Monthly Archives: Ekim 2016

yoga ve felsefe

Standard

Grup yoga derslerinde genellikle yoga felsefesinden ve kimi “asana”ların (duruş) hikayesinden bahsetmiyorum. Neden diye soracak olursanız, aslında cevabı çok basit. Grup derslerini çoğunlukla spor tesislerinde veriyorum ve derslere daima ilk defa gelen kişiler de oluyor. Kendimi onların yerine koyuyorum. Belki de bir spor tesisine ilk defa üye olmuş ve yoga dersi “kolaydır”, “bedeni esnetir” düşünceleriyle derse gelmiştir ve gelir gelmez de öğretmen onun hiç anlamadığı bir dilden konuşuyordur. Kendimin ilk yoga dersini gözlerimin önüne getiriyor, “beden bedendir, bedenin dili mi olur, bedenin belli bölgeleri bize bir şey mi ifade eder” diye düşündüğümü ve dersin sonundaki “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) sırasında sırt üstü yatıp “artık bitsin, ne olur” diye acılar içinde kıvrandığımı hatırlıyorum. Belki de bu yüzden spor tesislerindeki yoga derslerinde felsefeden uzak duruyorum. Ama tabii ki kimi zamanlar kendimi daha içe dönük hissediyor ve felsefeden bahsetmek istiyorum. Geçtiğimiz hafta içe dönmek istediğim ve öğrencilere felsefeden ve mitlerden bahsetmek istediğim bir haftaydı.

20160114_123329

Sabah dersinde öğrencilerin kimi sırt kaslarını esnetmek istediğini kimileri de kalça kaslarını esnetmek istediklerini söylediğinde o günkü zirve duruşunu bulmuştum. “Kurmasana” (kaplumbağa duruşu). Bu “asana” ile hem sırt kaslarını, omuz kuşağını hem de kalça kaslarını esnetecek ve tüm öğrencilerin istediği tarzda bir ders olacaktı. Derslere başlarken çoğunlukla o gün hangi zirve duruşunu yapacağımızdan, bu duruş için hangi kasları güçlendireceğimizden ya da esneteceğimizden bahsederdim. O günkü derste de öğrencileri aynı şekilde bilgilendirdim. Belki bu aralar okuduğum kitaplardan ya da ilgilendiğim konulardan… Sebebini hiç bilmiyorum ama birden felsefeden bahsetmeye başladım. İçe dönmekten, beden-zihin-ruh birliği ve uyumundan, öncelikle nefesleri sakinleştirmekten ve sonrasında bedeni rahatlatmaktan… Bedeni de rahatlattıktan sonra zihni nefesleri izleyerek beden üzerinde tutmaktan… Tabii ki her dersin başında bu tarz konuşmalar yapıyordum ama o gün daha farklı bir şey vardı. Sadece kendimizle ilgilenmek, gözleri kapatıp içe dönmek, dışa değil içe odaklı yaşamak, dış dünya ile bir süreliğine bile olsa ilişkiyi kesmek ve sadece ve sadece beden ve nefesle ilgilenmek…

Dersin ilk yarısı boyunca zirve duruşu için gerekli olan bölgeleri esnettikten sonra sıra zirve duruşuna gelmişti. “Kurmasana” ya da “kaplumbağa” duruşu öne esnediğimiz ve içe kapandığımız bir duruştu. Nasıl ki kaplumbağalar korktuklarında, dinlenmek istediklerinde, kendi kendilerine kalmak istediklerinde başlarını kabuklarının içine sokar ve evlerine, yuvalarına ve gerçek benliklerine dönerlerdi bizler de o gün kendi kabuğumuza çekilmek, yuvamıza dönmek, benliğimize dönmek, içe dönmek ve evimize dönmek için çalışmıştık. Dersi “daima dışa odaklı yaşamak yerine, daima dış dünyayı izlemek ve onunla ilgilenmek yerine kimi zaman sadece içimizde yaşamalı ve içe dönüp kaybettiğimiz özümüzü hissetmeliyiz” diyerek dersi tamamlamıştık.

Akşam dersine gittiğimde ise aklımda karın odaklı bir ders vardı. Ancak derse yeni öğrenciler gelmişti. Bu nedenle onların da çok fazla zorlanmayacağı bir ders yapmaya karar verdim ve kalça açıcı bir seri çalıştırdım. Spor tesislerindeki grup derslerinde öğretmenleri en çok zorlayan konu derslere katılan müdavimlerden başka ilk defa yoga derslerine gelen öğrencilerdir. Eskilerle yenileri memnun etmek ve herkesin dersten azami fayda sağlayarak ayrılmasını sağlamak… O akşam da benim için oldukça zor bir dersti. Kalça açıcıları kolay diye seçmiştim ama eski öğrencileri de mağdur etmek istemediğim için biraz zor bir zirve duruşunda karar kılmıştım. “Hanumanasana” (maymun duruşu). Bu duruş için kasık kaslarını, kalça fleksör kaslarını ve hamstring kaslarını esnetmek gerekiyordu. Dersin ilk yarısı boyunca esnetilmesi gereken tüm kasları iyice açtık ve esnettik. “Hanumanasana”, sadakatin, özverinin ve sevginin anlatıldığı bir “asana”ydı. Bir arkadaşın bir arkadaşı için sadakat ve özveri ile bir şeyi başarmaya çalışmasını anlatıyordu. Bir arkadaşın arkadaşı için sadakatle imkansız olanı başarmasını anlatıyordu. Sevgi, sadakat ve özveri ile hamle yapmaktan ve ileriye atılmaktan ve bir başka hamle yaparak geri dönmekten bahsediyordu. Belki o günkü hamlemiz küçücüktü ya da belki birkaç gün önceki hamlemizle kıyasladığımızda daha hafifti. Belki bir önceki denememize kıyasla daha iyi bir hamle yapmıştık ve neredeyse kalçamız yere değecekti. Önemli olan hamle yapabilmekti… Önemli olan harekete geçmekti… Önemli olan sadakatle, özveriyle ve sevgiyle hamle yapabilmekti… Gerek günlük hayatımızda gerekse yoga derslerinde önemli olan sevgiyle, sadakatle ve özveriyle harekete geçmek, hamle yapmak ve adım atabilmekti. Hırslarımıza kapılmadan saf sevgiyle adım atabilmek ve bir yere varabilmekti.

O günkü derslerin sonunda aslında grup derslerinde de felsefeye biraz ağırlık vermem gerektiğini fark ettim. Spor tesislerinde öğrenciler zaten diğer grup derslerine de katılarak fiziksel olarak güçlenip esneyebiliyorlardı. Önemli olan yoga derslerinde zihinleri ve ruhları biraz onurlandırmak ve tazelemekti. Bunun yolu da biraz daha nefes çalışmasından, meditasyondan ve felsefeden geçiyordu. Kaplumbağa gibi içe dönmekten ve “Tanrı Hanuman” gibi sadakatle, özveriyle ve sevgiyle adım atmak, hamle yapmak ve harekete geçmek ve engelleri aşmaktan…

Reklamlar

acele etmeden…

Standard

Nedense günlük hayatımızda o kadar hızlı yaşamaya ve koşuşturmaya alışmışızdır ki kendimize ayırdığımız kısacık anları bile aynı derecede hızlı yaşamaya çalışırız. Gün içinde zorunlu olarak yapmamız gereken işlerden kendimize ayırdığımız kısacık anlarda kimimiz kitap okumak, kimimiz yürüyüş yapmak, kimimiz dans etmek, kimimiz alışveriş yapmak, kimimiz gezmek ve kimimiz yoga ve meditasyon yapmak isteriz. Gerçekten de kendimize ayırdığımız anları doyasıya ve sadece kendi kendimize yaşayabiliyor muyuz?

14708153_10154601821189666_743189785718200487_n

Yoga derslerine gittiğimde öğrencilerin ders için ayırdıkları bir saatlik süre içinde mümkün olduğu kadar fazla yarar sağlamak istediğini görüyorum. Yogayı genellikle fiziksel aktivitelerden saydığımız için bir saat içinde hangi kaslarımızı çalıştırırız ve ne kadar kalori sarf edebiliriz gibi düşünceler içinde oluyoruz ve haliyle de yoga derslerine katılıp azami fayda sağlamaya çalışıyoruz. Yoganın fiziksel aktivitenin ötesinde bir şey olduğunu ve yoganın bedenimizin ötesinde ruhsal ve zihinsel rahatlama sağlamak gibi bir yanının olduğunu unutuveriyoruz. Ve dersler genellikle bedenimiz üzerine yoğunlaştığımız zamanlar haline dönüyor.

Zaman geçtikçe yoga derslerinde bedenin ötesinde bir şeylerin varlığını fark ediyoruz. Bedenler ne kadar güçlü olsa da kimi zaman bazı “asana”ları (duruş) yapamadığımızı görüp neden yapamadığımızı düşünmeye başlıyoruz. Ve o zaman anlıyoruz ki aslında yoga fiziksel bir aktiviteden öte bedenimizin ruhumuz ve zihnimizle uyumlu hareket etmesi gereken bir olgu. Grup derslerinde o an geldiğinde tüm öğrenciler “pranayama” (nefesi özgürleştirme) çalışmaları ve “meditasyon” deneyimlemek istiyor. Bu hafta iki grup dersinde de bu an gelip çatmıştı.

“Meditasyon” öncesinde öne eğilmelere odaklanıp hep dış dünya ile ilgilenmeye alışmış olan zihnimizi içe dönmeye hazırlamıştık. Hep dış dünyaya bakmakta olan gözlerimizi kapatıp biraz da iç dünyamıza bakmak… Nefeslerimizi izleyerek zihnimizi tek bir noktaya yönlendirmek…

Yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı yogasına göre, öncelikle “pranayama” (nefes çalışmaları) ve sonrasında “pratyahara” (duyuları kapatma), “dharana” (konsantrasyon) ve en son “dhyana” (meditasyon) geliyordu. Meditasyon sonrasında ise “sonsuz mutluluk” adı verilen “samadhi”…

Duyuları kapatmak için “shanmukti mudra” (duyuları kapattığımız mühür) kullanmıştık. Konsantrasyon sağlamak için dikkatimizi tek bir noktaya odaklamak gerekiyordu. Akşam dersinde mumumuz olduğu için “trataka kriya” (gözleri mum ışına sabit bir şekilde dikip zihni arındırma yöntemi) yapmıştık. Gündüz grup dersinde ise bu çalışmayı su şişesine odaklanarak denemiştik. Aslında zihin bu çalışmayı çok yorulduğu zaman gayri ihtiyari yapıyordu. Bilgisayar ekranına çok baktığınızda yazılar gözlerinizin önünde uçtuğunda ve görüşünüz bulanıklaştığında ne yapıyorsunuz hiç dikkat ettiniz mi? Evet bildiniz. Gözlerinizi ekrandan ayırıp duvar gibi düz bir zemine bakıyorsunuz ve zihni boşaltıyorsunuz değil mi? Ya da denize ve akarsuya bakıyorsunuz zihni boşaltmak için.

Nefes çalışmasını bu çalışmadan sonraya bırakmıştım. Sadece sol burun deliğinden nefes alıp vererek sakin olan sol tarafımızı etkinleştirmek ve beyin dalgalarını “beta”dan “alfa” konumuna getirip meditasyona hazırlamak için…

Nefes çalışmasından sonra ise gözleri hiç açmadan meditasyona geçmiştik. Önemli olan rahat hissetmekti. Üşümemekti. Çünkü beden rahat hissetmezse meditasyona geçemezdi. Üzerimize bir şey giymek ya da örtmek, sırtımızı bir yere yaslamak, sırt üstü yatmak… Hepsi bedeni rahat hissettirmek içindi. Nefese odaklanmak ve zihni tek bir noktaya odaklamak… Gelen düşüncelerin peşinden gitmeden sadece nefesi ve bedeni izleyerek kalmak… Renkler, geometrik şekiller… Bir an için belki de nefes almadığımızı düşünmek ama zihnin oyunlarına kanmamak… Ruhu özgürleştirmek… Ruhun özgürleşmesi için ortam yaratmak… Özgürleşmek isterse uçup gitmesine izin vermek… Sonrası sonsuz mutluluk, “samadhi”, “nirvana”…

Gerçekten de gün içinde kendi içimize dönebiliyor muyuz? Sinirlendiğimizde ani tepkiler vermek yerine gözlerimizi kapatıp içimize dönüp en azından beşe kadar sayıp sonra daha sağlıklı bir tepki verebiliyor muyuz? Bir an için bile olsa durabiliyor muyuz? Koşmak yerine durup bekleyebiliyor muyuz? Kendimize ayırdığımız kısacık anları kendi kendimize keyifle ve acele etmeden doyasıya yaşayabiliyor muyuz? Gün içinde derin bir nefes alıp gözlerimizi kapatıp ruhumuzu bir anlığına da olsa onurlandırabiliyor muyuz?  Zihnimizin önden gitmesi yerine zihnimizin, bedenimizin ve ruhumuzun bir arada ve uyumlu hareket etmesini sağlayabiyor muyuz? Acele etmeden yaşayabiliyor muyuz?

safra kesesi

Standard

Yin yoga derslerinin olmazsa olmazıdır öğrencilere meridyenler ile ilgili bilgi vermek… Her derste olduğu gibi geçen haftaki grup dersinde de öğrenciler duruşlar içinde beklerken yin yoga, meridyenler ve duygular hakkında bilgi veriyordum. Safra kesesi meridyenine denk gelen bir “asana”yı (duruş) yaparken öğrencilerden bir tanesi safra kesesi ameliyatı olduğunu ve bu organını aldırdığını söyledi ve bana bir soru yöneltti: “Peki şimdi ben bu duruşu yaparken hiçbir şey hissetmeyecek miyim? Yani sizin o bahsettiğiniz duygular bende oluşmayacak mı? Ya da ne hissetmeliyim?” O an öğrenciye verecek bir cevabım yoktu. Çünkü bu konuda hiçbir fikrim yoktu ve konu hakkında bilgim yoksa o konuda konuşmamayı tercih ediyordum. Öğrenciye, “bu konuda hiç bilgim yok. Yanlış bilgi de vermek istemiyorum. Ben bu konuyu araştırayım ve öteki dersimizde sizleri bilgilendireyim” dedim.

20130412_125946

Eve gelir gelmez ilk işim evdeki kitaplarımı incelemek oldu. Bu konu hakkında bilgi bulamayınca internette araştırmaya başladım. Ve ne göreyim? Birçok öğretmen derslerinde böyle bir sorunla karşılaşıyormuş.

Bedenimizde herhangi bir organı ameliyat ile aldırmış olsak bile o organın enerjisi yok olmuyormuş. Biz o organının enerjisini hissetmeye devam ediyormuşuz. Safra kesesi, cesaretimizin doğduğu bir organ. Hareket ve akış ile ilgili olan tahta elementiyle özdeş. Tahta elementinin enerjisi belirginlik ve netlik ile alakalı. Bu yüzden bu enerji dengede olduğunda, fırsatları daha iyi görebiliyor ve harekete geçebiliyoruz.

Safra kesesi ile karaciğer kardeş organlar. Safra kesesi “yang” bir organken karaciğer “yin” bir organ. “Yang” organlar sindirim ve besin maddelerinin bedende taşınması görevini yerine getirirler. “Yin” organlar ise temel maddelerin üretiminden, düzenlenmesinden ve muhafaza edilmesinden sorumludur. Safra kesesi, safra üretip salgılarken karar verme ve plan yapma yeteneğimizi de kontrol ediyor. Enerjileri kontrol ederek rüyalarımızı etkiler. Duygusal olarak ise, safra kesesi hayattan aldığımız zevk, ilham, kararlılık, cesaret ve aldığınız kararları uygulamak ile ilgili. Eğer, hayattan zevk alamıyorsak, karar vermede zorlanıyorsak ya da kararsızlık çekiyorsak, safra kesesi enerjimizde sorun var demektir. Safra kesesi enerjimiz düzenliyse, mutlu, sağlıklı, kararlı ve tutkulu oluruz.

Organların duyguları açısından ele aldığımızda karaciğer ve safra kesesinin duygusu öfke. Eğer öfke duyuyorsanız ve bunu içinizde tutup dışarıya hiç belli etmiyorsanız, zaman içinde karaciğer ve safra kesesi meridyeninizde sorun yaşamamaya başlayabilirsiniz. Stres altındaysanız ve bir de kötü besleniyorsanız yine bu meridyenin dengesini bozabilirsiniz. Denge bozulduğunda da, öfke ortaya çıkar ve bedeninizde gözle görülür etkiler oluşur. Mesela gözleriniz ve yüzünüz kızarabilir, aniden öfkelenebilirsiniz, kulaklarınız çınlayabilir, başınız migren ağrısı yoğunluğunda ağrıyabilir ve sinirli olabilirsiniz.

Ayrıca, safra kesesi uykumuzun kalitesine de etkileyen bir organdır. Eğer bu organda sorun varsa, gece yarısı ya da sabah erken aniden uyanabilir ve yeniden uykuya dalamayız.

Yin yoga, meridyen, akapunktur ve Çin tıbbına göre, safra kesesi ameliyat ile alınsa bile yine de safra kesesi enerjisini hissetmeye devam ediyoruz. Safra kesesine zararlı olan yağlı ve baharatlı yemekler yemeğe devam edersek ve beslenme şeklimizi değiştirmezsek, safra kesesinin sıcaklığını hissetmeye devam edebiliyoruz. Safra kesemiz alındığında, görevlerini yerine getiremeyeceği için bedenimizde safra kesesinin eksikliğini hissedebiliyoruz. Her şeye rağmen, bu meridyene akupunktur yaptırmaya devam edebiliyoruz ve sanki safra kesemiz alınmamış gibi akupunktur tedavisinin faydasını görebiliyoruz.

Araştırdıklarımdan anladığım kadarıyla herhangi bir organımız alınsa bile onun bedenimizde yarattığı duygu ve etkiler devam ediyordu. Belki biraz daha az hissediyorduk ama enerji yok olan bir şey değildi. O yüzden organların ve meridyenlerin enerjisi baki kalıyordu.

Bir daha yin yoga yaptığımızda ve meridyenlere odaklandığımızda organımız ameliyat ile alınmış olsa bile gözlerimizi kapatıp ne hissettiğimizi fark etmeye çalışmaya ne dersiniz? Gözleri kapatıp o an içinizden gülmek geliyorsa gülmeye, ağlamak geliyorsa ağlamaya, bağırmak geliyorsa bağırmaya, söylenmek geliyorsa söylenmeye, öfkelenmek geliyorsa öfkenizi dile getirmeye ne dersiniz? İçimizde tuttuğumuzda neler olacağını hep beraber öğrendik. O halde içimizde tutmak yerine ifade etmeye ne dersiniz?

 

 

neden yoga?

Standard

Yogayı diğer fiziksel aktivitelerden farklı kılan nedir? Zaman zaman bu soruyu kendi kendime sorarken buluyorum. Yogayı “dinamik stretching”den (esneme) ya da “pilates”ten ayıran nedir? Ya da başka bir fiziksel aktiviteden?

BEN_4569

Yoga, kelime anlamıyla birleşmek, birleştirmek demekti. Yoga beden, zihin ve ruh birliği ve bütünlüğü demekti. Beden, zihin ve ruhun bir arada olması, uyumlu olması demekti. Yoga derslerinde akış içindeyken beden, zihin ya da nefesten yani ruhtan birini kaybettiysek, “yoga” olmaktan çıkıyorduk. Yani “yoga” aslında fiziksel bir aktiviteden öte bir “durum”du.

Yoga derslerinde öğretmenlerin en önem verdikleri şey beden ile nefesin aynı anda akabiliyor olmasıydı. Nefes alırken bir “asana”yı (duruş) nefes verirken diğer “asana”yı yapmaktı. Biraz daha açmamız gerekirse nefes aldığımız sürece bir “asana”yı yapmak ve nefes verdiğimiz sürece diğer “asana”ya geçmek ve nefesi verdiğimiz anda o “asana”nın nihai haline gelmekti. Tabii ki bedensel tüm aktivitelerde nefesin önemi yadırganamaz ancak yogada nefesin ayrı bir yeri vardı. Nefes, bizim ruhumuzdu. Dolayısıyla nefesteki en küçük bir tıkanıklık ruhumuzdan taviz vermemizi gerektiriyordu. Bunun içindir ki yoga derslerinin başında ya da sonunda genellikle “pranayama” (nefesi özgürleştirme) çalışmaları yapılırdı. Bağdaşta ya da dizlerin üzerinde omurgayı dik tutacak şekilde oturduktan sonra nefese odaklanarak nefes kapasitemizi geliştirmek ve zaman içinde “pranayamik nefes” adını verdiğimiz “yoga nefesine” ulaşabilmek. Yani akciğerler ve karnın birleşiminden oluşan bir soluma sistemi. Akciğerlerin tüm kapasite çalışması, diyaframın ve karnın da içinde olduğu derin ve uzun nefesler… Tüm bu nefes çalışmalarının sonunda, akciğer kapasitesini genişletip ders boyunca “asana”ları yaparken “pranayamik soluma” yapabilmek… İşte bu nefes tarzı ve ders boyunca nefese yani ruha verilen önem yogayı diğer fiziksel aktivitelerden ayırıyordu.

Her bir “asana”yı yaparken ve bir “asana”dan diğer “asana”ya geçerken nefesimizi kullanmamız ile aslında bedene binen yükü azaltıyorduk. Nefes ile birlikte bedenimizin açılmasına ve kapanmasına izin veriyorduk ve nefesi kullanarak bedeni fiziksel olarak çok yormadan akışta kalıyorduk. Aslında kendi içimizde enerji üretiyorduk. Zihnimizi ise nefesi izlemeye yönlendiriyorduk. Zihin, nefes ile bedeni uyumlamaya çalışırken başka şeyler düşünemiyordu. Sadece ve sadece nefesi ve bedeni izliyordu ve bedenin nefes ile aynı anda hareket etmesini sağlamaya çalışıyordu. Dolayısıyla zihin, beden ve nefes ile meşgul oluyor ve ne geçmişe ne geleceğe gidiyordu. Sadece ve sadece “şu an”da kalıyordu. Ve işte yoganın farkı buydu. Nefes yani ruh, beden ve zihin bir ve bütün ve uyumluydu.

Yoga derslerinin bir diğer farkı belli bir bölge üzerinde çalışmak ve dersin yarısına geldiğimizde o bölgeyi kullandığımız bir zirve duruşu ile dersi taçlandırmamızdı. Bir yoga dersinde kalça açıcı bir seri üzerine çalışabilir, bir başka derste ise ters duruşlara odaklanabilirdik. Bir başka dersin zirve duruşunu geriye eğilmelerden seçebilirdik.

Son olarak, yogayı diğer aktivitelerden ayıran en önemli özellik derslerde zihinsel rahatlama üzerine de çalışılması. Derse başlamadan önce en az beş dakikalık bir meditasyon yapıp dikkatleri bedene ve nefese yönlendirmek ve gün içinde o ana kadar yaşanan tüm olumsuzlukları ve yorgunluğu üzerimizden atmak… Dersin sonunda uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersin fiziksel yorgunluğunu üzerimizden atmak…

Tüm bunlar nereden aklıma geldi de bu yazıyı yazdım diye düşünüyorsanız eğer, bir grup dersinden önce öğrencilerden biriyle konuşuyorduk. Öğrenci, “ne kadar yorgun olursam olayım, derse ne kadar zor gelirsem geleyim ve derste ne kadar zor bir akış yapmış olursak olalım, dersin sonunda “savasana” ile dinlendikten ve tekrar uyandıktan sonra kendimi inanılmaz enerji dolu hissediyorum. Sanki ders boyunca bedenime enerji yükleniyor” dedi. Evet, gerçekten de öyleydi. Yogada nefeslerimizi derinleştirdiğimiz için kana daha fazla temiz oksijen karışıyor ve böylece enerjimiz yükseliyor ve dersin sonunda kendimizi daha sağlıklı, güçlü ve coşkulu hissedebiliyorduk. Bazı araştırmalara göre, yoga duruşları “kortizol” hormonunu dengeliyor ve bu sayede enerjik hissediyorduk. Diğer tüm fiziksel aktiviteler gibi yoga bedendeki “serotonin” ve “endorfin” hormonlarının yükselmesine yardımcı oluyor ve böylece de dersi gülümseyerek tamamlıyorduk. Gülümsemenin ve kahkahaların kendimizi ne kadar enerjik ve coşkulu hissettireceğinden bahsetmeme gerek yok sanırım. Yogayı diğer fiziksel aktivitelerden ayıran ne miydi? Dersin sonunda yorgunluktan eser kalmaması; aksine bir başka ders daha yapabilecek kadar enerji dolu hissetmek… Yoksa siz hala yoga denemediniz mi?

 

yin ve yang

Standard

Uzun zamadır derslerde hep karın güçlendirici akışlara ve ters duruşlara ağırlık vermişiz. Nedense mevsimlerden yazsa ve hava sıcaksa hemen hemen herkes derslerde yoğun akışlar yapmak ve derse ayırdıkları süre içinde azami fayda sağlamak istiyor. Bu dönemlerde bedeni esnetmeyi unutuveriyoruz. Tabii ki beden esnetilmeye başlandığında da ne kadar çok ihmal edildiğini bize hemen hatırlatıyor.

2009-2010 tum fotolar 309

Geçen hafta sonbahar gündönümü haftası olduğu için birkaç grup dersimde “surya namaskara” (güneşe selam) serilerine ve karın güçlendirici hızlı akışlara odaklanmıştık. Derslerin birindeyse gruptakiler bedenlerini esnetmek istediklerini söyledi. Yalnız “yin yoga” gibi uzun beklemeli duruşlar değil daha dinamik tarzda bir esnetme dersi istediler.

Başlangıç meditasyonu sonrasında bağdaşta omurgayı sağa ve sola esneterek (lateral esneme) başladık. Omurgayı öne eğdikten sonra dizlerimizin üzerinde “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) yapıp omurgayı burguyla rahatlattık.

Öğrenciler dinamik tarzlı bir esnetme istedikleri için yerdeki burgudan sonra “adho mukha svanasana”ya (aşağı bakan köpek) geçtik. Bu duruşta baldır kaslarını esnettik ve dizleri büküp düzelterek bacak arkasındaki “hamstring” kaslarını uzattık.

Ders boyunca ayakta “lateral esneme”, “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle), “anjaneyasana” (alçak hamle), “eka pada raja kapotasana” (güvercin duruşu), “square” (kare duruşu), “gomukhasana” (inek başı duruşu) ve bu duruşta “garudasana” (kartal) duruşunun kol şeklini yaptık. “Upavistha konasana” (oturarak açı duruşu) ve sonrasında burgu ile dersi tamamladık.

O gün duruşlarda uzun süre beklemeyeceğimiz için öğrencilerle birlikte ben de kendimi akışa bıraktım. Gözlerimizi kapatarak yerde omurganın ısınmasını fark ettikten sonra aşağı bakan köpekte arka bacak kaslarımızın ne kadar da gergin olduğunu gözlemledik. Dinamik esneme yaparken bir duruştan bir duruşa nefeslerle birlikte dans eder gibi geçtik. Duruşlar kesintiye uğramadan tıpkı bir dans gibi bir ders olmuştu.

Duruşları yaparken ne kadar uzun süredir hızlı derslere ağırlık verdiğimizi düşündüm. Akış dersleriyle bedeni güçlendiriyoruz elbette ama peki bedenin esnekliği? Hani bedenimiz esnediğinde zihnimiz ve düşüncelerimiz de esniyordu? Ne kadar da katılaşmıştık hiç fark etmeden. Eskiden çok rahat yapabildiğim duruşlarda zorlandığımı ve orada birkaç nefes dahi olsa beklemenin ne kadar da zor olduğu gördüm. Beden güçlenmişti güçlenmesine ama biraz da esnemek istiyordu. Yin-yang döngüsünü unutuvermiştim. O dersten sonra yin-yang döngüsünü hem günlük hayatımda hem de derslerimde daima hatırlamaya karar verdim. Hayat sadece heyecanlı anlardan, hızlı akışlardan ve eğlenceden oluşmuyordu; aynı zamanda hayatta dinlendiğimiz anlar, sakin dönemler ve içimize döndüğümüz ve kendi içimizde yaşadığımız zamanlar da vardı. Bunu bana hatırlattıkları için öğrencilerime bir kez daha teşekkür ediyor onların önünde saygıyla eğiliyorum.