Monthly Archives: Mart 2014

baharda tazelenmek…

Standard
Herşey geçen hafta yoga eğitmeni bir arkadaşımın Ankara dışında olacağı için benden kendi dersini vermemi istemesiyle başladı. Derse hazırlanmak için beş günüm vardı. Sanki daha önce hiç vinyasa dersi vermemişim gibi heyecanlanmıştım. Ne de olsa çok beğendiğim ve takdir ettiğim bir eğitmen arkadaşımın dersinin sorumluluğunu üstlenecektim. Derse hep aynı öğrencilerin katıldığını da biliyordum çünkü aynı saatlerde benim de çocuklarla dersim vardı. Biraz da o yüzden heyecanlıydım. Ya derse sürekli katılan öğrenciler benim tarzımı beğenmezlerse? Ya hazırladığım ders onlara hafif gelirse? Ya, ya ve ya… Geçen hafta işte böyle bir ruh hali içindeydim!
2009-2010 tum fotolar 676
Dersten bir gün öncesine kadar stüdyoya her gittiğimde eğitmen arkadaşla karşılaştık. İlk gün, zirve duruşu “hanumanasana” (maymun duruşu) olan bir vinyasa ders planladım. İkinci gün fikrim değişti. Dersin zirve duruşu “dhanurasana” (yay duruşu) ya da “parsva dhanurasana” (yan yay duruşu) olabilir diye düşünmüştüm.
Derse iki gün kala yine karar değiştirmiştim çünkü dersten bir gün önce bahar ekinoksunu (gün gece eşitliği) yaşayacağımızı farketmiştim. O an kesin kararımı vermiştim. Dersin teması, “bahara merhaba” olacaktı ve derste bahar yorgunluğunu dindirmeye odaklanacaktım. Baharla birlikte bedenimizde artan “kapha dosha”yı dengelemek için yoga yapacaktık. Ayurveda’ya (Hint yaşam bilimi) göre, beden tiplerine “dosha” adını verir ve “dosha”ları üçe ayırır: “Vata”, “pitta” ve “kapha.” Kiminin bedeninde “vata dosha” hakimken, kimininkinde “pitta dosha” ya da “kapha dosha” hakimdir. Bazı bedenlerde iki dosha birden baskın olabilir. Kimi zaman da bir bedende üç doshanın etkisini de görmek mümkündür.
Ayrıca mevsimden mevsime “dosha”lardan biri diğerlerinden daha baskın olup bizlerde fiziksel ve ruhsal değişikliklere neden olabilir. Kış ayları, soğuk, kuru, kasvetli ve uzun olduğu için bedenimizdeki vata oranının yükselmesi gayet doğal karşılanıyor. Buna karşılık, ilkbahar ile birlikte uzayan günler, açan çiçekler, ısınan hava bedenimizdeki “kapha” doshayı artıyor. Kapha bedenimizdeki toprak ve su elementleri dengeleyen bir “dosha”. “Kapha dosha”, eklemlerimizi esnetmemize; sinüslerimizi, akciğer ve midemizi korumak için mukus sağlamamıza ve bedenimizdeki kasların miktarı ve gücünü ayarlamaya da yardımcı olur.
Kapha dosha dengede olduğunda, kendimizi güçlü ve sağlam hissederiz. Bu doshanın dengesi bozulduğunda, yorgun, depresif ve uykucu olabiliriz.
Dolayısıyla, bahar geldiğinde bedenimizdeki “kapha”yı dengelemek önemlidir. Yoksa, mevsimsel alerjilerle ve ciddi soğuk algınlıklarıyla boğuşmak zorunda kalabiliriz. (Daha ayrıntılı bilgi için https://burcuyircali.wordpress.com/2014/03/20/hosgeldin-bahar/ linkini tıklayabilirsiniz).
O gün geldi çattı. İnanır mısınız o sabah bir türlü yataktan kalkamadım. Sanki bu yazıyı ben yazmamışım gibi, yüzümde ve boynumda alerji başladı ve bir türlü geçiremediğim için ilaç kullanmak zorunda kaldım. İlaç da uyku veriyordu. Haliyle yataktan kalkmak istemiyordum. Saate baktığımda, biraz daha yatakta yatmaya devam edersem derse geç kalacağımı farkettim. Yataktan fırladım, bir meyve atıştırdım ve yola koyuldum. Neyse ki stüdyoya dersten yirmi dakika önce varmıştım.
Mat’ımı (yoga minderi) yerleştirdim, müziği ayarladım ve beklemeye başladım. O günkü dersin bir önemi daha vardı. Çocuklarla büyüklere bir arada ders yaptıracaktım. Yani öyle bir vinyasa dersi olmalıydı ki hem çocuklar hem de büyükler zevk almalıydı. Üç yetişkin ve iki çocukla derse başladık. Başlangıç meditasyonunu takiben “kapalabhati pranayama” (kafatası parlatan nefes) tekniği ile derse devam ettik. Amacım, bedenlerdeki ateş enerjisini harekete geçirmek ve yorgun hissetmemize sebep olan “kapha dosha”yı dengelemekti. Bu nefes tekniğini çalışırken, 13 yaşındaki iki öğrencim gülmeye başladılar. Onlar gülünce, anneleri ve babaları da gülmeye başladı. Sizce ben durabilir miyim? Ben de gülmeye başladım. Neyse ki gülme krizini çabuk atlattık ve vinyasa akışlarına başladık.
Nefes çalışmasının ardından karın kaslarını güçlendirmek için birkaç asana yaptık. “Surya namaskara” (güneşe selam) serileri ve aralarına serpiştirilen ayaktaki asanalarla devam ettik. “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “trikonasana” (üçgen), “anjaneyasana” (alçak hamle), “ashva sanchalayasana” (yüksek hamle), “parivrtta trikonasana” (dönmüş üçgen), “ardha chandrasana” (yarım ay), “bakasana” (karga), “parsvakonasana” (yan açı), “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrı öne eğilme), “utkatasana” (sandalye), “parsva utkatasana” (dönmüş sandalye), “malasana” (dua tespihi/çelenk), “malasana”da burgu, “uttanasana”da (ayakta öne eğilme) burgu…
Tekrar yere oturduk ve “navasana” (sandal) varyasyonlarıyla karın çalıştırmaya devam ettik. Sırt üstü yere uzandık ve karın kaslarını çalıştırdık. Tekrar ayağa kalktık ve “surya namaskara” serileriyle bedeni biraz daha ısıttık. Göğüs kafesini esnetmek için “camatkarasana” (vahşi şey) serileri yaptık.
Zirve duruşlu bir ders planlamamıştım. Amacım, “kapha dosha”yı dengelemek için akışlı bir yoga dersiydi. Bu akışlar arasına denge duruşları, burgular, arkaya eğilmeler ve ters duruşlar ekleyecektim. Bedenleri arkaya eğilmeye ısındırmak için “surya namaskara” serilerinde “tadasana” duruşunda (dağ duruşu) hafif geriye doğru eğildik. Böylece göğüs kafesi de esnemişti.
Dersin sonuna doğru, sınıfın arkaya eğilme ve ters duruşa hazır olduğunu düşündüm. “Adho mukha svanasana”dan (aşağı bakan köpek) öne zıplayıp dizlerin üzerine oturduk. Sırada “ustrasana” (deve duruşu) vardı. Yine de bedeni tam ısıtmak için önce sadece sağ kolu geriye attık, sonra da sol kolu. Üçüncü denemede tam deve duruşu yaptık. Böylece arkaya eğilerek, hem göğüs kafesini açmış hem de uyuşukluktan kurtulmuş ve daha coşkulu hale gelmiştik.
Ve sıra ters duruşa gelmişti. Katılımcılara seçenek vermeyi daha uygun gördüm. Tek bir duruş yapmalarını isteseydim, yapamayanlar çıkabilirdi. Birkaç seçenek verince herkes kendine uygun asanayı tercih edip yapabilirdi. Seçenekler, “sirsasana” (baş duruşu), “sarvangasana” (omuz duruşu), “pincha mayurasana” (tavuskuşu duruşu) ve “adho mukha vrksasana”ydı (kol duruşu). Öğrencilerden ikisi “sirsasana” üçü de “adho mukha vrksasana” tercih etti.
Herkesi “balasana”da (çocuk pozisyonu) dinlendirdikten ve bedenleri dengeledikten sonra, biraz gevşemek için dersi “yin” hale getirdim. “Half butterfly” (yarım kelebek) duruşunda uzun duran bacağı biraz yana doğru açarak öne katlandık. “Dragonfly” (helikopter böceği) duruşunda önce öne eğildik, daha sonra da yanlara burgu yaptık. Tüm bu dinginleştirici duruşların ardından sırt üstü yattık. “Twisted roots” (dönmüş kökler) burgusundan sonra “ananda balasana” (mutlu bebek duruşu) ile kuyruksokumunu iyice yere değdirerek omurgayı rahatlattık. En son “bananasana” (muz esnetmesi) ile bedeni iyice gevşettik ve “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) geçtik. Sınıf derin gevşemedeyken katılımcılara masaj yaptım. Her hafta çocuklarla dersimde onlara masaj yapıyordum ve ebeveynleri de “çocuklar çok şanslı. Bir gün biz de mi sizin derse katılsak?” diyordu. Herkes “savasana”da dinlenirken aklıma bu cümleler geldi. Fırsat bu fırsattı. O gün annelere masaj yaptım.
Artık dersi bitirmek üzereydim. Herkesi “savasana”dan kaldırdım ve bağdaşta oturduk. “Bugün baharı karşılamak için yoga yaptık. Bahar yorgunluğunu atmak, içimizdeki ateş ve hava elementini harekete geçirmek için çalıştık. Hoşgeldin bahar. Her günümüzün bahar günü kadar güzel ve keyifli olması dileğiyle…” diyerek dersi sonlandırdım.
Ders bittiğinde kendimi gayet iyi hissediyordum. Bol akışlı, hareketli, ateş ve hava elementli, keyifli bir ders yapmıştık. Ders öncesi ruh halimden eser yoktu. Heyecanım yatışmıştı. Aslında ders başlar başlamaz geçmişti heyecanım.
Peki bu deneyim bana ne kattı? Bir buçuk yıldır ders verdiğim halde hala heyecanlanabildiğimi farkettim. Bu iyiye işaretti. Heyecan olmazsa kendimi geliştiremezdim. Heyecan, beni öğrenmeye ve kendimi geliştirmeye teşvik ediyordu. Çocuklu ve ebeveynli dersin eğlenceli ve keyifli olabileceğini gördüm. Ebeveynler ve çocuklar da benim gibi mi düşünüyor? İnanın bilmiyorum ama arada sırada birlikte yoga yapmak ve yeni deneyimleri birlikte paylaşmak ebeveyn-çocuk ilişkisi için faydalı olabileceğini düşünüyorum.
Baharın ilk günü… Baharın ilk dersi… Yenilenmek, tazelenmek, hareketlenmek ve coşmak… Dersin sonunda hissettiklerim bunlardı işte…

 

Reklamlar

savaşçı ruhu gerek!

Standard

burcuyircali

Yogaya gönül vermiş herkes bilir. En temel duruşlardan biridir “virabhadrasana” (savaşçı) asanaları… Her yoga dersinin olmazsa olmazıdır. Ya dersin başında bedeni ısıtırken kullanılır ya da bazı derslerde zirve duruşu bile olabilir “virabhadrasana”. Peki, neden “savaşçı”? Yoga gibi barışçıl bir felsefede, bir asananın adı neden “savaşçı?”

2009-2010 tum fotolar 726

Yoga inanışına göre, eski zamanlarda Daksha adında bir kral yaşarmış. Bu kralın Sati ya da Shakti adında bir kızı varmış ve bu kız Shiva adında biriyle evlenmiş. Kral Daksha damadı Shiva’dan pek hoşlanmazmış.

Sevgili Kral, damadına karşı olan duygularını göstermek için bir parti düzenlemeye karar vermiş. Bu partiye damadı Shiva dışında herkesi çağırmış. Sati, babasının evliliğini onaylamamasına çok üzülmüş ama yine de partiye kendi kendine gitmeye karar vermiş.

Davette Sati’nin babasıyla tartışması davetlileri çok eğlendirmiş. Hâlbuki Sati çok üzülmüş ve kendini aşağılanmış hissetmiş. Babası ona sataşmaya devam edince de Sati susmuş ve kendini toplamaya çalışmış. Sonra babasına dönmüş ve demiş ki: “Bu bedeni sen bana…

View original post 559 kelime daha

hoşgeldin bahar!

Standard

Uzun, kasvetli, kuru ve soğuk kış ayları geride kalmak üzere… Kuzey yarımküre yepyeni bir bahara merhaba demeye hazırlanıyor. Baharla birlikte bedenimizde, spor aktivitelerimizde ve yoga pratiğimizde değişiklikler olması kaçınılmaz. Bahar aylarında kendimizi daha yorgun, daha ağır ve sanki kilolarca yük taşımış gibi hissedebiliriz ve bu yorgunlukla nasıl başa çıkacağımızı da bilmiyor olabiliriz. Aslında sebep de çözüm de çok basit. İlkbahar geldiği zaman, Ayurveda’ya (Hint tıp bilimi) göre bedenimizdeki “kapha dosha” artıyor. Bu  nedenle kendimizi daha ağır ve yorgun hissediyoruz ve kolumuzu bile kıpırdatmak bize zor geliyor. Peki bahar aylarında ne tarz bir yoga yapmalıyız?

2009-2010 tum fotolar 672

Yoga tarzına geçmeden önce, bedenimizdeki dosha tiplerini hatırlamakta fayda var diye düşünüyorum. Ayurveda, beden tiplerine “dosha” adını verir ve “dosha”ları üçe ayırır: “Vata”, “pitta” ve “kapha.” Kiminin bedeninde “vata dosha” hakimken, kimininkinde “pitta dosha” ya da “kapha dosha” hakimdir. Bazı bedenlerde iki dosha birden baskın olabilir. Kimi zaman da bir bedende üç doshanın etkisini de görmek mümkündür.
Ayrıca mevsimden mevsime “dosha”lardan biri diğerlerinden daha baskın olup bizlerde fiziksel ve ruhsal değişikliklere neden olabilir. Kış ayları, soğuk, kuru, kasvetli ve uzun olduğu için bedenimizdeki vata oranının yükselmesi gayet doğal karşılanıyor. Buna karşılık, ilkbahar ile birlikte uzayan günler, açan çiçekler, ısınan hava bedenimizdeki “kapha” doshayı artıyor. Kapha bedenimizdeki toprak ve su elementleri dengeleyen bir “dosha”. “Kapha dosha”, eklemlerimizi esnetmemize; sinüslerimizi, akciğer ve midemizi korumak için mukus sağlamamıza ve bedenimizdeki kasların miktarı ve gücünü ayarlamaya da yardımcı olur.
Kapha dosha dengede olduğunda, kendimizi güçlü ve sağlam hissederiz. Bu doshanın dengesi bozulduğunda, yorgun, depresif ve uykucu olabiliriz.
Dolayısıyla, bahar geldiğinde bedenimizdeki “kapha”yı dengelemek önemlidir. Yoksa, mevsimsel alerjilerle ve ciddi soğuk algınlıklarıyla boğuşmak zorunda kalabiliriz.
Tüm bunlar dikkate alındığında, akışlı yoga dersleri, hem uyuşmuş ve ağırlaşmış bedenimizi uyandırmamız ve canlandırmamız hem de kendimizi daha dinamik hissetmemiz için ilkbahar aylarında yapılmasını önerebileceğim derslerdir. Özellikle vinyasa ve hatha dersleri, “surya namaskara” (güneşe selam serileri), ayaktaki asanalar, arkaya eğilmeler, ters duruşlar, kol denge duruşları ve burgular bu mevsimin olmazsa olmazlarındandır. “Matsyasana” (balık), “salabhasana” (çekirge), “navasana” (sandal), “dhanurasana” (yay), “simhasana” (aslan), “ustrasana” (deve), “sirsasana” (baş duruşu), “sarvangasana” (omuz duruşu), “pincha mayurasana” (tavuskuşu) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) göğüs kafesimizi ve tıkanıklıkları açar, boğazı esnetir ve sinüsleri temizler.
Güneşe selam serilerini takiben, “garudasana” (kartal duruşu), “prasaritta padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) serileri, “sirsasana” (baş duruşu), “bakasana” (karga), “chaturanga dandasana-bakasana” (alçak şınav-karga) akışı, “bakasana”dan (karga) “adho mukha vrksasana”ya (kol duruşu) çıkmak, “salamba sarvangasana-halasana-karnapidasana-salamba sarvangasana-setu bandhasana” (omuz duruşu-saban duruşu-kulak basıncı duruşu-omuz duruşu-yarım köprü) tarzında bir akış, bedenimizdeki “kapha dosha”yı dengeleyecek ve daha güçlü ve enerjik hissetmemizi sağlayacaktır.

2009-2010 tum fotolar 675

Bu tarz akışları takiben, yerde karın güçlendirici asanalar ve burgular yapmak, dersin başında ya da sonunda “kapalabhati” (kafatası parlatan) ve/veya “bhastrika” (ateş) nefesi ya da “agni sara” (sözlük anlamı: ateşi yelpazelemek) nefesi çalışmak ve “uddiyana bandha”yı (karın kilidi) dersin her anında kullanmak da ilkbaharda bedenimizi uyandıracak çalışmalardır.
Ayrıca, soğuk kış ayları boyunca, daha yağlı ve protein ağırlıklı beslendiğimiz ve kafeine, alkole ve şekere yüklendiğimiz için karaciğer ve safra kesesine fazla yük binmekte. Karaciğer ve safra kesesini rahatlatmak için, yogada bacak içlerine, kasıklara ve bacakların dışına odaklanmak gerekir. Yin yogaya ağırlık vererek bu bölgelerden geçtiğine inanılan karaciğer ve safra kesesi meridyenlerini rahatlatıp bu organlarımızı da temizleyip onları tekrar canlandırabiliriz. Bu asanalara örnek olarak “swan” (kuğu), “sleeping swan” (uyuyan kuğu), “dragonfly” (helikopter böceği), “frog” (kurbağa), “shoelace”i (ayakkabı bağı) verebiliriz. Hatha yoga duruşlarından “garudasana” (kartal), “prasaritta padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) ve “gomukhasana” (inek başı duruşu) da karaciğer ve safra kesesi için faydalı olan asanalardır.
Sonuç olarak, ilkbahar gecelerle gündüzlerin eşitlendiği, bu eşitlikten sonra günlerin uzamaya ve gecelerin kısalmaya başladığı bir mevsim. Dolayısıyla, her zamanki gibi denge çok önemli. Biz de bedenimizde artan “kapha dosha”yı dengelemek ve değişen mevsime ayak uydurmak için yoga çalışmalarımızı tekrar gözden geçiriyoruz. Bu doshanın üzerimizde yarattığı ağırlığı, bitkinliği, yorgunluğu ve uyuşukluğu atarak, canlanmak ve hareketlenmek istiyoruz. Bunun için vinyasa yogayı yani akışları tercih ediyoruz.
Kim ne derse desin? İsterse ilkbahar bizi ağırlaştıran, mayıştıran, uyuşturan ve yorgun hissettiren bir mevsim olsun, ben kendi adıma, doğa uyandıkça, çiçekler açtıkça, ağaçlar yeşerdikçe, güneş yüzünü daha çok gösterdikçe, günler uzadıkça, kuşlar kuzey yarımküreye döndükçe daha mutlu oluyorum ve bu mutluluk benim tüm ağırlığımı ve uyuşukluğumu silip süpürüyor. Doğan her yeni güneşle, ruhum da bedenim de zihnim de aydınlanıyor, ışıldıyor.
Yoga… Vinyasa,  hatha, yin veya diğer tarzlarda yoga… Ne olursa olsun, hangi mevsim olursa olsun, yeter ki canınız yoga yapmak istesin. Tarzı önemli değil. Bu tamamen sizin tercihiniz ve seçiminiz… Yeter ki bedeninizi, ruhunuzu ve zihninizi uyandırın ve mevsimlerle birlikte değişen beden, ruh ve zihin hallerinizle uyum gösterin ve onların isteklerine cevap verin.

daha çok çalışmak…

Standard

Nefes al “navasana” (sandal duruşu), nefes ver “halasana” (saban duruşu)… Nefes al “malasana” (çelenk/dua tespihi duruşu) nefes ver “uttanasana” (ayakta öne eğilme) ve nefes al “tadasana” (dağ duruşu)… Bir vinyasa akışı… Nereden mi geldi aklıma? İki hafta önce katıldığım bir workshop’tan.

2013-05-18 14.18.39

İki hafta önce yaşadığım şehre yabancı bir yoga eğitmeni geldi. İki günlük bir workshop için. Sabahları iki buçuk saatlik bir vinyasa akışı yaptık. İlk gün öğleden sonra üç buçuk saatlik bir restoratif yoga çalışması, ikinci gün öğleden sonra ise arkaya eğilme ve ters duruş odaklı bir akış dersi vardı.
Daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Yoga eğitmeni olup da ders vermeye başladığınız zaman başka eğitmenlerin dersine girmeye fırsat bulamıyorsunuz diye. Uzun zamandır herhangi bir eğitmenin dersine ve herhangi bir eğitime katılamadığım için bu workshop benim için bulunmaz bir fırsattı.
İlk günkü çalışmaya yoga ve pilates eğitmeni bir arkadaşımla birlikte katıldık. “Mat”lerimizi (yoga minderleri) yan yana yerleştirdik ve heyecanla beklemeye başladık. Eğitmen derse kısa bir meditasyon ile başladı. Meditasyonun ardından bağdaşta oturduk ve ellerimizi kenetleyip kollarımızı kulaklarımızın yanında yukarı uzattık. Kolları kulakların iki yanında tutarak boynumuzu yukarı ve aşağı hareket ettirdik. Kolları aynı pozisyonda tutarak sağa ve sola burgu yaptık. Kolları başın arkasına alıp sağdan sola ve soldan sağa daireler çizdik. “Şimdiye kadar iyi gidiyoruz. Bu vinyasa bizi fazla zorlamayacak gibi…” Dersin başında aynen böyle düşünüyorduk. Bilmiyorduk ki bu henüz ısınmaydı ve asıl “vinyasa” birazdan başlayacaktı.
“Marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile bedeni biraz hareketlendirdik ve ardından “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle) duruşuna geçtik. Burada arkadaki dizi yere indirdik ve elleri kenetleyip kolları kulakların yanından yukarı doğru uzattık. Bağdaşta yaptıklarımızın aynısını bu sefer yüksek hamle duruşunda beklerken yaptık. Hatta kollarla başın arkasında daireler çizerken öndeki bükülü dizi de biraz öne ve arkaya oynatıyorduk. Tıpkı dans eder gibi. O arada workshop öncesi diğer yoga eğitmeni arkadaşlarla konuştuklarımızı hatırladım. “Yabancı eğitmen eskiden bir dansçıydı.” O günkü vinyasa akışı da dans eder gibiydi. Bir asanadan bir asanaya dans eder gibi akıyorduk. Değişik bir deneyimdi. Bir o kadar da keyifli. Güzel bir müzik eşliğinde “yoga dansı”… Daha ne isteyebilirdim ki?
“Surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle devam ediyorduk. Her seferinde serilerin arasına yeni yeni asanalar ekleniyor ve akış uzadıkça uzuyordu. Hangi asanadan başlamıştık hangi asanada bitirmiştik? Sağ taraf bitmiş miydi sol tarafa hala geçmemiş miydik? Kaybolmuştum. “Kaybolduysam ne olmuş. Müzikle birlikte asanalar arası akmıyor muyum? Keyfim yerinde.”
“Prasarita padottanasana”dan (bacaklar açık öne eğilme) “vrksasana”ya (ağaç), ağaç duruşundan “garudasana” (kartal) ve kartal duruşundan “parsva bakasana”ya (yan karga) geçtiğimizi söylesem ne düşünürdünüz? Ardından yere oturarak “parivrtta janu sirsasana”ya (dönmüş baş dize), dönmüş baş dize duruşundan kalçayı bükülü ayağın önüne kaydırarak daha derin bir öne eğilmeye, buradan tekrar “parivrtta janu sirsasana”ya, dönmüş baş dize duruşundan “eka pada raja kapotasana”ya (güvercin) ve en son “adho mukha svanasana”ya (aşağı bakan köpek) geçtik.
Birden kendimizi yerde birden kendimizi ayakta bulabiliyorduk. “Navasana”dan “halasana”ya, “halasana”dan “malasana”ya, “malasana”dan “uttanasana”ya ve oradan da “tadasana”ya geçiş gibi. Ya da aynı seri içinde “malasana”dan “bakasana”ya kalktığımız da oluyordu.
Bir başka akışta “halasana”dan bir bacağı diğerinin arkasında bükerek doğrudan “virabhadrasana III”ya (üçüncü savaşçı) kalkmak da bizim için süpriz olmuyordu. “Virabhadrasana III”den “virabhadrasana II”ye (ikinci savaşçı) iniş, ikinci savaşçıdan “parsvakonasana” (yan açı), yan açı duruşundan “trikonasana” (üçgen) gibi klasik vinyasa akışları da yok değildi.
Bir akışta “phalakasana”dan (sopa) “vasisthasana”ya (yan sopa/Bilge Vasistha Duruşu), bir diğer akışta sopa duruşundan “vasisthasana”nın üstteki ayağın tutulduğu varyasyona, bir sonrakinde “phalakasana”dan “ardha chandrasana”ya (yarım ay duruşu) geçiş…
İnanın iki buçuk saat saat nasıl aktı geçti anlamadım. Dersin sonunda duvarda “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) denedik. Ben uzun zamandır kol duruşuna ve “pincha mayurasana”ya (tavuskuşu duruşu) çalışmaktayım. Bu konuda ayrıntılı bir yazı yazacağım. Sanırım iki buçuk saat boyunca bedenim iyice ısınmıştı. İlk denememde bir ayağım duvara ulaştı. Arkadaşım yardım etti ve diğer ayağımı da duvara çektim. Kollarımın üstündeydim. Daha ne isterdim ki?
İlk günkü vinyasa dersi bitmişti. Öğleden sonra “bolster”, “kemer”, “blok” ve “battaniye” gibi yardımcı ekipmanlar kullanarak restoratif yoga çalışması yaptık. Eşli birkaç asana da deneyimledik. Sabahki dersin ardından iyi gelmişti. Bolster’ın üzerinde uzanmak, öne eğilmek, burguya girmek bana çok iyi gelmişti.
Akşama arkadaşlarımla programım vardı. İlk gün çok yorulmuştum. İkinci günün daha yorucu olacağını düşünüyordum. O nedenle programı iptal ettim. Eve gidip dinlendim ve erken yattım.
Ertesi sabah dinlenmiş kalktım. Güzel bir kahvaltının ardından vinyasa dersi için hazırdım. İkinci günkü workshopa öğrencilerimden biriyle katıldık. Ders yerde bağdaşta oturarak başladı. Ancak sabahki ders burgulara ve kolları kenetleyip derin burgulara girmeye yönelmişti. Hepimiz önce eğilip bükülmeye ve ardından kollarımızı kenetlemeye alışmıştık. Eğitmen öyle yapmamızı istemedi. Her asanada göğüs kafesinin açıklığını korumaya, öncelikle bir eli kalçanın arkasına almaya ve yerleştirmeye ardından bedeni öne eğmeden diğer kolu dolayıp iki elin birbirini yakalamasını istedi bizden. İnanın zordu. Bedeni sağa ve sola döndürmek ve burmak… Göbek deliğinden dönmek… Bedenin taa içinden dönmek… O hissi yakalamak… Ellerin kavuşması en son aşamaydı… Zaten içerden dönmeye çalıştığında beden öylesine açılıyordu ki anlatmam mümkün değil. Omurganın dönüşü…
O sabahki diğer ilginç deneyimlerden biri de “eka pada raja kapotasana”da arka ayağı yakalamaktı ama her zamanki gibi sağ bacak arkadaysa sağ el ile yakalamak değil, sol el ile yakalamak. Böyle yaptığımızda bel omurlarını fazla sıkıştırmıyorduk. Yeni eğitmenler, yeni bilgiler ve yeni teknikler…
Eğitmenin öğleden sonraki derste teknik göstereceğini, biraz teori anlattıktan sonra asanaları deneyimleyeceğimizi düşünüyordum. Yanılmışım. İkinci gün öğleden sonra ve workshopun son dersi… Beden yorulmuş. Hareket etsem mi etmesem mi diye düşünüp duruyor. Öğle yemeği yemiş, rehavet çökmüş… Bu beden nasıl yoga yapacak diye düşünürken, öğleden sonraki dersin arkaya eğilme ve ters duruşlar odaklı bir vinyasa dersi olduğunu öğrendim. Üzülsem mi sevinsem mi bilemedim. Ders yine bağdaşta benzer asanalar ile başladı. Yavaş yavaş arkaya eğilmelere başladık. Göğüs kafesini açmaya, bel omurlarını sıkıştırmamaya çalıştık. “Setu bandhasana” (yarım köprü) yaparken göğüs kafesini başa doğru uzatmayı amaçladık. Sıra “urdhva dhanurasana”ya (köprü) geldi. Bu asanayı yaparken kolların yanlara doğru açılmamasına, kolları başın yanında tutmaya özen gösterdik. Bunu başardıktan sonra başın tepesini yere koyduk ve köprüye kalkmayı denedik.
Sıra benim en zorlandığım ama yapmaktan da bir o kadar zevk aldığım duruşlara gelmişti: Ters duruşlar… “Sirsasana” (baş duruşu) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) deneyecektik. “Sirsasana”yı farklı bir şekilde yapacaktık. Elleri kenetleyip başın tepesini yere arkasını da avuç içine yerleştirip baş duruşuna kalkmaya alışıktım. Eğitmen, o gün farklı bir yöntem öğretti. Yine elleri kenetliyorduk ama bu sefer başı avuç içine yerleştirmiyorduk. Eller tamamen kenetliydi ve başın tam tepesi yere geliyordu. Başın arkası avuç içine dayandırılmıyordu. Eğitmen, bu duruşun biraz farklı olduğunu ve bu nedenle duvar kenarında denememizi tavsiye etti. Ne demek istediğini duruşa girince anladım. Bu duruşta, sadece başımın tepesi yere değiyordu ve dayandığım zemin iyice azalmıştı. Eskiden beri yaptığım baş duruşunda, dayandığım zemin fazlaydı. Başımın tepisini dayıyordum yere, başımın arkası avuçlarımın arasında. Ooooh, gel keyfim gel. Yayıldıkça yayılmışım yere… Peki ya bu duruşta? Hani yoga üstadları sadece başlarının üstünde duruyorlar ya… Aynen onun gibi bir histi..
Dersin sonu, enerjinin sonu ve sırada “kol duruşu”… Zıplamadan, hoplamadan, “pat küt” gibi sesler çıkartmadan, yumuşak ve rahat, belini çukurlaştırmadan, omurganı düz bir şekilde tutarak kol duruşu… Ayağımın biri duvara değiyor ancak ötekini çekemiyorum. Deniyorum yavaş yavaş, “pat küt” yapmadan, sakin ve yumuşak… Olmuyor. Bir tek omurgamı düz tutmayı beceriyorum. Belim çukurlaşmıyor. Belimi çukurlaştırmayım derken kol duruşu benden uzaklaşıyor. Nasıl olacak bu iş bilmiyorum. Daha çok çalışacağım, daha çok çalışacağım ve daha çok çalışacağım. “Kol duruşu” ayrı bir yazı konusu…
Ve ikinci gün, uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ve meditasyon ile bitiyor. Yoruldum ama keyfime diyecek yok. Eve yorgun argın geliyorum. Bacaklarımın arkası, belim ve kuyruksokumum, kollarım ağrıyor. Güzel bir ağrı, çok iyi çalışmışlar. Demek ki ne zamandır bu şekilde bir yoga dersine katılmamışlar. Bedenim mutlu. Zihnim mutlu, Ruhum mutlu. Ben tabii ki mutlu.
Bu workshop’un bana kazandırdıkları mı? Akış dersi yaparken biraz müziğin ritmine bırakmak ve dans eder gibi bir asanadan bir asanaya akmak… Hayalgücünü kullanmak ve yeni dersler yaratmak… Daha çok çalışmak, daha çok çalışmak ve daha çok çalışmak…

ben bir Lilith’im!

Standard

İşte yine özel günlerden biri… Hani 14 Şubat 2013’de sevgililer günü yazımda da belirtmiştim. Sevgimizi ve ilgimizi sadece bir gün göstermek niye? Aslında her gün özel… Her gün göstermeliyiz sevgimizi ve ilgimizi diye… (Bu konudaki yazımı https://burcuyircali.wordpress.com/2013/02/17/hergun-sevgi/ linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Yine özel bir gün… 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlanıyor tüm dünyada… Ben de bir kadınım. Kadınlar gününü es geçmek olmaz… Bir şeyler karalayacağız bu konuda…

2014-02-07 19.15.09

Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yoga da buradan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Amacımız eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Görüldüğü gibi, yoga, özellikle hatha ve kundalini yoga denildiğinde, eril ve dişil enerjiden bahsetmemek olmaz. Aslında, dişil enerji insanlığın varoluşundan bu yana birçok toplumun önem verdiği bir enerji. Ancak belirli çağlarda hor görülmüş ve bir o kadar da bastırılıp yok edilmeye çalışılmış. Orta Çağ Avrupası’nda kadınlara cadı damgası vurulması buna sadece bir örnek olabilir. Buna rağmen, verimli toprağın, birçok toplumda toprak ana diye nitelendirilmesi bir tesadüf olmasa gerek. Ya da Anadolu topraklarında birçok medeniyetin bereket tanrılarının esasında tanrıça olmaları ve bereket göstergesi olarak da kalçalarının ve göğüslerinin vurgulanması…

Çağlar boyunca, kadınlar bir yandan yaşamın olmazsa olmaz kaynağı bir yandan da tehlikeli, ayartıcı, acımasız ve yıkıcı olarak nitelendirilmiştir. Tanrıçalar ise doğurgan, üretken ve verimlidir. Bitkilerin ve hayvanların koruyucusudur. Üretkenliğin, verimliliğin, evliliğin, doğurganlığın ve analığın sembolü olmuşlardır.

“Savaşçı Kadınlar: Amazonlar” kitabına göre, Eski Çağ konargöçerleri, ataerkil aile yapılarının aksine; kadın, erkek ve çocukların birlikte çalıştığı eşitlikçi (egalitaryan) bir toplum oluşturmuşlardı. O dönemlerde, kadın-erkek omuz omuza hatta aynı işlerde çalışmışlardı. Kadınlar, her işten anlamak üzere yetiştiriliyordu çünkü erkeklerin olmadığı zamanlarda her işe onlar koşturacaklardı. Kızlar, evlendikleri zaman aile servetinden eşit pay alırlardı. Günümüz göçebe toplumlarında, 6-9 yaş arası kız ve erkek çocukları, şenlikler sırasında meşakkatli at yarışlarında eşit taraf olarak yarışırlar. Yurtlardan oluşan köylerin (aul) yönetiminde kadınlar belirgin şekilde etkindirler.

Grek, Pers ve Romalılara ait pek çok rivayete göre, bir kağan öldükten sonra yeni kağan seçilene kadar, ölen kağanın dul eşi toplumu yönetir. Avrasya’da yürütülen birçok kazıda, ana soyluluk izlerine rastlanmıştır. “Ana soyluluk”, aile soy ağacının anne tarafından ilerletilmesidir. Yani anneden büyükanneye ve büyük büyükanneye… Eski Avrasya toplumlarında, beşik sallayan eller, günü geldiğinde kılıç kuşanıp cenk etmişlerdi.

Herodot’a göre, ünlü tarihçinin yaşadığı zamandan yaklaşık bir asır öncesinde, güney Rusya bozkırlarında savaşçı kadınlar at koşturuyorlardı. Grekler, bu kadınlara “Amazonlar” adını koydular çünkü İskitler onlara, “Oiropata” yani “erkek öldüren” diyorlardı. “Amazon” kelimesinin “göğsü olmayan” anlamına gelen Grekçe iki sözcükten (A-olmayan mazos-göğüs) türediği iddia edilmiştir. Çağdaş dilbilimcilerin çoğu ise “Amazon” kelimesinin ön Hin-Avrupa dillerindeki “kocası olmayan kişi” manasındaki bir terimden türediği hususunda hemfikirdirler. Grekler, Amazonları Thermodon (Karadeniz’in güney kıyıları, şimdiki Terme-Türkiye) Savaşında yenilgiye uğratmış ve üç gemi dolusu esirle birlikte geri dönmüşlerdi. Ancak kurnaz kadınlar bir isyan düzenleyip teknelerin yönetimi ele geçirmiş ve Grekleri denize dökmüşlerdi. Amazonlar, savaşmakta olduğu kadar denizcilikte iyi değillerdi ve dalgaların sürüklemesiyle kendilerini Karadeniz’in kuzeyinde İskit ülkesinde bulmuşlardı. İskitler, düşmanlarının kadın olduklarını ancak günün sonunda cesetleri yoklarken fark edebilmişlerdi. Hasımlarının cesaretine ve askeri becerilerine hayran kalmışlar ve onlardan doğacak çocukların ne kadar muhteşem olabileceğini düşünmüşlerdi. Bunun üzerine savaşmayıp sevişmeye karar vermişlerdi. Yaşlı bilgeler, en genç savaşçılardan oluşan bir grubu Amazonlara kur yapmaya yollamışlardı. Neticede iki taraf evlenmişti ancak Amazonlar İskit toplumu içinde eriyip yok olmayı reddetmişlerdi. “Bundan sonra, sizin kadınlarınız olmayacağız. Siz ve biz aynı gelenekten gelmiyoruz. Biz ok ve yayla savaşmalı, mızrak atmalı, at sürmeliyiz. Bunlar yerine kadınlarınızın işlerini öğrenemeyiz.” Yine de İskitlerin ve Amazonların çocukları olur ve soyları Greklerin Sarmatlar (Sauromatae) dedikleri boyu meydana getirir.

Benzer şekilde, kadim zaman konargöçerlerinde, erkekler ve kızlar, askeri öğrenimlerini birlikte görüyorlardı. Özel yetenek gösteren kızlar savaşçı tayin ediliyordu. Bu toplumların dini önderlerinin neredeyse tamamı kadındı. Rus etnograflar, ilk Şamanların kadın olduğunu tahmin etmektedirler. Şamanların, esrime ve vecd (ekstazik trans) yetileri vardı. Böylelikle ruhu, göklere çıkıp yüce ruhlarla ya da yeraltı dünyasına inip ölülerle irtibat kurabileceklerdi. Ayrıca, dişil doğaya sahip olmanın tanrılarla bağlantı kurmada kolaylık sağlayacağına inanılıyordu.

Tüm bunlara ek olarak, mitoloji de birçok kadın efsanesinden bahsetmektedir. “Kybele”, analığı, üremeyi, dişiliği, hayatın sürmesini ve bereketi simgeleyen bir tanrıça… Analığa ve kadınlığa dair vasıflar taşıyan bu tanrıça, canlılığı ve üretken olmayı sembolize ediyordu ve “Kybele”ye Anadolu halklarının anaerkil olduğu dönemlerde inanılıyordu. Anıt ve heykelciklerinde “Kybele” büyük memeli, üçgen şekilli kadın organı ve sağlam bünyesiyle resmedilmişti.

“Lilith” ise Âdem’in ilk karısı olarak karşımıza çıkar. Çok özgür ruhlu ve boyunduruğu kabul etmeyen bir kadındır. Âdem’e “ikimiz de topraktan yaratıldık ve bu nedenle eşitiz. Senin altında yatmayacağım” der. Âdem de “ben de senin üstünde olacağım” diye cevap verir. Birbirlerine söz geçiremezler ve Lilith, bilerek Tanrı’nın yasak ismini telaffuz eder ve Cennet’ten kovulur. Âdem, karısını geri getirmesi için Tanrı’ya yalvarır ve Tanrı da üç melek yollar. Lilith’i Kızıldeniz yakınlarında bulurlar ve Cennet’e dönmezse her gün yüz tane çocuğunun öleceğini söylerler. Lilith reddeder ve Âdem soyundan gelecek çocuklardan ebediyete kadar öç almaya ant içer. Yalnız, üç meleğinin adının yazılı olduğu muskayı taşıyanlara dokunmayacağına yemin eder.

Lilith, MÖ 2000 yıllarında Mezopotamya’da hayat bulmuş gibi gözükmektedir. Uzun saçlı ve çıplak sureti, kırmızı-siyah kil kabartmalara ve mabet duvarlarına işlenmiştir. Tanrı Lilith’e güçlü bir kuşun kanatlarını ve pençelerini bahşetmiştir. Çoğunlukla etrafında baykuşlar olan bir aslan ve bir başka aslanın arasında durur vaziyette betimlenir. Arka zemindeki dağ simgeleri onun ilahi varoluşuna işaret eder. Bilim adamlarına göre, Lilith Ay ve ilkel dişi cinselliği ile ilişkilidir ve gebelerin, anaların ve çocukların koruyucusudur. İki rivayete göre, Lilith doğurgan ve kollayıcı anne midir yoksa bebeklere kıyan bir katil midir? Yoksa dizginlenemez bir cinsellik sahibi, bağımsızlığa düşkün tabiatlı ve lüzumsuz bir çıplaklığı olan bir kadın kahraman mıdır? Her hâlükârda, Lilith Kadınlar Günü’nde es geçilmemesi gereken bir mitolojik efsanedir.

Kadınların “cadı” olarak nitelendirildiği ve öldürüldüğünden bahsederken bir noktayı da hatırlatmakta fayda var diye düşünüyorum. Şaşaalı ve ayrıntılı biçimde süslenmiş başlıklar, en eski zamanlardan beri süregelen kültürel bir tezahür biçimidir. Yine “Savaşçı Kadınlar: Amazonlar” kitabına göre, Çin’deki Kangjiashimenzi mağarasının duvarlarındaki sahnelerde, Pazırık (Altay Dağları) ve Issık (Kırgızistan’ın kuzeydoğusu) kazılarından çıkan savaşçı-rahibe mezarlarında ve Sincan’daki (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) mumyalarda hep bu tarz başlık kullanıldığı görülmüştür. Huni biçimindeki şapka, 15. yüzyıl Avrupası’nda bir anda kara renge büründürülmüş ve cadılıkla suçlanan kadınların simgesi haline gelmiştir.

Son olarak, Clarissa P. Estes’in “Kurtlarla Koşan Kadınlar” adlı kitabına göre, kadınlar ilk olarak içlerindeki doğal sesi keşfetmelidir. Estes’e göre, kadınların içlerindeki sınırsız güç ve yaratıcılık kurtların doğal yabanıllığında yatmaktadır.

Yazar göre, kurtlarla kadınlar arasında, vahşilikleri, zarafetleri ve içinde yaşadıkları topluluğun üyelerine duydukları bağ açısından psişik bir benzerlik vardır. Kurtlar ve kadınlar arasındaki bu benzerlik, Vahşi Kadın arketipinde ortaya çıkmaktadır ve bu arketip, doğayla bağlarını kopartmamış ve seçimlerini yaparken duygularını temel alan kadınları içermektedir.

Kitaba göre, kurtların genel hayat kuralları yemek, dinlenmek, aralarda dolaşmak, sadakat göstermek, çocukları sevmek, ay ışığında gevezelik etmek, kulaklarını ayarlamak, kemiklere kulak vermek, sevişmek ve sık sık ulumaktır. Ayrıca, bağışlamak, unutmak ve yaratmak… İçindeki gücün farkına varmak, onu kullanmak, gücünün önündeki engelleri fark etmek ve onları yolundan çekmek, doğal yaratılışının farkına varmak ve bu güç ve doğallıkla engellerle yıkılmadan yaşamak…

Tüm bu bilgileri, yogayla bağdaştırdığımızda, ay enerjisi, nam-ı diğer tha ya da yin, hepsi dişil enerjilerdir. Dişilik, durağandır, alıcıdır, kabullenicidir, sakindir ve yaratıcıdır. Bereketlidir, yumuşaktır, şefkatlidir. Teslim olmaktır.

Acaba, günümüzde biz kadınlar enerjimizin ve gücümüzün ne kadar farkındayız? Ona ne kadar saygı duyuyoruz? Kendimizi ne kadar seviyoruz, anlamaya çalışıyoruz? Bedenimizi ve ruhumuzu ne kadar dinliyoruz?

Yogaya başlayana kadar kendimi hırpalayacak derecede yoran ve bedenimin isteklerini hiç dinlemeyen bir kişiydim. Kadındın, ama kadın değildim. Bir erkek gibiydim. Bundan da müthiş bir gurur duyuyordum. Erkeklere ihtiyaç duymamak benim için bir statü gibiydi. Ağır torbaları taşıyabilirdim, arabanın kaputunu açıp suyunu kontrol edebilirdim, evde ufak çaplı tamir işlerini halledebilirdim.

Yogayı gerçek anlamda yaşamaya başladığım zaman, kadınlığımı hatırladım. Kadınlığımı sevdim. Dişil tarafımla barıştım. Yogaya başlamadan bir süre önce, sol bacağımdan sorunlar yaşadığımı söylemem herhalde sizlere ilginç gelmeyecektir. Sol bacağım şişiyordu ve sol ayak bileğimde sorunlar yaşıyordum. Tabii ki tüm bunlar kadınlığımı kabullenmeden, dişiliğimi sevmeden önceydi.

Aynı şekilde, yogadan önce menstruasyon dönemlerinde kendimi hırpaladığımı, zorladığımı, yorduğumu söylemem de size ilginç gelmeyecek. Neredeyse adet döngümün bana küstüğünü, baş ağrıları yaşadığımı da söylemeden geçemeyeceğim. Yogadan sonra ne mi oldu? Bu dönemleri daha hafif hareketlerle geçirmeye başladım. Kendimi zorlayan spor aktivitelerinden ya da günlük işlerden kaçındım. Yogaya yeni başladığımda bile adet dönemi olsun olmasın ters duruşları yapıyordum. Ters duruşları bıraktım bu dönemde. Yin yogaya yönelmeye başladım. Özellikle öne eğilme ve kalça açıcılar… Beni rahatlatmaya, adet döngümü düzenlemeye başladı. Bir baktım ki baş ağrılarım yok olmuş. Huysuzluklarım geçmiş. Daha az sinirli ve stresliyim. Hepsi kadınlığımı, dişiliğimi kabullenmemle başladı.

Şimdi tüm bunları yazınca siz de beni “Erkek Fatma” sanmış olabilirsiniz. Aslında öyle değil. Çocukluğumdan beri süslenmeyi seven, takıp takıştırmaya bayılan, elbise ve etek giymeyi seven biriyim. Yani aslında birçoklarına göre bayağı kadınsı sayılabilirim. Ama kadınsı olmak, giyinmek süslenmek başka, dişil enerjiyi yaşamak ve onunla bir olmak onunla akmak başka bir şey.

Yogadan sonra, ben dişil enerjiyle bir oldum ve onunla yaşamaya ve akmaya başladım. O benim bir parçam oldu, ben de onun. Bir bütün olduk biz. Yogadan önce, daha katı bir insandım ben. Prensipleri olan ve onlara sıkı sıkıya bağlı biri… Esnek değildim. Değişikliklere hemen alışamazdım, uyum sağlayamazdım. Bir program yaptıysam ve onu bir sebepten ya da biri yüzünden değiştirmek zorunda kaldıysam, hemen rahatsız olurdum. Peki, ne değişti hayatımda? Yogayla sadece bedenim esnemedi, zihnim de esnemeye başladı. Zihnim esnedikçe, hayata daha esnek bakmaya başladım. Lao Tzu’nun söylediği gibi, su gibi esnek olmaya başladım, gerektiğinde büküldüm, eğildim, şekil değiştirdim ve ufacık bir delikten geçebilecek duruma geldim. Kendimi şartlara göre değiştirdim. Aniden gelişen şartlara uyum sağladım. Prensipleri kenara bıraktım ve aslında bu şekilde yaşamanın ne kadar huzurlu, mutlu ve rahat olduğunu gördüm. Yıllarca kendimi neden bu kadar zorlamışım ki? Bir program yaptık ve bir şekilde arkadaşım aradı ve bir saat sonrasına buluşabilir miyiz diye sordu. Eskiden, oflayıp poflar ve programın bozuldu, ne yapacağım ben şimdi diye düşünür dururdum. Şimdi? Sorun yok. O saate kadar yapacak bir şeyler mutlaka bulurum. Belki, bunun da bir sebebi vardır. Bu şekilde daha hayırlıdır diye düşünmeye başladım artık.

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, swadistana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra ve tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek bir şey değil. Su elementiyle anılan bir çakra… Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın… Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada, dişil enerjinin hak ettiği ilgiyi ve desteği görmesi umuduyla…

öğrenmenin yaşı yoktur!

Standard

Her şey geçen akşam spor tesisindeki dersimde bir öğrencinin bana bir soru sormasıyla başladı. “Meditasyon yaparken hani ellerimizi belli bir şekilde tutuyoruz ya… Bazen başparmak ile işaret parmağı, bazen başparmak ile orta parmak birleştiriliyor ve bu Çin, Hindistan ve Japonya gibi ülkelerde farklılık gösteriyor. Daha önce birkaç kişiye sordum ama cevap alamadım. Siz sebebini biliyor musunuz?” Biliyorum. Bu konuyu yoga eğitmenlik kursuna katıldığım dönemde ayrıntısıyla öğrenmiştim. Bir iki saniye düşüneyim. Meditasyon yaparken genellikle “chin mudra” kullanıyoruz. Bu “mudra” (kilit) bilgeliği ifade ediyordu. Peki ya diğerleri? Hatırlayamıyorum. “En iyisi ben bu konuyu bir araştırayım ve size mail atayım.”

2009-2010 tum fotolar 668

Dersten sonra eve gelir gelmez eski notlarımı açtım. Zihin böyle bir şeydi işte. Bir süre kullanmadığın bilgilerin üzerine perde çekiyor ve yeni bilgiler için alan yaratıyordu. Yeni bilgiler edindikçe, eskileri unutmaya başlıyorduk. Eskileri ara sıra tekrar etmedikçe, unutmak kaçınılmaz oluyordu.

Notlarıma göz atınca “hasta mudra”ları (el kilitlerini) hatırlamaya da başladım. “Chin mudra”, başparmak ile işaret parmağın ucu birbirine değdirerek yapılır. Başparmak kutsal gücü işaret parmak bireysel bilinci temsil eder ve bu mudra ile bireysel bilinçle kozmik bilincin birleşmesi hedeflenir. “Chin mudra”, anlamak için açığız anlamına gelebilir. “Chinmaya mudra”da, başparmakla işaret parmağın ucu birbirine değerken diğer üç parmak avuç içine katlanır. Bu mudra, var olan kozmik bilincin algılandığını gösterir ve kozmik bilinçle bireysel bilincin birleştiğini anladım demektir. “Adhi mudra”da, başparmak içerde tutularak el yumruk haline getirilir ve kozmik gücü içimizde tutuyoruz demektir.

“Hasta mudra” çalışmalarında her parmağın duruş ya da tutuluş şeklinin ayrı bir anlamı vardır. Hint kültüründe parmaklar belli organlar ve enerji merkezleri ile ilişkilidir ve onların dışa açılan kapıları olduğuna inanılır. O merkezin ya da organın enerjisi bu noktadan dışa açılabildiği gibi enerji yine bu noktadan içeri alınabilir.  Çeşitli kazılarda, mudraların M.Ö. 4000 yıllarından daha önceki dönemlerde var olduklarına ve kullanıldıklarına dair kanıtlar bulunmuştur.

Her parmak “tattva” olarak adlandırılan evrensel beş elementlerden biriyle bağlantılıdır ve bu elementin ifade ettiği bilinç düzeyini sembolize etmek için kullanılır. “Agni tattva” ateş elementi demektir ve başparmak ile bağlantılıdır. “Vayu tattva” hava elementi ve işaret parmağı, “akaşa tattva” eterik element ve orta parmak, “prithivi tattva” toprak elementi ve yüzük parmağı ve “apas tattva” da su elementi ve küçük parmak…

Astrolojik açıdan mudralar belli meridyenlere denk düşer. “Gyan mudra”, başparmak ve işaret parmağının ucu birbirine değdirilerek yapılır ve bilgelik ifade eder. Bunun sebebi, işaret parmağının temsilcisi genişleme ve büyüme gezegeni olan Jüpiter’dir. Bu mudrada, hava ve ateş elementleri buluşur.

“Shuni mudra”, baş ve orta parmağın ucu birbirine değerek yapılır ve sabır ve öz disiplini ifade eder. Orta parmağın temsilcisi sorumluluk gezegeni Satürn’dür. Bu mudrada ateş ve eterik elementleri buluşur.

“Surya/prithivi mudra”, başparmak ve yüzük parmağının ucu birbirine dokundurulmasıyla yapılır. Enerji ve yaratıcılığı ifade eder. Yüzük parmağının temsilcisi Uranüs ve Güneştir. “Surya mudra”, ateş ve toprak elementlerini buluşturur.

“Buddhi mudra”, başparmak ve küçük parmağın ucu birbirine değdirilerek yapılır ve iletişim ve zihin gücünü ifade eder. Küçük parmağın temsilcisi zihinsel güç ve iletişim gezegeni olan Merkür’dür. “Buddhi mudra”, ateş ve su elementlerini bir araya getirir.

Bunlara ek olarak, “mudra”ların tedavi amaçlı kullanıldığına da inanılmaktadır. Başparmağın ucu hipofiz ve endokrin bezlerinin merkezidir ve başparmak işaret parmağı ile birleştirildiğinde yani “gyan mudra” (bilgelik kilidi) yapıldığında, hipofiz ve endrokrin bezleri de çalışır. Bu kilit, hafızayı güçlendirir; zihni açar; konsantrasyonu arttırır; uykusuzluğa iyi gelir; öfke, depresyon ve histeri gibi psikolojik rahatsızlıkları tedavi eder ve öğrenme yetilerini arttırır. Ayrıca, “muladhara” (kök) çakrayı açar ve enerjiyi bedenin alt kısımlarına yönlendirir.

“Shuni mudra” (sabır ve öz disiplin kilidi), sabrı ve sorumluluk hissini arttırır. Ayrıca, olumsuz duyguları olumlu hale getirmemize yardımcı olur ve istikrar ve güç kazanmamıza yardım eder.

Türkçede güneş kilidi anlamına gelen “surya mudra”, tiroid bezini harekete geçirir; kolesterolü düşürür, kilo vermeye yardımcı olur, endişeleri azaltır ve hazımsızlığa iyi gelir.

“Buddhi mudra”, net ve etkili iletişim kurmamızı sağlar; bedenimizdeki su elementini dengeler; tükürük bezlerini harekete geçirir ve kuru gözleri ve cildi nemlendirir.

O akşam derste bana bu soruyu soran, geçenlerde bana “Şamanizm” ve “Amazonlar” ile ilgili kitapları tavsiye eden üyeydi. Ders sonrası “mudra”larda parmakların konumunu konuşurken, İsa’nın da “mudra” kullandığından bahsettik. Birçok freskte ya da resimde, İsa’nın sağ eli “surya/prithivi mudra” yaparken çizilmiştir. Yani, fresklerde ve resimlerde İsa’nın başparmağı ve yüzük parmağı birbirine dokunmaktadır. Bu mudra, istikrar sağlamaya ve beden ve zihnin zayıflıklarını tedavi etmeye yardımcı olur. Ayrıca, Ortodoks rahipler birilerini kutsamak için Haç işareti yaparken sağ ellerini “prithivi mudra”da tutarlar. Bu bağlamda, “prithivi mudra”, takdis ve kutsama işareti olarak da algılanabilir.

Bazı ikonlarda ise, İsa yüzük ve küçük parmakları başparmağa değer şekilde resmedilmiştir. Bu kilide, “pran mudra” (yaşam ve istikrarın kilidi) adı verilir. Bu kilit, gözleri güçlendirir ve iç huzur, dayanıklılık ve güven sağlar.

Tüm bu “mudra”lardan bahsederken, “anjali mudra”dan bahsetmeden bu yazıyı bitirmek olmaz. Bu mudrada, avuç içleri kalbin önünde birleştirilerek yapılır ve merkeze ve kalbe dönmeyi sağlar. Yani Hristiyanlıktaki dua pozisyonuna çok benzemektedir. İç huzur, uyum ve denge için yapılır ve sağ ve sol beyni uyumlu hale getirir.

Yoga eğitmenlik kursuna katıldığım sene bazı resimlerde, fresklerde ve ikonlarda İsa’nın “mudra” yaparken resmedildiğini fark etmiştim ama bu konuda çok fazla araştırma yapacak vaktim olmamıştı. O akşam öğrencilerimle aramda geçen konuşma ve bilgi alışverişi beni bu konuyu daha ayrıntılı düşünmeye yönlendirdi ve yeni bilgiler edinmemi sağladı. Yani “öğrenmenin yaşı yoktur”…

O akşam bir de ne mi düşündüm? Karşımıza çıkan her kişi, her şey bize yeni bir şeyler öğretmek ve bizi daha da geliştirmek için hayatımıza giriyor. Unuttuğumuz ya da göz ardı ettiğimiz şeyleri bize tekrar hatırlatmak için…