Monthly Archives: Şubat 2013

halletmek benim işim!

Standard

Üye olduğum spor tesisi tadilata girdi. Tesiste tadilat yapılacağı ve belli bir süre kapalı kalacağını duyduğum anda önce hemen şimşekler çaktı zihnimde. Hemen itiraz etmeye başladım. Kış ortasında bu ne tadilatıydı, neden şimdi yapılıyordu? Bu soğuk havalarda biz ne yapacaktık? Nerede yürüyecektik? Yaz tatilinden sonra kardio programına ve derslere yeni yeni alışmıştı vücudumuz. Tam da alışmışken neyin nesiydi bu ara? Peki o aradan sonra tekrar tesise döndüğümüzde vücudumuz gerilemiş olmayacak mıydı? Tüm bu sorular sıra sıra zihnime geldi. Bir yandan da sürekli bir itiraz ve isyan. Ama yapacak hiçbir şey yoktu. Tesis kapanacaktı iki üç hafta kadar.

2009-2010 tum fotolar 131
İlk şoku atlattıktan sonra daha sakin düşünmeye başladım. Ne de olsa ben bir yoga eğitmeniydim. Bir çıkar yol, bir çözüm bulmak benim işimdi. Ayrıca, bir yoga eğitmeni olarak esnemeli, eğilmeli, bükülmeli ve yeni şartlara ve durumlara uyum sağlamalıydım. Derin bir nefes aldım. Nefesle birlikte daha sakin düşünmeye başladım tabi ki.
Tesisin kapalı olduğu süre boyunca ne yapabilirdim? Nasıl bir yöntem izleyebilirdim? Spor klubünde ben neler yapıyordum öncelikle onları gözden geçirmem ve ona göre de iki üç haftalık bu sürede neleri telafi edip neleri telafi edemeyeceğimi düşünmem gerekiyordu. Öncelikle hergün yürüyor ve ardından da cross-trainer adı verilen bir kardio aletini kullanıyordum. Günlük kardiovasküler çalışmam yaklaşık olarak 50 dakikaydı. Bu sorun olmazdı. Yaz aylarında tatile gittiğim zamanlarda dışarda yürüyordum ve bundan keyif de alıyordum. Mp3 çalarımı taktım mı kulağıma, haraketli müziklerle ritmi tutturdum mu yakındaki yürüyüş parkurunu kullanıp açık havanın tadını çıkarabilirdim. Tek sorun, kış aylarında olmamızdı. Yağmur, kar, soğuk. Buna da bir çözüm buldum tabi ki. Kayak yaparken kullandığım termal ve polar içlik ve termal mont ne güne duruyordu? Bunları giydim mi soğuk bana işlemezdi. İşte çözüm kolaydı. Montum da yağmur ya da karı içeri geçirmezdi. Ayrıca haftanın iki günü yoga dersi vermeye gittiğim yerde kardiovasküler aletler, dumble’lar ve ağırlık antremanı yapabileceğim malzemeler vardı. Böyle bir imkanım da vardı üstüne üstlük. Böylece haftanın iki günü ağırlık antremanlarımdan da olmazdım.
Yani, kardiovasküler çalışmayı dışarda yürüyerek yapabilir, ağırlık antremanlarımı da haftanın iki günü ders vermeye gittiğim yerde yapabilirdim.
Peki ben başka neler yapıyordum spor klubünde? Karın çalışıyordum, birkaç tane kardiovasküler derse giriyordum ve vücudumun her noktasını çalıştırıyordum ve ayrıca “stretching” ve “back therapy” gibi esneme derslerine giriyordum. Kendi kendime de yin ve vinyasa yoga çalışıyordum. Karın hareketlerini evde de yapabilirdim. Katıldığım derslerden aklımda kalan karın egzersizlerini yapabilirdim. Ayrıca yogada kullandığımız bazı karın güçlendirici asanaları da yapabilirdim. Günde yaklaşık 10-15 dakika karın çalışsam beni tesisin kapalı olduğu süre içinde idare ederdi. Çok fazla güçten kaybetmezdim. İşte karın egzersizi işini de çözmüştüm.
Yoga zaten sorun olmazdı. Tesiste olayım ya da olmayım, yogayı kendi kendime yapıyordum. O an vücudumun isteklerine göre… İster hızlı akışlı bir yoga, yani vinyasa, isterse yavaş ve sakin bir yoga, yani yin yoga. O an canım esnemek istiyorsa, yin yoga; ya da canım biraz terlemek ve nefesimle akmak istiyorsa vinyasa yoga. Yani tesisin kapalı olduğu bu iki üç haftalık süre içinde yoga da sorun olmayacaktı benim için. Ayrıca evde yoga pratiğimi yaparken, istediğim müziği koyabilir, kendimi müziğin ritmine ve büyüsüne kaptırabilir ve müzikle ve nefesimle birlikte akabilirdim. Bundan da güzel ne olabilirdi ki!
Demek ki, tek sorun tesiste katıldığım kardiovasküler ve esneme dersleriydi. Esneme derslerinin pek sorun olacağını zannetmiyordum. Nasılsa yoga çalışmalarım evde de devam edecekti ve özellikle yin yoga yaptığım günler, duruşlarda en az beş dakika kalacağım için kaslarımın ötesinde bağ dokularıma kadar esneyecektim. Bu durumda, tek derdim kardiovasküler derslerin eksikliğiydi. “Brazilian butts”, “abs and butts” ve “spinning” derslerinden iki üç hafta uzak kalacaktım. İşte bu bir sorundu. Yoga eğitmeni olduktan sonra, daha sakin bir kişiliğe büründüğüm için, spor tesisindeki bu hızlı kardio derslerinden çok hoşlanıyordum. Bir yandan müzikler bir yandan da derslerin hareketliliği beni mutlu ediyordu. Bu derslerden uzak kalmak benim için bir sorun oluşturacaktı yani. İşte bu noktada, bir yoga eğitmeni olduğumu hatırladım ve bağlanmamam gerektiğini hatırladım. Bağlımlılıklar, beni yoga yolumda engelleyebilecek şeylerdi. O nedenle, daha sakin düşünmeye karar verdim. Birkaç hafta, kardiovasküler derslere girmesem ne olurdu? Sadece beni mutlu eden birkaç dersten ayrı düşmüş olurdum o kadar. Bir yoga eğitmeni olarak bir de başka açıdan baktım olaya. Bu süre içinde kaslarım dinlenecekti ve birkaç hafta sonra tesis açılıp derslere döndüğüm zaman belki de daha rahat ve kolay yapacaktım hareketleri. Bedenimin dinlenmeye de ihtiyacı vardı. Patanjali’nin sekiz dallı yoga felsefesine göre, aşırılıktan uzak durmak gerekiyordu. Ben ne zamandır “brahmacharya” (aşırıya kaçmamak) ilkesini göz ardı etmiştim acaba? Belki de spor tesisinde verilen bu ara, bana bu ilkeyi hatırlatmak içindi. Unutmamak gerekiyordu; herşey birşey için oluyordu.
Spor tesisi kapanalı yaklaşık bir hafta oldu. Peki hayatımda ne değişti? Yine her sabah erkenden kalkıp yürüyüşümü yapıyorum. Yürüyüşten sonra karın hareketlerimi yapıyorum. Sonrasında yogayla esneyip gevşiyorum. Özel dersler vermeye devam ediyorum. Yani hayatımda çok da fazla birşey değişmedi aslında. Geçenlerde ben yürüyüşe çıktığımda yağmur başladı. Önce biraz takıldı kafam yağmura. Zihnim sürekli “eve dön” derken bilincim “hayır, yürümeye devam. Hatırlasana Burcu, sen yağmurda yürümeyi ve romantik yapmayı çok severdin. Yağmurda yürümenin keyfini çıkar” diyordu. Birden aklıma “Singing in the rain” filmi ve şarkısı geldi. Bir ritim tutturdum kendime ve şarkıyı da mırıldanmaya başladım. Sonra bir de baktım ki, günlük turumun yarısı geçmiş bile. Zihnim, iyi ki seni dinlememişim. Yolun devamında açtım mp3 çalarımı, dinledim şarkıları keyifle. Eve döndüğümde bir saatten fazla yürümüştüm. Üşümüştüm tabi ki. Sıcak bir banyo, ardından keyifli bir bitki çayı. Battaniyenin altında yayılarak kendimi ödüllendirme…
Peki tüm bu yaşananlardan ne çıkarabilirim? Hayatta başımıza basit ya da zor bir sürü şey gelebilir. Önemli olan, karşılaştığımız her olay ya da durum karşısında sakinliğimizi korumak, derin bir nefes almak ve ondan sonra fikir yürütmek ve karar vermek. Yaşadıklarımız karşısında, olaylar karşısında, eğilip bükülebilmek, esnek olabilmek ve farklı bir açıdan bakabilmek. Farklı bir açıdan bakmak, yaşadığımız olayın avantaj ve dezavantajlarını görmek, başımıza neden geldiğini ve bizi nasıl değiştirip geliştirebileceğini farketmek…
Hani dedim ya herşey birşey için oluyor diye… Bugün yürüyüş yaparken birden bir ışık yandı zihnimde, sanki bir anda aydınlandım. Tesisin kapanmasının ve benim dışarda yürümeye başlamamın sebebini o an anladım. Öncelikle, bu soğuk kış aylarında dışarda yaşayan tüylü arkadaşlarımızın doyurulmaya ihtiyacı var. Yürüyüş parkurunda egzersize başladığım günden beri sevgili dört bacaklı arkadaşlarımı besliyorum. Bir de neyi mi anladım? Hayatımızda bir şeyler varken onların eksikliğini asla hissetmiyoruz çünkü onlar hep var, hep bizimle birlikte. Peki ya o bir şeyler hayatımızdan gidince, hayatımızdan eksilince? İşte bunu anladım. İçinde yaşarken hayatın nimetlerinin, bize sunulanların, içinde bulunduğumuz huzurun ve rahatın kıymetini bilmiyoruz. Kısaca elimizdekilerin kıymetini bilmiyoruz çünkü onlar sürekli var, sürekli bizimle. İşte ben bunu farkettim bu bir hafta on gün içinde… Ne de olsa herşey birşey için oluyor… Hayatta herşeyin bir sebebi var.

kollarımın üstündeyim

Standard

Kollarımın üstündeyim… Ve birden yıllar yıllar öncesine gidiveriyorum. Dokuz on yaşlarındayım. O zamanlar televizyon sadece bir kanallı. Türkiye’de yeni yeni spor aktiviteleri yaygınlaşmaya başlamış. Bu tek kanalda aerobik dersleri veriliyor. Annemin yakın bir arkadaşı sigarayı yeni bırakmış. Onunla birlikte aerobik yapıyoruz bizim evde, sigara akıldan uçsun gitsin diye… Aerobik iyiydi hoştu, yapılması kolaydı. Ya sonrası? Aerobikten sonra annemin arkadaşı duvarda amuda, yoga diliyle kol duruşu (adho mukha vrksasana) kalkıverirdi hemen. Ya ben? Merak ediyorsunuz değil mi? Duvara karşı zıplamaya çalışırım olmaz, zıplamaya çalışırım olmaz, offff offff… Annemin arkadaşı o yaşında amuda kalkar, ben bir türlü beceremem.

PhotoFunia-dde40f
İşte bu ana dönüyorum kollarımın üstünde yarım kol duruşuna çıktığımda. Kollarımın üstündeyim, kollarım yerde, ayaklarım duvarda. Duvarda tam 90 derecelik bir açı oluşturmuşum. Ayaklarımı tek tek duvardan ayırmaya çalışıyorum veeee birden beynimin kodlanmalarıyla yüz yüze geliyorum. Yıllar öncesine dönüyorum, olmuyor olmuyor diyor zihnim. Ah şu zihin yok mu? Bir kere olmuyor dedi ya, olmuyor işte. Duramıyorum iki kolumun üstünde. Mutlaka bir destek istiyorum, yanımda biri olmalı ya da bir ayağım duvarda kalmalı. Duruştan çıkıveriyorum hemen, daha fazla dayanamıyorum.
Aklımı taktım bir kere, yapmam lazım bu duruşu. Ben taktıkça, duruş benden bir adım daha uzaklaşıyor. Bir sene boyunca yanımda çok değerli kişisel eğitmenim ile birlikte çalışıyoruz. Kişisel eğitmenim hep yanımda, bana destek, beni tutuyor, yardımcı oluyor, dengemi kaybedince toparlanmamı sağlıyor. Hep böyle mi olacak bu iş? Hayatta da hep böyle mi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Hep desteğe mi ihtiyacım var? Kendi ayaklarımın üstünde duruyorum ama kollarımın üstünde neden duramıyorum? Tamam, kabul ediyorum, öncelikle bir ters duruş, hayata tersten bakıyorum, bakış açım değişiyor. Bunu da kabul ediyorum. Baş duruşunu (sirsasana), omuz duruşunu (salamba sarganvasana) yapıyorum da neden kolların üstündeki duruşlarda zorlanıyorum? Hemen fiziksel yetersizlik geliyor aklıma, sırt, göğüs ve kol kaslarımı güçlendirmeliyim.
Birkaç ay daha geçiyor, kaslarımı güçlendiriyorum bu arada. Yarım kol duruşuna alışıyorum gün geçtikçe, ayaklarım duvarda olduğu sürece mutluyum, huzurluyum. Hatta duruşun bu kadarını yapmak bana yetiyor. Elbette tatminkârlık yoga felsefesinin en önemli basamaklarından biri, ama neden ben hemen tatminkârlık seviyesine erişiyorum ve bırakıyorum işin ucunu? Denemeye devam etmeliyim.
Birkaç ay daha geçiyor. Kol duruşunu sadece kişisel eğitmenim yanımdaysa deniyorum, kendi kendime denemiyorum, korkularım var. Bir kere kendi başıma denerken düştüm çünkü ve sırtım iki hafta ağrıdı. Deneyemiyorum, offff düşersem ne olur? Biraz canım acır, sonra geçer. Tamam, söylemesi kolay. Başıma tekrar gelince görürüm. İşte zihnim konuşuyor yine. Bu ne demek? Yine başarısızlık demek. Öncelikle zihnimi kontrol altına almalıyım, sonra da nefesimi. Kol duruşu denerken nefesimi tutmamalıyım, nefesim de özgürce akmalı, yoksa kalamam ki ben bu duruşta… Zihnim de nefesim de özgür, rahat ve huzurlu olmalı. Bu duruşu yapabilmenin tek yolu bu galiba. Bu konuşan yine zihnim mi acaba?
PhotoFunia-dde8ddKol duruşunu denemeye başlamamın üzerinden bir yıl geçti. Peki, nasıl bir yol katettim? Yanımda kişisel eğitmenin olduğu zaman iki üç nefes durabiliyorum kollarımın üzerinde. Demek ki hala destek ihtiyacımı aşamamışım. Bu arada, evde tek başıma çalışmaya başladım. Bir ayağımı kaldırıp bir ayağımı duvarda tutarken en az 20 nefes sayıyorum, sonra hiç duruştan çıkmadan öteki ayağımı kaldırıp 20 nefes sayıyorum. Böylece, tek başıma deneyebileceğim bir yol buldum ve kollarımın üstünde 40 nefes kadar duruyorum. Daha uzun durmaya başladıkça, tek ayağım duvarda olsa da, güçleneceğimi ve bu duruşa daha çok alışacağıma inanıyorum. Böyle böyle, zaman içinde, duruşu tam anlamıyla yapabileceğimi düşünüyorum. Tabii, bu arada, zihnimi de susturmalıyım, onu terbiye etmeliyim, ona söz geçirmeliyim. Onun efendisi olmalıyım, o beni dinlemeli, ben onu değil…
Sonuçta geldiğim nokta ne mi? Bir işi, bir duruşu başaramasam ne olur? Hiçbir şey olmaz. Ne kaybederim? Hiçbir şey. Neden mi? Çünkü önemli olan yolculuk, varış noktam değil. Sadece gittiğim yol önemli olan, seyahatimin ta kendisi önemli olan. Önemli olan, onu nasıl yumuşatabildiğim, nasıl kolaylaştırabildiğim, yolculuk boyunca ne hissettiğim, artılarımı eksilerimi, eğrilerimi doğrularımı, zaaflarımı güçlü yanlarımı kabullenip kabullenemediğim ve bu yolculuğu zihin, beden, ruh ve nefes bütünlüğü içinde yapabilmem… Gerisi hikâye…

iste ve elde et!

Standard

Haftasonu Ankara’da bir eğitim vardı. Hintli bir guru şehrimize gelip yoga terapi eğitimi verecekti. Önce kararsız kaldım, düşündüm taşındım. Sonra gitmeye karar verdim. Madem ben Hindistan’a gidemiyordum ve Hindistan şehrime geliyordu, öyleyse bu fırsat kaçmazdı. Cumartesi sabahı erken saatlerde kendimi bir yoga stüdyosunun kapısını çalarken buldum.

2009-2010 tum fotolar 047
Guru, salona girdiğinde karizması da onunla birlikte odaya doldu. Yüzüne baktığınız zaman, bir huzur, güven, mutluluk, rahatlama ve sukunet hissedeceğiniz bir kişiydi. Yüz hatları yumuşacıktı, yüzü sanki hep gülümsüyor gibiydi. Kendi içinde böylesine mutlu, huzurlu ve sakin biriyle yoga yapmanın tadı tarifsizdi adeta.
İki günlük eğitim boyunca neler mi hissettim? Öncelikle avuçlarımın içinde sonsuz bir enerji taşıdığımı ancak bunun farkında olmadığımı anladım. Parmak uçlarımın da aynı şekilde enerji dolu olduğun; alkışlamanın bir insanı ısıtabileceğini ve neşelendirebileceğini ve gülmenin hem bu kadar zor hem de bu kadar iyileştirici olduğunu gördüm.
Eğitim, yoga terapi üzerineydi. Ne yazık ki böylesine engin bir dalı iki günlük bir eğitime sığdırmak imkansızdı. Yine de, Dr. Omanand elinden geldiğince çok şey anlatmaya, bizlere çok şey hissettirtmeye ve deneyimletmeye çalıştı.
İlk gün öğle yemeği arası vermeden önce bir meditasyon deneyimledik. Sevgili gurumuzun yönlendirmeleriyle tabi ki. O kadar sakin bir kişiydi ki, o tavırlarına ve ses tonuna da yansımıştı. Meditasyon sırasında bizleri sözlü olarak yönlendirdi, nefes alıp vermeyi hatırlattı, ayaklarımızın uyuşabileceğini söylediği anda zaten ayaklarımız “merhaba ben buradayım ve uyuştum” demişti bile. Ayaklarımıza takılıp kalmamamız gerektiğini, bunun tamamen zihnin bir oyunu olduğunu, sadece bunu izlememiz gerektiğini de hatırlattı o anda. Uzun zamandır böylesine keyifli bir meditasyon yaşamamıştım. Nefes alış verişlerim sakinleşti ve neredeyse durdu. Gözlerimin önünde renkler uçuşmaya başladı. Kendimi çok huzurlu hissettim ve de mutlu. Meditasyon sonunda, Dr. Omanand neredeyse bir buçuk saattir meditasyonda olduğumuzu söylediğinde inanamadım. Bana sadece on, onbeş dakika kadar gelmişti.
Meditasyondan sonra, guru bizden deneyimlerimizi yazmamızı istedi. Sonra herkesin deneyimlerini tek tek okudu ve yorum yaptı. Hayatımda ilk defa, meditasyon konusunda doyurucu bir bilgi edindim. Daha önceki eğitimlerde meditasyonla ilgili sorularıma istediğim şekilde doyurucu bir cevap alamamıştım. Oysa, Dr. Omanand, nefesim durma noktasına geldi diyince işte bu noktada zihin susmuş dedi. Renkler gördüm sözlerime de bilincin ortaya çıktığı an diye yorumda bulundu. İnanamadım. Bugüne kadar kendi kendime meditasyon deneyimlemiştim ama hiç bu şekilde bir yorum yapan olmamıştı. Onaya ya da desteğe ihtiyacım mı vardı? Hayır. Tek derdim, meditasyonun nasıl birşey olduğu ve gerçekten birşeyler yapıp yapamadığımdı. Artık mutluyum, meditasyon konusunda doğru yoldaymışım.
Pratik olarak da bir sürü şey aktardı Dr. Omanand bize. Zihin ve mantık konusunda. Zihnin oyunları, zihnin yanılgıları ve tüm içsel hastalıklarının sebebinin zihin olduğunu anlattı. Zihni susturup denetim altına alırsak, içsel hastalıkları da engelleyebilirdik. Sağlıklı bir zihin, hastalıksız bir yaşam demekti. Peki bu her zaman mümkün müydü? Her zaman dediğimiz gibi, zihin maymun gibi, çocuk gibi… Kıpır kıpır, sürekli hareketli, sürekli oradan oraya atlamak istiyor. Bu durumda, sadece ve sadece zihnin kontrolünü ele geçirmemiz lazım, ona hükmetmemiz lazım. Yoga terapinin en önemli temeli bu. Sağlıklı bir zihin…
Zihinden bahsederken, aslında tüm çekim gücünün içimizde olduğundan da bahsettik. Mutlu ve huzurlu olduğumuz zamanlarda, insanları daha çok çektiğimizi ve herkesin bizim çevremizde toplanmak istediğini; ancak sinirli, huzursuz, mutsuz olduğumuzda da herkesin bizden uzaklaşmak istediğini konuştuk.
Daha sonra, belli başlı hastalıklar üzerine yoga asanalarını, meditasyon tekniklerini ve mudraları (mühür) deneyimledik. Bel ağrılarına, migren ve başağrılarına, eklemlere, obeziteye ve zihni dinlendirmek için yoga ve meditasyon tekniklerini çalıştık. İlk defa mudraların (mühür) bazı durumlarda kullanılabileceğini ve faydalı olabileceğini gördüm. Bu beni çok şaşırttı. Parmaklarımız hepsinin dünyadaki bir elementi temsil ettiğini ve parmaklarımızı birleştirerek çeşitli mudralar yaratabileceğimizi biliyordum. Ancak, bu mudraların hastalık tedavisinde kullanılabileceği çok ilginç ve yeni bir bilgiydi benim için. Meditasyon sırasında parmaklarımızı belli mudralarda birleştirdiğimizde guru parmaklarınızı ayırın dediği sırada bunun bu kadar zor olabileceğini tahmin bile edemezdim. Enerji yoğunluğu sebebiyle parmaklarımın bir bütün haline gelebileceğini ve  çözmek istemeyeceğimi… Tıpkı meditasyon sonunda gözlerimi açmayı istememem gibi…
İlginç bir meditasyon deneyimi de, eşli şekilde önce kahkalar atıp sonra birbirimize sarılmamızdı. Kahkaha atmak ilk başta zordu, yani ortada sebep varken gülmek kolaydı da, boş yere gülmek çok zordu. Ama kahkaha atmak da başlı başına bir terapiydi. Kahkaha atmak, kişideki olmusuz duyguları yok ediyordu, yani bir nevi detokstu. Bunu hissedince, kendiliğimden gülmeye başladım, komşuların gülmelerini duydukça daha çok güldüm. Çocukluğuma dönmüştüm o an… Sanki lunaparka gitmişim arkadaşlarımla birlikte, komik aynaların karşısına geçmişiz, değişen şekillerimize bakıp kahkalar atıyorduk. O kadar eğlenceliydi kahkaha meditasyonu… Sonra eşimizle kucaklaştık. Enerjilerimizin birbirine geçtiğini hissettik, empati kurduk, kalplerimiz bir attı sanki… İçimin titrediğini, parmak uçlarıma kadar bir enerji akışı olduğunu, benden eşime, eşimden bana duyguların düşüncelerin aktığını hissettim. İnanılmaz bir andı.
Bir de tabi ki alkış meditasyonu vardı. Alkışlamak, avuçlarımızdan geçen ve iç organları etkileyen noktaları uyarmak anlamına geliyordu bu deneyimlediğimiz yoga terapi seansında. Dr. Omanand, ritmik alkışın birçok hastalığı önlediğini söyledi. İçsel olarak mutlu hissedince, bedenimizdeki her noktanın mutlu olacağını, mutsuz veya sinirliyken de aynı titreşimlerin tüm bedenimizi esir alacağını anlattı bize. Mutlu olup alkışlayınca, bedenimizdeki tüm hücrelerin güzel tepkiler vermesini sağlayacaktık. İnanılmaz ama çok mantıklıydı. Dr. Omanand’a göre, el çırpmanın birçok faydası vardı. Gerginliği, korkuyu, endişeyi, kafa karışıklığını azaltıyor: tansiyonu düşürüyor; sindirim, dolaşım ve sinir sistemini düzenliyor; kaslarımızı güçlendiriyor; alerjileri dindiriyor ve ağrıları azaltıyordu. Üstüne üstlük doğru alkışlarsak, ritmik bir hayatımız oluyordu ve alkışlamak enerjiyle oynamak demekti. Enerjinin parçası haline gelip onu deneyimlemek demekti. Bir ritim tutturursak, korkularımız sona erecek demekti. Tabi ki tüm bu açıklamaları duyduktan sonra, eğitime katılan herkes, canı gönülden alkış tuttu, avuç içlerimiz yanana kadar, ordan ateş elementi yükselene kadar… Daha sonra, o sımsıcak avuç içlerimizi yüzümüze getirmek, gözlerimizin üstüne kapatmak tarif edilmez bir duyguydu. Avuç içlerimizden yükselen enerji gözlerimizden tüm vücudumuza yayılıyor gibiydi… Muhteşemdi…
2009-2010 tum fotolar 049Terapi konusunda ise, çok ilginç bir fikir ortaya attı Dr. Omanand. Vücudumuzun beş elementten oluştuğunu biliyoruz. Bu beş element denge içindeyse, sağlıklıyız demektir. Ancak, herhangi bir elementte bir dengesizlik varsa, o zaman hastalıklar başgösterir demektir. Örneğin, vücudumuzda ateş elementi arttığında, sinirli oluruz ve sinirli olunca da başağrısı, migren, yüksek tansiyon ve kabızlık çekebiliriz. Diyelim ki, vücudumuzdaki su elementi arttı, o zaman da obezite, tembellik ve vücutta ağrılar yaşayabiliriz. Hava elementindeki bir dengesizlik, gastrik sorunlara, eklem, diz, sırt ve bel ağrılarına sebep olur. Toprak elementinde bir dengesizlik ise, sindirim, sinir ve iskelet sisteminde ve kaslarımızda sorun yaratır. Eter elementindeki dengesizlik ise kendini duyma, konuşma ve hafıza sorunları şeklinde gösterir.
Bu eğitim, hayatımda ilk defa yoga nidra deneyimlediğim bir eğitim oldu. Hayatımda hiç bu kadar mutlu ve huzurlu hissettiğimi hatırlamıyorum. Yoga nidra’da yatarken, gözler kapalı, zihin suskun ama asla uykuda değildim. Çok huzurluydu benim için, zihin hiç konuşmuyordu, sadece sevgili gurumuzun yönlendirmelerini duyuyordum, yumuşacık ses tonunu… Mutluydum, eğer “yavaş yavaş geri gelin, hadi uyanın, ama acele etmeyin” diyen sesini duymasan hala daha yogik uykunun tadını çıkarırdım sanırım.
Sonuç olarak, eğitimin her anı, özellikle her meditasyon ve savasana, bambaşka deneyimler kattı bana. Bambaşka duygular ve düşünceler… Yoga terapi eğitimi, yoga ve meditasyon pratiğime çok şey katacak ve tabi ki derslerime de… “Madem Hindistan’a kendim gidemedim, Hindistan ayağıma geldi. Bu fırsatı kaçırmayım” demekle çok iyi bir karar vermişim. Şu an ne mi düşünüyorum? Hindistan’a gidip Dr. Omanand’ın aşramında en az iki üç hafta geçirmek ve bambaşka deneyimler yaşamak… İste ve elde et… İstemeye başladım bile…

hergün sevgi!

Standard

Birkaç gün önce sevgililer gününü kutladı tüm dünya… Tabi ki Türkiye de… Tüketim toplumu bir dünyada yaşadığımız için sürekli böyle günlerle karşı karşıya kalıyoruz. Sevgililer günü bunlardan sadece bir tanesi… Anneler günü, babalar günü, kadınlar günü… Sadece bir gün mü severiz eşimizi, annemizi, babamızı? Herkes gibi ben de yazımı sevgililer gününde yazıp yayınlayabilirdim, ancak istedim ki o gün geçsin ve yazım birçok kişinin yazdıklarıyla araya karışmasın. Çünkü sevgi hayatın anlamıdır, hayatın ta kendisidir.

2009-2010 tum fotolar 077

Sevgi öylesine bir enerjidir ki insan sevdikçe geliştiğini ve büyüdüğünü hisseder. Sevgi, tüm duygular içinde en özelidir, en önemlisidir. Yalnızca sevgi dünyadaki nefretin önünde durabilir. Sadece sevgi, çevrenizdeki herkesi kapsar, geliştirir, genişletir ve büyütür.
Şöyle bir gözünüzde canlandırın. Hayatınızda sevgi eksik olduğunda ne oluyor? Ne hissediyorsunuz? Ne yaşıyorsunuz? Sevgiden yoksun olduğunuzda, bir yaprak gibi kuruduğunuzu ve solduğunuzu hissetmiyor musunuz? Kendi adıma, ben öyle hissediyorum. Sanki suyum ve gıdam eksikmiş gibi oluyorum. Çürüyorum, kuruyorum ve soluyorum. Bir anda olumsuz duygular kaplıyor her tarafımı. Özellikle korku ve nefret duyguları artıyor. Sevgiden yoksun olunca korkmaya başlıyorum. Herşeyden korkuyorum. Kaybetmekten, düşmekten, düştükten sonra tekrar ayağa kalkamamaktan…
Peki ya nefret? Hani hep diyoruz ya. Hayatın ikiselliği (dualitesi) diye. İşte nefret de, sevginin karşıtı. Hayatımızda sevgi olmayınca, hemen nefret gelip yerleşiyor onun yerine. Herşeyden, hayattan, insanlardan, çevreden, dünyadan, hayvanlardan ve aklınıza gelen herşeyden nefret etmeye başlıyorsunuz sevgi duygunuzu kaybettiğinizde…
Sevgi enerjisini kaybetmek o kadar kolay ki… Bir anlık tereddüt, bir anlık korku ve bir anlık nefret, sevgiyi kaybetmemize ve olumsuz duyguların gelip bizi esir almasına sebep oluyor.
O halde, şöyle düşünebilir miyiz? Sevgi, nefret ve korkunun panzehiriyse eğer, dünyadaki sevgi enerjisini çoğaltarak nefretin ve korkunun önüne geçebilir miyiz? Elbette. Dünyaya, evrene sevgi enerjisi yolladıkça, sevgi enerjisini yayıp çoğalttıkça, dünyadaki nefret ve korku azalacaktır.
Peki bunu nasıl başaracağız? Önce kendimizi severek, önce kendimizi anlayarak, önce kendimizi affederek. Kendimizi affedip sevdikçe, içimizdeki sevgi enerjisi çoğalmaya başlayacak, kalbimiz daha da açılacak, kalp bölgemizi açtıkça kendimizi daha özgür hissedeceğiz, alanımız genişleyecek, dünyaya bakış açımız gelişecek ve değişecek. Yani önce kendimizi severek, tüm yaşantımızı değiştireceğiz. Ya sonra? Bize kötü davranan bir kişiye bile sevgi ve anlayış göstererek. Onları affederek, herşeyi geçmişte bırakıp, tüm olumsuz duygu, düşünce ve enerjilerin üstüne bir perde çekerek, sadece anı yaşayıp anda kalarak ve çevremizdeki herşeyi severek ve herşeye anlayış göstererek…
Sevgililer gününde özel dersim vardı. İster kendi yoga çalışmalarımda olsun isterse derslerimde olsun, özel günlere uygun yoga yapmaya çalışıyorum. Özel günlerin anlam ve önemine vurgu yapmayı deniyorum derslerimde. O gün de, sevgi enerjisine yoğunlaştık. Dersimizin zirve duruşu yoğun bir geriye eğilme olan “ustrasana” (deve) ve eğer denemek istiyorlarsa “kapotasana” (güvercin) idi. O duruşlara geçene kadar bir sürü geriye eğilme deneyimlemiş ve bedenimizi hazırlamıştık. Duruşu yaptık, nefeslerimizi kalp bölgemize yolladık, kalbimizi açmayı, geriye doğru eğilerek geçmişte yaşadıklarımızı affetmeyi — öncelikle kendimizi sonra başkalarını — ve dünyaya sevgi enerjisiini yollamayı denedik. Çünkü hepimiz biliyorduk ki, bir tek sevgi evrendeki korku ve nefreti yok edebilir.
Dersi bitirken, kalp atışlarımıza odaklandık, kalbimizi daha da açmaya, sevgimizi daha çok göstermeye ve belki yoga yapan kişiler olarak dünyaya daha çok sevgi yollayarak dünyada belki bir değişiklik yaratabileceğimize inanarak bitirdik dersi.
Sevgi, sevgililer günü… Benim için hergün sevgi ve sevgililer günü… Eğer ki, kendimizi yogaya adamışsak, sevgi zaten bizim ayrılmaz bir parçamız olmuştur. O yüzden, günlere bir anlam yüklemeye ve sadece bir gün hatırlamaya gerek yok. Tek yapmamız gereken, her gün sevmek, sevebilmek…Hergününüzün sevgi, şevkat ve anlayış dolu olması dileğiyle…

sevgili zihnim!

Standard

Spor tesisinde aerobik olarak nitelendirilen bir dersteyim. Aslında o kadar yorgunum ki, neden bu derse katıldım inanın ki bilmiyorum. Derste zaman geçmek bilmiyor. Bir dakika, iki dakika, üç dakika derken beş dakika geçiyor sadece, bana göreyse saatler geçmiş gibi. Zihnimi susturamıyorum, zihnim susmadıkça da bana huzur yok. İşler iyice sarpa sarıyor.

zihni sakinleştirmek
Ben bir yoga eğitmeniyim. Bedenimi, ruhumu ve zihnimi sakinleştirebilmeli ve onları bütünleştirebilmeliyim. Ancak bu her zaman mümkün olmuyor, nihayetinde ben de bir insanım. Her insan gibi zaaflarım, fiziksel ve zihinsel yorgunluklarım, ve yetersizliklerim var.
Tam da bunları düşünürken, aklıma yoga üstadı Patanjali’nin derlediği yoga sutralarından biri geliyor. Bence en önemli yoga sutralarından biri bu. “Yogash chitta vritti nirodhah.” Çevirisi mi? Yoga, zihnin etkinliklerinin tamamen sakinleşmesi, durgunlaşmasıdır.
O an anladım ki, zihnimi susturmam lazım, ona söz geçirmem ve onu sakinleştirmem gerek. Zihnimi susturmadıkça bana rahat ve huzur yok. Peki zihni nasıl susturacağım, nasıl sakinleştirip durgunlaştıracağım onu? Zihin kendi kendine susar mı? Yoksa çaba mı harcamalıyım?
Zihin bir maymun gibidir, sürekli hareket eder. Oradan oraya zıplar, atlar durur. Ya da yaramaz bir çocuk olarak nitelendirebiliriz zihni, durmadan koşturan kıpır kıpır bir çocuk. O halde, onu durdurmamız zor… Hayır, zor değil, sadece biraz farkındalık ve biraz çaba gerektiriyor.
Aslında zihni durdurmanın en kolay yolu, gözlerimizi kapatmaktır. Gözlerimizi kapattığımız zaman zihin de durur çünkü. Ama her zaman bu mümkün müdür? Yani zihni her susturmak istediğimizde gözlerimizi mi kapatacağız? Tabi ki bu mümkün değil. Her seferinde gözlerimizi kapatmak yerine, zihnimize hükmetmeyi öğrenmeliyiz.
Derse dönüyorum yine. Kaslarım ağrıyor, kolumu kaldıramıyorum acıdan, nefes nefese kaldım, bak gördüm mü? İşte bana tüm bunları söyleyen de zihin. Aklımı çelip beni dersi terketmeye zorluyor. Bana söz geçirmeye çalışıyor, beni etkilemeye ve beni yorgun olduğuma ikna etmeye çalışıyor. Başarana kadar da susmayacak biliyorum.
En azından farkettim. Tamam gerçekten de yorgunum biraz, kaslarımı dinlendirmemişim ama yine de derse katılmışım. Madem katıldım bu dersi yarıda bırakıp çıkmak olmaz. Zihnimi susturmalıyım. Hemen gözlerimi kapatıyorum. Dikkatimi nefes alış verişime yöneltiyorum, bu beni biraz sakinleştiriyor. Nefesim sakin, dolayısıyla zihnim de sakin. Sanki biraz sustu. Gözlerimi açıyorum yine. Tabi ki zihnim de bu fırsatı kaçırmadı, o da açıyor gözlerini… Beni etkilemeye çalışıyor yine, vazgeçmiyor.
Ağrıları ve acıları bana sürekli hatırlatanın, nefes nefese kaldığımı söyleyenin zihnim olduğunu anladım ya bir kere, ben de vazgeçmiyorum. Anladım ki zihnim beni etkilemek istiyor. Ben de tam tersini yapıyorum, zihnime söz geçirmeye çalışıyorum. O çabaladıkça ben de tam tersini yapmaya çalışıyorum. Zihnimi susturmaya ve durgunlaştırmaya çalışıyorum.
Bir çocuğu nasıl ikna edersiniz bir şey yapmaya? Onun suyuna giderek değil mi? Ben de zihnimin suyuna gidiyorum. Evet sevgili zihnim, şu an yorgunluktan mahvolmuş durumdayım, kaslarım feci derecede yanıyor, bacağımdaki kolumdaki dünden kalan ağrılar geçmedi henüz, ama bak ne diyeceğim sana sevgili zihin. “Bu ders hoşuma gidiyor, zevk alıyorum bu dersten, biraz da hareketli bir derse girmek istiyorum, disko müzik de dinlemek istiyorum. Gel seninle bir anlaşma yapalım zihin, sen dersin kalan yarım saatinde sus, dinlen biraz, ben de dersi bitireyim sonra bol bol seninle ilgilenirim.”
Hayret ama, zihnim birden susuyor. Dersin kalan son yarım saatini bana hediye ediyor, ben ağrılarım olsa da onları görmezden hissetmezden gelip dersi tamamlıyorum.
Dersten sonra zihnime beni dinleyip, sustuğu için teşekkür ediyorum. Demek ki onunla mantıklı mantıklı konuşmam ve onu ikna etmem gerekiyormuş. Tabi ki gözlerimi kapatmam, nefesime odaklanmam ve zihnimin başka yerlere kaydığını farkedip onu tekrar sınıfa getirip derse odaklanmaya çalışmam çok faydalı oldu onu dizginlememde.
“Yogash chitti vritti nirodhah”… Yoga, zihnin etkinliklerinin tamamen sakinleşmesi, durgunlaşmasıdır. Yoga yaparken, aslında bu sutrayı zaman içinde uygulayabiliyoruz. Nasıl mı? Özellikle vinyasa veya ashtanga yoga yaparken, ujjayi nefesine (kahraman nefes) odaklanarak ve bir drishti (bakış noktası) seçerek bunu başarıyoruz. Nefes ve drishti, zihnimizi bir noktada tutabilmemiz, zihnimizi susturabilmemiz için birer araç aslında. Yoga, bize zihni durgunlaştırmayı öğretiyor zaman içinde. Bizi sakinleştiriyor, dinlendiriyor, dinginleştiriyor. Tüm yapmamız gereken, yoga yaparken, yoga matının (minderinin) üstünde başardığımız bu nefes, zihin, beden dinginliğini, günlük hayatımıza da taşımak. Günlük hayatımızda, zor bir anla karşılaştığımızda nefesimize odaklanıp gözlerimizi kapayıp birkaç nefes bekleyip sinirlenmeden, zihnimizin esiri olmadan, yaşadığımız olaya sakin ve dingin bir cevap verebilmek. Aerobik ya da kardio bir derse katıldığımızda, bizi üzen bir olayla karşılaştığımızda, sinirlendiğimizde, trafik sıkıştığında, zihnimizi susturup, durgunlaştırıp, onun esiri olmadan, onun bizi etkilemesine izin vermeden, gözlerimizi kapatıp önce derin bir nefes alıp sonra sakin ve dingin bir şekilde tepki vermek.
Bunu başardığımız zaman, hayatımızdaki yanlış anlaşmaların, küslüklerin, mutsuzlukların, dargınlıkların, üzüntülerin ne kadar azaldığını farkedetmeniz an meselesi… Daha huzurlu, mutlu, dingin ve durgun bir hayat için zihninizi susturmayı denemekten bir zarar gelmez bence. Ya sizce?

yoga ve anatomi

Standard

Derslerimden birinde bir öğrencimden biri soruyor. “Bel fıtığım var benim, bu duruş belime zararlı olur mu?” İşte o anda, bir senelik yoga eğitmenlik kursu boyunca kendi öğretmenlerimin anatomiye neden bu kadar önem verdiklerini anlıyorum. Yoga ve anatomi, ayrılmaz bir bütün oluyor o an gözümde ve kendi kendime soruyorum: “Bir yoga eğitmeni, anatomi bilmeli mi?” ya da “Bir yoga eğitmeni, ne kadar anatomi bilmeli?”

856944_488656311198775_259995132_o(1)Geçen sene katıldığım 200 saatlik hatha ve vinyasa yoga eğitmenliği boyunca aldığım anatomi bilgisinin faydalarını derslerimde görüp hissediyorum. Tabi ki, öğrenci mantığıyla bir sene boyunca, neden sanki doktormuşuz gibi bu kadar ayrıntılı anatomi dersi alıyoruz diye söylenip durmuştum. Bir yandan bir doktordan aldığımız tıp anatomisi bir yandan da kendi öğretmenimizden aldığımız yoga anatomisi. Nerdeyse dört saat boyunca anatomi bilgisi yükleniyorduk. Kemikler, kaslar, eklemler, sinir sistemleri, ve aklınıza gelebilecek bir sürü şey. Bir öğrenci gözünden, işin daha da vahim yanı, tüm bu bir senelik bilgi birikiminden sene sonunda sınav olacağımızdı. Düşünün bir kere, lise bitmiş, üniversite bitmiş, hayata atılmış bireyleriz ve bir sene boyunca bize yabancı bir sürü bilgiyi öğrenip özümseyip bir de onlardan sınav olacaktık. İnanılmaz bir şeydi ama gerçekti.
Tüm bunların üstünden bir sene geçince yoga ve anatominin birbirinden ayrılamayacağını ve aslında anatomi bilgisinin bir yoga eğitmeninin en değerli hazinesi olduğunu görüyorum.
Derslere girdiğimizde, öğrencilerimiz bizi tam teşekküllü yoga eğitmenleri olarak görüyor. Bizim, hem yoga asanaları, hem yoga felsefesi, hem de anatomi konularında uzman olduğumuzu düşünüyorlar. Bu durumda, bizim de bilgilerimizi onlarla paylaşmamız ve kendimizi sürekli güncelleyip geliştirmemiz gerekiyor.
Bir yoga eğitmenin anatomi bilmesinin ne gibi yararı olabilir? Öncelikle, anatomi bildiğimiz zaman, asana hizalanmalarını daha ayrıntılı anlatabilir ve hizalanmada sorun olduğunda ne gibi anatomik sıkıntılar veya rahatsızlıklar oluşabileceğini bilip öğrencilerimizi de bilgilendirebiliriz. Öğrencilerimizin herhangi bir sağlık sorunu varsa, duruşları onlara göre değiştirip onların asanalardan daha çok faydalanmalarına yardımcı olabiliriz. Örneğin, bir öğrencimizin bel fıtığı varsa, fıtığın hangi omurlarda ve hangi aşamada olduğunu bilirsek, ona göre öğrencimizi duruşlarda düzeltebilir ve onun yogadan azami fayda sağlamasını sağlarız. Belki bazı duruşları ona yaptırmaz, tüm sınıf bir duruşu yaparken, o öğrencimize farklı bir asana yaptırabiliriz. Ya da diyelim ki bir öğrencimiz siyatik problemi yaşıyor. Eğer anatomi bilmesek, öne eğilmelerde o öğrencinin siyatik ağrılarını daha da artırabiliriz. Ancak anatomi bilgimizle, o öğrencinin siyatik sorunlarını artırmak yerine azaltmamız mümkün olabilir. Tabi ki, doktorunun desteği ve yardımıyla… Siyatik sorunlu bir öğrencinin öne eğilmesini istediğimizde, bacaklarını dizlerinden bükülü tutması, kalçasının altına bir battaniye ya da minder koyarak yükseltmesi isteyebilir ve onu bu duruşta rahat ettirebiliriz. Diz sorunları yaşayan bir öğrencimize, ayaktaki duruşlarda, dizi ile bileğini 90 derece açıda tutmasını, ya da basit bir anlatımla, dizinin ayak bileğinin önüne geçmemesini tavsiye edebiliriz. Oturarak yapılan asanalarda, bu öğrencinin dizlerinin altına battaniye koyabilir ve onu rahatlatabiliriz.
Yoga eğitmenleri olarak, diz sorunlarının bir çoğunun kalça kaslarının gerginliğinden kaynaklandığını biliyoruz. Diz sorunları yaşayan bir öğrencimizin kalçalarına yönelmek ve ona kalça kaslarını esnetebileceği asanalar tavsiye etmek de bir seçenek olabilir.

www.sporpartnerim.com
Dersimize gelen bir öğrencinin boyun fıtığı varsa, başımızı yukarı aşağı ya da öne arkaya çevirdiğimiz duruşlarda, o öğrencimize başını düz tutmasını hatırlatabiliriz.
Sonuç olarak, yoga eğitmenleri olarak aklımızdan çıkarmamamız gereken tek birşey var: “Bizler, sadece yoga eğitmeniyiz, doktor değiliz.” Yoga eğitmenleri olarak, anatomi bilmemizin tek amacı, öğrencilerimizi sakatlamamak ve elimizden geldiğince onlara faydalı olmak. Dersimize yeni başlayacak öğrencilerimizin tıbbı geçmişini öğrenmek, herhangi bir rahatsızlığı ya da ani gelişen bir sorunu olup olmadığını
sormak derslerimiz boyunca onları sakatlamamak, daha sağlıklı hale getirmek ve mutlu etmek için yapmamız gereken birşey. Bize bir sağlık sorunlarını danıştıkları zaman, sadece dinlememiz, küçük bir yoga tavsiyesinde bulunup onları tıbbı yardım almaları için doktora yönlendirmemiz gerekmektedir. Unutmayalım, bizler sadece yoga eğitmenleriyiz, doktor değiliz. Amacımız sadece, kişilere bedenen, ruhen ve zihnen bir rahatlama ve huzur sağlamak…

mutlu olmayı bil!

Standard

Hayat öyle birşey ki bazen bizlere bulutların arasından gülümsüyor, bazen ise güneşli günler yaşarken gökyüzünü bir anda kara bulutlarla kaplayabiliyor. Bu da hayatın dualitesi (ikiliği) işte… Önemli olan, hayat bize gülümserken de bize karanlık yanları gösterdiğinde de mutlu  olabilmek… Hayattan bahsedince, yoga ile hayatı da bağdaştırmadan olmaz tabi ki… Ne de olsa yoga matımız (minderimiz) bizim hayatımın bir kesiti. Matımızda nasıl davranıyorsak, aşağı yukarı hayatımızı da öyle yaşıyoruz.

PhotoFunia-523953b
Önceleri sadece yogayı seven ve o nedenle girebildiğim kadar çok derse katılan bir kişiydim. Yogaya ilk başladığım zamanlarda, duruşları en iyi şekilde yapmak benim için önemliydi. Öğretmenimiz, bir duruşun en basit halinden başlayarak, sözlü yönergeleriyle bizleri o asanada daha da derinleşebilmemiz için yüreklendiriyordu. Tabi ki, daha yoganın felsefesini tanımayan ve bilmeyen kişiler olarak, bedenimiz elverse de elvermese de duruşun en son noktasını yapmaya çalışıyorduk. Yogayla ne kadar da ters düşen bir davranış. Şimdi düşününce, bu şekilde davranarak, yoga felsefesinin “ahimsa” (zararsızlık), “satya” (gerçeklik), “brahmacharya” (ılımlılık) ve “santosha” (tatminkarlık) ilkelerini ihlal ediyorduk. Ama o zaman, yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı Ashtanga yoga felsefesi bize o kadar uzaktı ki. Yoga bizler için bir “stretching” (esneme) dersinden farklı değildi; ta ki bazılarımızın gözleri açılana kadar…
Ben de o gözleri açılan, farkındalığı artanlardan biriydim. İlk olarak bedenimin sınırlarını kabullendim ve “satya”yı uyguladım, gerçekleri kabulendim. Sonra kendi bedenimi hırpalamamaya özen göstermeye başladım ve “ahimsa” (zararsızlık) ilkesi girdi hayatıma. “Ahimsa”yla birlikte “brahmacharya”ya (ılımlılık) ilkesine de özen göstermeye başladım. Yogayı abartmadan, gerektiği kadar, makul ölçülerde yapıyordum artık. Bir de baktım ki, aslında tüm bunlar beni mutlu etmeye, tatmin etmeye başlamış ve “santosha” hayatımın bir parçası haline gelmiş.
PhotoFunia-523b5a5Aslında, şükretmek ve minnet duymak birçok felsefede ve dinde vardır. Önemli olan, bu duyguları unutmamaktır. Günlük hayatımızı yaşarken, o koşuşturma ve hengame içinde birçoğumuz şükretmeyi unuturuz, mutlu ve tatmin olmayız, hep daha fazlasını isteriz. Oysa elimizdekilerle yetinmek ve mutlu olmak belki hepimizin hayatını daha da kolaylaştıracaktır.
Yogaya geri dönersek… Herkes için yapılması zor olan bir duruş vardır. Böyle bir duruşu yaparken, önemli olan kendi sınırlarımızı kabullenmek ve yaptığımız kadarıyla mutlu ve tatmin olmak. Kendimizi zorlamayıp, elimizdekiyle yetindiğimiz zaman, o duruşta zaman içinde daha çok ilerleme kaydedebilmemiz bir gerçek.
Yazının başında da belirttiğim gibi, matımızda nasıl davranıyorsak, matın üzerinde ne yapıyorsak ve nasıl tepkiler veriyorsak, aslında günlük hayatımızda da öyle davranıyor ve o tarz tepkiler veriyoruz. Eğer matımızda kendimizi ve sınırlarımızı olduğu gibi kabul etmeyi ve mutlu ve tatmin olmayı becerebiliyorsak, hayatımızı da muhtemelen öyle yaşıyoruzdur.
Peki tatmin olmazsak ne olur? Hayatımızda tatmin olmazsak, sürekli daha fazlasını, daha çoğunu, daha iyisini istersek ve bunun için çok çaba gösterip kendimizi bu isteklere ulaşmak için zorlarsak, o zaman hayat çekilmez bir hal alabilir. Hep daha fazlasını istemek, bedenen, ruhen ve zihinsel olarak bizi yıpratabilir ve böylece daha iyiye ulaşmak isterken daha kötü bir noktaya da gelebiliriz.
Ya da hayatımızla tatmin olmayıp hep daha iyisini elde etmeye çalışırsak, belki elimizdekileri de kaybedebiliriz. Daha iyiye, daha fazlasına ulaşmaya çalışırken elimizdekinden de olabiliriz. Atasözündeki gibi, “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak.” O nedenle, hayatımızdan mutlu ve tatmin olmak, bizi hem bedenen, ruhen ve zihnen rahatlatır hem de daha çok ilerleyebilmemize yardımcı olur. Kendinimizi kabullenince, daha ileri gitmek her zaman daha kolaydır.
Yalnız, yanlış anlaşılmasın. Tatminkarlıktan bahsedince, kesinlikle tamam herşeyi kabullendim, olmuyor, ben böyleyim, memnunum diyip kendimizi bırakmaktan, hayattan vazgeçmekten bahsetmiyorum. Herşeyde olduğu gibi, bu iki uç nokta arasında dengeyi bulmaktan, dengeyi kurmaktan bahsediyorum. Ne aşırı vazgeçmişlik, ne de aşırı hırs, tatminsizlik ve mutsuzluk…
Zaten hayatın kendisi de denge üzerine oturmuyor mu? İnsan vücudundan başlayarak her şey dengelerle kurulmamış mı? Eril ve dişil enerjinin dengesi, doğanın dengesi, zihnin ve ruhun dengesi ve tatminkarlık ve tatminsizliğin dengesi…
Tatmin ve mutlu olmak ya da tatminsiz ve mutsuz olmak? Herşey gibi bu da bir seçim. Tüm hayatımız boyunca seçimlerimizi ve tercihlerimizi yaşamamız gibi…