Monthly Archives: Mayıs 2014

dengeleri fark etmek

Standard
“Vrksasana”dan (ağaç duruşu) “virabhadrasana III”e (üçüncü savaşçı), üçüncü savaşçıdan “urdhva prasarita eka padasana”ya (ayakta bacakları ayırma), ayakta bacakları ayırmadan “garudasana”ya (kartal), kartal duruşundan “uttiha hasta padangusthasana”ya (el ayağa uzatılmış duruş) ve bu duruştan “natarajasana”ya (Bilge Nataraj duruşu/dansçı duruşu)… Bir asanadan bir asanaya nefesin yardımıyla aktığımız bir “vinyasa.”
IMG_6829
Geçen hafta denge üzerine yoğunlaştığım dersten bir kesit sadece. Ve öğrencimin bu akış içinde zorlanması ve dudaklarından dökülen cümle: “Ardından ne geleceğini bilsem daha kolay yapacağım.”
Denge duruşları… Ayakta ve yerde… Çoğu yoga dersinde olduğu gibi bu derse de yerde başlamıştık. Kısa bir meditasyonun ardından, dört ayak üzerinde ters kol ters bacakla denge duruşları ve “vyaghrasana” (kaplan duruşu) ile o günkü dengemizi test etmeye başladık. Kaplan duruşunu yaparken beden küçük küçük sallanmaya başladı. Biz mi dengemizi test ediyorduk yoksa denge mi bizi test ediyordu? Bedeni “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle ısıttıktan sonra, sıra bu serilerin arasına denge asanaları serpiştirmeye geldi. “Vasisthasana” (Bilge Vasistha duruşu/yan sopa) ve bunun değişik varyasyonları, “bakasana” (karga), “svarga dvijasana” (cennet kuşu), “ashva sanchalayasana” (yüksek hamle), “parivrtta parsvakonasana” (dönmüş yan açı duruşu) ve “eka hasta bhujasana” (tek el kol denge duruşu) bunlardan bazılarıydı.
Denge duruşları, yogadaki en zorlayıcı asanalardandır. Çünkü bu duruşları yaparken hem bedenimizi hem de zihnimizi kontrol etmemiz gerekmektedir. Bedensel olarak dengeyi sağlayabilmek için karın kaslarımızı kullanmamız şarttır. Eğer ayakta bir denge duruşu yapıyorsak, ayaklardan iyice yere köklenmekte fayda vardır. Bakışlarımızı bir noktaya odaklayarak da zihni kontrol edebilmemiz mümkündür.
Denge asanalarını yaparken sakin ve sabırlı olmak gerekmektedir. Bunun için duruşa nefesin yardımıyla zihni ve sinir sistemini sakinleştirip sakin, ağır ve dikkatli bir şekilde girmeliyiz. Denge duruşlarını ya da ters duruşları yaparken, sinir sisteminin etkisini de aklımızdan çıkarmamalıyız çünkü bu duruşlar sırasında, sempatik sinir sistemi uyarılır ve bedene “kaç ya da kavga et” uyarısı yollanır. Denge asanaları ya da ters duruşlar sırasında, kalp atışlarınızın hızlandığını hissedersiniz. Böyle bir anda nefese odaklanıp zihni sakinleştirerek duruşta birkaç nefes güçlü bir şekilde kalabilirsiniz.
Dengeden bahsettiğimizde, vestibüler ve proprepsiyon sistemden bahsetmemek olmaz çünkü her iki sistem de denge sağlamamıza yardımcı olur. Bu sistem, memeli hayvanların dengesini sağlayan ve bizlere hareket kabiliyeti ve denge duygusunu hissettiren bir sistemdir. Kulağın içinde bulunur ve göz hareketlerini kontrol eden ve bedeni dik tutmamızı sağlayan kaslara sinirlerine sinyal yollar. Beynimiz, kafatası içindeki bu sistemden gelen bilgileri kullanır ve böylece bedenin dinamiklerini ve hareketlerini, pozisyonlarını algılar.  Kısaca, vestibüler sistem iç kulakta bulunan ve başımızın konumu hakkında bilgi veren bir sistemdir.
Propriosepsiyon ise eklemlerin boşluktaki pozisyonunu, konumunu, hareketini algılama duyusudur. Eklemde yer alan kapsül ve bağlar, eklemin etrafındaki kas dokusu ve tendonlar, içerdikleri bir takım özelleşmiş hücreler aracılığıyla merkezi sinir sistemimize sürekli uyarılar yollar. Bu uyarılar sayesinde, vücudumuzdaki eklemlerin ve kasların uzaydaki konumundan, pozisyonundan, gerginliğinden ve basınç durumundan haberdar oluruz. Kişinin bir hareketi doğru, sağlıklı ve koordineli yapabilmesi için gelişmiş bir propriosepsiyon duyusunun olması gerekmektedir.
Bu konuyu daha anlaşılır hale getirmek için bir örnek vereyim. “Virabhadasana II”deyken (ikinci savaşçı) arkadaki kolumuzun omuz hizasında olup olmadığını “vestibüler sistem” sayesinde farkederiz. Propriosepsiyon ile “köklenmeyi” ya da bağlantıyı hissederiz. Bu sistem ile hareketlerimizi planlar ve koordine edebiliriz. Bu sistem, “beden farkındalığı” yaratır.
Tüm bu bilgiler ışığında, asanalara dönersek… Bazı denge duruşları vertibüler sistemi, bazılarıysa proprioseptif sistemini çalıştırır ve güçlendirir. “Ardha chandrasana” (yarım ay) duruşunu yaparken, bir bacağımızın üzerinde durup, gövdeyi yana ve başı yukarı çevirip yukarıdaki ele baktığımız için kulak içindeki dengelerle oynamaktayız. Bu nedenle bu duruş, vestibüler sistemi çalıştıran ve geliştiren bir duruştur. “Natarajasana” (dansçı) duruşundayken yerde köklendiğimiz ayağımıza ne kadar sağlam basmamız ve güç vermemiz gerektiğini “propriosepsiyon” sayesinde algılarız. “Vrksasana” (ağaç) propriosepsiyonu güçlendirirken, “vasisthasana” (yan sopa) vestibüler sistemi geliştirir.
Denge duruşlarında, gözlerin ve bakış açışının öneminden de bahsettik. O gün derste sınırları zorlamak için yeni bir şey denemiştik. Ağaç duruşunu gözler kapalıyken yapmak. Gözleri kapatarak bir denge duruşu denemek neden önemliydi? Çünkü gözler sayesinde, denge duruşlarında dik bir şekilde durabiliyoruz. “Tadasana”da (dağ duruşu) gözlerimizi kapattığımızda, sağa sola sallandığımızı farkederiz çünkü vestibüler sistem bizim dik durmamızı sağlar. Gözleri kapadığımızda, bedene dik durma sinyali gitmemeye başlar. O nedenle, gözler kapalı bir şekilde denge duruşu denemek çok daha zordu.
IMG_6821
Denge duruşlarını daha zor hale getirmek ve kendimizi geliştirmek için gözleri kapatmak bir yöntemdir. Bir başka yöntem de başımızın konumunu ve bakış açımızı değiştirmektir. “Ardha chandrasana”da (yarım ay) başı nötr konumda tutmak daha kolaydır ama başı yukarıdaki ele çevirmek ve yukarıya bakmak daha zordur.
O günkü derste, belki de “sinir sistemi”nın devreye girmesiyle ve “vestibüler ve propriosepsiyon sistemlerinin” ardı ardına gelen asanalar ile çalışmaya başlamasıyla, öğrenci devam eden denge duruşlarına daha fazla dayanamayacağını düşündü ve akışı bıraktı. Bedenin sağ tarafındaki akış bittikten sonra ise, “şimdi akışı ve nasıl bir şeyle karşı karşıya olduğumu biliyorum. Hangi asanadan sonra ne geleceğini biliyorum. Ardından ne geleceğini bildiğim için sol tarafı daha kolay yapacağım.” Eğitmene (bana) not: “Zihin nelerle karşılaşacağını bilmek ister. Zihin hep ama hep bilmek ister. Zihne fazla kulak asma.”
Madem ki dersi denge asanalarına adamıştık, dersi denge duruşu ile bitirmek iyi bir fikir olabilirdi. Öğrenci, “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) ve “sirsasana” (baş duruşu) denemek istedi. Önce duvar kenarında kol duruşu yaptı ve ardından kendi başına duvar ve benim desteğim olmadan baş duruşunu ortada denedi.
Dersin başında, o günün amacını “bedenin sağ ve sol enerjilerinive sağ ve sol dengeleri fark etmeye çalışmak” olarak belirlemiştim. Dengemizin her gün değişebileceğini, asanaları bir gün çok iyi yapsak da ertesi gün aynı şekilde yapamayabileceğimizi söylemiştim.
Dersin sonunda zihin ve denge hakkında bambaşka bir noktaya varmıştık. “Zihin nelerle karşılaşacağını bilmek isterdi. Hep bilmek, hep bilmek isterdi. Bir sonraki hamleyi bilerek yaşarken aslında şu anı kaçırıyorduk. Her zaman her şeye hazırlıklı olamazdık. Hayatta başımıza beklemediğimiz şeyler de gelebilirdi. Hayatı sürekli kontrol altında tutamazdık. Geleceğe odaklı yaşadığımızda aslında anı kaçırırdık. Anı kaçırdığımızda, ‘şu an’ yok olur gider ve biz hayatı kaçırırdık. Gelecek hiç gelmeyebilirdi. Geleceği düşünmeden, anda kalarak yaşarsak daha mutlu olabilirdik. Anda kalırsak ve geçmişi ve geleceği düşünmezsek çocuklar kadar korkusuz ve cesur olabilirdik. Çocuklar kadar cesur ve korkusuz olduğumuzda da, kollarımızın üzerinde durmayı bir kenara bırakın, kollarımızın üzerinde koşabilirdik bile.” İşte o gün dersin bana öğrettiği de buydu.

fark yaratmak…

Standard

2009-2010 tum fotolar 668“Bir zamanlar yazılarını yazmak üzere okyanus sahiline giden aydın bir adam varmış. Çalışmaya başlamadan önce sahilde bir yürüyüş yaparmış. Bir gün sahilde yürürken plaja doğru baktığında dans eder gibi bir hareketler yapan bir insan silueti görmüş. Başlayan güne dans eden biri olabileceğini düşünerek gülümsemiş ve ona yetişebilmek için adımlarını hızlandırmış. Yaklaştıkça bunun bir genç adam olduğunu ve dans etmediğini görmüş. Birkaç adım koşuyor, yerden bir şey alıyor ve yumuşak bir hareketle okyanusa fırlatıyormuş. Biraz daha yaklaşınca seslenmiş:

Günaydın. Ne yapıyorsun böyle?

Genç adam durmuş, başını kaldırmış ve cevap vermiş:

– Okyanusa denizyıldızı atıyorum.

– Sanırım şöyle sormalıydım demiş, bilge adam. Neden okyanusa denizyıldızı atıyorsun?

– Güneş çoktan yükseldi ve sular çekiliyor. Eğer onları suya atmazsam ölecekler.

– Ama delikanlı, görmüyor musun ki kilometrelerce sahil var ve baştan aşağı denizyıldızıyla dolu. Hiçbir şey fark etmez.

Genç adam kibarca dinlemiş, eğilerek yerden bir denizyıldızı daha almış ve denize doğru fırlatmış.

– Bunun için fark etti.

Bu cevap bilgeyi şaşırtmış. Ne söyleyeceğini bilememiş. Geriye dönmüş, yazısının başına geçmek üzere kulübesine gitmiş. Gün boyunca bir şeyler yazmaya çalışırken genç adamın görüntüsü gözünün önünden gitmemiş. Aklından çıkarmaya çalışmış, bir türlü olmamış. Nihayet akşama doğru fark etmiş ki, o koca bilim adamı, o büyük şair, bu gencin davranışının özünü kavrayamamış. Çünkü bu gencin aslında yaptığının evrende bir gözlemci olmayı ve olup biteni izlemeyi değil, evrende bir oyuncu olmayı ve bir fark yaratmayı seçmek olduğunu anlamış. Utanmış. O gece sıkıntı içinde yatmış. Sabah olduğunda bir şey yapması gerektiğini bilerek uyanmış. Yataktan kalkmış giyinmiş sahile inmiş ve o genci bulmuş. Ve bütün sabahı onunla okyanusa denizyıldızı atarak geçirmiş.”

Yıllar önce bir gazetecinin paylaştığı Lauren Tseley’nin bir öyküsü… Şimdi bu öykü de neyin nesi dediğinizi duyar gibi oluyorum. Bu hikâyeyi birkaç gün öncesine kadar hiç duymamıştım. Geçenlerde yoga derslerimin birinde bir öğrenci anlattı. O gün hikâyeyi dinlediğimde yoganın kendi hayatımda yarattığı değişikliği fark etmiştim. Öğrenci de yoganın kendi hayatı üzerinde yarattıklarından bahsetmek için bu hikâyeden alıntı yapmıştı. Birkaç gün içinde bu hikâyenin daha bir anlam kazanacağını ne o öğrenci ne de ben bilebilirdik.

Bu hafta içinde ülkemizde çok korkunç bir maden faciası yaşandı. Yüzlerce ölü ve yaralı var. Zaman zaman size de olur mu bilmiyorum. Bir şey düşünürüm, o düşündüğüm başıma gelir. Bir şeyden bahsederim, o bahsettiğim gerçekleşir. Birisini aklımdan geçiririm, onunla karşılaşırım. Sizin anlayacağınız “çekim yasası”… O gün bu hikâyeden bahsettik ve bir iki gün içinde bu faciayı yaşadık. Keşke yaşamasaydık. Faciayı ilk duyduğum anda, aklıma bu hikâye geldi. Hikâyenin o cümlesini hatırladım aniden: “Bunun için fark etti.” Bir başka deyişle: “Birini kurtardık.”

Yazılarımı takip ediyorsanız, haftada bir yoga hakkında bir şeyler karaladığımı da biliyorsunuzdur. Maden faciasından sonra, bu haftaki yazıyı, ayrıntılı bir yoga deneyimi yerine yoga ve hayat arasındaki ilişkiye adamaya karar verdim. Yogada amaç farkındalığımızı artırmak ve hayata daha başka açılardan bakabilmeyi ve yaşadığımız her anı farkına vararak yaşamaktır. Nefes alırken, havanın burun deliklerinden ve soluk borusundan geçip akciğerlere ulaştığını fark etmek… Yemek yerken, her bir lokmanın tadına ve farkına vararak yemek… Çay ya da kahve içerken, içtiğimiz her bir yudumun farkına varmak… Kısacası hayatı farkındalıkla yaşamak…

Ülkemizde bir olay olduğunda, sessiz kalmak ya da sadece gözlemci olmak yerine farkında olup bir çözüm için uğraşmak… Ya da adım atmak ve harekete geçmek…

İşte bu noktada, hikâyenin ana fikrine geliyoruz. “Evrende gözlemci olup olan biteni izlemek yerine oyuncu olup fark yaratmak.” Bunun için gerekirse, denizyıldızlarını denize atmak, yazılar yazıp ortak bir bilinç oluşturmaya çalışmak, yoga ve meditasyon yapıp ya da yaptırıp daha çok insanı uyandırmak, şarkı sözleri yazmak ve bestelemek ve bu yolla insanlara ulaşmak… Her ne yolla olursa olsun… Fark, yeni yeni farklılıkları doğurur. Tıpkı domino etkisi gibi… Önemli olan, gözlemci ya da izleyici olmaktan çıkıp harekete geçmek… Farkında olmak, farkına varmak, anı yakalamak ve fark yaratmak… Bir tek benden ne olur dememek… Sonuçta “birlikten kuvvet doğar” ya da “bir elin nesi var, iki elin sesi var.” Bir fark olur iki, iki fark olur üç…

sıcak yoga…

Standard

Bir aydır nerelerdeyim diye hiç merak ettiniz mi bilmiyorum. Tatildeydim. Aslında tatildeyken yazamayacağımdan değil ama canım bir süreliğine yazılardan ve teknolojiden uzak durmak istedi. Teknolojik bir inziva. İnzivada değildim. Bir arkadaşımın yanına gitmiştim. Kardiovasküler çalışmalarımı da askıya aldım. Canım istedğinde dışarda yürüdüm. Canım istediğinde “adho mukha vrksasana” (kol duruşu), “pincha mayurasana” (tavuskuşu duruşu) ve “sirsasana” (baş duruşu) yaptım ama ciddi bir antrenman ya da yoga yapmadım. Uzun zamandır yogayı ve kardiovasküler çalışmaları bu kadar boşlamamıştım. Hoşuma gitti. Böyle bir uzaklığa ihtiyacım varmış.

2014-05-09 17.18.33

Spora, yazılara ve yogaya ara verdim. Peki ben bu süre içinde ne yaptım? Bolca gezdim. Yeni yerler gördüm ve yeni bilgiler edindim. Sıkı durun: “Bikram yoga” derslerine katıldım.

“Bikram yoga”yı çok merak ediyordum ama bugüne kadar bu tarz “sıcak yoga” derslerine katılmaya fırsatım olmamıştı. Karşıma böyle bir olanak çıkınca değerlendirmeden edemedim. Bir stüdyoya bir haftalık bir programa katıldım.

Sıcak yoga, Bikram Choudhury adında Hint bir yoga eğitmenin geleneksel yoga tekniklerinden yola çıkarak geliştirdiği bir yoga sistemidir. “Bikram yoga” dersleri 26 hatha yoga asanasından oluşur ve sınıfın ısısı 40 dereceye (104 F) yükseltilir.

Bugüne kadar birçok yoga dersine katılmış ve değişik tarzlar denemiş biri olduğum için sıcak yogayı da kolaylıkla yapacağımı düşünüyordum. Derse giderken yanıma ders sonrası giymek için yedek kıyafetler de almıştım. Bir yandan da “bu kıyafetleri kendime neden yük yaptım ki?” diye sorup duruyordum. Altı üstü bir yoga dersine katılacaktım.

Ders başlamadan on beş dakika önce sınıfa girdim. Girmemle sınıfı terk etmem bir oldu. Birden nefes alamadım. Bayılacakmış gibi hissettim. Sınıf o kadar sıcaktı ki! Bu sıcakta nasıl yoga yapacağım diye düşünmeden edemedim. Ders başlayana kadar dışarda bekledim. Sınıfa öğretmenin arkasından girdim. İlk ders “sıcak yoga” dersi değildi. Biraz daha aerobik olarak nitelendirebileceğimiz bir dersti ve o nedenle sınıf 32  derece sıcaklıktaydı. Kardiovasküler derslere alışkın olduğum için bu ders bana çok zor gelmemişti. Tek sıkıntım sıcak sınıftı. Dayanamıyordum. Sanki nefes alamıyordum. Derin bir nefes alıp verdikten sonra, zihnimi sakinleştirmeye çalıştım. Sonuçta bir saatlik bir dersti ve ben nefesime odaklanarak bu zorluğu atlatabilirdim. Çok sıcakladığım anlarda, “balasana”ya (çocuk duruşu) geçip dinlendikten sonra akışı tekrar yakalayabilirdim. Böyle düşününce ders biraz daha kolay geçti.

Karakter olarak, çoğunlukla “vur deyince öldüren” bir kişiyim. Bu nedenle, aynı gün bir sonraki derse de girmeye karar verdim. Meğer bir sonraki ders, stüdyodaki en ileri dersmiş. 40 derecede nemli bir ortamda bir saat boyunca akışlı bir ders… Yine ders başlayana kadar sınıfın dışında serinledim. Eğitmenle birlikte sınıfa girdim. Ders öncesi, eğitmen ile konuştum. Hayatımda ilk defa böyle bir derse gireceğimi, sınıfın en arkasında duracağımı, yorulduğumda dinlenmek için ara vereceğimi ve kendimi iyi hissettiğimde akışı tekrar yakalayacağımı söyledim. Size nasıl tarif edebilirim ki o dersi? Hani tarif edilmez, yaşanır cinstendi. Sınıf o kadar sıcaktı ki! Herhangi bir asana yapmama gerek kalmamıştı. Şakır şakır terlemeye başlamıştım. Başımın tepesinden akmaya başlamıştı ter. Ellerim ve ayaklarımın altı da çok terlemişti. Bir türlü matın (yoga minderi) üzerinde sağlam bir şekilde duramıyordum. Ellerim ve ayaklarım kayıyordu. Matın dışına çıktım. Yer parkeydi. Parkenin üzerinde daha az kayacağımı düşünüyordum. Yanılmışım. Sanki duşun altındaydım ve başımdan aşağıya su akıyordu. Olacak gibi değildi. Etrafıma bakındım. Benim dışımdakiler bu tarz derslere alışkındı sanırım. Herkes akışa kendini kaptırmış güzel güzel yogasını yapıyordu. Herkes terliyordu ama benim gibi değil. Sınıfa tekrar bir göz atınca köşede kağıt mendil gördüm. Hemen birkaç mendil aldım yanıma ve ellerimi ve ayaklarımı silmeye başladım. Dersin bundan sonrasını özetliyorum. İki asana yapıyordum. Sonra ellerimi ve ayaklarımı kuruluyordum. Tekrar bir iki asana yapıyordum ve tekrar kurulanıyordum. Kalp atışlarımdan bahsetmek bile istemiyorum. Kalbim beynimde mi atıyordu yoksa ağzımın içinde mi inanın bilmiyordum. Muhtemelen, katılımcıların hepsi kalp atışlarımı duyuyordu. Sanki saunada yoga yapıyordum. Sonunda sırt üstü uzanmış, burguyla bedeni rahatlatmış ve sıra “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) gelmişti. Neyse ki derin gevşeme pozisyonu öncesinde sıcak hava ve nemden vazgeçilmiş ve sınıf biraz soğutulmaya başlamıştı. O anda, her zamankinden daha çok sevdim “savasana”yı…

Yenilen pehlivan güreşe doymazmış misali… Ertesi gün yine gittim stüdyoya. Bu sefer iki farklı derse girecektim. Dersler, sınıfın ısısına göre kolaydan zora doğru sıralandırılmıştı. İlk gün şansıma en zor derse girmiştim. İkinci gün ise en kolay ve ondan biraz daha zor bir derse girdim. Aslında derslerin akışı birbirine çok benziyordu. Hemen hemen her derste aynı asanaları aşağı yukarı aynı sırada yapıyorduk. Tek fark, sınıfın ısısıydı. Ya bedenim, ruhum ve zihnim alışmıştı ya da sınıf bir gün önceki kadar sıcak değildi. İkinci günkü dersler bana daha kolay geldi. İlk günkü kadar terlemedim ve dersleri çok daha kolay çıkardım. Hatta o sıcakta “sirsasana” (baş duruşu) bile yaptım.

O kadar sıcak derslerden sonra kendime gelmem biraz zaman alıyordu. Dersten bir saat sonra bile vücut ısım normale dönmüyordu ve hala terlemeye devam ediyordum.

Ertesi gün sabah uyandığımda dayak yemiş gibiydim. Ders sırasında ve sonrasında ne kadar çok su içsem de bir türlü susuzluğumu dindiremiyordum. Susuzluk, “sıcak yoga”nın bende yarattığı en önemli yan etkiydi. Ertesi gün yataktan kalktım, bir iki adım attım ve “aaaahhhh”. Sağ dizimin arkası acıyordu. Galiba derste sıcağın etkisiyle kaslarım aşırı esnemişti ve sınırlarımın ötesine geçmiştim. Sonuç: Dizimi sakatlamıştım. Tabii ki çok ciddi bir sakatlık değildi ama yine de dizimi zedelemiştim.

O an, “sıcak yoga”nın sağlığa ne kadar faydalı ne kadar zararlı olduğunu düşündüm? Aklıma ilk gelen şey, çok sıcak bir ortamda yoga yaparken bedenin çok fazla esneyebileceği ve bu esneklik neticesinde sınırlarımızın ötesine geçerek sakatlanabileceğimiz oldu. Ders boyunca, ara sıra başımın döndüğü hatırladım. Sıcak yüzünden birçok kişi baş dönmesi, baş ağrısı ve mide bulantısı hissedebilir, bedeninin herhangi bir bölgesine kramp girebilir ve yer sanki ayaklarının altından kayıyormuş gibi hissedebilir. Tüm bu belirtiler aslında sıcağa tahammül edemediğimizin bir göstergesi olabilir. Böyle bir durumda biraz dinlenmeli ya da sınıftan bir süreliğine ayrılıp bedenimizi biraz rahatlattıktan sonra sınıfa geri dönmeliyiz. Bu kadar sıcak bir sınıfta yapılan yoganın, kalp ve tansiyon hastalarına da iyi geleceğini düşünmüyorum. Aşırı sıcak bir sınıfta, beden ısısını kontrol edemez ve ısı bizi çarpar. Böyle bir durumda, kalp, karaciğer, böbrekler ve diğer organlar kendilerini kapatabilir. Bu nedenle, “sıcak yoga” derslerinden önce, ders sırasında ve sonrasında bol sıvı tüketmeliyiz.

Kimilerine göre ise, ısıtılmış ortamlar kasların kolayca esnemesine neden olduğu için kişilere zor gelen asanaların daha kolay yapılmasını sağlar. “Sıcak yoga” üstadları, sıcaklığın kan damarlarını esnetip kanı incelterek kardiyovasküler (kan dolaşım) sistemini hızlandırdığını söylemektedir. Yine bu üstadlara göre, bu tarz yoga, nabız ve metabolizmayı hızlandırır; bağışıklık, hormon ve sinir sistemini güçlendirir ve kontrollü ve derin nefes alıp vermeyi öğrettiği için akciğerlerin kapasitesini ve etkinliğini artırıp astım hastalarına iyi gelir.

“Bikram yoga”nın yararlarından ve zararlarından bahsettim. Yararlar ve zararlar, kişiden kişiye farklılık gösterir ve bu yüzden de bir genelleme yapmamız mümkün değildir. Herkes, kendi deneyimi yaşamalıdır. Ben çok merak ediyordum ve bu tarz derslere katıldım. Bir daha dener miyim? Pek sanmıyorum. Bana göre değil. Her ne kadar sıcağı ve yazı çok sevsemde, 40 derece ve nemli bir ortamda yoga yapmak benim tarzım değil. Size tavsiye eder miyim? Tabii ki ederim. Ama mutlaka bu yoga tarzını hayatınızın içine sokun şeklinde değil. “Mutlaka deneyin ve sevip sevmediğinize, sıcak yogayı hayatınızın bir parçası yapıp yapmayacağınıza kendiniz karar verin.” Sonuçta, tarz meselesi ve seçim sizin…