Tag Archives: kabul etmek

santosha

Standard

Günlük hayatımızda yaşadıklarımızdan, hissettiğimiz duygulardan ya da düşüncelerimizden midir bilmem ama nedense farklı gruplarda olsalar da öğrenciler genellikle aynı yoga “asana”ları (duruş) çalışmak istiyor. Uzun süredir bu konuya dikkat ediyorum. Bir grup dersine gidiyorum ve öğrenciler o gün kalça açıcı akış yapmak istiyor. Sonra aynı gün ya da başka gün bir grup dersine gidiyorum ve o dersteki öğrenciler de kalça açıcı “asana”lara yoğunlaşmak istiyor. Sebebini bilmesem de aslında benim için de değişik bir deneyim oluyor.

20130412_125930

Geçtiğimiz hafta akşam grup dersinde öğrenciler kalça açıcılara yoğunlaşmak istediklerini söyledi. Kalça açıcı çalışma istendiğinde genellikle “hanumanasana” (maymun duruşu) ya da “padmasana” (lotus) deniyorduk. O gün daha önce hiç çalışmadığımız bir zirve duruşu seçmek istemiştim. Bu grupla uzun süredir birlikte çalıştığımız için de çok kolay bir “asana” da olsun istemiyordum. Sınırlarımızı görmek ama o sınırları zorlamamak ve ötesine geçmemek… Şu an nerede ve hangi koşulda olduğumuzu fark etmek ve zaman içinde belki o duruşta biraz daha ileriye gitmek…

Yapacağımız zirve duruşunu bulduğumda bedenin hangi bölgelerini esnetmek gerektiğini de düşündüm ve derse başladık. Dersin ilk yarısında omuz kuşağını, kalçayı dışa döndüren kasları, kalça fleksör kaslarını ve göğüs kafesini esnettik.

Zirve duruşumuz “eka pada raja kapotasana”ydı (tek bacaklı kral güvercin duruşu). Duruşun önce üst beden ile hafif geriye eğildiğimiz şeklini yaptık. Sonra öne eğildiğimiz şeklini yaptık. Bundan sonra arkadaki bacağın kalça fleksör kaslarını esnetmek için dizi kalçaya doğru çekip tuttuk. Duruşun ulaşabileceğimiz en son noktası arkadaki ayağı aynı taraf dirsek içine yerleştirmek ve elleri başın arkasında birleştirip göğüs kafesini açıp bedeni uzattığımız duruştu.

O gün derste eğitmen bir arkadaşım da vardı ve duruşu çok güzel sergiledi. Birkaç öğrenci de duruşun son halini yapabilmişti. Sadece zaman içinde duruşu biraz daha geliştirip göğüs kafesini öne doğru döndürmek ve göğüs kafesini açmak kalıyordu. Çalıştıkça olacaktı. Bazı öğrencilerin omuz ya da diz sorunları vardı. Onlar da kendilerini zorlamadan bedenlerinin el verdiği kadarıyla duruşu sergileyip kendi sınırları içinde kaldı. Beni en çok mutlu eden bu olmuştu. Bu grupla uzun zamandır çalışıyorduk ve herkes artık sadece kendiyle ilgileniyor ve kimseyle yarışmıyordu. Bedenini dinliyor ve durması gereken yerde duruyordu.

Aynı çalışmayı sabah grubunda da yapmıştım. Sabah grubundaki öğrencilerle de uzun zamandır birlikte çalışıyorduk. Onlar da aynı şekilde kendilerini zorlamadan yapabildikleri kadarıyla duruşu denediler ve kendilerini zorlamadılar.

O iki derste de öncelikle kendimizi sevmeyi ve kabullenmeyi deneyimlemiştik. Bedenimizi kabullenmeyi, her ne kadar bazı “asana”ları yapamasa da yapabildiği kadarıyla tatmin olmayı ve mutlu olmayı… Yoganın en sevdiğim iki felsefesinden biriydi “santosha” (tatminkar olmak)… O andaki koşullarını kabul etmek ve onlarla mutlu olmak… Değiştirmek için hayatı zorlamak yerine akışın sana getirdiklerini kabul etmek ve sonrasında sana sunulan değişimi görmek…

 

Reklamlar

başlangıçlar

Standard

Yeni bir grupla yoga dersine katıldığınızda neler yapmalıyız? Nasıl bir ders yapmalıyız? Hangi “asana”lardan (duruş) başlamalıyız? Nasıl bir akış yaptırmalıyız? Ders “vinyasa” (akış) mı olmalı “hatha” (güneş-ay yogası/güçlendirici yoga) mi “yin” (bağ dokularını esnetici dişil enerji yogası) mi? Karar vermek zor değil mi?

IMG_6821

Geçtiğimiz haftalarda iki yeni grupla çalışmaya başladığımda bu düşünceler içindeydim.  Tabii ki bu iki grubun benden önce de bir yoga deneyimi vardı. Yogaya aşinaydılar ancak ben ne seviyede olduklarını ve benle çalışmaya başlayana kadar neler yaptıklarını ya da yapabildiklerini bilmiyordum. O yüzden en baştan başlamaya karar verdim. Her derste aşağıdan yukarıya doğru gidecektim. Ayaktaki “asana”lardan ters duruşlara kadar…

Her iki grupla da ilk ders ayaktaki “asana”lara odaklanmıştık. Tek bir zirve duruşuna odaklanmamıştık. “Surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısındıktan sonra her “vinyasa” (akış) sırasında bir ayaktaki “asana”yı denemiştik. “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “parsvottanasana” (ayaklar ayrı baş dize duruşu), “utkatasana” (sandalye), “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrı öne eğilme) ve “uttanasana” (ayakta öne eğilme) çalıştıktan sonra bir denge duruşu olarak “vrksasana” (ağaç) yapmıştık.

Yere oturduktan sonra da köklenmeye oturma kemiklerinden devam etmiş sırasıyla “dandasana” (asa duruşu), “pashimottanasana” (yerde öne eğilme) ve “baddha konasana” (bağlı açı duruşu/kelebek) yapmıştık. Sırt üstü yatıp “jathara parivartanasana” (karından burgu) sonrasında “savasana” (derin gevşeme ve dinleme pozisyonu) ile dinlenmiştik.

Öğrenciler çok iyi seviyedeydi. Belki de bu ders onlar için çok kolay ve basit olmuştu. Ben yine de birbirimize alışmamamız için yavaş yavaş ilerlememiz gerektiğini düşünüyordum. Yolculuğa çıktığımızda hemen varmamız gereken yere ulaşmıyorduk. Bir sürü yerden geçiyorduk. Yeni gruplarla da böyle çalışacaktık. Sıra ile gidecektik. Adım adım… Ayaktaki “asana”lardan sonra “kalça açıcılar” yani öne eğilmeler… Sonra sırasıyla karın güçlendiriciler, göğüs açıcılar yani geriye eğilmeler, boyun ve baş yani ters duruşlar…

Böylece tüm bedeni aşağıdan yukarıya dolaşacaktık. Her ders bedenin farklı bir bölgesini çalışırken o bölgeyi kimi zaman esnetecek kimi zaman güçlendirecektik. Bedenin farklı bölgelerini çalışırken ortaya çıkan duyguları izleyecektik. Bedenin her bölgesinin ya da her “asana” grubunun bize hissetttirdiği farklı duygular vardı. Öne eğilmelere çalışırken içimize dönmeyi deneyimleyip geriye eğilmelerde geriye gitme korkusu, kalbimizi açma, daha çok sevebilme, bilinmeze doğru gitme yetisi… Ters duruşlar ise dünyaya başka bir açıdan bakabilme, korkularımızla yüzleşme, karşımızdakini anlama, karın güçlendiriciler azim ve kararlılık, kalça açıcılar kendimizi sevebilme, kabul edebilme, yaratıcı olabilme, su gibi akabilme, esnek olma… Yolculuğumuzda adım adım ilerleyecektik. Bedeni esnetip güçlendirirken, duygusal bedenimizi de izleyecek ve yolculuk sırasında ne gibi değişiklikler yaşacağımızı gözlemleyecektik. Başlangıçlar, yenilik ve değişiklik… Her zaman bize çok şey katar. Yeter ki kendimizi ve algımızı açık tutalım ve gelenleri kabul edelim.

olmuyorsa olmuyor

Standard

Hayatımızda nedense hep bir şeyler olsun isteriz. Olsun diye de hep mücadele ederiz. Olması için koşulları hep zorlarız. Gerek günlük hayatımızda ve iş hayatımızda gerekse duygusal yaşantımızda ya da yaptığımız herhangi bir fiziksel çalışmada ya da yoga da hep bir şeylerin olması için çabalarız. Kimi zaman “o şeyin” olmasına o kadar kafamızı takarız ki ondan başka bir şey düşünemez hale geliriz ve bir de bakmışız bu kadar çabaya “o şey” bize yaklaşacağına bizden iyice uzaklaşmış.

BEN_4569

Geçen hafta özel derslerimden birine gittiğimde öğrencimin ruh hali sebebiyle “yin” (dişil enerji) tarzı yoga yapmaya karar vermiştik. Bir süredir kafasında çözmesi ve belki de geride bırakması gereken şeyler olduğunu söylemiş ve buna uygun bir ders yapmak istemişti. Bu durumda ben de “yin” tarzı çalışıp içinden çıkacak olan duyguları izlemesini istemiştim.

Derse uzun bir meditasyon ile başladık. “Marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı ısıtmaya başladık. Nefeslerle bu iki “asana” (duruş) arasında akarken gözleri kapatmasını ve nefesinin tüm omurgasında nasıl hareket ettiğini izlemesini istedim. Asanada bedenini bilinçli bir şekilde hareket ettirmesindense nefesin bedenini hareket ettirmesine izin vermesini söyledim. “Beden nefes alırken dış dünyaya açılsın ve nefes verirken içine kapansın. Hangi duruşta kendini daha rahat hissediyorsun? Dışa açılmak mı içe kapanmak mı? Bugün bu iki duruş sana ne hissettiriyor?”

Omurgayı ısıttıktan sonra sıra “dragon” (ejderha) duruşu ile kasıkları ve bacakların içlerini esnetmek ve ne gibi duygular doğacağını gözlemlemek istedim. Duruşa geçtik. Bir noktayı daha hatırlatmakta fayda var. Öğrenci, yıllık izne çıkmıştı ve bir aydır yoga derslerine ara vermiştik. Tabii ki yogadan bir süre ayrı kalan beden ilk derste tepkiler veriyordu. “Dragon” zaten gerek fiziksel gerekse duygusal olarak zorlayıcı bir duruştu. Fazla kalamadık ve duruştan çıktık. Zaten beden bize “artık duramayacağım, çıkmalıyım bu duruştan” diyorsa, onu dinlemeli ve hemen duruşu bırakıp dinlenmeliydik.

“Balasana” (çocuk pozisyonu) dinlendikten sonra “half saddle” (yarım eyer) ile bacağın önündeki kalça fleksör kaslarını esnetecektik. Öğrencinin ruh halini iyi gelir diye bacakların önündeki kasları ve göğüs kafesini esnettikten sonra “dhanurasana” (yay duruşu) yaptırmayı düşünmüştüm. “Half saddle” duruşunda sağ bacağı yaparken öğrenci yine fazla kalamayacağını düşünüp duruştan çıktı. Sol tarafa geçtiğimizde her zaman olduğu gibi konu konuyu açtı ve konuşmaya başladık.

Öğrencinin yurt dışından kitap getirtebilme imkanı olduğu için ondan yoga hakkında iki kitap getirtip getirtemeyeceğimizi sormuştum. Sorun olmayacağını öğrendiğimde de kitapları istettik. Kitaplar yerine kitaplardan birinin DVD’si gelmiş. Öğrenci bana bu işlerle uğraşan kişiye çok sinirlendiğini, bana karşı mahcup olduğunu ve ne yapacağını bilemediğini söyledi.

“Hiç sorun değil. Belki de o kitapların bana gelmesi hayırlı değildi. Belki de o kitaplar bana fayda sağlamayacaktı. Belki de o DVD daha çok işime yarayacak. Gerçekten hiç sorun değil.” Öğrenci, “öğretmenim olur mu hiç? Ben size karşı kendimi o kadar çok mahcup hissediyorum ki!. Size bir söz verdim. Getirtebiliriz dedim ve şimdi istedikleriniz yerine bambaşka bir şeyler geldi.” Ben, “olmuyorsa olmuyor. Zorlamanın hiç anlamı yok.” Öğrenci, “nasıl olmuyorsa olmuyor? Öğretmenim işte ben bunu bir türlü beceremiyorum. Bırakamıyorum. Kabul edemiyorum. Galiba artık benim bunu öğrenmem gerek. Takılıp kalıyorum ve bir türlü rahat edemiyorum. Bir şeye karar verildiyse, o olacak. Arkamda bırakıp yürüyüp gidemiyorum.”

Bunun üzerine başımdan kısa bir süre önce geçen olaylardan bahsettim. Günlük hayatımda yaşadığım ve hiç de felsefi olmayan bir şeylerden… Bir dükkanda bir süredir almak istediğim bir şey vardı ve indirime girmişti. İyi de bir indirimdi ve almaya karar verdim. Kredi kartımı verdim ama ne yazık ki bir türlü ücreti alamadılar. Meğer o gün hatlarında bir sorun varmış ve o yüzden bir türlü kredi kartı sistemi çalışmıyormuş. Üzerimde yeterli nakit de yoktu. Bir kere denediler, olmadı. Hadi ikinciye de şans verdik. Bazen oluyor böyle şeyler diye. İkinci de olmayınca, ben artık denememelerini ve kartımı bana geri vermelerini istedim. Tabii ki satıcı vazgeçer mi? Vazgeçmedi. Ve bir kere daha ücreti karttan almayı denedi. Olmadı. Ben de sorun olmadığını, belki de benim o almak istediğim şeyi almamam gerektiğini, belki de onun bana hayırlı olmadığını söyledim. Satıcı hala ısrar ediyordu: “Buralardaysanız, bir saat içinde yine uğrayın.” Artık bana ne söylese fayda etmezdi. Almak istediğim şeyi hediye bile etse, bana bir şey ifade etmezdi. Niye zorlayacaktım ki? Belki de aldığım şey bana dokunacaktı, alerji yapacaktı, iyi gelmeyecekti. Olmuyorsa, olmuyordu. Zorlamanın, olsun diye çabalamanın gereği yoktu.

Yine o birkaç gün içinde bir arkadaşımla görüşecektik ama bir türlü programlarımızı uyduramıyordum. “En iyisi bir süre görüşmeyelim. Belki de görüşmememiz gerek. Belki görüşünce tartışacağız, birbirimizi kıracağız ve hayat döngüsü bizi bir süre birbirimizden ayrı tutarak bu kırgınlığı engelliyor.” Belki her şey bir şey için oluyor. Olmuyorsa, olmuyor.

Şimdi size bu anlattıklarım “hemen pes etmek” gibi gelebilir. Hayır bu pes etmek değil. İşaretleri izlemek, işaretlerin bize anlatmak istediğini anlamaya çalışmak ve ona göre hareket etmek. Hayatı zorlamamak, hayatı gerçek anlamda akışına bırakmak ve gerçekten de akışla bir olmak… Olmuyorsa olmuyor. Bu kadar basit. Gerek günlük hayatımızda gerekse duygusal hayatımızda… Fiziksel çalışmalarda, yogada, meditasyonda… Aklınıza gelen her yerde… Bizim dilimizde de çok güzel bir deyiş vardır bu anlamda: “Her şerde vardır bir hayır.” Belki de o olsun diye istediğimiz şey bizim için hiç de hayırlı sonuç getirmeyecek bir şey ve o yüzden olmuyor. O yüzden siz de zorlamayın, olmuyorsa olmasın. Bir de bu açıdan bakın ve siz de deneyin. Ne kaybedersiniz ki?

hangisi?

Standard

Haftanın son iş günü sabah ve akşam yoga derslerinde “yin” tarzı çalıştırmayı tercih ediyorum. Son iş günü öğrenciler, her ne kadar kendilerine itiraf etmeseler de, derse haftanın tüm yorgunluğunu bedenlerinde ve zihinlerinde taşıyarak geliyorlar. Hal böyle olunca bize de onları bedenen ve zihnen rahatlatmak ve gevşetmek düşüyor.

2009-2010 tum fotolar 309

Geçen hafta sabah ve akşam “yin” derslerimde farklı bir çalışma yapmak istedim. Amacım bir öne bir arkaya eğilerek fiziksel olarak omurgayı esnetmek zihinsel olarak da içe kapanmak ve dış dünyaya açılmaktı. En azından öne eğilmenin ve geriye eğilmenin bizlere neler hissettirdiğini gözlemlemekti.

Uzun bir meditasyon sonrasında “butterfly” (kelebek duruşu) ile öne eğilerek başladık. Hiç acelemiz yoktu. Duruşlarda beş dakika kadar bekletmeye karar vermiştim. Tabii ki fiziksel ya da duygusal olarak kendilerini rahat hissetmeyenler hemen duruştan çıkıp dinlenmeliydi. O günkü derste amacım öne ve geriye eğilmelerle omurga üzerine yoğunlaşmak olduğu için “butterfly” duruşunda ayakları kasıklardan uzak tutturdum. Duruşa bedeni hiç zorlamadan ve beden hangi açıdan başlamak istiyorsa o şekilde öne eğilerek başladık. Bir süre bekledikten sonra zaten omurga kendini biraz daha bırakıyor ve daha da öne eğilebiliyorduk. Hatta duruştan çıkma zamanı geldiğinde beden duruştan çıkmak dahi istemiyordu.

Öne eğilmeden sonra “sphinx” (sfenks duruşu) ile geriye eğildik. Bu duruşta kollarımızı bedenimize ne kadar yakın tutarsak bel omurlarını daha yoğun hisseder, ne kadar uzak tutarsak beldeki baskıyı o kadar azaltırdık. Herkesin istediği yerden başlayabileceğini söyledim. O gün hangi açıdan başlamak istiyorsak, o açıdan duruşa girmeliydik. Duruşta beş dakika bekleyeceğimizi hatırlatıp herkesin kendini zorlamadan bu duruşa da yavaş yavaş girmesini ve bir süre bekledikten sonra derinleşmesini tavsiye ettim.

Omurga üzerine çalışıyorduk. Omurga, idrar kesesi meridyeni ile ilgiliydi. İdrar kesesi meridyeninin duygusu ise korku idi. Öne eğilmek mi kolaydı yoksa geriye eğilmek mi? Ya da şöyle sormalıydım. İçe kapanmak mı daha kolaydı yoksa dış dünyaya açılmak mı? İç dünyamıza dönmek? Birisinin önünde öne eğilmek, belki haklı olsak da bir adım geriye gidebilmek? Geriye eğilip geçmişe bakabilmek, daha çok sevebilmek?  Gerçekten hangisi daha kolaydı?

Dersin geri kalanında “half butterfly” (yarım kelebek), “seal” (fok balığı), “caterpillar” (tırtıl), “salabhasana” (çekirge) ve “dragonfly” (helikopter böceği) ile omurgayı bir öne bir arkaya eğmeye devam ettik. “Twisted roots” (dönmüş kökler) ve “twisted twisted roots” (dönmüş dönmüş kökler) burgularıyla omurgayı büktükten sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dinlendik.

Ders sonrası sabah ve akşam grubundan değişik yorumlar aldım. Öğrenciler yanıma gelip benimle konuşmak ve deneyimlerini paylaşmak istediklerini söyledi. Hepsini tek tek dinledim. Bir tanesi geriye eğilmekte çok zorlandığını söyledi. O sıralar duygusal olarak bir takım sıkıntılar hissedip hissetmediğini ve ne gibi bir ruh hali içinde olduğunu sorduğumda, duygusal olarak yoğun ve zor bir süreçten geçtiğini söyledi. O yüzden zorlanmış olabileceğini söyleyerek iyi hissetmediği anlarda duruşa devam etmemesi çıkıp dinlemesini tavsiye ettim. Bir başka öğrenci ise öne eğilmelerde zorlanıyordu. Halbuki günlük hayatımızda omurgamızı o kadar çok “fleksiyon”da tutuyorduk ki! Öne eğilmede nasıl zorlanabilir ki diye düşünebilirdik. Aslında o kadar da basit değildi. Öne eğilmek, içe kapanmak, içini hissetmek, duygularını izlemek, kendini dinlemek… Kendini kabul etmek, teslim olabilmek… Peki bunu başarabiliyor muyduk? Kendimizi olduğumuz gibi kabul edebiliyor muyduk yoksa kendimizle baş başa kalmak bize zor mu geliyordu? Kendimizle baş başa kalmamak için türlü toplantılar ve eğlenceler mi düzenliyorduk? Kendi kendimizle kalmaya ve kendimizi dinlemeye tahammülümüz var mıydı yok muydu? Kendimizi dinlememek için sürekli arkadaşlarımızla bir araya mı gelmeye çalışıyorduk? Yalnız başımıza bir şeyler yapmaktan hoşlanıyor muyduk? Tek başımıza sinemaya gitmek? Tek başımıza bir restoranda oturup yemek yemek? Tek başımıza bir müzeye gitmek? Tek başımıza sokaklarda gezmek? Tek başımıza alışveriş yapmak? Kendi kendimize kalmakla bir sorunumuz yoksa, öne eğilmek neden zordu? Belki de başkalarının önünde eğilmek zor geliyordu. Benliğimiz birilerinin önünde eğilmeyi kabul etmiyordu. Kimi zaman haklı olsak da özür dilemek ve bir adım geriye gitmek gerekebilirdi. Peki bunu başarabiliyor muyduk? Yoksa dediğim dedik bir kişi miydik? Teslim olabiliyor muyduk? “Asana”ları (duruş) yaparken kendimizi tamamen bırakıp, bedeni gevşetip, nefesleri sakinleştirip, nefesleri izleyip sadece durabiliyor muyduk? Sadece bekleyebiliyor muyduk? Sadece kalabiliyor muyduk? Sadece “olma” durumunda olabiliyor muyduk? Yoksa duruşların içinde devamlı hareket ediyor, hiç durmadan duruşumuzu değiştiriyor, sürekli gözümüzü saate dikiyor ve dakikaların neden bir türlü geçemediğini mi düşünüyorduk? Yani sürekli bir “yapma” durumunda mıydık? Aslında ders boyunca verdiğimiz tepkiler hayatımızda nasıl davrandığımızın da bir aynası gibiydi. Hayatı olduğu gibi kabul edip, teslim olup, akışına bırakıp daha kolay ve rahat bir hayat mı yaşıyorduk yoksa müdahale edip değiştirmeye çalışıp hayatı zorlaştırıyor muyduk?

Ders boyunca omurgayı bir öne bir arkaya eğerken aslında sadece bedenen bir çalışma değil ruhsal ve zihinsel bir çalışma da yapmıştık. Kimileri ise ilk defa kendisini bu kadar huzurlu hissettiğini, ilk defa kendisini gerçekten akışa bıraktığını, gözlerini kapattığını, bazen beni bile duymadığını, kendi içine döndüğünü söylemişti. “Belki de bugün çaldığınız müziktendir öğretmenim. Özel olarak mı seçtiniz bu müzikleri” diye de sormuştu. Özel olarak seçmemiştim. Sadece o anda parmaklarım onca albüm arasında o albümü seçmiş ve tabletin tuşlarına dokunmuştum. İçgüdüsel mi? Belki… Dersin “bhava”sından (havası) mı? Belki… Bilemiyorum. Tek bildiğim o gün tüm öğrencilerin hayatın koşuşturmacasından kısa bir süre için de olsa uzaklaşmaya ve içlerine dönerek derinleşmeye ihtiyaçları varmış. Ve bir de bana geri bildirimlerde bulunmaya ve paylaşmaya…

gözler kapalıyken…

Standard

Geçen haftalarda özel dersime biraz erken gittim. Derse daha vakit vardı. O süre içinde derste kullanacağım müziği seçtim ve bedenimi biraz ısıtmak istedim. Kendimi biraz yorgun hissediyordum. O yüzden canlanmak istemiştim. Sevdiğim “mantra”lar (zihni özgürleştirmek için söylenen kutsal heceler) eşliğinde “surya namaskara” (güneşe selam) akışlarına başladım. “Mantra”yı zihnimde ve ruhumda daha yoğun hissedebilmek için gözlerimi kapattım. Ne de olsa gözleri kapattığımızda zihin de susuyordu. Meğer dersten önce içime dönmeye, zihnimi toplamaya ve biraz canlanmaya gerçekten de ihtiyacım varmış. O gün denge duruşları çalışacaktık. Önceden karar vermiştik. Gözlerim kapalı “surya namaskara” akışları yaparken birden aklıma bir fikir geldi. Tüm dersi gözler kapalı yapabilir miydik acaba? Zihni ve ruhu daha yoğun hissederek, nefesi dinleyerek ve tamamen içimize dönerek… 

IMG_6821

Işıkları kapattım. Başlangıç meditasyonu sırasında her zamanki denge odaklı akışlardan farklı bir ders yapacağımızı ve o gün tüm akış boyunca gözleri kapalı tutacağımızı söyledim. Belki bir süre gözler kapalı olduğu için koordinasyonu sağlayamayabilir ve zaman zaman “mat” içinde yönümüzü şaşırabilirdik ama bir süre sonra gözler kapalı yönümüzü bulmaya da alışacaktık. 

Gözlerimiz açıkken dengemizi sağlamak daha kolaydır. Oysa gözler kapalıyken, beyne veri gitmemektedir ve beden pozisyonunu, konumunu algılamakta zorlanmaktadır. Dolayısıyla gözler kapalıyken bedenin dengesini bulması oldukça zor hale gelmektedir. 

Gözlerimiz sayesinde de uzuvlarımızın yeri hakkında bilgi sahibi oluruz. Yani gözler açıkken kolumuz nerede, bacağımızı 90 dereceye kaldırabildik mi yoksa bacak 45 dereceye kadar mı kalktı gibi bilgilere ulaşmamız çok kolay. Gözlerimiz açık, görebiliyor ve bilgiye ulaşabiliyoruz. Ancak gözler kapalıyken bu tarz bilgilere ulaşmamız o kadar da kolay değil. Bu yüzden de gözler kapalıyken denge duruşları çok daha zor… 

Krishna Das’ın “Baba Hanumanmantrası (https://www.youtube.com/watch?v=ar7xwyvAvEM) eşliğinde “surya namaskara” akışlarına başladık. Sadece “surya namaskara A” yapmayı planlamıştım. Ne de olsa gözler kapalıydı. Güneşe selam akışlarına mantra gibi yavaş yavaş başladık. Mantranınzına uygun ve her bir “asana”yı hissederek… Mantra hızlandıkça biz de akışı hızlandırdık. Üçüncü ya da dördüncü turda öğrenci yönünü daha iyi tayin etmeye başladı. İlk turlarda yoga matı üzerinde yönünü şaşırıyordu. Eller biraz mat dışına taşıyor ya da eller mat üzerinde birbirine çok yaklaşıyordu. Üçüncü ya da dördüncü tura geldiğimizde öğrenci yönünü daha iyi bulmaya başladı. Ayaklarını ve ellerini gözleri açıkken yerleştirdiği yerlere yerleştirmeye başladı. İlk başlarda eller ve ayaklar arasındaki mesafe çok yakındı ama ilerleyen turlarda eller ve ayaklar arasındaki mesafe açıldı. Tüm uzuvlar olması gerektiği yerlere yerleşti. Zihin artık gözlerden veri gelmeyeceğini anlamıştı ve buna alışmaya başlamıştı. İlk baştaki bilinmezlikten kurtulmuş ve kabul etmişti. Artık zihin ve beden daha rahat hareket ediyordu. Öğrenci gözler kapalıyken görmeye başlamıştı. 

Artık “surya namaskara” akışlarının arasına denge duruşlara katmaya başlayabilirdim. Yavaş yavaş ilerlemeliydik. Bir güneşe selam akışının sonunda gözler kapalı “tadasana”da (ağaç duruşu) bekledik. Ayakların altından yere doğru köklenmeyi hissettik. Tek ayak üzerinde iyice köklendikten sonra öteki ayağın parmak ucunu yere değdirecek; eğer bunda başarılı olursak ayağı 90 derece bükülü havaya kaldıracaktık. Hangi taraftan başlamak istersek, o taraftan başlayacaktık. Malum bedenin bir tarafı daha dengeli ve güçlü diğer tarafı daha dengesiz ve zayıf olabiliyordu. O yüzden öğrenci hangi ayak üzerinde kendini daha dengeli hissediyorsa, o taraftan başlamasını tavsiye ettim.  

Bir sonraki akışta öğrenciden 90 derece havaya kaldırdığımız bacağı öne doğru uzatmasını istedim. Daha sonraki akışta nefes alıp verirken bükülü bacağı öne doğru açıp tekrar büktük. Bir sonraki akışta eller “anjali mudra”da (dua pozisyonu)vrksasana” (ağaç duruşu) denedik. Daha sonra “vrksasana”da elleri başın üzerine kaldırmaya çalıştık. Gözler kapalı denediğimiz diğer denge duruşları “garudasana” (kartal duruşu) ve “virabhadrasana III”tü (üçüncü savaşçı).  

Denge duruşlarından sonra bedeni “surya namaskara” akışları ile soğutmaya karar verdim. Mantra yavaşladıkça gözler kapalı güneşe selam akışları da yavaşladı. Dersi “dandasana” (asa duruşu) “paschimottanasana” (yerde öne eğilme), “jathara parivartanasana” (karından burgu) ve “savasana” (derin gevşeme ve dinleme pozisyonu) ile sonlandırdık. Gözler hep kapalı…  

Öğrenciyi “surya namaskara” akışları ile soğuturken ben de akışa katılmak istedim.  Öğrencinin karşısında gözlerim kapalı güneşe selam yapmaya başladım. O an öğrencim, “siz de mi yapıyorsunuz” diye sordu. “Evet, ben de yapıyorum.” Gözler kapalıyken görmek böyle bir şeydi. Gözler kapalıyken hissetmek… Gözler kapalıyken bedenimizin, çevremizin, çevremizdekilerin yerini ve yönünü fark edebilmek böyle bir şeydi. Gözler kapalıyken algıları ve sezgileri açmak, ruhu dinlemek ve ruhun bize söylediklerini anlamak, sezgilerle hareket edebilmek ve çevremizdekileri fark edebilmek… O zaman dünyada bir fark yaratabilirdik… 

 

kendini ifade et!

Standard
Kendinizi bağıra bağıra şarkı söylemek isterken bulduğunuz oldu mu hiç? Banyodayken, araba kullanırken ya da evde tek başınızayken en sevdiğiniz şarkıları mırıldandınız mı? Kendinizi sahnede bir şarkıcı gibi düşünüp keyifle avazınız çıktığı kadar bağırarak şarkı söylediniz mi hiç? Eğer zaman zaman da olsa içinizde böyle bir istek duyuyorsanız, bilin ki “boğaz çakrası” fark edilmek istiyordur. Evet “boğaz çakrası” temizlenmek, arınmak ve sesini duyurmak istiyordur. İfade etmek istiyordur.
2009-2010 tum fotolar 678
 Tahmin edebileceğiniz gibi geçen haftaki özel ve grup yoga derslerinin teması “vishuddha” (boğaz) çakraydı. “Vishuddha”, “saf, arınmış, arınma, arındırılmış” anlamına gelmektedir. Boğazın tam ortasında bulunur, ense ve boğaz gibi organları ve tiroid ve paratiroid bezleri etkiler. Bu kuramsal bilgiler bir yana, “boğaz çakrası”, “dürüstlük” ve “ifade etmek” ile ilgili bir enerji alanıdır. Boyun, baş ve kalp arasında bir geçittir ve zihnimiz ile kalbimiz arasındaki dengeyi sağlayıp boğazımızdan doğru sözleri çıkartamadığımızda bu çakrada sorun yaratırız. Konuşmak isteyip de her susturulduğumuzda, “vishuddha çakra”yı tıkarız. Kalbimizden ve zihnimizden geçen bir olmadığında ve bunu da dudaklarımızdan çıkartamadığımızda yine bu çakrayı kirletiriz. O yüzden “dürüst olmak” ve “ifade etmek” önemlidir. Kendimi doğru ifade edebiliyor muyum?
Bu çakrayı daha çok meditasyon ile çalışmıştık. Yaptığımız ilk çalışma “köpek solunumu” adı verilen bir “pranayama” (nefes) çalışmasıydı. Ağzı açtıktan ve dili dışarı çıkarttıktan sonra köpek gibi hızlı nefes alıp vererek, özellikle “boğaz çakrası”ndaki tüm toksinleri temizlemeyi denemiştik. Nefes alıp verirken, karnı da içeri doğru çekip sonra dışarı doğru bırakıyorduk. Bu nefes çalışması, yalan ve korkuları temizlememize yardımcı olup bizi doğruyu söylemeye sevkediyordu.
Yazının başında da bahsettiğim gibi, şarkı söylemek “boğaz çakrası”nı dengeleyen en kolay yöntemlerden biriydi. Bir yoga dersinde, “mantra” (zihni özgürleştirmek için söylenilen kutsal heceler) söyleyerek “vishuddha çakra”yı dengelemekten daha güzel bir yol olamazdı herhalde. Son günlerde okuduğum bir kitapta şöyle diyordu: “Boğaz çakrası açılıp kalp çakrasıyla bağlantıya geçtiğinde, akortlu şarkı söylemeyi başarabileceksiniz.” (Daha ayrıntılı bilgi için İnsanın Sekiz Yeteneği adlı kitaba başvurabilirsiniz.) Kim akortlu ve mükemmel şarkı söylemek istiyordu ki? Sadece sesimizi duymak bile yeterdi. Önce sesimi duymaya alışacaktım, sonra da sesimi sevecektim. O anda yıllar öncesine gittim. Okuldayken sözlü çeviri derslerinde öğretmenimizin neden sesimizi bantlara kaydettirip sonra bize dinlettirdiğini ancak yıllar sonra bu kitabı okuduğumda anlayabilmiştim. Kendi sesimi duyup, ona alışacak ve sonra da sesimi sevecektim. Böylece, sesim “kalbimden çıkacaktı” ve “saf ve temiz olacaktı.” Derse geri dönecek olursak, “boğaz çakrası”nı “ONG” sesini çıkartarak arındırmaya ve temizlemeye çalıştık. “ONG” sesini çıkartmadan önce, birkaç kez omuzları kulaklara kadar kaldırıp indirdik ve sonra gözleri kapatıp başı kendi ekseni etrafında birkaç tur çevirdik. En son dili yuvarladık ve ucunu arka damağa doğru bastırarak “ONG” meditasyonunu yaptık. Boğazın arkasındaki titreşimi hissetmeye çalıştık.
Bir sonraki “mantra”, “Sat Nam” (Ben Gerçeğim/Gerçek Benim Kimliğimdir) idi. Amacımız, belirli sesleri tekrarlayarak ağzımızdan saf, temiz ve doğru sözlerin çıkmasını sağlamaktı. Ayrıca kendimizi de olduğumuz gibi kabul edip, kendi gerçeğimizi bulmaktı. Kitaba göre, “kendimize karşı dürüst olduğumuzda, başkalarına karşı da dürüst olabilirdik. Kim olduğumuzu ve bu dünyadaki amacımızı inkar etmemeliydik. Kendimizden kaçmamalı, kendimizi kabul etmeliydik.”
“Vishuddha çakra”nın gölge duyguları ise “inkar” ve “bağımlılık” idi. “Bağımlılık”, kendi gerçeğimizi yaşamadığımız zaman ortaya çıkıyordu. Madde bağımlılığı, alkol, sigara, yemek, kahve, tatlı… Hepsi aynıydı. Bunlardan herhangi birine ihtiyaç duyduğumuzda, aslında başa çıkamadığımız ya da hakkında konuşmak istemediğimiz bir gerçekten kaçıyorduk. Sadece gülerek, sadece burundan nefes alıp vererek ve meditasyona yönlenerek bedendeki “serotonin” ve “endorfin” gibi mutluluk hormonlarını arttırıp bu bağımlılıklardan kurtulabiliriz.
Bu kötü alışkanlıkları yenmek için, bir meditasyon da yapmıştık. Bağdaş kurup oturduktan sonra elleri yumruk yapıp baş parmakları düz uzatmıştık. Baş parmakları şakaklara dayamış, gözleri kapatıp iki kaşın tam arasına (üçüncü göz çakrası) odaklamıştık. Dudakları kapalı tutup dişleri sıkmıştık ve dişleri birbirine bastırıp bırakmıştık. İçimizden sessizce “Sa-ta-na-ma” mantrasını (Sat Nam mantrasının uzatılmış hali) tekrarlamıştık. Bu meditasyon, bedensel ve zihinsel bağımlılıklardan kurtulmamıza yardımcı oluyordu. Azı dişleri beynin orta bölümünde bir noktaya baskı yapıyordu ve bu noktada oluşan bir dengesizliği düzeltiyordu.
Meditasyonları bitirdikten sonra, asanalar yoluyla da “vishuddha çakra”yı dengelemek istemiştik. Bu çakrayı etkileyecek asanalar, “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi), “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “balasana” (çocuk), “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek), “salamba sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı), “matsyasana” (balık) ve “uttana padasana” (derin balık duruşu) idi. Boğaz çakrasını etkilemek için, “vinyasa” akışların arasında “tadasana”da (dağ duruşu) boynu öne arkaya ve sağa sola esnettik. Boynu özellikle öne ve arkaya hareket ettirerek, tiroid ve paratiroid bezlerini uyarmayı amaçlamıştık. “Bhujangasana”da (kobra) boynu yine öne arkaya ve sağa sola esnettik. “Marjaryasana-bitilasana”da ise tüm dikkatimizi boynu iyice göğüs kafesine yaslamaya ve sonra boynun arkasını iyice omuza yaslamaya vermiştik. Bu şekilde, “vishuddha çakra”yı iyice arındırmak istemiştik. Tüm bunları yaparken, öğrenciler öksürdü ya da içlerinden gelen bir şeyleri ifade ettiler. Evet, boğaz çakrası temizleniyordu.
2009-2010 tum fotolar 674
“Vishuddha çakra”ya odaklandığımız özel ve grup derslerini nasıl bitirmiştim? Öncelikle kendime ne gibi dersler çıkartmıştım? Derslerin sonunda, öğrencilere felsefi konulardan bahsederken aslında zihnimden geçenleri kendime bir kere daha hatırlatıyorum. O yüzden, ders sonu felsefi yaklaşımlar aslında o gün benim ihtiyacım olan ve duymak istediğim şeyler oluyor. Bu derslerin sonunda
da öyle oldu.
Kendimizi tam ve doğru ifade edemediğimizde, bu çakra tıkanıyordu. Karşımdakine bağırmak ve sesimi yükseltmek, ifade etmek anlamına gelmiyordu. Yine okuduğum başka bir kitaba göre, kendini doğru ifade eden kişi aldatmacadan çok uzaktır ve “biriktirmeden” ifade etmemiz gerekiyordu. Söylemek istediğimiz şeyleri, yerinde ve zamanında ifade etmek yerine sırf karşımızdakini kırmayalım üzmeyelim diye sözlerimizi yutarsak, bir süre sonra bu yutkunmalar “boğaz çakra”mızı tıkamaya başlar. Belki bir süre sonra, içimizde biriktirdiklerimizi yanlış bir zamanda dile getirir ve haklıyken haksız hale gelebilirdik. O yüzden, doğru zamanda “biriktirmeden” içimizden geçeni ifade etmeliyiz çünkü sadece yaşadığımız an var. Sevdiğini mi söylemek istiyorsun? Söyle. Kızgın mısın birine? Onu da söyle. Kalbinle zihnin aynı dili konuşsun ve sen de gerçek anlamda “o dili” konuş. Boğazından, kalbinden ve zihninden geçenler çıksın. Başka sözler değil…

seçenekler

Standard

Geçenlerde başka bir eğitmen arkadaşımın sabah grup dersini vermek bana düştü. Eğitmen arkadaşımın o gün işi vardı ve onun yerine eğitmenlik yaptığımız spor tesisindeki derse ben girdim. O spor tesisinde sadece akşam grup dersleri veriyorum ama geçen sene de bir kere sabah grup dersine girmiştim.

20140725_101723

Ders için stüdyoya giren her üye önce bana bir bakıyor sonra, “merhaba hocam, bugün derse siz mi gireceksiniz?” diye soruyordu. Ben de bunun üzerine, “evet bugünkü dersi birlikte yapacağız. Burgu ağırlıklı bir ders düşünüyorum. Sizin de fikrinizi alayım istedim. Çalışmak istediğiniz başka bir asana grubu var mı?” diye sordum.

O gün herkesin enerjisi yerindeydi. Büyük çoğunluk ters duruşlara yoğunlaşmak istedi. Karar verilmişti. Kol denge ve ters duruşlar odaklı bir ders yapacaktık. Bu duruşlar için bedenin hangi bölgelerini hazırlamak gerekiyordu? Karın, sırt, omuz ve kol kaslarını güçlendirmeliydik.

Derse uzun bir meditasyon ile başladım. Yoğun bir ders olacağı için katılımcıları bedenen, zihnen ve ruhen gevşetmek ve rahatlatmak istiyordum. Öğrencilerden nefes alış verişlerini izlemelerini istedim. Önce bedensel sonra zihinsel rahatlama sağlamayı amaçlıyordum. Nefeslere odaklanarak bedenleri iyice gevşetmeye çalıştım. Burundan giren havanın nasıl bir yol izlediğini gözlemlemelerini istedim. Dikkatlerini nefeslere verdikçe beden biraz daha gevşiyordu. Katılımcıların iyice gevşediklerini düşündüğümde sustum ve onları kendi deneyimleriyle baş başa bıraktım.

Meditasyonun ardından akışa kedi-inek esnetmesi (marjaryasana-bitilasana) ile omurgayı rahatlatarak başladık. Ardından ters kol ve ters bacağı öne ve arkaya açarak dengede bekledik. Kol ve bacağı karna doğru çekip ortada birleştirdikten sonra tekrar öne ve arkaya açarak biraz daha dengede kaldık. Sağ ve sol tarafı bitirdikten sonra “vinyasa” akışı ile ayağa kalktık.

Bedeni biraz daha ısıtmak gerekiyordu. “Surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle devam ettik. Bu serilerin arasında kimi zaman “phalakasana”da (sopa duruşu) kimi zaman ise “vasisthasana”da (yan sopa/bilge Vasistha duruşu) bekleyerek hem karın kaslarını hem de kol kaslarını güçlendirdik. Akışların birinde “vasisthasana”nın iki değişik varyasyonunu yapmayı denedik. Bazen de “vinyasa” akışında “phalakasana”nın yerini “chaturanga dandasana” (şınav) alıyordu. Amacımız sırt, kol, omuz ve karın kaslarını güçlendirmek değil miydi?

“Vinyasa” akışlarının arasında yaptığımız diğer güçlendirici duruşlar ise “ardha salamba sirsasana” (yunus), “eka pada adho mukha svanasana” (tek bacak havada aşağı bakan köpek) ve “adho mukha svanasana”da kol kaslarını çalıştırmak için göğüs kafesini yere yaklaştırıp uzaklaştırmaktı.

Karın kaslarını güçlendirmek için ise bir “vinyasa” akışında “adho mukha svanasana”dan “malasana”ya (dua tespihi/çelenk duruşu) zıplayıp yere oturmuştuk. Sırt üstü yatıp klasik mekik çektikten sonra, bacakları 90 derece havaya kaldırıp mekik çekmeye devam ettik. Bir bacağı yere yaklaştırıp ama değdirmeden tek bacak havada mekik çektikten sonra, yerdeki bacağı havaya kaldırıp havadakini yere indirip mekik çektik. “Jathara parivartanasana”yı (karından burgu) bacakları yere değdirmeden hareketli bir şekilde yaptık. Bir sağa, bir sola burgu… Hızlı ve dinamik… En son bacakları 90 derece havaya kaldırıp üç aşamada yere yaklaştırdık ama yere değdirmeden biraz yukarıda tutup yüzer gibi ayak çırptık. Nefes alırken bacakları tekrar 90 dereceye kaldırdık. Aynı seriyi üç kere tekrarladıktan sonra dizleri göğüs kafesine çekip bedeni dinlendirdik. Karın kaslarını iyice güçlendirmiştik.

Artık kol denge ve ters duruşları deneyebilirdik. Tekrar bir “vinyasa” ve “adho mukha svanasana”dan “malasana” zıplama. Önce “bakasana” (karga) ve “parsva bakasana” (yan karga) deneyecektik. Öğrencilerden bazıları “bakasana”yı bazıları ise “parsva bakasana”yı daha kolay yaptı. Bu duruşun ardından “bhujapidasana” (kol denge duruşu) ve “eka hasta bhujasana”yı (tek el kol denge duruşu) denedik. Bedenler ve zihinler farklı farklı olduğu için her öğrenci bir duruşu diğerine göre daha kolay yapabiliyordu. O yüzden birkaç tane seçenek vermek istedim. Çünkü tek bir duruşa bağlı kalınca, katılımcılardan bir kısmı mutlu olurken bir kısmı mutsuz olabiliyordu.

Kol denge duruşlarını tamamladıktan sonra sıra “çoktan seçmeli” ters duruşlarına gelmişti. Seçeneklerimiz “salamba sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “salamba sirsasana” (baş duruşu), “pincha mayurasana” (önkol duruşu) ve “adho mukha vrksasana”ydı (kol duruşu). “Salamba sirsasana” için ise iki seçenek göstermiştim. Dirseklerin yerde olduğu duruş ve “tripod baş duruşu” olarak adlandırılan duruş… Bir diğer seçenek ise duvar desteği almaktı. Ben de yardımcı olabilirdim ya da ikişer kişilik gruplar oluşturup birbirlerine yardımcı olabilirlerdi. Seçenek çoktu.

Ters duruşlardan sonra bedeni burgu ile dengeledik ve “savasana”da (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) uzun bir süre dinlendik. Öğrenciler, “savasana”da beden ve zihinlerini gevşetip, dinlendirip dinginleştirirken ben dersi nasıl bitireceğimi düşünüyordum?

Herkes bağdaşta oturduğunda avuçlarını kalbin önünde dua pozisyonunda birleştirdiğinde, denge duruşlarının fiziksel ve duygusal faydalarından bahsettim. O an dersi bu şekilde bağlamak geçmişti içimden. “Ters duruşlar, kan akışını terse çevirir. Dünyaya başka bir açıdan bakmamızı sağlar. Koordinasyon ve konsantrasyonu geliştirir.” Yazıyı yazarken ise, başka bir nokta dikkatimi çekti ve derste bunu nasıl fark edemediğimi ve dersi nasıl bu konuya değinerek tamamlayamadığımı düşündüm.

“Seçenekler” ile dolu “çoktan seçmeli” bir yoga dersi… “Seçenekler” ile dolu “çoktan seçmeli” bir hayat… Önemli olan hangi seçeneği seçersek seçelim, o seçeneğin bizim için doğru tercih olduğunu kabul etmek ve pişman olmamak…

kendini akışa bırakmak

Standard

Geçen hafta çok yoğun bir haftaydı. Bir yanda spor salonunda kardiovasküler çalışmalarım ve katıldığım grup dersleri bir yanda kendi yoga derslerim bir yanda da arkadaşlarımla gezme isteğim… Hiçbirinden vazgeçmek istemiyordum ve o yüzden de geçen hafta benim için yorucu geçti. Uzak bir ülkede yaşayan can dostum bizi ziyarete gelmişti ve onunla birlikte günübirlik bir seyahat planlamıştık. Sabah erken gidip akşamüzeri dönecektik ve akşama da eski arkadaşlarımızla buluşacaktık. Buraya kadar her şey güzel… Esas anlatacaklarım bundan sonrasıyla ilgili…

20140718_115528O yoğun günün ertesi günü üç yoga dersim vardı. Her zamanki gibi sabah erken kalktım. Dedim ya, hiçbir şeyden de vazgeçmek istemiyordum. O yüzden ilk önce spor tesisine gittim ve kardiovasküler çalışmamı yaptım. Ardından ilk dersime gittim. Özel bir dersti. O gün için şekillendirici bir yoga dersi olan “yoga sculpt” yapmaya karar vermiştik. Dersi nasıl çıkaracağımı düşünüp duruyordum.

Ders öncesi biraz ters duruş çalışıp kan akışını tersine çevirip beynimi kanlandırmak ve tabir-i caizse “ayılmak” istiyordum. “Sirsasana II” (tripod baş duruşu) ile başladım. Dünyaya tersten bakıyordum ve başım nasıl dönüyordu size anlatamam. Bir yandan yorgunluk, bir yandan yetersiz uyku bir yandan da vücuttan atılamayan alkol… İyi ki duvar kenarında denemeye karar vermiştim. Hemen ayaklarımı duvara yasladım ve tek tek duvardan ayırmaya çalıştım. Nafile… Ve tekrar ayaklarımı duvara yasladım. En iyisi başka bir ters duruş deneyim dedim ve “pincha mayurasana” (önkol duruşu) denedim. Ne oldu dersiniz? Bugüne kadar bu duruşta bedenimi hiç bu kadar uzatamamıştım ve hiç bu kadar uzun durmamıştım. Şaştım bu işe. Bu kadar yorgunluğa ve uykusuzluğa rağmen güzel bir gelişme… En son “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) denedim ve bu duruş da bugüne kadar yaptıklarımın en iyisiydi. Ayaklarımı duvardan ayırmış ve birkaç nefes orada rahatça kalabilmiştim. Gerçekten ilginçti. Yani yorgunluk, yetersiz uyku ve vücuttan atılmayan alkol mü gerekiyordu bu duruşları daha kolay yapabilmek için? Yoksa zihnimle mi alakalıydı? Alkolün etkisi hala sürüyordu da ben vurdumduymaz mı olmuştum? Bu yüzden de duruşlarda daha rahat ve kolay mı duruyordum?

Ben tüm bu sorularla boğuşurken öğrencim gelmişti. Hemen duvardan ayrıldım ve yanına gittim. “Yoga sculpt” dersi yapacağımızı söyledim. Öğrenci ise, bazı rahatsızlıklardan bahsedince bu dersin onun için iyi olmayacağına karar verdim ve hemen o an dersin temasını değiştirdim. Arkaya eğilmelere odaklanacağımız bir ders yapacaktık. Zirve duruşu “urdhva dhanurasana” (köprü) olacaktı ama köprü’ye “camatkarasana”dan (vahşi şey) geçecektik. Göğüs kafesini, omuzları ve bacakların önündeki kasları iyice esnetmeliydik.

20140718_115637-1Başlangıç meditasyonunun ardından yerde “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı esnettik. “Adho mukha svanasana”yı (aşağı bakan köpek) takiben “vinyasa” akışı ile “tadasana”ya (dağ duruşu) kalktık. “Surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle bedeni ısıttık. Bu serilerin arasında “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle) ve “anjaneyasana” (alçak hamle) duruşlarını yaparak ön bacak kaslarını iyice esnettik. “Surya namaskara” serilerinde her “tadasana”da göğüs kafesini biraz daha geriye doğru esnetirken her “uttanasana”da (ayakta öne eğilme) elleri arkada birleştirip kolları baş üzerinden uzatarak omuzları esnettik. “Prasarita padottanasana C” (ayaklar yana açık öne eğilmede kolların baş üzerinde birleştirilmiş hali) ile omuzları biraz daha açtık.

Göğüs kafesini esnetmek için “surya namaskara” serilerinin arasında “ardha bhujangasana” (yarım kobra), “bhujangasana” (kobra), “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek) gibi duruşlar yaptık. Göğüs kafesini biraz daha esnetmek için “vinyasa” akışlarının arasına “salambhasana” (çekirge) duruşunun varyasyonlarını ve “ardha bhekasana”yı (yarım kurbağa) ekledik. Yarım kurbağa duruşu aynı zamanda bacak önünü de esnetiyordu. “Virasana”da (kahraman duruşu) kolları “kartal” pozisyonunda tutarak kürek kemiklerinin arasını açtık. Omuzları rahatlatmak için “gomukhasana” duruşunun (inek başı duruşu) sadece kol pozisyonunu kullandık.

Hedef bölgeleri iyice açıp esnettikten sonra sıra zirve duruşunu denemeye gelmişti. “Adho mukha svanasana”da sağ bacağı havaya kaldırıp bacağı sola doğru düşürüp sağ kolu da başın yanında arkaya doğru uzatarak göğüs kafesini esnettik… Yani zirve duruşundan bir önceki duruşu “camatkarasana”yı (vahşi şey) yaptık. Ne olduysa o noktada oldu. Öğrenciden sağ el bileğini ters çevirip yere yerleştirerek “urdhva dhanurasana”ya (köprü) geçmesini istedim. Sağ el bileğini döndürmeye çalıştı. Olmadı. Diğer tarafı da denedik. Yine olmadı. Böylece zirve duruşunu tamamladık. “Camatkarasana”dan “urdhva dhanurasana”ya geçişin neden olmadığı ile ilgili teorilerimi ve düşüncelerimi başka bir zaman yazacağım.

20140718_115534Zirve duruşundan sonra bir iki öne eğilme duruşu yaptık ve bedeni dengeledik. Dersi tamamlamak üzereydik. Öğrenciye ters duruş denemek isteyip istemediğini sordum. Tabii ki istiyordu. Duvarın yanına yaklaştık. Önce kol duruşu yapmak istedi. Duvara zıpladı. Öğrencimin bu duruşta ne yazık ki ciddi bir sorunu var ve bir türlü düzeltemiyoruz. Bel oyuğu (lordozu) çok fazla ve bu nedenle omurgayı dümdüz tutamıyor. Ne yaparsa yapsın bel çukuru derinleşiyor ve bu da duruşta dik durmasını engelliyor. Bu defa da ayakları duvara dayadı ve ne yazık ki omurgası “muz” halini aldı. Ayaklarını tek tek ve kontrollü bir şekilde duvardan ayırmasını söyledim. Bir ayağını ayırdı ve sonra ötekini… Ve bir nefes ve iki nefes ve üç nefes… İşte bu bir gelişmeydi. Bacakları duvardan ayırdığında belinin oyuğu azalıyordu ve böylece “kol duruşu”nda daha düzgün durabiliyordu. Üstüne üstlük birkaç nefes duvar desteği olmadan kalmayı da başarmıştı. Benim için çok güzel bir duyguydu bu.

Öğrencimi nasıl değerlendirirsin diye sorarsanız bana, oldukça azimli derim. “Pincha mayurasana” denemek istediğini söyledi. Önkolların üzerinde durulan ve omuz kuşağının çok güçlü olmasını gerektiren bir asana. Yine duvara zıpladı. Daha önceki denemelerimizde hiç bir şekilde bu duruşta duramıyordu. Bu sefer ayakları duvara ulaştı. Belki omurgasını uzatamadı ama omuzlarının üzerine çok da fazla yığılmadı. Yine beni çok mutlu eden bir gelişme…

Blog yazılarımı takip ediyorsanız, genellikle derslerin sonunda o günkü dersi yoga felsefesine bağladığımı fark etmişsinizdir. O günkü yoga felsefesini kendi kendime vermek istedim. “Bugün dersi size yönelik bir yorumla bitirmek istemiyorum. Bugün kendime çıkardığım dersten bahsetmek istiyorum. Her şeyden önce derse geldiğimde ne kadar hazırlıklı olursam olayım ders benim ellerimin arasından akıp gidebilir ve bambaşka bir noktaya gelebilir. Bu nedenle, kendimi akışa bırakmalıyım. Bugün derse, yoga sculpt çalışacağız diye geldim ancak arkaya eğilmelere yönelik bir ders yaptık. Madem akışı değiştiremiyorum o zaman akışla uyumlu hareket etmeliyim. Bu dersten başka ne öğrendim? Azimli ve düzenli bir şekilde çalışırsak başaramayacağımız şey yok. Yeter ki kendimize inanalım, düzenli çalışalım ve azmimizi hiç kaybetmeyelim. Yine bu noktada zihne geliyorum. Zihne söz geçirebildiğimde, ya da şöyle ifade edeyim, zihni susturup onun beni ele geçirmesini engellediğimde, sanırım her şeyi daha kolay yapıyorum. Bugün vücudumdan alkolü tam olarak atamamışken, belki de vücudumda dolaşmakta olan alkolün verdiği vurdumduymazlıkla ters duruşları daha rahat ve kolay yapabildim. Buradan şunu çıkarabilir miyim? Yani ben zihnim yüzünden mi bunca aydır ters duruşlarda debelenip duruyorum? Bu dersten kendime notlar: Kendini akışa bırak, o an olaylar nasıl gelişiyorsa onu kabul et ve uyumlu yaşa, zihni sustur ve zihnin seni ele geçirmesine izin verme… Kalbinin sesini dinle ve kalbinin önderliğinde yaşa…

hayat bu: tüm olumlu ve olumsuzluklarıyla…

Standard

Geçenlerde yoga dersi vermeye gittiğim bir yerde ilginç bir diyaloğa tanık oldum. Her zaman derim ya, “yoga sadece asanalardan oluşmaz; asanalar sadece herkesin gördüğü ve bildiği kısımdır. Aslında yoga, hayatın ta kendisidir” diye. O günkü diyalog yine bu konuyu tekrardan düşünmeme sebep oldu.

2009-2010 tum fotolar 297

Yazılarımı takip ediyorsanız, bir süredir çocuklarla yoga yaptığımı da biliyorsunuzdur. İnanın benim için çok ilginç bir deneyim oluyor. Her derste yeni bir şey öğreniyorum. Çocuklar! Onların ufku ve hayalgücü o kadar geniş ki, bazen kendimi “keşke hep çocuk kalabilsek ve hiç büyümesek” diye düşünürken buluyorum.
O gün, anaokuluna dersten yaklaşık yarım saat önce ulaştım. Ders saatini beklerken,  o sırada uygun olan öğretmenlerle konuşuyordum. Bir de veli vardı o gün okulda. Meğer bu hafta çocuğunun anaokulunda ilk haftasıymış ve bir uyum sorunu yaşıyorlarmış. Çocuk annesine yapışmıştı ve bir türlü ayrılmak istemiyordu. Tek tek öğretmenler geliyor ve çocuğu ikna etmeye çalışıyordu. Binbir şirinlik yapıyorlardı çocuğa ama çocuk “Nuh diyor, peygamber” demiyordu. Öğretmenlerden biriyle veli arasında konuşmaya tanık oldum. İster istemez ben de konuşmanın bir parçası oldum. Veli sürekli çocuğu bugün de okula alışmazsa, anaokulu sevdasından bu senelik vazgeçeceğini söylüyordu ve ekliyordu, “biz bugüne kadar çocuğumuzu hiç ağlatmadık. İçim parçalanıyor. Eğer ben daha buradayken bile bu kadar ağlıyorsa, yarın öbür gün çocuğumu bırakıp gittiğimde kimbilir nasıl ağlayacak?”
İşte bu noktada kendimi bu konuşmaya dahil etmeye zorunlu hissettim. “Kusura bakmayın ama çocuğunuz, ağlayarak anne ve babası olarak sizlere her istediğini yaptırmaya alışmış. Ağlamayı bir silah olarak kullanıyor. Eğer vazgeçer ve oğlunuzu okuldan alırsanız, o zaman onun ekmeğine yağ sürmüş olursunuz. Zaten istediği de bu. Ağlamasına dayanamayacağınızı biliyor. Ama hayat her zaman güllük gülistanlık değil. Hayatta zıtlıklar ve ikisellikler (dualite) var. Yaz-kış, soğuk-sıcak ve gülmek ve ağlamak gibi. Siz daha ne kadar koruyabilirsiniz ki oğlunuzu? Bir veya iki sene sonra ilkokula başladığında herşey çok daha zor olacak. Ağlamak da hayatın bir parçası. Çocuğunuz onu da öğrensin. Sizin açınızdansa, azıcık sabır. Bakın sabredince, neler neler oluyor. Biraz dayanın. Biliyorum içiniz parçalanıyor, ama biraz sabır gösterin” dedim.

424430_10150561136763812_379396943_n
Veli şaşırdı kaldı. O sırada öğretmen de ağlayan çocuğun bire bir öğretmenlerle sorunu olmadığını ancak kalabalık ortamlara ya da gruplar arasına katılmaktan hoşlanmadığını ve ağlamaya başladığını söyledi. Siz de anladınız değil mi? Anne bir evhanımı ve çocuğu ile sürekli başbaşa. Çocuk annesinden başkasını görmüyor ve dolayısıyla da sosyal bir ortama nasıl girilir ve öyle bir ortamda nasıl davranılır, ne yapılır bilmiyor. Aslında anaokuluna başlamak onun kişisel gelişimi için çok iyi bir adım. Öğretmen de anneye bunları anlattı ve annenin biraz aklı yatar gibi oldu. Bu arada zaten öğretmenlerden biri çocuğun elinden tutmuş ve okul içinde dolaştırıyordu.
O sırada benim dersim başladı ve bir tezahüratla birlikte sınıfa daldım. Bir ay içinde öğrencilerimle kaynaştık. Ben de onlarla ders yaparken hem mutlu oluyorum hem de çok geliştiğimi hissediyorum. Neden mi? Çünkü çocuklarla çalışıyorum ve dikkatleri hemen dağılıyor. O yüzden sürekli dikkatlerini çekmeliyim. Genellikle aynı yoga masalını iki ders üstüste yapıyoruz pekiştirmek için. Öğrenciler, ikinci derste konuyu ve asanaları öğrenmiş oluyor ama bazen de dikkatleri dağılabiliyor. Dikkat dağıldı mı en iyisi ayağa kalkıp biraz koşmak ya da zıplamak ve sonra oturup tekrardan asanalara devam etmek…
Kendimi yine derse öyle bir kaptırmışım ki, uyum sağlamaya çalışan yeni öğrencinin öğretmenleriyle birlikte bizi izleyip izlemediğini farketmedim. Ders çıkışında kapıda karşılaştık. Ona, “biz bugün çok eğlendik. Deniz kenarına gittik, yüzdük, balıkla ve köpekbalığıyla arkadaş olduk. Balona bindik ve uçtuk. Sonra ben köprü oldum. Herkes araba olup köprünün altından geçti. Çok eğleniyoruz. Bir dahaki derse sen de gel olur mu?” dedim. Çocuk sanki, bir saat önce delicesine ağlayan o çocuk değildi. Sanki biraz sakinleşmişti. Belki de ayaklarının üstünde durmaya başlamıştı. Kim bilir?
Bu yazının anafikri mi? Çoğunlukla bir fanusta yaşamaya alışıyoruz. Güvenli ve bol kazançlı bir iş, bize destek veren anne ve babalar, sürekli yanımızda olan eşler, başımız sıkıştığında yanlarına koşacağımız ailelerimiz, akrabalarımız ve arkadaşlarımız. Sanki hayat hep güllük gülistanlık gibi. Hayatın hep güzel yanlarını görmeye çalışıyoruz. Olumsuz bir şey olsa, hemen onu unutmayı ya da unutturmayı deniyoruz. Sabretmiyoruz. Her istediğimiz, o an olsun istiyoruz. Hep şımartılmak ve mutlu edilmek istiyoruz. Oysa, hayat böyle değil. Yooo, sakın yanlış anlamayın. Karamsar bir kişi değilim ya da size karamsar bir tablo çizmek istemiyorum. Sadece hayatın zıtlıklarının farkında olmanızı tavsiye ediyorum. Hayatı olduğu gibi, olumlu ve olumsuz yanlarıyla kabul ederseniz daha mutlu bir yaşamınızın olabileceğini söylüyorum. Sabır gösterdiğimizde ve sabırlı olduğumuzda, hayatın bize süprizleri olabileceğini düşünüyorum. Yeter ki hayatı, tüm zıtlıklarıyla, tüm olumlu ve olumsuz yanlarıyla kabul edelim ve sabredebilelim…

sahi nasıl bir şeydi şu “meditasyon” denen şey?

Standard

Kaç yıl önceydi meditasyonu ilk denediğimde? Sanırım iki yıl önceydi. Yoga asanalarının bana yetmemiş, kendimi önce yoga hakkında kitaplar okumaya adamış ve sonrasında meditasyona merak salmıştım. Mutlaka denemeliydim meditasyonu ama bunun bir yolu yordamı, yöntemi var mıydı? Hiçbir fikrim yoktu. İyisi mi evde yalnız başımayken kendi kendime bir şeyler denemekti. Ben de öyle yaptım.

2009-2010 tum fotolar 690

Yoğun bir iş temposunun ardından eve gelmiştim. Niyetim o akşam meditasyonu deneyimlemekti ya; odama girdim. Bağdaş kurup yere oturdum, telefonumun alarmını on beş dakika sonraya kurdum ve gözlerimi kapattım. Gözlerimi kapattığım ilk andan itibaren gözlerimin önünde ve zihnimin içinde sürekli bir şeyler dolanmaya başladı. Tüm gün yaşadıklarım, meditasyondan sonra yapacaklarım, ertesi güne planlarım, yukarı kattaki komşudan gelen televizyon sesi, en son olarak da ayaklarımın uyuşması… İşte son noktayı vuruyor ayaklarımın uyuşması. Duyduklarımdan ve okuduklarımdan meditasyon yaparken kıpırdamam gerektiğini biliyorum ama canım yanıyor. Dayanamıyorum, gözlerimi açmadan ayaklarımı öne doğru uzatıyorum ve müthiş bir rahatlama…  Ben tüm bunların içinde debelenirken birden alarm sesiyle irkiliyorum. On beş dakika geçmiş bile. Peki, ben ne anladım bu meditasyondan? Hiçbir şey. Sadece gözlerim kapalı düşünmeye devam ettim. Ha gözlerim açık ha kapalı düşünmüşüm. Sonuçta ilk meditasyon deneyimim beni hayal kırıklığına uğrattı.

Başarısız ilk deneyimden sonra, ben meditasyondan vazgeçtim mi? Hayır. Ertesi gün yine aynı odada oturdum. Bu sefer “virasana” (kahraman) duruşunda oturdum. Bir de böyle deneyim meditasyonu diye düşündüm. Yine alarmı on beş dakika sonraya ayarladım ve gözlerimi kapattım. Yine tüm gün boyunca yaşadıklarım ve günün kalanına ve ertesi günlere dair planlarım geldi aklıma. Birden üşümeye başladığımı fark ettim ve tabii ki ayaklarım da yine uyuşmuştu. Ayaklarımın çözümü kolaydı, bir gün önceden alışıktım. Hemen uzattım ayaklarımı. Üşümeye çare yoktu çünkü üstüme alabileceğim bir hırka ya da şal yoktu yakınlarda. Gözümü açmak da istemiyordum, üşümeyi kabullendim ve alarm çaldı. İkinci gün de bir aydınlanma yaşamadım. Nasıl bir şeydi ki bu meditasyon denen şey?

Aradan kaç gün geçtiğini hatırlamıyorum. Bu geçen zaman içinde meditasyon süresini yarım saate yükseltmiştim. Yine bir akşam meditasyona oturduğumda geçmişte olan ve beni rahatsız eden bir olay geldi gözlerimin önüne. Sanki o olayı tekrar yaşıyordum. Bu sefer, o olayın beni neden bu kadar üzdüğünü bir türlü anlamadım. Olay artık o kadar anlamsız ve komik gözüküyordu ki. Derken, o olayı bana yaşatan kişiyi gördüm gözlerimin önünde, sanki her şey canlıydı ve biz birbirimizi affettik. Birbirimizi affettikten sonra da, ben kendimi affettim. Gözlerimde yaş vardı. Ağlamışım. Ağladığımın farkında değildim oysa. Bir kuş kadar hafiftim artık. Bir yükten kurtulmuştum. Derken alarm çaldı ve ben meditasyondan uyanmak ve maddi dünyaya dönmek istemedim. İlk defa farklı bir şey deneyimlemiştim meditasyonda. Mutluydum ve hafiflemiştim.

Ertesi gün, yine benzer bir şey hisseder miyim diye bir beklentiyle oturdum meditasyona. Tabii ki, böyle bir beklentim olduğu için hiçbir şey deneyimlemedim. Kendimi kastım ve zorladım. Maalesef yarım saatlik meditasyon keyiften çok azap olmuştu o gün. Meditasyonda beklenti içinde olmamam ve kendimi sadece ve sadece akışa bırakmam gerektiğini anladım.

Yine aradan bir süre geçti. Bir akşam alarmı kurdum ve oturdum meditasyona. Gözlerim kapalı, günlük olaylar ve planlar geldi geçti zihnimden. Artık sadece bir seyirci olmaya alışmıştım. Düşüncelerin peşinden sürüklensem bile, hemen farkına varıyor ve zihnimi tekrar o ana getirmeyi başarıyordum. Ne mi yapıyordum? Nefeslerime odaklanıyordum hemen, nefes alış verişlerimi sayıyordum. Bir süre sonra, nefesim neredeyse durma noktasına gelmişti. O kadar yavaşlamıştı ki, bir an için nefes almıyorum diye panikledim. Sonra fark ettim ki, çok yavaş, uzun ve sakin nefesler alıyordum. Bir an, yogada üçüncü göz denilen noktada, yani iki kaşımın arasında, bir enerji yoğunluğu hissettim. İçim boşaldı sanki. Ruhum içimden çıktı sanki ve ben sanki uçuyordum. O kadar huzurlu ve mutluydum ki, her şey önemsizdi o an benim için. Sadece sonsuzluk vardı. Derken kapının açılması ve eşimin seslenmesiyle irkildim. Kalp atışlarım hızlandı, nefes nefese kaldım ve kendime gelemedim. Gözlerimi açamıyordum, yere uzandım ve beni yalnız bırakmasını söyledim. Tek duyduğum, “bir buçuk saattir ortalarda yoksun, seni merak ettim, uyudun sandım” oldu. Bir süre yerde uzanıp, sağa sola devrilip kendime geldikten sonra kalktım eşimin yanına gittim. Hala kendimde değildim, sanki bir rüya âleminde gibiydim. Tekrar konuştum eşimle. Hayır, uyumamıştım ben. Zihnim uyanıktı, meditasyon halindeydim. Her şeyin farkında ama bambaşka bir boyuttaydım ben o gün. Bunu araştırmaya karar verdim. Tanıdığım yoga eğitmenleriyle konuştum, meditasyon hakkında internette araştırma yaptım ve birçok kişinin böyle şeyler deneyimlediğini gördüm. Rahatlamıştım. Demek ki, meditasyon böyle bir şeydi. Sonunda, meditasyona dair bir şeyler yakalamıştım.

Bu deneyimden sonra, meditasyon teknikleriyle ilgili derslere katıldım. Zihin, ruh, ego ve meditasyon üzerine çalıştım. Meditasyon benim için vazgeçilmez bir hal almıştı. Akşamı iple çekiyordum. Kendi başıma oturup meditasyon yapıp tüm gün yaşadıklarımı, biriktirmeden, temizlemek ve ruhumu ve zihnimi dinginleştirmek. Bağımlılık yapmıştı adeta bana.

Meditasyona başladıktan iki yıl sonra, meditasyon yaparken, sürekli zihnimi ve ruhumu sessiz ve sakin tutuyorum ve sadece anı yaşıyorum, anda kalıyorum, ne geçmişi ne geleceği düşünüyorum diyebilir miyim? Asla. Zaten eğer zihnimi ve ruhumu sessizleştirip, sadece ve sadece anı yaşayabilseydim, bir yogi olurdum yoga eğitmeni değil. O halde, amaç ne? Sadece kendi kendine geçireceğin bir zaman dilimi ayırmak; sessizce oturup sadece izleyici olabilmek ve yorum yapmadan, fikir yürütmeden her şeyi olduğu gibi kabul etmek…