista duruşu/yan sopa) ile kolları ve karnı güçlendirdik. “Phalakasana-adho mukha svanasana” (sopa-aşağı bakan köpek) ve “urdhva mukha svanasana-adho mukha svanasana” (yukarı bakan köpek-aşağı bakan köpek) arasında nefeslerle aktık. “Chaturanga dandasana”dan (şınav) “phalakasana”ya (sopa) yükselmeye çalıştık. “Chaturanga dandasana”da bedeni öne arkaya salladık. Her nefes alışverişte “ardha salamba sirsasana”dan (yunus duruşu) “dirseklerin üzerinde şınav” duruşuna geçtik . Bu kadar kol ve karın kası çalıştıktan sonra, “bakasana” (karga duruşu) ve “pincha mayurasana” (ön kol duruşu) çalıştık. “Pincha mayurasana” yapmak istemeyen kişiler, kan akışını terse çevirmek için “salamba sarvangasana” (omuz duruşu), “salamba sirsasana” (baş duruşu) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) arasından birini seçti.
Dersi “vinyasa” akışlarla bitirmek istemiştim. Yani bedeni “vinyasa”larla soğutmaktı niyetim. “Vinyasa” akışların arasında “ashva sanchalasana”da (yüksek hamle) dizi yere koyarak ön bacak kaslarını esnettik. “Bhujangasana” (kobra duruşu) ile göğüs kafesini rahatlatıp başı sağa sola çevirip boynu esnettik. “Uttanasana”da (ayakta öne eğilme) uzun süre bekleyerek bacakların arkasındaki hamstring kaslarını yumuşattık. En son “vinyasa”da öne zıplayıp “dandasana”ya (asa duruşu) oturduk. Sırt üstü yatıp, önce “iğne deliği” duruşu ile kalçayı dışa çeviren kasları esnetip kadınların bacak bacak üstüne attığı gibi bacakları üstüste atıp bedeni burguya soktuk. Diğer tarafı da yaptıktan sonra bedeni “ananda balasana” (mutlu bebek duruşu) ile omurgayı dengeledik. Ardından uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinleme pozisyonu)…
Dersi nasıl sonlandıracaktık? Eğer “manipura çakra” (karın çakrası) güçlüyse, hayatta da o kadar güçlü bir duruşumuz oluyordu. Azimli, iradeli ve kararlı. Azim derken, hırstan bahsetmiyorduk. Azim derken, başladığımız işleri sonuna kadar götürebilme yeteneğinden bahsediyorduk. Bir müzik aleti çalmaya başlayıp yarıda bırakıyorsak, karın çakrası iyi çalışmıyor demekti. Bir işe başlama ve onu devam ettirebilme yeteneğinin buluduğu yerdi “manipura çakra.” Kararlı, azimli ve iradeli olursak, bu çakranın gölge duygusu olan öfkeden de arınmış olurduk. Her bir çakranın olumlu duygusu varken ve onları güçlendirmek elimizdeyken, neden barındırdıkları olumsuz duyguların kölesi olalım ki?

Reklamlar

çamurdan çiçeğe…

Standard
Herşey bir öğrencimin “kundalini yoga” ile ilgilendiğini söylemesi ve benden bu konuda bilgi istemesi ile başladı. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Bel ve kasık bölgemde yoğun ağrı hissettiğimi ve bu ağrıların hayat kalitemi düşürdüğünü ve derslerimde zorluk çektiğimi… Yine öyle bir ders sonunda bir öğrencimin bana bioenerji verdiğinden de bahsetmiştim. (Bu konular hakkındaki yazılara https://burcuyircali.wordpress.com/2014/11/09/bioenerji/ https://burcuyircali.wordpress.com/2014/11/16/bel-fitigina-karsi-ne-tarz-yoga/  linklerinden ulaşabilirsiniz) Bioenerjiyle uğraşan öğrencim “kundalini yoga” ve “çakra meditasyonu” ile de ilgileniyordu. Yani çalışmam ve öğrenmem gereken çok şey vardı. İşte herşey böyle başladı.
IMG_6821
Öğrenciyle günaşırı bioenerji tedavisi çalışmaya başladık. Her çalışmadan sonra ben kendimi kötü hissediyordum. Yanlış anlamayın. Tedavi ile ilgili bir durum değildi bu. Sürekli alıyordum ama hiç bir şey veremiyordum. Bir an önce “kundalini yoga” hakkında bilgi edinmeliydim. Yoga eğitmenlik kursuna katıldığım zamanlarda “kundalini yoga atölye çalışmasına” katılmıştım ama bu yıllar önceydi. Notlarımı aradım, bulamadım. Benimle birlikte bu çalışmaya katılan bir arkadaşıma sordum ama o da notlarını bulamadı. Kendimi iyice kötü hissetmeye başlamıştım. Sürekli alıyordum, alıyordum ve alıyordum. Eğer vermeye başlamazsam, hayatımın döngüsünü bozabilirdim. O sırada kendi notlarını bulamayan arkadaşım bana bir kitap verdi. “Bu kitaba göz at, aradıklarını bulacağına eminin” dedi.
Kitabın bana da yeni ufuklar açacağını, aklımda takılı kalan bir sürü soruyu cevaplayacağını, bana da bir terapi olacağını hiç düşünmemiştim. Hani hep derim ya, “her şey bir şey için oluyor” diye… İşte yine öyle olmuştu. Belki de ağrılarımın olması, ders sonunda öğrencinin bana yardım etmek istemesi, bunun karşılığında benim ona “kundalini yoga” sözü vermem… Hepsi bir amaç içindi ve hayat yine döngüsünü kurmuştu.
Kitabı okumaya başladığım günün sabahında özel dersim vardı. Derse gittiğimde, öğrencinin hayal kırıklığı içinde olduğunu farkettim. Kırgın, kızgın ve güvenini yitirmişti. Çekim yasası mı dersiniz, herşey bir şey için oluyor mu dersiniz… Sanki ben kitabı okumaya başlamıştım ve okuduklarımı hayata geçirmek için elime fırsatlar geçiyordu. Kırgınlığı ve kızgınlığı dindirmek ve tekrar güvenebilmek için nasıl bir ders yapabilirdik? Birinci ve ikinci çakraya odaklanacaktık. Birinci çakraya odaklanıp kabullenmeyi öğrenecektik. Önce kendimizi sonra çevremizi kabullenecektik. Kabullenmeyi güven takip edecekti. Hayata güvenmeyi öğrenecektik. Çevremize güvenecektik. Güvenden sonra sıra yaratıcılığa gelecekti. Güzel şeyler yaratacaktık.
Birinci çakra köklenmeyle alakalı bir çakra olduğu için ayaktaki asanalara odaklanacaktık. “Vinyasa” akışlar arasında “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “utkatasana” (sandalye), “parsvakonasana” (yan açı), “parivrtta parsvakonasana” (dönmüş yan açı), “trikonasana” (üçgen), “parivrtta trikonasana” (dönmüş üçgen), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı öne eğilme) ve “prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) gibi asanaları yapmıştık. Ayak parmaklarını yerden kaldırarak, sonra sadece ayak baş parmağını yere değdirip diğerlerini havada tutmaya çalışarak, ardından baş parmak dışında tüm ayak parmaklarını yere değdirmeye çalışarak toprak enerjisini hissetmiştik. Ağırlığı parmak uçlarına ve topuğa vermek ve en sonunda da ortada dengelemek de iyice köklenmek için yaptığımız çalışmalardı. “Tadasana” (dağ) duruşunda uzun bir süre beklemek, ağırlığı topuktan parmak uçlarına almak ve ayak parmaklarını kaldırıp indirmek, parmakları yere iyice yaymak ve toprağın enerjisini hissetmek…
İyice yere köklendiğimizde ise, “tadasana”da gözleri kapatmak ve “vrksasana” (ağaç) duruşunu denemek… Gözler kapalıyken, ağaç duruşuna geçmeye çalışmak… Bükülü ayak nereye gelirse, asanayı “en güzel” haliyle yapmak değildi amaç. Dengeyi kaybetmeden, toprak enerjisiyle bağlantılı bir şekilde, içgüdüleri takip ederek “vrksasana”yı deneyimlemekti amacımız.
“Muladhara” (kök) çakrayı harekete geçirdikten sonra sıra “svadisthana” (sakral) çakraya gelmişti. Kabullenmek, güvenmek ve yaratıcılığı geliştirmek için ilk iki çakraya odaklanmaya karar vermiştim. O yüzden derste tek bir zirve duruşu yerine iki tane zirve duruşu olacaktı. “Vinyasa” akışlarının arasına “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyesana” (alçak hamle) ve “utthan pristhasana” (kertenkele) duruşlarını ekleyerek kasık kaslarını esnetmiştik. İkinci çakrayı harekete geçirmek ve içimizdeki yaratıcılığı çıkarmak için “hanumanasana” (maymun duruşu) yapacaktık.
Tüm bu akışların arasına “kundalini yoga” kitabından öğrendiğim bazı şeyleri de katmak istemiştim. Dersin başında akışa başlamadan önce “mula bandha” (kök kilit) ve “bhastrika” (körük) nefesi çalışmak bunlardan bazılarıydı. Köklerimiz, bir nilüferin kökü gibi çamurlu bile olsa, bizim köklerimizdi… Çamurlu ya da berrak; bu kökten güç alarak büyüyecektik ve çiçek açacaktık. Çiçek açabilmek için kökümüzü olduğu gibi kabul etmemiz gerekiyordu.
 shared_photo
Nefes çalışmalarında ise vermeye odaklanmıştık çünkü ne kadar çok verirsek, o kadar çok alabilirdik. Nefesi verirken, tekrar alabileceğimize güvenmemiz gerekiyordu. Böyle böyle güvenmeyi öğrenecektik.
Kabullenip güvendikten sonra sıra yaratıcılığa geliyordu. Yaratıcı olabilmek için kırgınlık ve kızgınlıkları bir kenara bırakmamız gerekiyordu. Eğer suçluluk hissediyorsak, kendimizi affetmemiz gerekiyordu. Başkalarıyla paylaşmak, ikinci çakranın enerjisi ile ilgiliydi. Yaratıcılık, bizi diğer insanlarla kaynaştırırdı. Kimse, tek başına yaşayamazdı. Herkes, çevresiyle ilişki içinde olmak isterdi çünkü herkes öyle ya da böyle bir şeyler yaratmak isterdi.
Dersi tamamlamadan önce, oturarak bazı asanalar yaparak “kök çakra” çalışmasını tamamladık. “Dandasana” (asa duruşu) ile “mula bandha” (kök kilit) çalıştık ve ardından kalçayı ve tüm bedeni yerden kaldırmayı denedik. “Paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ve “baddha konasana” (bağlı açı duruşu/kelebek) ile birinci çakrayı hissetmeye devam ettik. “Marichyasana” (Bilge Marichi burgusu) ile bedeni rahatlattık.
Sıra dinlenmeye gelmişti. Dersin teması “kabullenme ve güven” olduğu için, öncelikle kendimizi sevme ve kabullenme üzerine yoğunlaşmıştık. Dinlenirken kalbimizi de esnetmek için “supta baddha konasana” (yerde kelebek) duruşunu tercih etmiştim. Göğüs kafesinin altına blok yerleştirip göğüsü biraz daha esnetmek ve kendimizi daha çok sevmek ve kabullenmek… Herkes gözlerini kapattı ve derin gevşemeye geçti. Bir süre sonra öğrenciler bu duruşu bırakıp “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) geçtiler. Sonuçta “supta baddha konasana” çok rahat bir duruş değildi. Bu şekilde tam bir gevşeme sağlayamıyor, bedenimi ve zihnimi dinginleştirip sakinleştiremiyorsam, bu asanada direnmenin anlamı yoktu.
Dersi nasıl sonlandıracaktım? Kitapta okuduklarımı hatırladım yine. “Herkes nilüferin sadece çiçeğini görür ve nilüferi sadece çiçekten ibaret sanır. Halbuki nilüfer çiçeğinin kökü çamurludur. O çamur olmasa, belki nilüfer çiçek açamaz. Belki bizim köklerimiz de çamurlu ama o çamur olmasa, belki biz de gelişip çiçek açamayız. İster çamurlu ister tertemiz, önemli olan köklerimizi olduğu gibi kabul etmek, içimizdeki o güce güvenmek ve o güçle gelişmek ve büyümek…”

bel fıtığına karşı ne tarz yoga?

Standard

Yoga yıllardır hayatımın bir parçası… İlk başladığım zamanlarda haftada iki-üç defa yoga derslerine katılmak bana yetiyordu. Eğitmenlik kursuna katılıp da kendi kendime asana akışları yapmaya başladığımda haftada iki-üç gün bana yetmemeye başladı. Neredeyse her gün, beş dakika bile olsa, bir yoga akışı yapmak istiyordum. Bedenim yoga istiyordu. Böylece bir-iki asana bile olsa günüm yogasız geçmemeye başladı. Ta ki bir buçuk ay öncesine kadar…

2009-2010 tum fotolar 682

Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Bir buçuk aydır kasık ağrısı çektiğimi ve bu ağrının zaman içinde bacaklarımın yanına, kalçamın arkasına — tam olarak sakruma — ve ayak tabanlarıma kadar yayıldığını anlatmıştım. En sonunda teşhis konuldu. Maalesef günümüz rahatsızlığı: Bel fıtığı. Rahatsızlığın henüz başında yakaladığımız için şanslıymışım. Doktor çok ciddi boyutta olmadığını, ilaç tedavisi ve doğru hareketlerle bu rahatsızlıktan kurtulabileceğimi söyledi. Yaşasın!

Teşhis konulduktan sonra, yoga eğitimlerim boyunca tuttuğum notları tekrar gözden geçirdim. Özellikle omurga ile ilgili olan eğitimlerimi… Hani insan kendine konduramaz ya, aslında ağrılarım en başından beri “bel fıtığı” sinyali veriyormuş. Ben anlayamamışım bir türlü. Notlarıma göz attığımda fark ettim.

Öncelikle bel fıtığı neydi? Bunu araştırdım. Omurlarımız, önde silindire benzeyen yuvarlak bir yapı, ortada bir kanal ve arkada da yanlara doğru çıkıntıları olan kemik parçalarından oluşur. Bu çıkıntılar omurların arasında eklem oluşturur. Omurların ön kısımlarının arasında kıkırdaktan oluşan yuvarlak süngerimsi yapılara “intervertebral disk” adı verilir. Bu diskler omurların arasında bir yastık vazifesi görerek omurgadaki basıncı yayar ve şoku azaltır. Omurların üst üste binmesini engeller ve sinir köklerine basıyı azaltır.

Disklerin güçlü fibroz dış kısmı ve jöle benzeri “nukleus pulposus” adında bir orta kısmı vardır. Bel fıtığı, yastıklama görevi gören ve omurgaya esnekliğini veren bu disklerin yerinden oynaması sonucu olur. Yerinden oynayan disk, omurilik içinden geçen ve vücudun pek çok noktasına beyinden gelen mesajları ileten sinirlere baskı yapar. Bu bası, bele ve bacağa yayılan elektrik çarpması gibi keskin ağrıya neden olabilir. Zamanla uyuşukluk, duyu ve kuvvet kaybı da görülebilir.

Bilgilerimi tazeledikten ve sindirdikten sonra ne tarz bir spor ve yoga çalışması yapmam gerektiğini düşünmeye başladım. Doktor, yürüyüşe devam edebileceğimi söyledi. Yoga ve esnetmeye bir süre daha ara vermemi tavsiye etti. Karın ve sırt kaslarını güçlendirmek faydalıydı.

Bunun üzerine günlük programımda küçük değişiklikler yaptım. Yürüyüş bandında yürümeye devam ediyordum ama daha yavaş bir hızla yürüyordum. Yokuş yukarı yürümüyordum. Eliptik bisiklete ara verdim. Karın kaslarımı sırt üstü yatarak çalıştırıyordum. Ayaklarımı 90 derece yukarı kaldırmıyordum. Oblik kaslarımı çalıştırmıyordum çünkü yanlara eğilince iyi hissetmiyordum.

Bedenimi esnetmeye ve yogaya gelince… “Stretching” derslerine girdiğimde, “blok” ve “bolster” gibi yoga ekipmanlarından faydalanıyordum. Öne eğilirken, minicik de olsa dizlerimi büküyordum. Bedenimi “fleksiyon”a sokmuyordum. Yani öne eğilirken omurgamı yuvarlamıyordum. Mutlaka “aksiyel ekstansiyon” yaparak öne eğiliyordum. “Aksiyel ekstansiyon”, omurganın doğal eğilimlerinin aynı anda düzleştirilmesi diğer bir deyişle servikal lordoz (boyun çukuru), torakal kifoz (sırt kamburu) ve lumbar lordozun (bel çukuru) ortadan kaldırılması, omurganın düzleştirilmesi ve omurga boyunun uzamasıydı. Benzer şekilde, burgu yapmadan önce de omurgamı iyice yukarı doğru uzatıp omurgamı çok hafif döndürüyordum. Sırt kaslarını güçlendiren “full back” dersi ise benim için çok faydalı bir dersti. Bu derste de “blok” ve “bolster” kullanıyordum. Öne eğildiğimizde omurgamı aksiyel ekstansiyonda tutup düz bir omurga ile sakroiliak eklemden eğiliyordum. Yarım kiloluk “dumbell” kullanıyordum. Zorlandığımı hissettiğimde ise ağırlığı bırakıp çalışmaya devam ediyordum. Yani kendime az çok bir program belirlemiştim. Öyle ya da böyle spor yapıyordum. Yogaya ise ara vermiştim. Uzun bir süredir kardiovasküler çalışmalarımdan sonra “yin yoga” yapıp bedenimi esnetiyordum. “Yin yoga” bir asanada en az üç dakika bekleyip derin bağ dokularına kadar esneten bir yoga tarzıydı. Çoğunlukla öne eğilmelerden oluşuyordu ve omurga hep “fleksiyon”daydı. Yani benim teşhis sonrası durumumda yapmamam gereken asanaları içeriyordu. Bu nedenle, yoga pratiğime ara verdim. “Hatha” ya da “vinyasa” yoga yapabilirdim ama doktor bir süreliğine bedenimi esnetmememi tavsiye etmişti. Ters duruşlara da ara vermek zorunda kaldım. Karın kaslarımı her ne kadar sıksam da, ters duruşlarda omurgamı “muz” pozisyonuna sokma riskim vardı. O yüzden “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) ve özellikle de “pincha mayurasana” (ön kol duruşu) benim için bir süreliğine hayal oldu. Ara sıra “sirsasana” (baş duruşu) yapıyorum. Ama duvar destekli…

Bel fıtığından muzdarip bir öğrenci dersinize girdiğinizde ve dersin başında size bunu söylediğinde nasıl bir cevap verirsiniz? Bu güne kadar sadece kitabi bilgi vermişim. İnsan kendi hissetmediğinde, karşısındakine verdiği bilgi sadece kitabi oluyormuş meğer… Sahi bu öğrencilere ne tavsiye ediyordum? “Öne eğilirken omurgayı iyice uzatıp kalçadan öne eğilin. Omurgayı yuvarlamayın. Öne eğilmelerde dizleri hafifçe bükün. Arkaya eğilirken ve burguları yaparken de omurgayı iyice uzatıp ondan sonra eğilin ya da bükülün.” Kuramsal olarak doğru. Peki ya gerçek hayatta?

Bel fıtığından muzdaripsem ve yoga derslerine katılıyorsam, en başta dikkat edeceğim şey öne eğilmeler… Dizleri büküp “sternum”u (iman tahtası) öne doğru uzatıp başın tepesinden öne uzayıp beli düz bir şekilde tutarak öne eğilmek gerek… Yani kuyruksokumunu geriye doğru itip beli düz tutup omurgayı uzatarak… Bu süreçte omurgayı yuvarlamaktan kaçınıyoruz. Öne eğilmelerde bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını esnetmeyi amaçlıyoruz. Yerde sırt üstü uzanarak da bacakların arkasındaki kasları esnetebiliriz. Ağrının çok yoğun olduğu zaman, yere uzanıp bacakları tek tek 90 derece havaya kaldırıp yoga kemeri ile bacakların arkasındaki kasları esnetebiliriz (supta padangusthasana). Ya da kalçayı duvara yaslayıp bel altına bir bolster alıp bacakları duvara yaslayıp “hamstring” kaslarını bu şekilde rahatlatabiliriz (viparita karani).

Arkaya eğilmeleri yaparken de omurgayı iyice uzatmalıyız. Akut bel ağrısı hissettiğimiz zamanlarda arkaya eğilme yapılmamalıdır. Bel sorunu yaşayan kişiler ise dikkatli yapmalılardır. “Ardha bhujangasana” (bebek kobra) ya da “sphinx” (sfenks) duruşları sadece göğüs kafesi altına kadar bedeni kaldırarak yapılabilir. Ağrı hissettiğimizde hemen duruştan çıkmalı ve dinlenmeliyiz. Bu duruşlarda rahatsak “bhujangasana”yı (kobra) deneyebiliriz. “Ardha salabhasana” (yarım çekirge) ya da “salabhasana” (çekirge) duruşları da yapabileceğimiz arkaya eğilmeler arasındadır. Sadece göğüs altına kadar kalkıp sırt kaslarını çalıştırmak için kolları teslim olmuş şekilde yanlara açmak ve öne uzatıp geri çekmek bedeni rahatlatabilir.

“Tadasana” (dağ duruşu) omurgayı doğal kıvrımlarına sokmamıza yardımcı olduğu ve özellikle de kuyruksokumunu içeri almamızı sağladığı için bel fıtığını iyileştirme sürecinde kullanabileceğimiz bir duruştur. Karın kaslarını güçlendiren asanalar da bu süreçte başvurabileceğimiz duruşlardır. Burgular ise kimilerine iyi kimilerine kötü hissettirebilir. Bu nedenle, burgu yapmamız gerektiğinde ellerden bedeni çevirmemek gerekmektedir. Omurgayı yukarı doğru iyice uzatıp tüm kıvrımlarını düz bir hale getirdikten sonra (aksiyel ekstansiyon) bedeni göbek deliğinden sağa ve sola çevirmeliyiz. Bedeni burguya soktuktan sonra ellerimizi yere koyabiliriz. Böylece burguyu sadece torakal (sırt) omurlarından yapıp ağrı hissettiğimiz yerde hemen bir adım geri çekilebiliriz.

Madem yoga bu kadar rahatlatıcıydı ve her soruna iyi gelebiliyordu, ben neden kendimi sakatlamıştım? Belki uzun zamandır “yin yoga” çalışmak ve omurgamı çok uzun süredir “fleksiyon”a sokan asanaları yapmak bu soruna sebep oldu. Belki yoğun bir şekilde ters duruş çalışmam bedenime zarar verdi. Üst üste duvara zıplamak, kol duruşuna, ön kol duruşuna sıçramak… Belki de yürüyüş bandında yokuş yukarı hızlı yürümek ve koşmak… Ya da “yin yoga” sırasında kendimi çok huzurlu hissedip meditasyona geçmem ve ne kadar uzun süredir o asanada hareketsiz kaldığımı fark etmemek… Acıyı hissetmemek…  Rahatsızlığımın sebebi aşırı yoga pratiğim bile olsa, bu sorunu yine yoga ile çözebileceğimi de biliyorum. Yoganın engin dünyasının bedenimi iyileştirecek asanalar ve çalışmalar barındırdığını da biliyorum. Bedenimin, “ruhumun evi” olduğunu ve benim onu hor kullandığımın da farkındayım. Ama uyandım. Fark ettim. Şimdi tek yapmam gereken, engin yoga dünyasının içinden bana faydalı olacak uygulamaları seçmek ve onlar üzerine yoğunlaşmak…

bioenerji

Standard
Siz hiç enerjinin iyileştirici boyutunu tattınız mı? Ya da enerjiyi hissettiniz mi? Bedeninizin çevresindeki enerjiyi gözle göremeseniz bile hissettiğiniz oldu mu hiç? Ya da enerji dediğimizde aklınıza ne geliyor? Sahi enerji ne? Bedenimizin çevresinde gerçekten de bir enerji var mı? Neden mi bahsediyorum? Geçen hafta içinde bedenimin çevresinde hissettiğim enerjiden… En iyisi en baştan anlatmaya başlayım.
BEN_4569
Hafta içinde bir akşam yine grup dersim vardı. Yazılarımı takip ediyorsanız, bir süredir tam olarak teşhis konulmayan bir rahatsızlığım olduğunu da biliyorsunuzdur. Kasığımda başlayan ağrı zaman içinde bacaklarımın yanına, kalçamın arkasına — tam olarak sakruma — ve ayak tabanlarıma kadar yayıldı. Uyuşukluk da cabası… Sorun kasığımda mı, kalça eklemimde mi, sakroiliak eklemde mi yoksa belde mi? Bir türlü anlayamadığım için en sonunda röntgen ve MR çektirdim. Sonuçlarını hala bekliyorum. O sabah kalktığımda kendimi biraz daha iyi hissediyordum. Akşam ders saatine kadar oldukça iyiydim. Derse bir saat kala bir anda bacağımda elektrik çarpmış gibi bir acı hissettim ve acı bir türlü geçmek bilmedi. Yine de derse gittim. Zaten birkaç derstir bir katılımcıdan “örnek öğrenci” olmasını ve sınıfın en önünde durmasını rica ediyordum. Bu derste de aynısını yaptım. Bu defa erkek katılımcılardan birini “örnek öğrenci” seçtik çünkü bu derste ters duruşlara odaklanacaktık.
“Vinyasa” (akış) tarzlı bir ders yapmaya karar vermiştim ve dersin zirve duruşu da “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) olacaktı. Onun için dersin ilk yarısında kol, omuz, sırt ve karın kaslarını güçlendirdik. Dersin tam ortasında zirve duruşunu yaptık ve sonra bedeni esnettik, rahatlattık ve gevşettik. Zirve duruşuna birçok alternatif göstermiştim. Duvarda “yarım kol duruşu”, duvarda “tam kol duruşu”, “mat”ın (yoga minderi) üzerinde ikili gruplar oluşturup birbirine yardım etme, bacakları yanlara doğru açıp “kol duruşu”na zıplamayı deneme, bacakları arkadan fırlatarak “kol duruşu”nu deneme… Biri ya da öteki. Hatta el bileklerinde sorun yaşayanlar için “pincha mayurasana”yı (önkol duruşu) tavsiye etmiştim.
Dersi uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile bitirdim ve “örnek öğrenci”ye teşekkür ettim. Ders sonrasında öğrencilerle bir araya toplanmış sohbet etmeye başlamıştık. “Sopa (phalakasana) duruşunda ve özellikle şınavda (chaturanga dandasana) çok zorlandım. Hele ki sopadan şınava indiğimiz akış vardı ya, ben onu yapamadım ve akışı bıraktım. Sizce ne yapmalıyım? Neden böyle?” Bu tarz sorular geliyordu öğrencilerden. Tabii ki omuz kuşağını ve sırt kaslarını güçlendirmek gerekiyordu. Duruşlarda omuzları geriye yuvarlamak ve kürek kemiklerini (skapula) aşağı doğru itmek… Yani meditasyonda bedeni sürekli izliyor ve yığılmamak için omuzları geriye yuvarlayıp kürek kemiklerini aşağı kalçaya doğru itiyorduk ya, aynısını tüm asanalarda uygulamak gerekiyordu. Bu tarz konuşmalar geçiyordu aramızda.
Tam o sırada öğrencilerden biri, “öğretmenim ders boyunca ağrılarınız olduğunu farkettim. Eğer isterseniz, sizinle bioenerji çalışması yapabiliriz. Ne dersiniz?” Enerjiye ve nazara inanan bir kişi olarak ne diyebilirdim ki? Tabii ki çalışmak isterdim. Peki nasıl çalışacaktık? Öğrenci, “isterseniz hemen şimdi burada başlayabiliriz.” Bu duyduğum en güzel şeydi. Diğer öğrenciler de meraklı gözlerle bizi izlemeye başladı.
Öğrenci benden “savasana”da yaptığımız gibi uzanmamı istedi. Uzandım. Gözlerimi kapamamı ve rahatlamamı telkin etti. Bıraktım bedenimi toprağa, ağırlaştırdım ve teslim oldum. Avuçlarımı tıpkı “savasana”daki gibi açmamı, ellerimi kapatmamamı da istedi. Enerji alışverişi söz konusuydu. Eller açık olmalıydı. Ellerim açık, avuçlarım yukarı doğru dönük… Hazırdım. Gözlerim kapalıydı ama hani hep derim ya “gözler kapalıyken görmek” diye… İşte öyleydi. Öğrenci, ellerini bedenimin üzerinde gezdiriyordu ama elleri bedenime dokunmuyordu. Sadece üzerindeydi. Önce bacaklarımın üzerinde daireler çizdi, sonra üçüncü gözümün üzerinde daireler çizdi. Gözlerim kapalı olduğu için tüm bunları görmüyor ama hissediyordum. Öğrenci enerji bedenimle uğraşmaya devam ediyordu. Tüm bedenim üzerinde dolaşıyordu. İçimden ne geliyorsa yapmamı söyledi. Bedensel tepkileri vermemi istedi. Bir süre sonra bacaklarım karıncalanmaya, gıdıklanmaya ve uyuşmaya başladı. İstemsiz kasıldı, bacağımı ittirdim çektim. Yana açtım. Sürekli kıpırdadım durdum. Belimde hissettim, sakrumda hissettim. Bacağımın dışında, topuğumda… Her yerde bir enerji hissediyordum.
Bir süre sonra başım dönmeye başladı. Meditasyon sırasında olduğu gibi, çevrem dönmeye başladı. Dünyam dönüyordu yine. Öğrenciye bundan bahsettim. O da, “öğretmenim, enerji bedeniniz üzerinde çalışıyoruz. Bu normal bir tepki. Enerji bedeniniz açık olduğu ve siz de enerjilere açık bir insan olduğunuz için bunlar çok doğal. Hatta bedensel tepkileri ötelemeyin.” Çalışma devam ettikçe, mide bulantısı hissettim. Öğrencime söylediğimde, bunların tamamen doğal olduğunu hatta kusma güdüsü geldiyse geri çevirmememi söyledi. Ağlayabileceğimi, gülebileceğimi ya da ne gelirse içimden onu yapabileceğimi söyledi.
Bu sırada aklıma bir soru takıldı.  “Sen enerjiyle uğraşıyorsun. Bedendeki kötü enerjiyi temizleyip bedeni arındırmaya çalışıyorsun. Peki bu kötü enerjiyi üzerine çekmiyor musun? Nasıl kurtuluyorsun bu kötü enerjiden? Ne yapıyorsun? Peki ya nazardan?” Cevap beni çok şaşırttı. “Öğretmenim, ben sadece aracıyım. Enerjiyi üzerime almıyorum. Enerjiyi sadece kanalize ediyorum. Nazar ya da kötü enerjiye gelince, taşlardan faydalanıyorum. Benim taşım lapis. Sizinki farklı olabilir. Alışveriş merkezi gibi kalabalık yerlere giderken de kötü enerjilere kendimi kapatıyorum. Size de gösteririm.”
Çalışma devam ettikçe, bedenim iyice gevşemeye başladı. Ağrıyan bacağım yana doğru düştü, iyice ağırlaştı ve gevşedi. Öğrencim, “öğretmenim enerji değişmeye başladı. Bugün rahat uyursunuz. Ağrınız biraz artabilir ama sonra daha iyi hissedersiniz. Bu çalışmayı iki kere daha yaparız. Eğer yetmezse, sekiz seansa kadar uzatırız. İki günde bir yapacağız. Uzaktan da yapabiliriz. Çalışmayı tamamlıyorum. Acele kalkmayın. Biraz daha uzanın. İyice dinlenin ve sonra kalkın.” Ben bir süre daha dinlendim ve sonra kalktım. İyice rahatlamış ve gevşemiştim. Uykudan uyanmış gibiydim. Rüyadan kalkmış gibi… Ağrılarım biraz dinmiş gibiydi. Öğrencime çok teşekkür ettim. Ayrılmadan önce bioenerji konusunda bilgi edinmek istediğimi söyledim ve öğrencim bana birkaç internet sitesinden bahsetti.
Neydi bioenerji? Bioenerji uzmanı Kenan Boyraz’a göre, “bioenerji” Türkçe’ye “yaşama dönük sağlık ve canlılık akımı” olarak çevrilebilir. Yine uzmana göre, bioenerji kozmik bir enerji ve canlılardaki bioenerjik hayat akımı ve enerji bedeni artık bilimsel olarak özel termal kameralarla ve “kirlian fotoğrafçılığı” ile çekilebilmekte ve ölçülebilmekte. Bioenerji, frekanslar ve enerjik dalgalar halinde kainata akan bir hayat akımı. Hatta, bir atomun elektronlarının çekirdek etrafındaki yörüngelerinde hareketleri de buna bağlı.
Kenan Boyraz’a göre, bioenerji uygulaması bütün kapalı ve tıkalı damarları açmayı sağlayan ve çaresi bulunamayan rahatsızlıkları bile iyileştiren içsel bir enerji. Enerji şifası insan vücudunda bulunan tüm hücreleri canlandırarak daha aktif bir duruma gelmesi için yapılan bir uygulama ve insanı ruhsal ve fiziksel olarak güçlendirmekte. Bioenerji uygulaması ile mevcut rahatsızlıklar giderilebilir ve oluşabilecek rahatsızlıklardan korunulabilir.
Uzmana göre, hastalık ve şifa ruhun yolculuğunda ara istasyonlar ve güneşten ve dünyadan gelen enerjiler bedendeki tüm hücrelere nüfuz etmekte ve enerji bedenini şekillendirmekte. Bedendeki enerji sistemlerinden biri kronik olarak dengesini yitirdiğinde ya da birkaç sistem birbiriyle uyumlu çalışmadığında bedenin de işleyişi bozulmakta. Enerji bedeni her zaman dengesini yenilemek için kendisine uygun olan enerjileri kendisine çekmekte ve düşünceler de süptil enerji yaymakta. Süptil enerji düşünce ve niyetlerden etkilenmekte. Hastalık, fiziksel semptomlar olarak tezahür etmeden önce enerjilerde ortaya çıkar.
Kenan Boyraz’a göre, enerji bedeni fiziksel bedenin süptil bir sureti ve maruz kaldığı çeşitli etkilere yanıt verme kapasitesi fiziksel bedenden daha yüksek. Enerji beden fiziksel bedenin sağlığının bir kopyasını taşıdığı için enerji hekimliğinin odak noktası ve enerji bedenini etkileyen tedaviler tüm sistemde yankı bulmakta.
Boyraz’a göre, etrafımızdaki enerjiler bize yardımcı olabileceği gibi zarar da vermekte. Bioenerji uzmanı buna kanıt olarak hayvanların bulunduğu bir ortamda daha kolay şifa tedavisi yapılmasını göstermekte. Enerjiler ritmik ve berrak olduğunda sağlığı desteklemekte. Şifa seansları sırasında şifacının ve hastanın beyin dalgaları senkronize hale gelmekte ve tek bir enerji alanı oluşmakta. Uzmana göre, bu birlik anında hastanın kanındaki hemoglobin seviyesi artmakta, ağrının şiddeti azalmakta, endişe oranı düşmekte ve yaraları daha hızlı iyileşmekte…
Yine bioenerji uzmanına göre, bir seans yaklaşık bir saat sürmekte ve iyileşme süreci için yedi sekiz seans gerekmekte… Bioenerji tedavisinde sadece bölgesel tedavi yapılmamakta, tüm beden üzerinde çalışılmakta. Boyraz, bioenerji şifa çalışmasını bir denkleme benzetmekte ve bu denklemi kainat, bioenerjist ve hasta olarak tanımlamakta. Yine uzmana göre, şifa alan hastalık ya da sakatlık değil, kişinin bünyesi ve uygulanan ve aktarılan enerji şifası kişinin bedeninden haftalar geçse de asla çıkmamakta ve şifa süreci devam etmekte… Daha ayrıntılı bilgi için http://bioenerjiterapisi.com/?SyfNmb=1&pt=ANASAYFA linkini tıklayabilirsiniz.
Seansın sonunda, öğrencime bu çalışmanın maddi değerini sordum. Sonuçta alma ve verme döngüsü vardı hayatta. Bir hizmet alıyorsam, karşılığını vermeliydim. Öğrencim, “öğretmenim, siz bana burada o kadar çok şey öğrettiniz ki… Her derse geldiğimde, neye ihtiyacım varsa onu çalıştırdınız. Hiç konuşmadan. Sadece hissettiniz. Bu dersleri başka bir yerde alsam, kim bilir ne kadar çok ücret ödemem gerekir. O yüzden sizden hiç ücret talep etmiyorum. Seve seve yapıyorum.” Ne kadar duygulandığımı tahmin edersiniz sanırım. “O halde, ayrıntılı olarak hangi asanayı çalışmak istersen, ne zaman istersen, mutlaka haberleşiyoruz. Özel dersler yapıyoruz. Diyelim ki kol duruşu çalışmak istiyorsun ya da arkaya eğilme… Ya da herhangi başka bir akış… Tesiste buluşup çalışıyoruz. Söz mü?”
Evrende verme ve alma döngüsü var. Önce vereceksiniz ki alabilesiniz. İster emeğiniz olsun isterse maddi bir şey olsun, vereceksiniz ve hayatınızda yer açacaksınız ki yerini yenisiyle doldurabilesiniz. Yenisi size gelsin. Yenisini alabilesiniz. Ayrıca, evrende yoğun bir enerji var. İyi ve kötü enerjiler. Eğer açık bir insansanız ve inanıyorsanız, iyi enerjiyi de kötü enerjiyi de çekebiliyorsunuz. İyi enerjiyi çekmek sorun değil de, kötü enerjiyi çekersek ne yapacağız? Bedeni temizleyip arındıracağız. Çevremizi iyi enerjili ve sevgi dolu insanlarla dolduracağız. Ya da sadece inanacağız ve kendimizi akışına bırakacağız. Evrene güveneceğiz ve inanacağız. İnandığımızda, iyilik her zaman gelip bizi bulacak. Benim yaşadıklarım sizce de güzel bir örnek değil mi?

seçenekler

Standard

Geçenlerde başka bir eğitmen arkadaşımın sabah grup dersini vermek bana düştü. Eğitmen arkadaşımın o gün işi vardı ve onun yerine eğitmenlik yaptığımız spor tesisindeki derse ben girdim. O spor tesisinde sadece akşam grup dersleri veriyorum ama geçen sene de bir kere sabah grup dersine girmiştim.

20140725_101723

Ders için stüdyoya giren her üye önce bana bir bakıyor sonra, “merhaba hocam, bugün derse siz mi gireceksiniz?” diye soruyordu. Ben de bunun üzerine, “evet bugünkü dersi birlikte yapacağız. Burgu ağırlıklı bir ders düşünüyorum. Sizin de fikrinizi alayım istedim. Çalışmak istediğiniz başka bir asana grubu var mı?” diye sordum.

O gün herkesin enerjisi yerindeydi. Büyük çoğunluk ters duruşlara yoğunlaşmak istedi. Karar verilmişti. Kol denge ve ters duruşlar odaklı bir ders yapacaktık. Bu duruşlar için bedenin hangi bölgelerini hazırlamak gerekiyordu? Karın, sırt, omuz ve kol kaslarını güçlendirmeliydik.

Derse uzun bir meditasyon ile başladım. Yoğun bir ders olacağı için katılımcıları bedenen, zihnen ve ruhen gevşetmek ve rahatlatmak istiyordum. Öğrencilerden nefes alış verişlerini izlemelerini istedim. Önce bedensel sonra zihinsel rahatlama sağlamayı amaçlıyordum. Nefeslere odaklanarak bedenleri iyice gevşetmeye çalıştım. Burundan giren havanın nasıl bir yol izlediğini gözlemlemelerini istedim. Dikkatlerini nefeslere verdikçe beden biraz daha gevşiyordu. Katılımcıların iyice gevşediklerini düşündüğümde sustum ve onları kendi deneyimleriyle baş başa bıraktım.

Meditasyonun ardından akışa kedi-inek esnetmesi (marjaryasana-bitilasana) ile omurgayı rahatlatarak başladık. Ardından ters kol ve ters bacağı öne ve arkaya açarak dengede bekledik. Kol ve bacağı karna doğru çekip ortada birleştirdikten sonra tekrar öne ve arkaya açarak biraz daha dengede kaldık. Sağ ve sol tarafı bitirdikten sonra “vinyasa” akışı ile ayağa kalktık.

Bedeni biraz daha ısıtmak gerekiyordu. “Surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle devam ettik. Bu serilerin arasında kimi zaman “phalakasana”da (sopa duruşu) kimi zaman ise “vasisthasana”da (yan sopa/bilge Vasistha duruşu) bekleyerek hem karın kaslarını hem de kol kaslarını güçlendirdik. Akışların birinde “vasisthasana”nın iki değişik varyasyonunu yapmayı denedik. Bazen de “vinyasa” akışında “phalakasana”nın yerini “chaturanga dandasana” (şınav) alıyordu. Amacımız sırt, kol, omuz ve karın kaslarını güçlendirmek değil miydi?

“Vinyasa” akışlarının arasında yaptığımız diğer güçlendirici duruşlar ise “ardha salamba sirsasana” (yunus), “eka pada adho mukha svanasana” (tek bacak havada aşağı bakan köpek) ve “adho mukha svanasana”da kol kaslarını çalıştırmak için göğüs kafesini yere yaklaştırıp uzaklaştırmaktı.

Karın kaslarını güçlendirmek için ise bir “vinyasa” akışında “adho mukha svanasana”dan “malasana”ya (dua tespihi/çelenk duruşu) zıplayıp yere oturmuştuk. Sırt üstü yatıp klasik mekik çektikten sonra, bacakları 90 derece havaya kaldırıp mekik çekmeye devam ettik. Bir bacağı yere yaklaştırıp ama değdirmeden tek bacak havada mekik çektikten sonra, yerdeki bacağı havaya kaldırıp havadakini yere indirip mekik çektik. “Jathara parivartanasana”yı (karından burgu) bacakları yere değdirmeden hareketli bir şekilde yaptık. Bir sağa, bir sola burgu… Hızlı ve dinamik… En son bacakları 90 derece havaya kaldırıp üç aşamada yere yaklaştırdık ama yere değdirmeden biraz yukarıda tutup yüzer gibi ayak çırptık. Nefes alırken bacakları tekrar 90 dereceye kaldırdık. Aynı seriyi üç kere tekrarladıktan sonra dizleri göğüs kafesine çekip bedeni dinlendirdik. Karın kaslarını iyice güçlendirmiştik.

Artık kol denge ve ters duruşları deneyebilirdik. Tekrar bir “vinyasa” ve “adho mukha svanasana”dan “malasana” zıplama. Önce “bakasana” (karga) ve “parsva bakasana” (yan karga) deneyecektik. Öğrencilerden bazıları “bakasana”yı bazıları ise “parsva bakasana”yı daha kolay yaptı. Bu duruşun ardından “bhujapidasana” (kol denge duruşu) ve “eka hasta bhujasana”yı (tek el kol denge duruşu) denedik. Bedenler ve zihinler farklı farklı olduğu için her öğrenci bir duruşu diğerine göre daha kolay yapabiliyordu. O yüzden birkaç tane seçenek vermek istedim. Çünkü tek bir duruşa bağlı kalınca, katılımcılardan bir kısmı mutlu olurken bir kısmı mutsuz olabiliyordu.

Kol denge duruşlarını tamamladıktan sonra sıra “çoktan seçmeli” ters duruşlarına gelmişti. Seçeneklerimiz “salamba sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “salamba sirsasana” (baş duruşu), “pincha mayurasana” (önkol duruşu) ve “adho mukha vrksasana”ydı (kol duruşu). “Salamba sirsasana” için ise iki seçenek göstermiştim. Dirseklerin yerde olduğu duruş ve “tripod baş duruşu” olarak adlandırılan duruş… Bir diğer seçenek ise duvar desteği almaktı. Ben de yardımcı olabilirdim ya da ikişer kişilik gruplar oluşturup birbirlerine yardımcı olabilirlerdi. Seçenek çoktu.

Ters duruşlardan sonra bedeni burgu ile dengeledik ve “savasana”da (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) uzun bir süre dinlendik. Öğrenciler, “savasana”da beden ve zihinlerini gevşetip, dinlendirip dinginleştirirken ben dersi nasıl bitireceğimi düşünüyordum?

Herkes bağdaşta oturduğunda avuçlarını kalbin önünde dua pozisyonunda birleştirdiğinde, denge duruşlarının fiziksel ve duygusal faydalarından bahsettim. O an dersi bu şekilde bağlamak geçmişti içimden. “Ters duruşlar, kan akışını terse çevirir. Dünyaya başka bir açıdan bakmamızı sağlar. Koordinasyon ve konsantrasyonu geliştirir.” Yazıyı yazarken ise, başka bir nokta dikkatimi çekti ve derste bunu nasıl fark edemediğimi ve dersi nasıl bu konuya değinerek tamamlayamadığımı düşündüm.

“Seçenekler” ile dolu “çoktan seçmeli” bir yoga dersi… “Seçenekler” ile dolu “çoktan seçmeli” bir hayat… Önemli olan hangi seçeneği seçersek seçelim, o seçeneğin bizim için doğru tercih olduğunu kabul etmek ve pişman olmamak…