Monthly Archives: Mayıs 2013

sadece nefes mi?

Standard

Nefes? Bedenimizin ve ruhumuzun en önemli besin kaynağı… Nefessiz bir yaşam düşünebiliyor musunuz? Bırakın düşünmeyi, nefes almadan yaşayabilir miyiz? O halde nefes gerçekten de en temel besinimiz… Yoga yaparken de en temel besin kaynağımız nefes… Nefesle birlikte akıyoruz bir duruştan bir duruşa. Peki, yoga pratiğimizde nasıl bir nefes kullanmalıyız?

2013-05-29 21.35.09

Yoga felsefesinde nefes dediğimiz zaman aklımıza hemen “prana” gelir. Prana, “yaşam enerjisi” demektir aslında. Ancak, en basit tabiriyle, “prana” dediğimizde yoga pratiğimizde “nefes”ten bahsederiz.

Nefesten bahsetmişken, “pranayama”ya değinmeden de olmaz. Pranayama, iki kelimenin birleşmesinden oluşur. “Prana” ve “yama” ya da “prana” ve “ayama”. Neden bu iki kelimenin iki farklı şekilde birleşmesinden bahsettik sizce? Çünkü kelimenin anlamı tamamen değişiyor sadece bir “a” harfiyle. “Prana+ayama” dediğimizde nefesi özgürleştirmekten bahsediyoruz. Oysa “prana+yama”, nefes kontrolü demektir. Bir harf değişikliğinin bu kadar fark yaratması ne kadar ilginç değil mi? Aslında tek amacımız, nefesi önce belli çalışmalarla kontrol altına alarak sonunda özgürleştirmek ve yaşam gücümüzü genişletmek ve arttırmak.

Nefesle ilgili bu bilgileri verdikten sonra, yoga derslerinde nefesi nasıl kullanmamız gerektiği konusuna gelelim. Genellikle derslerimde bu soruyla karşılaşıyorum. Hatha ve vinyasa yoga eğitmenlik kursu boyunca gerek katıldığım pratik derslerde gerekse kendi verdiğimiz staj derslerinde hep “ujjayi pranayama” kullandık. “Ujjayi”, Sanskrit dilinde “kahraman” demektir. Bu nefesin hatha ve vinyasa yoga derslerinde kullanılmasının sebebi, bedeni ısıtan bir nefes oluşudur. Bedenimizi ısıttığı için, sakatlanma riskini azaltır ve ders boyunca asanalarda derinleşmemizi sağlar.

“Ujjayi” nefesini, boğazımızın arka kısmı kısarak yapabiliriz. Daha önce hiç denemediyseniz, size bir ipucu verebilirim. Soğuk bir gecede, evinizde huzur içinde bir akşam geçirdiğinizi hayal edin. Cama doğru yaklaştığınızı ve cama nefesinizi vererek buğu yaptığınızı düşünün. “Saaa” sesiyle nefes alıp “haa” şeklinde nefes vermek. Ağzınız açık bir şekilde bu nefesi bir süre deneyimledikten sonra ağzınızı kapatıp nefeslerinizi burundan alıp burundan vermeye başlayabilirsiniz. Bu arada, boğazının arkasını daraltıp, bu nefesi çalışabilirsiniz.  Bazıları, bu nefese “okyanus nefesi” adını veriyor. Belki de okyanusun dalgalarının sesine benzettikleri içindir. Kim bilir?

Yine bu kısa bilgiden sonra, kendi derslerimde kullandığım nefese gelelim. “Ujjayi” nefesine alışık olduğum için, ders verirken bu nefesi kullanmaya devam ediyorum. Ancak, derslerimde tüm öğrencilerimi bu nefesi kullanmaya zorluyor muyum? Hayır. Nefes, yaşam kaynağımız… O nedenle, zorlanmaması gerektiğini düşünüyorum. Eğer öğrenciler yoga pratiğinde yeni iseler, bir yandan asanaları yapmayı çalışırken bir yandan da ujjayi nefesini uygulamaları zor olabilir. O halde neden bazı şeyleri zorla yapmaya çalışsınlar ki? Önemli olan bir rahatlama, bir genişleme ve ferahlama değil mi? İşte bu nedenle, ben öğrencilerimi nefes konusunda zorlamıyorum. Öncelikle nefeslerini burundan alıp burundan vermelerini tavsiye ediyorum. Hala birçok kişi burundan nefes veremiyor çünkü. Öğrencilerim bunu başardıktan sonra, sıra nefesleri derinleştirmeye geliyor. Derin nefesler alıp derin nefesler vermek. Nefeslerin süresini uzatmak. Bu da tamamlanınca, sıra ancak o zaman asanalar arasında akarken “ujjayi” nefesini kullanmaya geliyor. Çünkü bence önemli olan, asanaları yaparken nefes alıp vermeyi hep hatırlamak ve nefesi tutmamak.

Daha ileriki aşamalarda ise, değişik “pranayama” teknikleri uygulatmaya başlıyorum. “Kapalabhati”, “nadi shodhana” ve “bhastrika” pranayamaları gibi. Dersin başında ya da sonunda. O gün nasıl bir etki yaratmak istediysem… O etkiyi hissettirmek için kullanıyorum bu nefes tekniklerini…

Nefes? Nefessiz ne kadar yaşayabiliriz ki? O yüzden, “prana” ve “pranayama” sadece yogada değil aynı zamanda tüm hayatımızda çok gerekli iki unsur. Yogada nihai amacımız, pranayamik solumaya geçmektir. Bu tarz solumada, hem akciğerlerimizi hem de diyaframımızı kullanırız. Akciğerlerimizin tüm kapasitesini kullanarak, nefesimizi ciğerlerimizin yukarı, aşağı, orta ve yanlarına doğru yayarız.

İşte tüm bu nedenlerden dolayı, derslerimde öğrencilerimi nefeslerini kullanma şekilleri konusunda serbest bırakıyorum. Madem yoga ile genişlemeyi, rahatlamayı ve esnemeyi amaçlıyoruz o halde, nefeslerimizi alırken de içsel ve dışsal olarak açılıp genişlemeye çalışalım. Nefes alırken, dış dünyadaki enerjiyi almak ve verirken ise tüm duygu ve düşüncelerimizden kurtulmak. Ciğerlerimiz nefessiz kaldığında, evrendeki kendi benliğimizden daha yüce bir benliğe teslim olmak.  İster yoga asanaları olsun isterse pranayama olsun, yoga pratiğimizde her zaman bir genişleme, derinleşme ve açılma… Sadece böyle bir nefes, başka bir şey değil…

birisi bana denge mi dedi?

Standard

Denge, hayatımda her zaman önemli bir yer tuttu. Bir “Terazi” olarak, dengeli bir yaşam benim olmazsa olmazımdı. Peki ya dengemi hep koruyabildim mi? Ya dengemin bozulduğu zamanlar? Geçen akşam, yoga dersimi denge ve denge asanalarına adadığımda işte bunları düşünüyordum.  Denge? Nasıl bir denge? Dengemiz günden güne değişir mi? Peki bu dengeyi nasıl koruyacağız?

2009-2010 tum fotolar 696

Bahar aylarındayız hâlâ. Bir gün hava sıcacık, güneş tepede, ısıtıyor bizi. Çoraplar çıkıyor, sandaletler ve elbiseler giyiliyor. Ertesi gün, hava kapalı, yağmur yağdı yağacak. İçimiz ürperiyor eğer bir gün önceki havaya aldanıp yazlık kıyafetlerimizle çıktıysak sokağa. Böyle bir mevsimde yoga dersleri de değişken oluyor haliyle. Sıcak havada kimi zaman aktif ve hareketli yogaya kimi zaman da sakin tarzlı bir yogaya yönleniyoruz. Daha serin havalarda ise genellikle içimizi ısıtacak hareketli yogayı tercih ediyoruz. Hal böyle olunca da tıpkı baharın bir öyle bir böyle olan havası gibi yoga pratiğimiz de günden güne değişiklik gösteriyor.

O gün Ankara çok sıcaktı. Hatta ben pilates stüdyosuna giderken karşıdan vuran güneşin etkisi altında fazlasıyla gevşemiştim. Stüdyoya gider gitmez bir kahve içtim uyuşukluğumu ve uykumu açmak için. Denge çalışmak için aslında harika bir gündü.

Öğrenciler geldi. Kısa bir meditasyonla derse başladık. Denge odaklı çalışacağımız için masa pozisyonunda denge hareketleri ile başladık. Bunu “adho mukha svanasana”da (aşağı bakan köpekte) tek el ve tek bacak kaldırarak denge çalışmaları takip etti. Sonrasında ayağa kalktık ve “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısındık. Yavaş yavaş denge asanalarına yoğunlaştık. Bunlar arasında “vrksasana” (ağaç), “natarajasana” (dansçı), tek bacak üzerinde durarak “utkatasana” (sandalye), “ardha chandrasana” (yarım ay), “vasisthasana” (yan sopa/Bilge Vasistha duruşu) vardı. Dersin zirve duruşu “utthita hasta padangusthasana” (el ayağa uzatılmış duruş) varyasyonlarıydı.

Kimi zaman bloktan kimi zaman da duvardan faydalandık ama dengemizi gözlemledik. Bedenimizin sağı ve solundaki dengemizin birbirinden ne kadar farklı olabileceğini gördük. Bugün başarıyla yapabildiğimiz bir asanayı belki bir gün sonra yapamayabileceğimizi fark ettik.

Peki, o günkü dersin ana fikri neydi? Neden denge asanalarına yoğunlaşmıştık? Dengemizin günden güne değişiklik gösterebileceğini bilmek ve bunu olduğu gibi kabul etmek. İşte tüm dersin ana fikri buydu aslında. Her şeyden önemlisi, bedenimizin sağ ve sol yanındaki dengemizin de birbirinden farklı olabileceğini kabullenmekti. Belki sağ tarafımız daha dengeli belki de sol yanımız daha dengeliydi. Ya da ikisi birden dengeliydi. Ama her şeyden önemlisi, dengemizi ya da dengesizliğimizi, bir başka deyişle güçlü taraflarımızı ya da zaaflarımızı, olduğu gibi kabullenmek ve kendimizi bu şekilde sevmek. İşte tüm ders bunun üzerineydi. Tüm ders bu farkındalığı uyandırmak içindi.

Benim burcum Terazi. Hayatımda sürekli denge olmalı. Dengemi hep korumalıyım. Koruyamadığım zaman ne mi olur? Fiziksel ve duygusal açıdan yorgun düşerim ve tükenirim. Peki, bu dengeyi nasıl koruyacağım?

Öncelikle, hepimiz, hayatın “düalite”, Türkçe tabiriyle “ikisellik” ya da “zıtlıklar” üzerine kurulduğunu kabul etmeliyiz. Kadın olmadan erkeğin olmayacağını, yaz olmadan kışın olmayacağını, gece olmadan gündüzün olmayacağını, karanlık olmadan aydınlığın olmayacağını fark etmeliyiz. Daha doğrusu, bu zıt kutuplar olmadan tek başına gecenin, yazın, kadının ya da karanlığın hiçbir şey ifade etmeyeceğini kabullenmeliyiz. Her şey zıt kutbuyla bir anlam ifade ediyor. O halde, bu zıtlıkların varlığını kabul ederek hayatımızı bir dengeye oturtabiliriz. Dengeyi ancak ve ancak böyle kurabiliriz. Ne aşırı etkinlik ne aşırı dinginlik, ne aşırı et yemek ne hiç yememek, ne aşırı spor ne aşırı durağanlık, ne aşırı sevgi ne aşırı nefret… Her şeyin ılımlısı ve her şeyin dengesi… İşte hayatın düzeni…

hissi kablel vuku…

Standard

İki hafta önce Ankara’da şirin mi şirin bir pilates stüdyosunda yoga dersleri vermeye başladım. İlk dersimi akşam saatlerinde verecektim. Nasıl bir ders planlamalıydım? Sınıfa kimler gelecek, bu gelenler kaç yaşlarında ve daha önce yoga yapmışlar mıydı? Hiçbir şey bilmiyordum. O akşam derse girecek ve her şeyi o an öğrenecektim. Yani her şeye hazırlıklı olmalıydım.

2009-2010 tum fotolar 690

Kafamda bir ders planladım. Stüdyodaki ilk dersim olacağı için o gün ayaktaki asanalarla başlamayı düşünmüştüm. Bir sene önceki hatha ve vinyasa yoga eğitmenlik kursunu hatırladım. Kurs da ayaktaki duruşlarla başlamıştı. Kısa bir meditasyon ile derse başlayacak, sonrasında “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ile ayağa kalkacak ve “surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile sınıfı ısındıracaktım. Ardından “virabhadrasana I”, “virabhadrasana II” (savaşçı duruşları), “viparita virabhadrasana” (ters savaşçı), “parsvakonasana” (geniş açı duruşu), “prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) gibi duruşlarla devam edecektim. “Trikonasana” (üçgen) ve “parivritta trikonasana”yı (ters üçgen) dersin zirve duruşu olarak seçmiştim.

O akşam sadece üç kişi geldi derse. İki tanesi daha önce yoga yapmışlardı. Bir tanesi yogada daha yeniydi. Planladığım ders o akşam için uygundu. Hem derse gelen öğrencilerin yoga pratiğinin ne aşamada olduğunu görebilecek hem de birbirimizle tanışıp bir ortak nokta bulmaya çalışacaktım.

Dersin fiziksel boyutunun ötesinde her zaman yaptığım gibi yoganın felsefi boyutundan da bahsettim. Ayaktaki duruşların yararlarını anlattım ve köklenmenin öneminden ve kısaca “muladhara çakra”ya (kök çakra) da değindim. Yaşamsal içgüdülerimizden, para kazanma, hayatımızı idame ettirme, aile yaşantımız… Bunlar anlattığım şeyler arasındaydı.

Bu arada zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişim. Genellikle bir ya da bir buçuk saatlik derslere alışık olduğum için stüdyodaki dersi 45 dakika ile sınırlamak oldukça zor gelmişti bana. Dersimi zirve duruşunu yaptıktan sonra bir tane dengeleyici ve bir tane de ters poz ile sonlandırmam gerekiyordu çünkü “savasana” (derin gevşeme ve dinleme pozu) için sadece beş dakikalık zaman kalıyordu geriye.

Dengeleyici ve ters duruştan sonra, sözlü yönergelerle öğrencileri “savasana”ya (derin gevşeme ve dinleme pozu) hazırladım. “Savasana” için uygun bir müzik çalmaya başladım. Ardından tek tek öğrencilerin yanına giderek, onların daha da gevşemesini sağlamak için biraz masaj yaptım. Gözlerinin üstüne göz yastıkları yerleştirdim. Sınıfta ışık açmamıştım. Her tarafta mumlar vardı. Akşam seansı olduğu için oldukça hoş bir ortam oluşmuştu stüdyoda. Dersten öylesine zevk alıyordum ki bitmesini istemiyordum hiç.

Ancak her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi, dersin de bir sonu vardı. Yine sözlü yönergelerle öncelikle dikkati nefes alışverişlere çektim ve öğrencilerden nefeslerini derinleştirmelerini istedim. Ardından yavaş ve ufak el ve ayak hareketleriyle bedeni uyandırmalarını hatırlattım. Sonrasında yataktan yeni kalkarlarmış gibi gerinmelerini ancak tüm bunları yaparken gözlerini hep kapalı tutmalarını rica ettim. En sonunda öğrenciler bir meditasyon oturuşuna geldiler.

Öğrencilerin dikkatini o günkü hissettiklerine çekerek bitirdim. Birbirimize teşekkür ettik ve gözlerimi açtık.

Sonra çok ilginç bir şey oldu. Öğrencilerim, kendilerine enerji verip vermediğimi sordular. Benim reiki konusunda bir bilgim ya da deneyimim yok. Ancak, yoga ve meditasyonu çok severek uyguluyorum. Belki bu nedenle belki de başka bir nedenle bilmiyorum ellerimden bir enerji aldığını söyleyen birçok öğrencim oldu. O akşamki grup da onlardan birkaçıydı.

Neler olup bittiğini gerçekten de bilmiyorum. Tek yaptığım içimden geldiği gibi masaj yapmak ve belki biraz “hissi kablel vuku” ile öğrencilerin ne istediğini hissetmek. Belki de sırf bu yüzden bir enerji akışı oluyor öğrencilerim ile aramda. Zaten yoga dediğimiz şey, beden-ruh-zihin bütünlüğü değil mi? Ben de belki derslerimde öğrencilerimin hisleriyle, ruhlarıyla ve zihinleriyle bir bütünlük sağlıyor ve onların isteklerine ve ihtiyaçlarına göre cevap veriyorumdur, olamaz mı? Zaten yogadaki amacımız bir enerji akışı sağlamak, enerjiyi yükseltmek ve bu güzel enerjiyi dünyaya yaymak değil mi? Öyleyse, üzerinde fazla da kafa yormaya gerek yok bence…

sonuç alma vakti yakın…

Standard

Hayatımda birçok şey “sirsasana”yı (baş duruşunu) tanımamla başladı. Hani bazen hayatınızda bir şey olur ve hayatınız tamamen değişir ya, işte ben de tam öyle bir şeyler yaşadım baş duruşuyla tanışınca.

wpid-2013-05-18-14.15.45.jpg

Sanırım iki sene önceydi. Henüz özel bir yoga stüdyosuna gitmiyordum, üye olduğum spor tesisindeki yoga derslerine giriyordum. İki sene olmuştu yogaya başlayalı. Yoganın temel birçok asanasını deneyimliyorduk. Bunların arasında ters duruşlardan “sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu) ve “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) da vardı. Ama henüz yoga asanalarının kralı, yani “baş duruşu”, nam-ı diğer “sirsasana” ile tanışmamıştım.

Ve bir gün yoga öğretmenimiz dersin başından itibaren omuz kuşağımızı çalıştıran ve güçlendiren asanalar yaptırdı. Oldukça yorulduktan sonra, işte şimdi esas duruşa geliyoruz, şu ana kadar sadece bunun için hazırlandık dedi. Meğer o günkü esas duruş, “sirsasana”ymış. Ellerimizi birleştirip ellerimizin dış yanlarını yoga minderimize (matımıza) yerleştirdikten sonra iki ayağımızın üzerine sanki “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) yaparmış gibi yükseldik. Ayaklarımızı ellerimize doğru yaklaştırmaya başladık. Tam da artık gidecek noktamız kalmamıştı ki… İşte o an, ya ayaklarını yerden kaldırıp baş duruşuna çıkacağımız an ya da ayaklarımızı yerde tutup güvenli bir zaman dilimini deneyimleyeceğim andı. Tabi ki sağlamcı bir insan olarak, ben ikinci şıkkı seçtim. Ayaklarımı yerden kaldırıp sadece ve sadece başımın üstünde durmak… Hiç bana göre değildi. Sınıfta herkes kendi deneyimini yaşıyordu. Cesurca, bir çırpıda, korkmadan ayaklarını yerden kesen ve başının üstünde yükselen insanlar da vardı; benim gibi güvenli noktada kalmayı tercih eden de… Ne de olsa, yoga esnek bir felsefe değil miydi? Olsun varsın, herkes istediğini yapsın.

Öğretmenimiz sınıfta herkesi dolaştıktan sonra, duruşu bıraktırdı ve “sirsasana” duruşunu dengelemek için hepimizi “balasana”ya (çocuk pozisyonu) getirtti. Zaten ondan sonra da ders bitmişti.

İşte, baş duruşuyla ben böyle tanıştım. Sonraki günlerde öğretmenimiz her dersin sonunda, istersek baş duruşunu deneyebileceğimizi söylüyordu. İlk şoku atlattığım için denemekten bir zarar gelmez diye düşünüp her dersi sirsasana ile bitirmeye çalışıyordum. Bir de baktım ki, yavaş yavaş ayaklarımın ikisini de karnıma kadar çekebiliyordum ama devamı bir türlü gelmiyordu.

Bu süre zarfında hem öğretmenimizden öğrendiğim hem de internetten okuduğum kadarıyla baş duruşuna kalkmak için sadece fiziksel güç yeterli değildi. İşin içine duygular, korkular ve psikoloji de giriyordu. Benim gibi her zaman sağlamcı olan bir kişi için tahmin edersiniz ki oldukça zordu.

Bir kere bu duruşu kafaya takmıştım. Öğretmenimizin bir önerisi oldu. Her gün sabah kalkar kalkmaz daha yorulmadan yarım baş duruşu, yani ayaklarımı karnıma kadar çekip beklediğim duruş, yapmak ve 10 nefes kalmak. Sonradan alıştıkça duruşta kalmaya, kalış süremi, yani nefes sayımı, uzatmak. 15, 20, 25, 30, 40 ve derken 50. İki buçuk ayın içinde ben bu duruşta 50 nefes kalabiliyordum.

Yalnız sabah pratiğim sadece baş duruşu ile sınırlı değildi. O sıralarda kafamda çözmek istediğim bir şey vardı. Bu nedenle, “sirsasana”yı (baş duruşu), “sarvangasana” (omuz duruşu) ve “matsyasana” (balık duruşu) izliyordu. Duruşların öncesinde veya sonrasında da 10-15 dakika meditasyon. Günler böylece akıp gitti.

Tam iki buçuk ay sonra bir yoga dersindeydik. Stüdyoda aynalar vardı. Ders başlamadan baş duruşunu denemek istedim. İki ayna arasındaydım. Kendimi görebiliyordum. Birden irkildim. İnanamadım kendime. Meğer ben baş duruşuna çıkmışım, aylar içinde evimde çalışırken fark etmemişim. Meğer ayaklarımı tam olarak yükseltmişim ve orda durabiliyorum. Tam yeni yıl öncesiydi. Bunu bir yeni yıl hediyesi olarak kabul ettim ve baş duruşuyla birlikte hayatım değişti.

Eskiden tek bir noktaya sabit kalırdım, baş duruşuyla birlikte farklı açılardan bakmaya alıştım. Dünyaya tersten bakmak hiç de öyle korkunç bir şey değildi. Aksine, insanı çok mutlu eden ve tüm kaygılarını alıp götüren bir şeydi. Zihnimin sakinleştiğini hissettim, önyargılarımın kırıldığını, daha sakin bir insan olduğumu fark ettim. Daha anlayışlı, daha farklı, daha aydın, daha huzurlu…

Belki de tüm bunların olmasından korkan egomdu benim bu duruşa çıkmamı aylar boyunca engelleyen. Belki de kendisinin yenileceğini ve artık önemini yitireceğini biliyordu da onun için beni alıkoyuyordu “sirsasana”dan. Sonuçta, ruhum, bedenim ve zihnim bir bütün oldu ve bu duruşu da kabullendi. Önce bedenim alıştı tepetaklak durmaya, sonra ruhum ve zihnim alıştı. Zihnim önceleri karşı koydu, zihin için ne zordur yeni şeyleri kabul etmek. O direndi, ama baktı sonunda olmuyor, teslim oldu. Zihnim teslim olunca, zaten duruş artık hallolmuş demekti.

Bu arada çözmem gereken meselelere ne mi oldu? Bir yandan ters duruşlar, baş ve omuz duruşu, bir yandan meditasyon derken ne çözmem gerektiğini unuttum. Ya da artık önemini yitirdi. Hayatı akışına bıraktım, müdahale etmekten vazgeçtim, tıpkı “sirsasana”da teslim olduğum gibi ve olay kendiliğinden çözüldü ve düzeldi tam da benim istediğim şekilde…

O iki buçuk ay hayatımın en zor zamanlarından biriydi diyebilirim. Tabi ki sadece baş duruşundan dolayı değil, içinde bulunduğum olaylar zinciri sebebiyle… Sonuçta ne oldu? Her şey yoluna girdi. Kolay mıydı? Hayır, elbette değildi. Benim gibi aceleci bir insanın yavaşlaması ve sakinleşmesi gerekti, sabretmeyi öğrenmesi gerekti, kendini akışa bırakması gerekti, zihnini susturması gerekti, bedeni, ruhu ve zihniyle bir bütün olması gerekti. Ama sonunda değdi mi? Tabii ki değdi, tüm yaşananlara ve tüm deneyimlere, ister fiziksel olsun ister ruhsal, hepsine değdi. Eğer bugün iki yıl öncesinden farklı bir noktadaysam, farklı bir bakış açısına sahipsen ve hayatı bambaşka görebiliyorsam, hepsi iki yıl önceki baş duruşu deneyimimle oldu. Sadece denemek, deneyimlemek… Gerisini bekle ve gör; meyveleri toplayacağın zaman çok yakın…

sürekli gelişmek!

Standard

İnsan her yoga eğitmenlik programında yeni yeni bilgiler edinip kendini sürekli geliştirebilir mi? Aslında bu sadece yoga için mi geçerli? Yani hayatımız boyunca her yaşadığımız olay ya da deneyim, her okuduğumuz kitap, her izlediğimiz film ya da belgesel bize yeni yeni bilgiler katıp bizi geliştirmez mi? Geçen haftalarda İstanbul’da katıldığım yin yoga eğitmenlik programında da aynen böyle oldu.

2013-05-15 18.45.25(1)

Bu eğitmenlik programında sabahları en az iki saatlik bir yoga pratiği ile güne başlıyorduk. Birbirini ardına yaptığımız yin duruşlar içinde beşer dakika kadar hareketsiz bekleyerek kendimizi teslim etmeye çalışıyorduk. Sabahları daha bedenimiz kapalı olduğu halde bolster, meditasyon minderi ve blok gibi ekipmanlar kullanarak yaptığımız asanaların tadına doyum olmuyordu. Beden yavaş yavaş uyanıyordu sanki ve bir kere uyandı mı onu daha da uyandırmak ve açmak insana çok büyük haz veriyordu.

Bedenimizi uyandırıp keyifli bir yin yoga seansından sonra kendimizi derse hazırlamış oluyorduk. Her gün genellikle teorik anatomi bilgilerimizi tazeleyerek ya da bildiklerimize yenilerini ekleyerek ya da yoga ve bedenle ilgili videolar izleyerek devam ediyorduk.

İlk gün yin yoga üstatlarından Paul Grilley’in bir videosunu izlemeye başladık. Yin yoga eğitimine katılmadan önce hatha ve vinyasa eğitimi aldığım için hizalanma kurallarına çok sıkı bağlıydım. Öğrencilerimi bir asanaya sokmadan önce mutlaka hizalanma kurallarını hatırlatırdım ve onları uyarırdım: “Eğer hizalanma kurallarına dikkat etmezseniz sakatlanabilirsiniz. O yüzden diz mutlaka ayak bileğinin üstünde olsun.”

Yin yoga eğitimi bana bambaşka ufuklar açtı. Öncelikle yin yoga, hatha ve vinyasadan farklı olduğu için, hizalanma kurallarına fazla takılmıyorduk. Hatha ve vinyasa dersleri sürekli bir akış olduğu için öğrencileri korumak adına konmuştu bu hizalanma kuralları. Ancak, yin yogada amacımız duruşlarda sabit kalarak bedenimizin en derin ve sıkı bağ dokularına kadar esnemekti. O yüzden hizalanma kurallarına bu tarz yogada takılı kalmıyorduk.

Hayatımızda sürekli kurallara bağlı yaşıyorduk. İlk defa kurallar olmadan serbestçe bir şeyler yapabilmek beni çok mutlu etmişti. Daha rahat gevşediğimi ve esneyebildiğimi gördüm. Bunu kendi derslerimde de kullanmayı aklımın bir kenarına not ettim. Tabii ki vinyasa akışları içinde değil ama dersin sonuna doğru daha dinginleştiğimiz ve dersin son dinlenme duruşundan önce gevşemeye ağırlık verdiğimiz asanalarda…

PhotoFunia-475b0b8Paul Grilley’in videosunda ve bu yin yoga eğitiminde beni asıl etkileyen şey, her insanın beden yapısının farklı olduğu ve bu beden yapıları yüzünden bazı asanaları yapıp bazılarında zorlanacak olmamızdı. Hani hizalanmadan bahsettik ya. Mesela bir vinyasa dersinde “eka pada raja kapotasana” (güvercin) duruşu yaparken, her zaman öndeki bacak matın kısa kenarına paralel olacak. Tabii ki bu çok iyi bir kural. Ancak öğrencinin kalçasını dışa döndürme kapasitesinin çok iyi olmadığını varsayalım. Böyle bir durumda, öğrenci öndeki bacağını matın kısa kenarına paralel yapmaya çalışırken dizini sakatlayabilir. Bu durumda şunu sormamız gerek. Hizalanma kuralları her beden için veya her kişi için geçerli midir? Bu soruya ancak “hayır” şeklinde cevap verebilirim.

Grilley’in videosunu seyrederken bunları gördüm. Önümüze farklı farklı kişiler ve bedenler çıkarttı. Kişilerden biri çok geniş bir açıyla kalçasını dışa döndürürken, bir diğerinin kalçasını dışa çevirme kapasitesi çok sınırlıydı. Bir kişinin kalçasını içe çevirme kapasitesi çok iyiyken, diğerinin çok kısıtlıydı. Dolayısıyla bedenimizin sayesinde bazı asanaları çok iyi yapabildiğimizi bazılarını ise kısıtlı yapabildiğimizi gördüm.

Sonra eş olduk sınıfta. Herkes birbirinin üzerinde deneyler yaptı. Eşimizin kalçayı dışa ve içe çevirme kapasitelerine baktık. Son sınırına kadar götürdük. Deneyimledik. Herkesin bedeninin birbirinden ne kadar farklı olabileceğini fark ettik. Birimizin kalçayı dışa çevirme kapasitesi fazlaysa onun “swan/sleeping swan” (kuğu/uyuyan kuğu) duruşlarını çok iyi yapabileceğini, diğerinin kalçayı içe çevirme kapasitesi fazlaysa onun da “frog” (kurbağa) duruşunu daha iyi sergileyebileceğini gördük.

Bu deneyden sonra, sınıftaki uç noktalardaki kişileri sahneye çıkardık ve tek tek inceledik onları. Birisi kalçayı dışa çevirme kapasitesi sayesinde “padmasana”yı (lotus) çerez yermiş gibi yaparken, bir diğeri kalçayı içe çevirme kapasitesi sayesinde “frog”u çok rahat yapıyordu.

PhotoFunia-474bdd1Tüm bunları izledikten sonra, beden yapılarındaki farklılıkların sadece yin yogada değil diğer tüm yoga tarzlarında da duruşları etkileyebileceğini konuştuk. Kalçasını dışa çevirme kapasitesi az olan biri, doğal olarak “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) da zorlanacaktı.

Peki, böyle bir öğrenciye ben hatha ya da vinyasa dersimde gidip kalçanı iyice dışa çevir, arkadaki bacağını iyice arkaya doğru döndür mü diyecektim? Bu eğitimi almadan önce zorlayabilirdim. Ancak bu eğitimi aldıktan ve beden farklılıklarını gördükten sonra asla. Peki, hiç mi yaptırmayacağım bu duruşları ya da kalçasını açmasına ve esnetmesine hiç mi yardımcı olmayacağım? Tabii ki hayır. Öğrencilerinin beden farklılıklarını görüp derslerimde onlara daha da yardımcı olmaya çalışacağım. Önce sözlü yönergelerle elinden geldiğince sıkışıklık hissettiği bölgeyi açmasına ve esnetmesine yardımcı olacağım. Yardımcı ekipman kullanacağım ve gerektiğinde kendim destek olacağım ve duruşlarda onu derinleştirmeye çalışacağım.

Bu eğitimin bana katkısı ne mi oldu? Esnedim, daha çok esnedim. Sadece bedenen değil aynı zamanda ruhen ve zihnen de esnedim. Her yerde olduğu gibi, yogada da kuralların olması gerektiğini biliyorum. Özellikle de bizi ve bedenimizi korumak için. Ancak kuralların esnetilebileceğini de biliyorum. Her şey sana bağlı. Nasıl algıladığına, ufkunun ne kadar geniş olduğuna ya da olabileceğine… O yüzden bir şeylere katı katıya bağlanmak ya da takılmak niye?

siz de biriktirenlerden misiniz?

Standard

Yaz bir anda geliverdi Ankara’ya. Daha iki hafta öncesine kadar hırkalar, kazaklar ve montlar giyiyorduk. Bir hafta önce bir yoga eğitimi için İstanbul’daydım. Gitmeden önce hava durumuna baktım yanıma ne gibi kıyafetler alayım diye. Bir de ne göreyim hava aniden 23-25 derecelere çıkıyor ve benim ortalıkta doğru dürüst yazlık kıyafetim yok. Neyse, nasılsa eğitime gidiyordum. Bir iki eşofman, tayt ve üzerlerine giyebileceğim birkaç tişört beni idare ederdi.

20130511_105856

Döndüm geldim Ankara’ya bir haftalık eğitimden sonra. İstanbul’dan daha sıcak bir hava ile karşılaştım. Bir gün idare ettim elimdeki eşofman ve tişörtlerle çünkü yazlık kışlık giysi temizliği yapacak gücüm yoktu.
Ertesi gün karar verdim yazlık kışlık kıyafetlerimi derleyip toplamaya. Bir sonraki sene kullanacaklarımı kaldırmaya, bu seneden sonra giymeyi düşünmediğim ve eskidiğine inandığım kıyafetlerimi ayırmaya başladım.
Birden aklıma yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı Ashtanga yogasının bir dalı geldi. “Aparigraha”, yani biriktirmemek.
Peki, neydi bu biriktirmemek? Sadece kılık kıyafet, ayakkabı, kitap ve dergi miydi? Yoksa daha soyut şeyleri de biriktirebiliyor muydu insan? Örneğin? Duygu, kızgınlık, öfke, nefret…
Sana zarar veren duyguları içinde tutmaya devam ediyor musun? Seni üzen, sana hiç yararı olmayan ve seni olumsuz tavırlarıyla ve yaşamlarıyla olumsuz bir şekilde etkileyen insanları hala hayatının içinde mi tutuyorsun yoksa onları bir bir hayatından ayıklıyor musun?
Yazlık kışlık ayrımı yaparken bunları düşündüm. Hayatımı da tıpkı kıyafetlerimi ve ayakkabılarımı derleyip toplayabildiğim gibi düzenleyebiliyor ve ayıklayabiliyor muydum?
Öncelikle duygularımı düşündüm. Yoga hayatımın içine bu kadar girmeden önce, maalesef duygularımı biriktiriyordum. Öfkeliysem içimde tutuyordum. Sinirlendiysem birine, kırmayım diye hiçbir şey belli etmiyordum. Sonuçta ben etkileniyordum ve bir süre sinirimi ve öfkemi biriktirdikten sonra patlıyordum o kişiye. Tabii ki o an haksız duruma düşüyordum saçma sapan bir sebepten dolayı sinirlendiğim için. Hâlbuki sinirlendiğim an, öfkelendiğim an biriktirmeden tepkimi göstersem, hiçbir sorun yaşamayacaktım.
Sonra hayatımdaki kişileri düşündüm. Kimlere ihtiyacım var, kimler artık benim hayatımda fazlalık ve hayatımdan çıkmalı. Bir temizliğe ihtiyacım vardı. Önce cep telefonumdaki listeyi gözden geçirdim. Eski iş hayatımdan kalan ve bir daha asla konuşmayacağım birçok insanın telefon numarası kayıtlıydı. Hepsini tek tek sildim ve bu temizlik beni çok mutlu etti. Uzun zamandır bu kadar ferah hissetmemiştim kendimi. Derken hayatımı gözden geçirdim. Hayatımda öyle ya da böyle var olan kişileri. Kimler benim hayatımda olmalıydı, kimler hayatımın içinde olmayı ve benim ilgimi ve sevgimi hak etmiyordu. Yavaş yavaş o kişileri temizlemeye başladım. Şimdi siz bu satırları okurken, “ne kadar da kolay” diye düşünüyor olabilirsiniz. Aslında hiç de kolay değildi. Biraz sancılı bir süreçti bu ve “pat” diye hemen olmuyordu. Bu temizlik zaman alıyordu. Yavaş yavaş bağları ve bağlılıkları kesmek demekti bu süreç. Zaman içinde kişilerle arana mesafe koymak demekti. Mesafeyi koydukça, paylaştıklarınızın azalması ve birbirinizin hayatındaki öneminizi yitirmek demekti. İşte böyle yavaş yavaş oldu her şey. Bir de baktım ki, hayatımda aslında çok önemli, onlar olmadan yaşayamam diye düşündüğüm ve sevdiğime inandığım kişileri bir bir ayıklamaya başlamışım. Yakın arkadaşım diye düşündüğüm insanlardan bazılarının bile aslında “yakın arkadaşım” olmadıklarını sadece ve sadece çıkar amaçlı benimle arkadaşlık ettiklerini görmeye başlamıştım. Her şey bir anda olmadı. Zaman aldı ama o zaman acı çekmemi engelledi. O zaman benim her şeyi görmemi ve üzülmememi sağladı. Hint felsefesindeki gibi, karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bence, doğru kişiler doğru zamanlarda hayatımıza girip doğru zamanlarda da hayatımızdan çıkabilirler. Bazı insanlarla tanışmamızın ve yakınlaşmamızın bir amacı var. Onlar yoga yolunda ruhsal gelişmemize yardımcı olmak için karşımıza çıkıyorlar ve görevlerini tamamladıklarında da çıkıyorlar. Yani, tüm ilişkilerimizden bir şeyler öğreniyoruz, kendimizi geliştiriyoruz ve yoga yolunda ilerliyoruz. Bu kadar basit.
Kıyafetlerimi yerleştirirken, eskilerimi ayırırken tüm bunları düşünüyorum. Nasıl da zaman akıp geçmiş ve ben hiç anlamadan her şeyi yerli yerine yerleştirmişim.
Ana fikir mi? Biriktirmeyin. Ne kılık kıyafet, ne ayakkabı, ne gereksiz dergi, ne de sizin için anısı olan ufak tefek şişeler, şarap tıpaları, bir kâğıt parçası ya da herhangi bir şey. Ne de öfke, kızgınlık, haset… Nasıl mı biliyorum? Çünkü ben ömür boyu biriktirdim, ta ki yogayla tanışana kadar. Sadece ıvır zıvır değil, duygu da biriktirdim. Sonra duygusal patlamalar yaşadım, karşımdakileri kırdım gereksiz yere basit nedenlerle… Sadece ve sadece duygularımı biriktirip anlık tepkiler vermediğim için. Size tavsiyem mi? Biriktirmeyin. Ara ara çevrenizi gözden geçirin ve ayıklayın hem çevrenizdeki objeleri, hem olumsuz duygularınızı hem de gerçekten hayatınızda önemi kalmayan ve size zarar veren insanları…