Monthly Archives: Ocak 2013

ben bunu ne zaman yapacağım?

Standard

Geçenlerde bir dersteyim. “Ben bu duruşu ne zaman yapabileceğim?” diye bir soru geldi. Aslında bu hepimizin bir duruşta zorlandığımızda ya da bir asanayı hiç yapamadığımızda sorduğumuz bir soru. Kendi adıma, ben de bu soruyu bir çok defa sormuştum. Hem de eğitmenlik kursunu aldığım sene boyunca. Beni zorlayan kalça açıcıları deneyimlerken ya da bir kol duruşunu ya da ters bir duruşu yapmaya çalışırken. Öne ve arkaya eğilmeler, burgular, karın güçlendiriciler ve birçok denge duruşu benim için bir sorun değildi. Az çok bir çoğunu yapabiliyordum. Yapabilmek demek, duruşa girip hemen duruştan çıkmak değil, o duruşta en az beş nefes ya da daha fazla kalabilmek. İşte yoga asanasını yapabilmek bu demek.

PhotoFunia-475b0b8
Ancak iş özellikle kol duruşlarına ve ters duruşlara gelince, ben de soruyordum kendi kendime: “Ben bu duruşu ne zaman yapabileceğim?” ya da “Ben bu duruşu yapabilecek miyim acaba?” Aslında, hala da soruyorum.
Yoga demek bir işi başarmak, onu bir kenara koymak, sonra sıradaki işe odaklanmak ve onu başarmaya çalışmak değildir. Yoga, bedenini, zihnini ve ruhunu olduğu şekilde kabullenmektir. Bedeninin imkanlarını ya da imkansızlıklarını, sana sağladığı avantajları ve dezavantajları kabullenmek, bu doğrultuda yapmaktır asanaları. Belki bir kişinin göğüs kafesi çok açıktır ve onun için arkaya eğilmeler en çok hoşlandığı ve en kolay yaptığı duruşlardır. Fakat belki de aynı kişinin arka bacak kasları (hamstring kasları) çok gergindir ve onun için öne eğilmeler çok zor duruşlardır. Bu tamamen bedenimizin yapısına ve bize sağladığı olanaklara bağlı olarak değişir.
Kendi deneyimlerimden bahsedersem… Öne eğilmeleri çok seviyorum. Neden mi? Sebebi çok basit. Bacak arkası kaslarım (hamstring kaslarım) esnek ve ayrıca öne eğilmeler ruhumu sakinleştiriyor, dinginleştiriyor, ve ben yoga yaparken etrafla ilgilenmektense içime dönmeyi, içimde birşeyler yaşamayı ve deneyimlemeyi seviyorum. Benim için favori duruş olan öne eğilmeler, arka bacak kasları gergin biri için kabusa dönebilir, hele ki bu kişi bir de dışa dönük ve hareketli bir kişiliğe sahipse…
Benim için arkaya eğilmeler de zevkli duruşlar. Çocukluğumdan beri okulda veya evde köprü yapmayı çok severdim. Yoga derslerinde de köprü yapıldığını görünce dünyalar benim oldu. En sevdiğim beden eğitimi hareketi yogada da vardı. Ve diğer arkaya eğilmeler ister dhanurasana (yay duruşu), salabhasana (çekirge), ustrasana (deve duruşu) isterse bhujangasana (kobra) olsun benim için farketmiyordu. Arkaya eğilme ve ruhunu coşturma, uyandırma, dinçleşme, eğlenme… Tüm bunları deneyimlemek beni mutlu ediyordu.
Ne kadar da değişken ruhlu biriyim, öne eğilmeyi de arkaya eğilmeyi de seviyorum. İkisinin de farklı farklı yerleri var gönlümde…
Hele ki burgular… Ahhh o burgular… Onları da çok seviyorum. Çocukluğum geliyor aklıma, yazlıkta anneannemle eski merdaneli çamaşır makinesinde çamaşırları yıkamışız. Makinenin sıkması bozuk. Karşılıklı geçmişiz çamaşırı sıkıyoruz. İster oturarak yapılan bir burgu ister yatarak yapılan bir burgu olsun, kendimi bir an için o sıkılan çamaşırlar gibi hissediyorum. Sıkışıyorum, ve sonra açılıyorum ve müthiş bir ferahlama ve keyif duyuyorum.
Kalça açıcılar ise beni zorlayan duruşlardandı. Genetik olarak kalça kaslarım çok esnek değil. Bu sebeple “padmasana” (lotus) bile yapamıyorum. Baddha konasana (kelebek) yaparken, bacaklarım iki yana tamamen düşmüyor. Tabi bunların bir çoğu, günümüz insanın karşılaştığı sorunlar. Hep sandalyede, koltukta oturduğumuz için kalçalar esnekliğini kaybediyor zaman içinde. Günlük yoga pratiğime yin tarzını da yansıtmaya başladığımdan bu yana, yani bu tarz duruşlarda, beş dakika kadar kalmaya başladıktan bu yana, kalça kaslarımın daha bir esnediğini görüyorum. Demek ki, kalça açıcı duruşlarda derinleşebilmek için bir yöntem var elimde. Ne mutlu bana!

PhotoFunia-474bdd1
Denge duruşlarına gelince… Eskiden daha dengeli bir kişiydim. Spor tesisinde geçirdiğim uzun zamanlar sebebiyle bir kaç kere ayaklarımdan sakatlandım. Çok önemli sakatlıklar değildi ama dengemi de etkiledi doğrusu. Artık dengemi eskisi kadar kolay sağlayamıyorum. Yine de ayaktaki denge duruşlarını yapa yapa, tekrar dengemi sağlamaya çalışıyorum, oldukça da başarılı oldum diyebilirim. Ama hepimiz biliyoruz ki, dengemiz her an değişebilir. Bir an önceki dengemizi bir an sonra yakalayamayabiliriz. Ya da sağ taraftaki dengeyi sol tarafta yakalayamayabiliriz. Çok doğal. Mücadele etmiyorum, kabullendim kendimi.
Yani öne eğilmeler, arkaya eğilmeler, burgular ve denge duruşları benim için çok sorun değil. Ama ters duruşlar ve kol duruşları. İnsan düşünüyor bazen, yogada bu gibi duruşların ne işi var diye. Madem yogayla zihinsel, bedensel ve ruhsal bir sakinleşme arıyoruz, ancak “Rambo”nun yapabileceği bu fantastik duruşlar da neyin nesi?
Fantastik duruşlar… Başının üstünde, kollarının üstünde, omuzunun üstünde durmak… Omzumun üstünde durmak da benim için çok sorun olmadı, çocukluğumuzdan beri mum duruşu yapmıyormuyduk. Yani kolay bir duruştu benim için. Ters duruşlardan ne mi beni zorladı? Tabi ki sirsasana (baş duruşu), adho mukha vrksasana (kol duruşu), pincha mayurasana (tavuskuşu duruşu). Baş duruşunu da çalışa çalışa, deneye deneye başardım. Ama kol duruşları yok mu? Onlar beni korkutuyor, korkunca da bir türlü olmuyor. Bir adım yaklaşsam onlar benden bir adım uzaklaşıyor sanki.
Tabi bir de kol denge duruşları var. Bakasana (karga), bhujapidasana (kol denge duruşu), astavakrasana (sekize bükülmüş Astavakra bilgesi duruşu), eka hasta bhujasana (tek el kol denge duruşu)… Bu duruşlara girmek ve onlarda en az beş nefes kalmak… İş fiziksel özelliklerin ötesinde… Fiziksel olarak kollarım, göğüs ve sırt kaslarım güçlü… Ama zihnin kodları ve korkular… İşte tüm bu nedenlerle ters duruşlar ve kol denge duruşları benden biraz uzak. Bakasana’ya alıştım gibi, biraz da eka hasta bhujasana…
Ben bu duruşları ne zaman yapacağım? Hala soruyor muyum? Evet bazen soruyorum. Bazen tamamen kendimi akışa bırakıyorum, oluruna bırakıyorum herşeyi, umursamıyorum. Ama bazen kafama takılmıyor değil. Ben ne zaman kol duruşu yapabileceğim, ne zaman pincha mayurasana’da beş nefes kalabileceğim? Bilmiyorum.
Aynı cevabı derslerimde de veriyorum bu soruyla karşılaştığımda. Bir duruşa girip, o duruşta beş nefes kalabilmenin yolu, kişinin öncelikle kendi beden sınırlarını bilmesine — yani baskı ve germe sınırlarını–, ona göre hareket etmesine, bu sınırları kabullenebilmesine, belki zaman içinde biraz ama fazla değil, sadece biraz değişiklik olabileceğine inanmasına, ama herşeyden önce bir duruşu kafaya takmamasına bağlı bence. Eğer bir asanayı saplantı haline getirmeyip, ne olursa olsun diyip oluruna bırakırsak, o duruşa sanırım daha yakınlaşırız. Tıpkı hayatta olduğu gibi, bir şeyi zorlamak yerine, ittirmek yerine, oluruna bırakınca, herşeyin daha yolunda gitmesi gibi…
Ben bu duruşu ne zaman yapacağım? Kendimi kabullendiğim, sınırlarımı bildiğim, kendimi zorlamadığım, ve herşeyi olduğu gibi kabul edip oluruna bıraktığım zaman…

önce sen…

Standard

Geçenlerde üyesi olduğum spor klubünde tatsız bir olay yaşadım. Bir süredir iş hayatından uzak olduğum için son zamanlarda kendimi sürekli mutlu, huzurlu, gevşemiş, rahat, stressiz hissediyordum, ama tatsız olayların sadece işyerinde değil her yerde olabileceğini unutmuşum. İnsan meğer kolaya ve huzura çabuk alışıyormuş ve kendini rahat bırakıp tüm savunma mekanızmalarını yıkabiliyormuş.

BEN_1875
Aslında o kadar basit ve komik bir olaydı ki! Ama bazen ufacık bir olay bizi yere yapıştırabiliyor ve derinden üzebiliyor. Yogayı yaşadıkça, daha hisli, daha hassas ve daha düşünceli olduğumuz bir gerçek sanırım. Hani incir çekirdeğini doldurmayacak bir mesele denir ya, öyle birşeydi. Çok sevdiğim biriyle aramda incir çekirdeğini doldurmayacak bir meseleden küçük bir tartışma geçti. Aslında ben birilerine yardımcı olmaya çalışıyordum, fakat sonuçta ben zararlı çıktım. Duygusal olarak üzüldüm, kalbim kırıldı.
Birden geçen seneki yoga eğitmenlik kursuna döndürdü beni bu yaşadıklarım. Eğitimin ikinci ayına.. Yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı yoga felsefesini öğrendiğimiz ana… Ashtanga yoga felsefesinin en önemli etik disiplinlerinden birine kaydı aklım hemen. “Ahimsa”ya, yani “zararsızlık” ilkesine…
“Zararsızlık” diyince, aklımıza hemen başkalarına ve çevremize verdiğimiz zarar gelir nedense. Hiç bir zaman kendimize verdiğimiz zararı düşünmeyiz. Ben de sizler gibiydim geçen seneki eğitimi almadan önce. Sadece ve sadece çevreme, başkalarına, hayvanlara, bitkilere, insanlara verdiğim zarar gelirdi aklıma bir sene önce bana “zararsızlık”ı tanımla deseydiniz.
Oysa şimdi bambaşka düşünüyorum. “Zararsızlık” ilkesi, önce kendimizi korumamızı, kendimize zarar vermemeyi gerektirir. Eğer bir iyilik yaparken, birilerine yardım ederken, kendimiz zarar görüyorsak, “ahimsa” ilkesini ihlal etmiş oluyoruz. “Ahimsa”, sadece et yememek, çevredeki hayvanlara bitkilere ve insanlara zarar vermemek değil. “Ahimsa”, önce kendimizi korumak, kendimizi ön plana almak, kendimize zarar vermeyi engellemek demektir. Yalnız, yanlış anlaşılmasın. “Ahimsa”dan bahsederken, bencillikten bahsetmiyoruz. Herşey, “zararsızlık”la ilgili. “Ahimsa” aynı zamanda düşüncelerimizin de temiz ve iyi olmasını, sözlerimize dikkat etmeyi, herkese kendimize davranılmasını istediğimiz gibi davranmayı, başkalarının yaşam tarzına ve inançlarına saygılı olmayı, ama herşeyden önce kendimizi sevmeyi ve saygı duymayı isteyen bir ilkedir.
Şimdi tüm bunlar nereden aklıma geldi? O an, içim burkulduğunda, kalbim kırıldığında ve üzüldüğümde, bir an sanki beynimde bir yıldız çaktı. Bir sene öncesindeki derse gidiverdim hemen, “ahimsa” ilkesini anımsadım. Öğretmenimizin sözleri kulaklarımda çınlandı: “Önce kendinize zararsızlık.” Bir anda, o gün spor tesisinde, başkalarına yardım etmeye, onlara yararlı olmaya çalışırken, aslında en önemli varlığa–kendime– zarar verdiğimi farkettim. “Ahimsa” ilkesini yerle bir etmiştim. Ben bir yoga eğitmeniydim ve Patanjali’nin sekiz dallı yoga felsefesinin en önemli “yama”sını, yani etik disiplinini, bir anda unutuvermiştim. Kendime zarar vermiştim.
Eğer yoga içinde yaşıyorsanız, herşeyin bir şey için olduğunu da kabullenmişsinizdir. O gün çok üzüldüm, sevdiğim ve çok değer verdiğim biriyle bir tartışma yaşamak, benim gibi tartışmaları sevmeyen birisi için çok fazlaydı. Anı yaşadım, üzüntümü yaşadım, kalp kırıklığımı yaşadım; hiçbirşeyi ötelemedim. Sonra mantıklı düşününce bu olayı neden yaşadığımı anladım. “Ahimsa”yı belki de unutmuştum, aslında unutmamıştım, çevreme karşı elimden geldiğince duyarlı olmaya çalışıyordum, kimseyi üzmemeye, incitmemeye çalışıyordum. Sadece duygusal olarak değil, fiziksel olarak da. Peki ya kendime? Kendime de aynı şekilde özen gösteriyor muydum? Spor ya da yoga yaparken fiziksel olarak kendimi yıpratıyor muydum? “Ahimsa” ilkesini ihmal ediyor muydum? Peki ya duygusal olarak? Kendi kendimi incitiyor muydum düşüncelerimle ya da duygularımla ya da başkalarının beni üzmesine kırmasına izin veriyor muydum? Veya birilerine yardım etmeye çalışırken kendimi unutup zarar mı görüyordum?
Aslında, insanlar en çok kendi kendilerine zarar verirler, kendi kendilerini üzüp, incitip hırpalarlar. Kolaydır çünkü kendimize zarar vermek. İşte ben de sanırım tam bu nedenle, kendime zarar veriyordum sürekli, bir akrep gibi. Kendi kendimi sokuyordum sürekli. Belki de o yüzden bu olayı yaşamak zorunda kalmıştım, uyanmak için, farkına varmak için.
Sonunda tekrar uyandım. “Ahimsa”, zararsızlık ilkesini, hatırladım. Bundan sonra, başkalarını mutlu etmek, onlara yardım etmek amacıyla kendimi ezip geçmeyeceğim, kendimi incitmeyeceğim, kendime zarar vermeyeceğim. Yani elimden geldiğince, malum alışkanlıklar kolay kolay bırakılmıyor.
Aslında, herkes bu ilkeyi hatırlasa ve ona uysa, belki de herşey çok güzel ve farklı olacak. Sizce de öyle değil mi?

kolay değilmiş!

Standard

Yoga eğitmenlik kursu bitmiş. Bir nevi okul bitmiş, artık hayata atılma zamanı. Ama nasıl? Zaten hali hazırda her gün gittiğim bir işim var, ama yogayı çok seviyorum ve gerçekten de eğitmen olmak istiyorum. Ancak yoga eğitmenliğine nereden ve nasıl başlayacağımı bir türlü bilmiyorum.

Görsel

Ama evren bu ya, duyuyor isteklerimi. Yıllar önce iş için Amerika’ya gitmiştim. O dönem beni yollayan kuruluşta bir grup yogasever, özel yoga dersi almak istiyorlarmış. Uzun zamandır o kuruluştaki tanıdığım kişiyle irtibat halinde değildim, ama şans bu ya, bir arkadaşım vasıtasıyla o kişiyle tekrar iletişime geçtim ve yogasever grubun eğitmeni oldum birdenbire… Yaşasın evren, benimle birlikte…
Eğitmenlik kursunu bitirip bu grupla özel yoga derslerine başlayana kadar aradan geçen yaz ayları boyunca yine arkadaşlarıma dersler vererek hem onları zihnen ve bedenen rahatlatıyor hem de deneyim kazanmaya çalışıyordum.
Ama tanıdıklarla olmak başka, bir grup insanın önüne geçmek bambaşka birşeymiş. Aslında bunu bir kere daha yaşamıştım. Üç arkadaşımla birlikte yoga staj dersimizi verirken yirmi kişilik bir grubun karşısına geçmiştim. Dersin ilk yarım saati bana aitti ve ben koskaca sınıfla başbaşa kalmıştım. Önce sesim çıkmadı, çok heyecanlandım. Halbuki ben gerçekten de sınavlarda heyecanlanmayan, sakin, rahat bir kişiydim, hatta üniversite sınavına bile güle oynaya girmiş, sınavı bir saat önceden bitirmiş, yanımdaki fındık fıstık çukulataları yemiş, cevaplarımı da üç kere kontrol etmiştim. Eeeee, ne oluyordu bana böyle? Neydi bu heyecan böyle? Huyum mu değişmişti son 10 yılda?
Diyeceksiniz ki sınıfın önüne geçmek, bir gruba hitap etmek öyle kolay birşey değil. Hemen geçmişe döneceğim ben de ve bu tezinizi çürüteceğim. Okuduğum ortaokul ve lise, sosyalleşmeye, bizleri ders dışında sosyal faaliyetlerde geliştirmeye önem veren bir okuldu. Dolayısıyla şiir okuma yarışmaları ve münazaralarla büyüdük biz ve tahmin edebileceğiniz gibi ben münazara ekibinde olmazsa olmaz bir şahsiyettim.
Yok hayır, bunun insanların önüne çıkmakla alakası yoktu. Belki de henüz kendimi hazır hissetmiyordum, yeterli bulmuyordum ders verecek kadar. Neyse sonunda kendimi topladım, dersi ufak bir meditasyonla başlattım ve sonra sınıfı ısındırdım ve kürsüyü diğer arkadaşıma bırakıp çekildim. İşte staj dersim böyle geçmişti.
Staj dersimden yaklaşık altı ay sonra ben gerçek bir sınıfın önündeydim. Benden bir yoga dersi bekleyen,  ve belki felsefi açıdan da doymak isteyen… Birbirimizi ilk defa görüyorduk. Derse gitmeden önce tabi ki hazırlanmıştım. İlk ders olduğu için, birbirimizi tanıyalım, vücutların esnekliğini dayanılılklılığını göreyim diye dersin en zor duruşunu ayaktaki duruşlardan seçmiştim, ama dengeyi de devreye sokan bir asanadan. “Vrksasana”, yani “ağaç duruşu”. Hem köklenebileceğimiz, hem de dengemizi gözlemleyebileceğimiz bir duruştu. Bu duruşa hazırlanmamın sebebi, sınıfı ilk defa görecek olmamdı. Her ne kadar grup, uzun zamandır yoga yapsa da, farklı farklı yoga çeşitleri vardı ve ben henüz neler yaptıklarını ve yapabileceklerini bilmiyordum. Beraber pişeceğimiz bir süreç başlamıştı.

Görsel

İlk dersimde, başlangıç meditasyonunu ve dersin niyetini ve temasını belirttikten sonra, omurgayı kedi-inek esnemeleriyle canlandırıp, yavaşça ayağa kalkıp, güneşe selam (surya namaskar) serisinin ilkini iki veya üç set yaptıktan sonra ağaç duruşuna hazırlandım yogaseverleri. Ayaktaki duruşlardan, kalçaları açmak için “virabhadrasana I ve II” (savaşçılar),  “trikonasana” (üçgen), “parivritta trikonasana” (ters üçgen) ve “parsvakonasana” (yan açı duruşu) yaptıktan sonra, sıra zirve duruşuna gelmişti: “Vrksasana” (ağaç duruşu). Hizalanma ilkelerini saydıktan sonra önce sağ taraf, sonra sol tarafı deneyimledi yogaseverler.
Tüm ders boyunca, özellikle zirve duruşu sırasında, köklenmenin öneminden bahsettim ve dengemizin her an değişebileceğini ve hatta bir tarafımızın dengesinin bir tarafımızdan farklı olabileceğinden anlattım. Tüm bunları kabul edip, kendimizi zorlamamamız gerektiğinin üzerinde de durdum.
Zirve duruşundan sonra yavaşlattım sınıfı ve yerdeki duruşlara geçirdim yogaseverleri. Birkaç öne eğilme ve burgu yaptıktan sonra, sırt üstü uzanıp soğuma asanalarını deneyimlediler. Ardından da “savasana”ya, derin gevşeme ve dinlenme pozuna, geçtiler. Tamamen kendilerini bırakmayı denediler.
“Savasana” sonrası, yogaseverler gözleri kapalı bir şekilde bağdaşta oturup dersin kapanış meditasyona hazırlandılar. Gözler kapalı, kalbi hissederek, köklenmenin öneminden, herkesin köklere veya bir yerlere ait olma isteğinden, bunların çok doğal yaşamsal içgüdüler olduğundan bahsettim. Dersin amacını, bütün gün boyunca köklerimizi hissetmek, tabanlarımızın altındaki toprağı hissetmek, yaşadığımız için şükretmek ve kendimizi sevmek ve kabul etmek olarak özetledim. Birbirimize şükranlarımızı sunduk ve dersi bitirdik.
Bir saat mi? Tüm bunlar bir saatte mi olmuştu? Benim için asırlar kadar uzundu. Hizalanmaları anlatmak, zaman zaman duruşların yararlarından bahsetmek, derse felsefe katmak, bir amaç ve niyet etrafında çevirmek dersi… Öyle sanıldığı kadar kolay değilmiş ve bu arkadaşlarını bir araya toplayıp onlarla yoga eğitmenciliği oynamaya benzemiyormuş. Gerçek ders çok farklıymış, zorluymuş, heyecanlıymış, adrenalin yüklüymüş, meğer pek zevkli ve doyurucuymuş.
İlk dersten sonra, yogaseverlerle ben birbirimizi daha yakından tanımaya başladık. Bunda, içlerinden birinin bana verdiği önceki senelerde yaptıkları yoganın videosunun da katkısı büyük oldu. Bu video, bana yogaseverlerin, gücünü, dayanıklılığını, esnekliğini ve neler neler yapabileceklerini gösterdi, benim de ufkumu açtı. Sonra ne mi oldu? Yogasever grubumla birlikte büyüdük, onlar benden, ben onlardan öğrendim. Sevdik birbirimizi, kimyalarımız uyuştu… Hoş bir hava yakaladık. Ben böyle düşünüyorum. Onlar ne mi düşünüyor? Bilmiyorum, sanırım bu sorunun cevabını ancak onlar verebilir, kimbilir belki de bir blog yazısında…

iyi durmayı öğren, farklı ol!

Standard

Ay başında bir yazı yazmıştım kışın yoga yaparken nelere dikkat etmeliyiz diye. Bu yazıda, Hint yaşam bilimi Ayurveda’ya göre, kış aylarında bedenimizdeki “vata dosha”nın arttığını anlatmıştım. Vata dosha arttığında da kendimizi uçar gibi hissettiğimizi ve bu nedenle kışın yoga yaparken köklenmeye dikkat etmemiz ve ayaktaki yoga duruşlarına yönelmemiz gerektiğini belirtmiştim. (ayrıntılı bilgi için https://burcuyircali.wordpress.com/2013/01/06/kisin-yoga-nelere-dikkat-etmeli/)
Şimdi neden durup dururken bu yazımı hatırlattım diye merak edebilirsiniz. Nedeni çok basit. Hala soğuk ve kuru kış aylarını yaşamaktayız. Kışı hiç sevmeyen biri olarak, bu mevsime sadece ve sadece yoga yaparak katlanabiliyorum. Yoga yaparken de tabi ki köklenmeye ağırlık veriyorum ve günlük yoga pratiğimden ayaktaki duruşlarını eksik etmiyorum.
Ayaktaki yoga asanaları diyince, herkesin aklına en basit yoga duruşları gelir. Bence, ayaktaki asanalar yogadaki en zor duruşlardandır. Merkezlenme, köklenme, hizalanma ve denge gerektirir bu asanalar ve bu asanalarda derinleşebildiğimiz zaman birçok duruşu daha kolay yapabilir hale geliriz. Ayaktaki duruşların içinde en zoru, bence, “tadasana”, yani “dağ duruşu”dur.

Yeni Resim
Bana, aman canım, dimdik ayakta durmanın neresi zor ki diye gülümseyerek sorduğunuzu görüyorum. Tadasana, nam-ı diğer, dağ duruşu, kesinlikle sadece dimdik ayakta durmak değildir. Tadasana’yı kavradığımız zaman birçok yoga duruşunu kavrayabilir, hizalanma sorunlarımız çözebilir ve yoga pratiğimizde daha da ilerleyebiliriz.
Dağ duruşu, adından da anlaşıldığı gibi, dağ gibi sağlam ve heybetli durmamızı gerektiren bir duruştur. Her yoga asanasında olduğu gibi, bu duruşta da köklenmeye, ayak tabanlarımızdan başlarız. Yogada ayak tabanlarımızı dört ana bölüme ayırırız, köklenmeyi kolaylaştırmak, yere sağlam ve eşit basabilmek için. Bu dört temel nokta, ayak başparmağımızın ve küçük parmağımızın kökü, topuğumuzun iç ve dış kenarlarıdır. Dağ duruşuna geçerken, ayak parmaklarımızın hepsini yerden kaldırmamız, sonra tek tek hepsini yere yerleştirmemiz, tamamen köklenmemize yardımcı olur. Ayaklarımızdaki ağırlık noktalarımızı farkedebilmek için yapabileceğimiz bir başka deney de, önce ayak baş parmaklarımızı yerden kaldırmak ve sadece diğer parmaklarımızı yere basmak; ve ardından baş parmağı yere basıp diğer parmakları yerden kaldırmaktır.
Ayaklarımızdaki köklenme diyince bir de ayak tabanlarımıza mı yoksa parmak köklerimize mi daha çok ağırlığımızı verdiğimizi test etmemiz gerekir. Bu da oldukça kolay bir deneydir aslında. Önce ağırlığımızı ayak parmak köklerimize verip sonra da arkaya doğru kaykılırsak ağırlık noktamızın nerde olduğunu da kolayca bulabiliriz. Burada önemli olan, ağırlığımızı ayak parmak köklerimiz ve tabanlarımız arasında eşitçe yaymaktır.
Tabi ki bir de ayaklarımızın içine mi yoksa dışına mı daha çok ağırlık verdiğimiz önemlidir. Neden mi? Çünkü içe veya dışa ağırlık vermek bir süre sonra ayaklarımızda şekil bozukluğuna sebep olabilir.
Aslında, deminden beri, tadasana, yani dağ duruşunda, ayaklarımızdaki köklenmeden bahsetmemizin tek sebebi ayaklarımızdaki şekil bozukluklarının farkına varıp, bu şekil bozukluklarını düzeltmek. İnanmıyorsunuz değil mi? Ama gerçekten de, sadece dağ duruşunda, tarif edildiği gibi durarak, ayaklarımızdaki bozuklukları düzeltebiliriz. Ne gibi bozukluklar mı? Düz tabanlık, içe ya da dışa basmak, ayaklarımızın içe doğru ya da dışa doğru dönük olması, özellikle ayak baş parmağının yanında oluşan çıkıntılar, ve tabi ki nasırlar…Tadasana, dağ duruşu ile zaman içinde, tüm bu olumsuzlukları çözebilmek gibi bir şansımız var.
Şimdiye kadar, dağ duruşunun, sadece ayaklarımıza olan yararlarından bahsettik. Ancak “tadasana”nın faydaları sadece bununla sınırlı değil. Duruş bozukluklarından bahsedince, işin içine, bel oyukluğumuzun fazlalığı (lumbar lordozumuzun normalden fazla olması), sırtımızdaki kamburun normalden fazla olması (torasik kifozun omurgamızın normal eğiminden fazla olması), boynumuzun ve başımızın duruşundan da bahsetmemiz gerekir; ve dağ duruşu tüm bu duruş bozukluklarına karşı en iyi ilaçtır diyebiliriz.
Dağ duruşunda hizalanırken, ayaklarımızdaki köklenmeyi halledip iki ayağımızı paralel ve kalça genişliği hizasında yerleştirdikten sonra, sıra dizlerimize gelir. Dizler… Evet dizler, bizi hayatımız boyunca taşıyan organlarımız ve bu nedenle de onları sağlıklı ve sağlam tutmaya özen göstermeliyiz. Yoga yaparken dizlerimizi koruyabilmemizin yolu, üst bacağımızın önündeki kaslarımızı (kuadriseps) etkin bir şekilde kullanmaktır. “Kuadriseps” kaslarımızı yukarı doğru çektiğimiz zaman, dizlerimizi kitleriz ve herhangi bir sakatlanmayı da engelleriz.
O halde, şu ana kadar ayaklarımızdan köklendik, ayaklarımızı hizalandırdık, sonra da dizlerimizi koruma altına aldık. Sırada, kuyruksokumumuz var. Yoga yaparken, vücudumuzda en çok özen gösterdiğimiz yerlerden biri de kuyruksokumumuz aslında. Kuyruksokumumuzu içeri almayı bir kere öğrendiğimizde, günlük yaşantımızda olsun, yoga ve spor yaparken olsun, duruşumuzu düzelttiğimizi ve bir çok ağrının ve rahatsızlığın önüne geçtiğimizi görebiliriz.
Genellikle, Türk toplumu olarak, kuyruksokumumuzu dışarı çıkarma eğilimiz vardır. Bu da kalçamızın, normalde olması gerekenden, biraz daha dışarda olması anlamına gelir. Dağ duruşunu yaparken, kuyruksokumumuzu içeri alıp, karnımızdaki kasları sıktığımız zaman bel oyuntumuzu en aza indirgeriz. Böylece, lumbar lordozumuzun normalden fazla olmasını da engelleriz. Dolayısıyla sağlıklı bir omurgaya sahip oluruz.

Yeni Resim1

 

Yeni Resim3
Kuyruksokumumuzu ve belimizi de hallettiğimize ve karın kaslarımızı da devreye soktuğumuza göre, sıra sırtımıza geldi. Sırtımızın aşırı kambur olma durumuna, tıbben, kifoz denmekte. Kifozun artmasıyla omuzlarımız öne doğru düşer. Omuzlarımızı tekrar normal haline getirebilmek için, sırt kaslarımızı güçlendirmeli ve göğüs kaslarımızı esnetmeliyiz, ama herşeyden önce, dağ duruşunda yapabileceğimiz şey, omuzlarımızı geriye doğru yuvarlamak ve aşağı doğru bastırmaktır. Omuzlarımızı geriye doğru yuvarladığımızda, gögüs kafesimiz genişleyecek ve duruşumuz düzelecektir. Omuzları aşağı doğru bastırdığımızda da, sanki omuzlarımızdan bir güç bizi aşağı doğru itiyormuş gibi hissedeceğiz ve kürek kemiklerimiz de aşağı doğru inecektir. Böylece omuz kuşağımızı rahatlatmış ve yavaş yavaş kifozumuzu düzeltmeye başlamış olacağız. Tabi ki bu, biraz zaman alacak bir süreç. Sabırlı olmalı ve yoganın faydalarını yavaş yavaş özümsemeye hazır olmalıyız.
Omuz kuşağını da hallettikten sonra, sıra boynumuza geldi. Boyun, gerginliklerimizin biriktiği, özellikle de beynimizle kalbimiz aynı dili konuşmadığı zaman rahatsızlanan bir organımız. Bu nedenle, gergin ve sorunlu olması çok doğal, bir de üstüne üstlük devreye günlük hayatımızda kullandığımız bilgisayarlar ve televizyonlar girince. Boynumuzu normalde olması gerektiği noktadan ya önde kullanırız, ki bu genellikle bilgisayarla çalışan insanlarda daha yaygın olarak görülür, ya da daha geriye kayar boyun. Her ikisi de bir duruş bozukluğudur, ama moralimizi bozmaya hiç gerek yok. Dağ duruşunun boyun sorunlarına karşı da bir cevabı var. Dağ duruşuna girdiğimizde, başımızı, kaşımızın alt köşesi ile kulağımızın üstü aynı hizada olacak şekilde hizalandırdığımız zaman boynumuz doğal konumunda demektir. Aslında bunu denemek için dağ duruşuna geçmemize de gerek yoktur. Oturduğumuz yerde, bunu test edebiliriz, ve eğer başımız biraz yukarda ya da aşağıda ise başımızı kaşımız ile gözümüz aynı hizada olacak şekilde düzeltmeliyiz.
Başımızın açısını anlamamızın bir yöntemi daha var. Çenemiz ile boynumuz arasındaki açı 90 derece olduğunda, boynumuzun ve başımızın konumu doğru demektir.
Boynumuzun ve başımızın duruşunu da düzelttikten sonra tek yapmamız gereken şey bir yandan ayaklarımızla yere doğru köklenirken, bir taraftan da başımızdan bir ip bağlamışlar da bizi yukarı çekiyorlarmış gibi başımızdan da gökyüzüne doğru uzadığımızı hayal etmektir.
Basit, dimdik bir ayakta duruşu, neden mi bu kadar ayrıntılı anlattım? Çünkü, yazının başında da belirttiğim gibi “tadasana”, sadece bir ayakta duruş değil. “Tadasana”, tüm kaslarınızın çalıştığı ve postürünüzün düzgün kullanıldığı bir duruş. “Tadasana” ile duruş bozukluklarını düzeltmek mümkün, ayaklarımızdan başımıza kadar…
Peki, belim oyukluğu biraz fazla olsa, sırtımdaki kambur biraz daha çok olsa ne olur? Bedenimiz, zaman içinde bu bozukluklara daha çok uyum sağlamak ister ve o oyukluk ya da kambur gittikçe daha da yoğunlaşır.
Yogilerin bir deyişi vardır. Omurganız hangi yaştaysa, siz de o yaştasınız diye. Yani, insanları nüfus cüzdanında yazan yaşlarıyla değerlendirmezler, omurgalarına bakarlar. Belki birisi 18 yaşındadır, ancak omurgasını o kadar kötü kullanmıştır ki, 60 yaşında kabul edilebilir. Belki de 60 yaşında birisi, omurgasına o kadar iyi bakmıştır ki, yogiler tarafından 18 yaşında değerlendirilir.
O halde, sorarım size, omurganızla genç mi yaşlı mı olmak istersiniz diye. Seçim de çözüm de kendinizsiniz…Tek bir duruş bile farklılık yaratabilir, sakın unutmayın…