Monthly Archives: Mart 2015

etkileşim içinde olmak

Standard

“Öğretmenim, gelecek hafta şöyle bir asana (duruş) deneyelim mi?” Grup derslerime katılan öğrencilerden biri bana bu soruyu sorarken aynı zamanda da “asana”yı gösteriyordu. “Ama adını bilmiyorum. O yüzden gösteriyorum. ‘Eka pada’ bir şey. Tek ayaklı bir duruş ya o yüzden ‘eka pada’ ile başladığını biliyorum ama asananın tam adını bilmiyorum.” Evet aynen öyle: “Eka pada galavasana” (uçan güvercin/uçan karga duruşu)… Sadece “galavasana” olarak da kullanılır çoğu zaman… Ve böylece bir sonraki dersin zirve duruşu belirlenmiş olmuştu.

2009-2010 tum fotolar 719

Seçtiğimiz zirve duruşu bir kol denge duruşuydu ve oldukça zor bir asanaydı. Kol denge duruşu olduğu için dersin ilk yarısında kolları, omuz kuşağını ve karın kaslarını güçlendirmek gerekiyordu. Kalça kaslarını da esnetmek gerekiyordu çünkü duruşu yapabilmemiz için kalçayı dışa doğru döndürebilmeliydik. Zirve duruşunu yapana kadar bedenin birçok bölgesini esnetmek ve güçlendirmek gerekiyordu. Hadi başlayalım o zaman.

Derse nefeslere odaklanıp uzunca bir meditasyon ile başladık. Meditasyon sonrasında omurgayı “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) akışı ile hareketlendirdik. Dört ayak üzerinde sağa ve sola burgu yaptıktan sonra “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ile ayağa kalktık. Bir “vinyasa” ile “tadasana”ya (dağ duruşu) geçtik. Bedeni “surya namaskara A” ve “surya namaskara B” (güneşe selam) serileri ile ısıtmaya başladık. Güneşe selam serilerinin aralarına “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle) ve “anjaneyasana” (alçak hamle) duruşlarını katıp kalça fleksör kaslarını esnetmeye başladık.

“Vinyasa”ların arasına “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrık öne eğilme) ve “eka pada raja kapotasana” (güvercin) duruşlarını ekledik. “Utkatasana”da (sandalye) beklerken erkeklerin bacak bacak üstüne attığı gibi bacakları üst üste atıp beşer nefes bekledik. Böylece kalçayı dışa döndüren kaslar da esnemeye devam ediyordu. Duruşu bozmadan öne eğilip kalçayı dışa döndüren kasları biraz daha açtık.

Sıra karın kaslarını güçlendirmeye gelmişti. Bir akış sırasında “phalakasana” (sopa) duruşunda beş nefes beklerken bir sonrakinde “phalakasana”dan “chaturanga dandasana”ya (şınav) üç nefeste iniyorduk. Bir başka akış sırasında “phalakasana”da tek ayağı kaldırıp beş nefes bekledik. Sonra havadaki bacağı indirip ötekini kaldırdık. Bir sonraki “vinyasa”da nefes alırken “phalakasana” nefes verirken adho mukha svanasana” akışını yaptık. “Vasisthasana” (bilge Vasistha duruşu/yan sopa) da akışların arasına eklediğimiz bir başka karın güçlendirici asanaydı. “Chaturanga dandasana”da bedeni öne arkaya hareket ettirmeye çalıştık. Bir başka “vinyasa”da aşağı bakan köpek’te bir bacağı havaya kaldırıp nefes alırken tek bacak havada “phalakasana”, nefes verirken tek bacak havada “chaturanga dandasana”, nefes alırken tek bacak havada “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek) ve nefes verirken tek bacak havada “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek)… Tabii ki bitmemişti. Bu serinin bir de sol tarafı vardı. “Utkatasana”da (sandalye) nefes verirken öne düz bir şekilde eğilerek “kayakçı duruşu”na geçip nefes alırken tekrar sandalyeye geçerek de karın kaslarını çalıştırmaya devam ettik. “Ardha salamba sirsasana” (yunus duruşu) ve dirseklerin üzerinde sopa duruşu arasında nefeslerle gidip gelmek de yine karın kasları için yaptığımız bir çalışmaydı. Ayrıca bu akış omuz kuşağını da güçlendirmemize yardımcı olmuştu. En son biraz eğlenceli ama biraz da ürkütücü bir asana vardı. “Phalakasana”da beklerken elleri yerden kaldırıp avuç içlerini birbirine çarpmak… Kendi kendini alkışlar gibi… Burada karın kaslarını çok iyi kullanmak gerekiyordu. Aksi takdirde yere yığılıp çeneyi ve yüzü yere vurmak gibi bir risk vardı. Denedik… Deneyimledik… Yaptık, yapamadık… Ama keyif aldık…

Son bir “vinyasa” sonrası “malasana”ya (dua tespihi/çelenk duruşu) geçip zirve duruşu öncesinde kalça kaslarını biraz daha açtık. “Malasana”dan “bakasana”ya (karga duruşu) geçip zirve duruşuna bir adım daha yaklaştık. Kimileri “parsva bakasana”da (yan karga duruşu) “bakasana”ya göre daha rahat ediyordu. O yüzden hem karga hem de yan karga duruşunu zirve duruşu öncesi gösterdim. İsteyen istediğini yapsın ve kendini mutlu ve rahat hissetsin diye…

Sıra zirve duruşuna gelmişti. İsteyen “bakasana”dan bu duruşa geçecekti isteyen “utkatasana”dan… “Utkatasana”dan geçenler, sağ bacaklarını erkeklerin bacak bacak üzerine attığı gibi attıktan sonra, ellerini yere yerleştirip sağ ayağın parmaklarını sol kolun dışına geçirip kolların üzerine yerleşeceklerdi. Sol bacağı ise geriye doğru açacaklardı. Sol bacağı yukarı kaldıramıyorlarsa yerde tutacaklardı. Bu bile oldukça zor bir duruştu çünkü. Yapabilenler sol bacağı da havada tutacaktı.

“Bakasana”dan geçenler ise sağ bacaklarını sol kollarına doğru yürütüp sağ ayak parmaklarını sol kolun dışına geçirecek ve kollarının üzerine yerleşecek ve sol bacağı geriye doğru açmayı deneyeceklerdi. Yani aynı asanaya farklı yollardan girmeyi deneyeceklerdi. Kimine göre biri, kimine göre diğeri daha kolaydı. Bedensel ve zihinsel sebeplerden ve alışkanlıklardan dolayı…

Sınıfta herkes kendi kendine “eka pada galavasana”yı deniyordu. Ben de sınıfta geziniyor ve yardımcı olmaya çalışıyordum. Öğrencilerden biriyle ilgilenirken birden kafamı kaldırma ihtiyacı duydum. O an ne göreyim. Sınıfta her zaman kendi köşesinde kendi içinde akışları yapan bir öğrenci “eka pada galavasana”yı başarıyla yapmakla kalmamış; bir de bu asanadan “chaturanga dandasana”ya (şınav) geçmişti. Ve kendimi tutamayıp sevinç çığlığı atmışım. Ve bir yandan da alkış tutturmuşum.

Beni duyan herkes zirve duruşunu denemeyi bırakıp çevresine bakınmaya başladı. Ben de açıklama gereği duydum: “Kendi köşesinde kendi içine dönerek akışları yapan arkadaşımız bugünkü asanayı çok güzel sergiledi. İçimizde ne cevherler barındırıyormuşuz da haberimiz yokmuş” dedim. “Eğer sakıncası yoksa zirve duruşunu bir kez de tüm sınıf için yapabilir misin?” Sağolsun kırmadı bizi… Bir kere daha gösterdi duruşu… Gerçekten de uçan bir güvercin gibi. Önce duruşa yükseldi… Sanki uçuyormuşçasına… Ve yine sanki uçuyormuşçasına şınav duruşuna zıpladı. Ve bir alkış tufanı daha…

Zirve duruşu sonrası bedenleri eşli bir çalışma ile dengeledik. “Dandasana”da (asa duruşu) eşlerden biri ötekinin arkasına geçip kollarından iyice yukarı doğru uzatmaya ve omurgasını dik tutmaya çalıştı. Diğer eşli çalışmalarımız ise “upavistha konasana” (bacaklar ayrık öne eğilme) ve “paschimottanasana”daydı (yerde öne eğilme). “Upavistha konasana”da eşler birbirine öne eğilirken yardım etti ve sonra burgu yaptılar. “Paschimottanasana”da ise bir kişi öne eğilirken diğeri onun sırtında köprü yaparak göğüs kafesini esnetiyordu. En son “jathara parivartanasana” (karından burgu) yaparken eşlerden biri diğerinin daha çok esnemesine yardımcı oldu.

Uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) sonrası dersi nasıl sonlandıracaktık? Öğrenciler açısından önemli olan ne kadar güçlü ya da ne kadar esnek olduğumuz değildi. Önemli olan asanaların arasında nefesler ile uyumlu akıp akamadığımız ve ders boyunca zihin, beden ve nefes birliğini koruyup korumadığımızdı… Eğer bu birliği kaybedersek, yoga olmaktan çıkıp herhangi bir fiziksel aktivite dersi yapıyor olurduk. Her zaman beden, zihin ve nefes birliğimizi ve bütünlüğümüzü korumalı ve uyum içinde olmalıydık. Benim açımdan ise öğrencilerle iletişim ve etkileşim içinde olmak önemliydi. Onlardan gelecek eleştiriler, istekler, sorular kimi zaman da yanıtlar… Hepsi benim gelişmem içindi… Farkındalığını hiç kaybetme, Burcu… İzlemeye devam et… Öğrenmeye açık ol… Öğrenmeye ve öğretmeye devam et… Öğren ki öğretebilesin… Yeniliklere açık ol… Etkileşim içinde ol…

Reklamlar

bahar yorgunluğunun ilacı: yoga

Standard
Uzun, kasvetli, kuru ve soğuk kış ayları geride kalmak üzere… Kuzey yarımküre yepyeni bir bahara merhaba demeye hazırlanıyor. 21 Mart, kuzey yarımkürede gün ve gecenin eşlendiği ve resmi olarak baharın başladığı gün… Baharla birlikte bedenimizde, spor aktivitelerimizde ve yoga pratiğimizde değişiklikler olması kaçınılmaz. Bahar aylarında kendimizi daha yorgun, daha ağır ve sanki kilolarca yük taşımış gibi hissedebiliriz ve bu yorgunlukla nasıl başa çıkacağımızı da bilmiyor olabiliriz. Aslında sebep de çözüm de çok basit. İlkbahar geldiği zaman, Ayurveda’ya (Hint yaşam bilimi) göre bedenimizdeki “kapha dosha” artıyor. Bu  nedenle kendimizi daha ağır ve yorgun hissediyoruz ve kolumuzu bile kıpırdatmak bize zor geliyor. Peki bahar aylarında ne tarz bir yoga yapmalıyız?
DSCN4192
Yoga tarzına geçmeden önce, bedenimizdeki dosha tiplerini hatırlamakta fayda var diye düşünüyorum. Ayurveda, beden tiplerine “dosha” adını verir ve “dosha”ları üçe ayırır: “Vata”, “pitta” ve “kapha.” Kiminin bedeninde “vata dosha” hakimken, kimininkinde “pitta dosha” ya da “kapha dosha” hakimdir. Bazı bedenlerde iki dosha birden baskın olabilir. Kimi zaman da bir bedende üç doshanın etkisini de görmek mümkündür.
Ayrıca mevsimden mevsime “dosha”lardan biri diğerlerinden daha baskın olup bizlerde fiziksel ve ruhsal değişikliklere neden olabilir. Kış ayları, soğuk, kuru, kasvetli ve uzun olduğu için bedenimizdeki vata oranının yükselmesi gayet doğal karşılanıyor. Buna karşılık, ilkbahar ile birlikte uzayan günler, açan çiçekler, ısınan hava bedenimizdeki “kapha” doshayı artıyor. Kapha bedenimizdeki toprak ve su elementleri dengeleyen bir “dosha”. “Kapha dosha”, eklemlerimizi esnetmemize; sinüslerimizi, akciğer ve midemizi korumak için mukus sağlamamıza ve bedenimizdeki kasların miktarı ve gücünü ayarlamaya da yardımcı olur.
Kapha dosha dengede olduğunda, kendimizi güçlü ve sağlam hissederiz. Bu doshanın dengesi bozulduğunda, yorgun, depresif ve uykucu olabiliriz.
Dolayısıyla, bahar geldiğinde bedenimizdeki “kapha”yı dengelemek önemlidir. Yoksa, mevsimsel alerjilerle ve ciddi soğuk algınlıklarıyla boğuşmak zorunda kalabiliriz.
Tüm bunlar dikkate alındığında, akışlı yoga dersleri, hem uyuşmuş ve ağırlaşmış bedenimizi uyandırmamız ve canlandırmamız hem de kendimizi daha dinamik hissetmemiz için ilkbahar aylarında yapılmasını tavsiye edebileceğim derslerdir. Özellikle vinyasa ve hatha dersleri, “surya namaskara” (güneşe selam serileri), ayaktaki asanalar, arkaya eğilmeler, ters duruşlar, kol denge duruşları ve burgular bu mevsimin olmazsa olmazlarındandır. “Matsyasana” (balık), “salabhasana” (çekirge), “navasana” (sandal), “dhanurasana” (yay), “simhasana” (aslan), “ustrasana” (deve), “setu bandhasana” (yarım köprü), “urdhva dhanurasana” (köprü), “sirsasana” (baş duruşu), “sarvangasana” (omuz duruşu), “pincha mayurasana” (tavuskuşu) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) göğüs kafesimizi ve tıkanıklıkları açar, boğazı esnetir ve sinüsleri temizler.
Güneşe selam serilerini takiben, “garudasana” (kartal duruşu), “prasaritta padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) serileri, “sirsasana” (baş duruşu), “bakasana” (karga), “chaturanga dandasana-bakasana” (alçak şınav-karga) akışı, “bakasana”dan (karga) “adho mukha vrksasana”ya (kol duruşu) çıkmak, “salamba sarvangasana-halasana-karnapidasana-salamba sarvangasana-setu bandhasana” (omuz duruşu-saban duruşu-kulak basıncı duruşu-omuz duruşu-yarım köprü) tarzında bir akış, bedenimizdeki “kapha dosha”yı dengeleyecek ve daha güçlü ve enerjik hissetmemizi sağlayacaktır.
Derslerde ya da kendi yoga çalışmalarımızda, sadece 108 güneşe selam serisi ile bahara “hoşgeldin” demek ve bahar yorgunluğunu üzerimizden atmak da mümkün. “Surya namaskara” serilerini yaparken nefese odaklanıp nefes sayesinde bedene daha fazla oksijen ve “prana” (yaşam enerjisi/gücü) katabilir, bedenimizi uyandırıp güçlendirebilir ve zihnimizi de temizleyip arındırabiliriz.
20140725_101723
Bu tarz akışları takiben, yerde karın güçlendirici asanalar ve burgular yapmak, dersin başında ya da sonunda “kapalabhati” (kafatası parlatan) ve/veya “bhastrika” (ateş) nefesi ya da “agni sara” (sözlük anlamı: ateşi yelpazelemek) nefesi çalışmak ve “uddiyana bandha”yı (karın kilidi) dersin her anında kullanmak da ilkbaharda bedenimizi uyandıracak çalışmalardır. Burgular, aynı zamanda organlarımızı temizleyip arındıracak ve metabolizmamızı güçlendirecektir. Karın güçlendirici duruşlar ise içimizdeki “ateş elementi” harekete geçirecek ve kendimizi yorgun hissediyorsak canlanmamıza ve enerjik hissetmemize yardımcı olacaktır.
Ayrıca, soğuk kış ayları boyunca, daha yağlı ve protein ağırlıklı beslendiğimiz ve kafeine, alkole ve şekere yüklendiğimiz için karaciğer ve safra kesesine fazla yük binmekte. Karaciğer ve safra kesesini rahatlatmak için, yogada bacak içlerine, kasıklara ve bacakların dışına odaklanmak gerekir. Yin yogaya ağırlık vererek bu bölgelerden geçtiğine inanılan karaciğer ve safra kesesi meridyenlerini rahatlatıp bu organlarımızı da temizleyip onları tekrar canlandırabiliriz. Bu asanalara örnek olarak “swan” (kuğu), “sleeping swan” (uyuyan kuğu), “dragonfly” (helikopter böceği), “frog” (kurbağa), “shoelace”i (ayakkabı bağı) verebiliriz. Hatha yoga duruşlarından “garudasana” (kartal), “prasaritta padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) ve “gomukhasana” (inek başı duruşu) da karaciğer ve safra kesesi için faydalı olan asanalardır.
Sonuç olarak, ilkbahar geceyle gündüzün eşitlendiği, bu eşitlikten sonra günlerin uzamaya ve gecelerin kısalmaya başladığı bir mevsim. Dolayısıyla, her zamanki gibi denge çok önemli. Biz de, bedenimizde artan “kapha dosha”yı dengelemek ve değişen mevsime ayak uydurmak için yoga çalışmalarımızı tekrar gözden geçiriyoruz. Bu doshanın üzerimizde yarattığı ağırlığı, bitkinliği, yorgunluğu ve uyuşukluğu atarak, canlanmak ve hareketlenmek istiyoruz. Bunun için vinyasa yogayı yani akışları tercih ediyoruz.
Kim ne derse desin? İsterse ilkbahar bizi ağırlaştıran, gevşeten,  uyuşturan ve yorgun hissettiren bir mevsim olsun, ben kendi adıma, doğa uyandıkça, çiçekler açtıkça, ağaçlar yeşerdikçe, güneş yüzünü daha çok gösterdikçe, günler uzadıkça, kuşlar kuzey yarımküreye döndükçe daha mutlu oluyorum. Bu mutluluk benim tüm ağırlığımı ve uyuşukluğumu silip süpürüyor. Doğan her yeni güneşle, ruhum da bedenim de zihnim de aydınlanıyor, ışıldıyor.
Yoga… Vinyasa,  hatha, yin veya diğer tarzlarda yoga… Ne olursa olsun, hangi mevsim olursa olsun, yeter ki canınız yoga yapmak istesin. Tarzı önemli değil. Bu tamamen sizin tercihiniz ve seçiminiz… Yeter ki bedeninizi, ruhunuzu ve zihninizi uyandırın ve mevsimlerle birlikte değişen beden, ruh ve zihin hallerinizle uyum gösterin ve onların isteklerine cevap verin…

sizin cevabınız ne olurdu?

Standard
Yoga derslerinde nedense zor asanalar çalışmak isteriz. İster kendi yoga çalışmalarımızda olsun isterse katıldığımız ya da kendi verdiğimiz bir derste olsun arkaya eğilmeler, derin burgular, kalça açıcılar, denge ve kol denge duruşları ve ters duruşlar gibi zor asanalara yer veririz. Öne eğilmeleri çalışmayı pek tercih etmeyiz. Halbuki ben kendi kendime yoga yaparken öne eğilmeyi çok seviyor ve tercih ediyorum. Ancak derslerimde öne eğilmelerden ziyade arkaya eğilmelere, derin burgulara, yoğun kalça açıcılara, denge ve kol duruşlarına ve ters duruşlara daha çok yer veriyorum. O yüzden geçen haftaki özel ve grup derslerim bir istisnaydı.
2009-2010 tum fotolar 308
Geçen hafta özel ve grup derslerine gittiğimde içimde öğrencilere değişik bir deneyim yaşatma isteği vardı. Bahar havasından mı bilmem. Hep zorlayıcı asanalara odaklandığımız ve genelde aynı asanaları denediğimiz için biraz değişiklik yapmak istemiştim. Geçen hafta derslerimizdeki zirve duruşu “kurmasana” (kaplumbağa) olacaktı. Kararımı vermiştim. “Kurmasana” için bedeni nasıl hazırlamam gerekiyordu? Bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını, omuzları ve kalçaları esnetmek lazımdı. Omuzların içe doğru dönmesi (iç rotasyon) ve orta hattan uzaklaşması (abdüksiyon) ve kürek kemiklerinin (skapula) kalçaya doğru ittirilmesi gerekiyordu. Kuyruksokumunu geriye doğru ittirerek kalça ekleminden öne gitmeli ve artık öne gidemediğimiz noktada omurgayı yuvarlamalıydık (fleksiyon). Dersin tam ortasında zirve duruşunu yapacağımızı düşünürsek, dersin ilk yarısında bedenin tüm bu bölgelerini asana için hazırlamalıydık. Dersin ikinci yarısında ise “kurmasana”nın karşıt duruşlarıyla bedeni dengelemeli, omurgayı rahatlatmalı ve dinlenmeliydik.
Başlangıç meditasyonu sonrasında dizler üzerinde oturarak (virasana) ya da bağdaş kurarak (sukhasana) omuzları esnetmeye başladık. “Gomukhasana”daki (inek başı duruşu) kol pozisyonunu yaparak omuzları geriye doğru yuvarladık. “Garudasana”nın (kartal duruşu) kol pozisyonu ile de kürek kemiklerinin arasını esnettik. Kolları göğüs hizasından yukarı kaldırıp beş nefes bekledikten sonra kolları aşağı doğru göğüs hizasına indirip beş nefes bekledik. Böylece kürek kemiklerinin arasını iyice açtık. Yüz üstü yere yatıp yin yogadaki “broken wings” (kırık kanatlar) ile omuzları hem içeri döndürdük (iç rotasyon) hem de kürek kemiklerinin çevresindeki kasları biraz daha esnettik.
Bir “vinyasa” (akış) ardından “tadasana”ya (dağ duruşu) geçtik. Birkaç “surya namaskara” (güneşe selam) ile bedeni ısıttık. “Surya namaskara” akışlarının arasına bedeni zirve duruşuna hazırlayacak asanalar eklemeye başladık. Bir akış sırasında “uttanasana”da (ayakta öne eğilme) uzun beklerken bir başka akışta “uttanasana”da kolları arkada kenetleyip bedenden uzaklaştırmaya çalıştık. Tahmin ettiğiniz gibi omuzları esnetmek için… Omuzları esnetmek için “vinyasa”ların arasına “virabhadrasana I” (birinci savaşçı) ve “virabhadrasana II”yı (ikinci savaşçı) kattık ancak kolları “kartal duruşu kolları” şeklinde tutarak…
Akışlar arasında bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını esnetmek için “uttanasana”ya ek olarak “padangusthasana” (ellerle ayak baş parmağını tuttuğumuz asana), “pada hastasana” (elleri ayakların altına yerleştirdiğimiz asana), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı baş dize duruşu) ve “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrık öne eğilme) yaptık. “Prasarita padottanasana”da elleri arkadan kenetleyip kolları bedenden uzaklaştırıp omuz kuşağını esnetmeye devam ettik. Hem de bacakların içindeki kasık kaslarını da esnetmeye başlamıştık. Bacak içlerini biraz daha esnetmek için “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle) , “anjaneyasana” (alçak hamle) ve “parsvakonasana” (yan açı) duruşlarını da kattık akışlarımıza.
“Malasana” (dua tespihi/çelenk duruşu) ve yin yogadaki “water bug” (su böceği) ile “half frog” duruşlarıyla bacakların içindeki kasları biraz daha esnettik. “Upavista konasana” (bacaklar açık yerde öne eğilme) , zirve duruşu öncesi son hazırlık duruşumuzdu. Bu duruşta beş nefes bekledikten sonra, kolları bacakların altından geçirip omurgayı yuvarladık ve “kurmasana” yapmayı denedik. Kimisinin omurgası çok esnekti, bacak arkasındaki kasları gergindi. Kiminin omuzları çok esnekti ve rahatça yuvarlayıp bacakların arasına girebildi. Bacaklarının arkasındaki “hamstring” kasları çok gergin olanlar bacakları biraz bükerken, omuzları çok gergin olanlar omuzları içeri doğru bükemedi ve sadece omuzları biraz yuvarlayıp öne eğilmekle yetindi. Herkes kendi bedeninin sınırları içerisinde zirve duruşunu deneyimledi. Kendi bedeninin elverdiği ölçüde… Yanındaki kişiyle kendini kıyaslamadan… Sadece ve sadece içine dönerek…
Neden derslerde hep zor asanaları tercih ederdik? Neden hep yapmaya, başarmaya odaklı olurduk? Öne eğilmeler bize ne katardı? Neden öne eğilmeyi sever ya da sevmezdik? Dersi tamamlarken bu düşüncelerle dolup taşmıştım. Öne eğilmeler bizi sakinleştirip zihni meditasyon haline sokar. Bizi içe döndürür ve kendi içimizdekileri farketmemize yardımcı olur. Kimileri için öne eğilmek bedensel olarak zor olabilir. Omurganın, hamstring ve kalça kaslarının esnek olmamasından dolayı… Kimileri için ise öne eğilmek zihnen zordur. Öne eğilmek demek kabullenmek demektir. Öne eğilmek teslim olmak demektir. Öne eğilmek başkalarının karşısında gerektiğinde susmak ve “ego”yu da susturmak demektir. Öne eğilmek benliğini terbiye etmek demektir. Belki bedenen birçoğumuzun kolaylıkla yapabileceği asanalar dizisi olsa da, öne eğilmeler zihnen ve ruhen zorlayıcı olabilir. Daha önce hiç düşünmüş müydünüz? Öne eğilmek size neden kolay ya da zor geliyor? İşte dersin sonunda cevaplamamız gereken soru buydu…

kadın egemen bir dünya?

Standard

Ülkemizde kadınların hor görüldüğü ve ezildiği şu günlerde bir kadınlar günü daha geldi çattı. Türkiye’de kadın olmak? Dünyada kadın olmak? Erkek egemen toplumlarda kadın olmak? Bu yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün kutlandığı bu hafta bu sorularla doluydu zihnim. Yoga derslerimde ise içimizdeki kadın enerjisini açığa çıkarmaya yönelmiştim. Çağlar boyunca erkek enerjisi hâkim bir dünyada yaşamaktayız. Bu kadınlar gününde “dünyada kadın enerjisi bastırılmasaydı ve kadın egemen, anaerkil bir dünyada yaşasaydık nasıl olurdu” diye düşünmeden edemedim.

2009-2010 tum fotolar 676

Eski çağlarda kadın, erkek ve çocukların birlikte çalıştığı eşitlikçi (egalitaryan) bir toplum vardı. O dönemlerde, kadın-erkek omuz omuza hatta aynı işlerde çalışmışlardı. Kadınlar, her işten anlamak üzere yetiştiriliyordu çünkü erkeklerin olmadığı zamanlarda her işe onlar koşturacaktı. Kızlar, evlendikleri zaman aile servetinden eşit pay alırlardı.

Grek, Pers ve Romalılara ait pek çok rivayete göre, bir kağan öldükten sonra yeni kağan seçilene kadar, ölen kağanın dul eşi toplumu yönetirdi. Avrasya’da yürütülen birçok kazıda, ana soyluluk izlerine rastlanmıştır. “Ana soyluluk”, aile soy ağacının anne tarafından ilerletilmesidir. Yani anneden büyükanneye ve büyük büyükanneye… Eski Avrasya toplumlarında, beşik sallayan eller, günü geldiğinde kılıç kuşanıp cenk etmişlerdi.

Yani eski toplumlarda, kadın sadece günlük yaşamın devamını sağlayan ve çocuk doğurup büyüten kişi değil aynı zamanda eşinin yanında olan ve onun kadar haklara sahip olan bir kişiydi. Bunlara ek olarak, kadın çocuk doğuran yaratıcı bir kişilikti. Bu nedenle, doğanın, insanların ve bitkilerin yaratıcısı, “ana tanrıça” olarak nitelendirilmişti. Günümüze ulaşan tanrıça heykellerine baktığımızda çoğunlukla kadının üretkenliğine ve bereketine vurgu yapılmaktadır. Tanrıçalar doğurgan, üretken ve verimlidir. Bitkilerin ve hayvanların koruyucusudur. Üretkenliğin, verimliliğin, evliliğin, doğurganlığın ve analığın sembolü olmuşlardır ve bereket göstergesi olarak geniş kalçalı ve büyük göğüslü resmedilmişlerdir. Bunlara ek olarak, verimli toprağın, birçok toplumda toprak ana diye nitelendirilmesi bir tesadüf olmasa gerek.

Eski Türk toplumları anaerkil bir yapıya sahipti. Kadınlar, miras, boşanma ve şahitlik gibi konularda erkekler ile aynı haklara sahipti. Kadınlar devlet yönetimine de katılıyordu. Hükümdarın eşi, mecliste hükümdarın yanında yer alır ve söz sahibi olurdu. Kadınlar gerektiğinde devleti yönetirdi.

Anaerkil düzen, kadının topluluk için vazgeçilmez rolleri üstlenmesi temelinde şekillenmişti. Tarımın gelişmesi ve hayvanların evcilleştirilmesiyle erkeğin avcılığı bırakıp yerleşik düzene geçmesiyle birlikte anaerkil toplumlar yerini ataerkilliğe bırakmaya başladı. Erkek, evde ve toplum yaşamında kadını geri plana iterek lider pozisyonunu aldı.

2009-2010 tum fotolar 282

Bunlar anaerkilliğin yerini ataerkilliğe bırakmasının sadece toplumsal sebepleri… Bu değişimin bir de psikolojik sebepleri olmuştu. Yoga üstatlarından Osho’ya göre, kadınlar gibi yaratıcı olmadıkları için erkeklerin aşağılık kompleksi var. Kadınların yaratıcığını çocuk doğurma kapasitesine bağlayan Osho, erkeklerin kadınların kendilerinden daha yüksek olduklarını bildiklerini ifade etmekte. Yine üstada göre, erkekler bu aşağılık kompleksini yenmek için tüm toplumlarda, tüm dinlerde ve dünyanın dört bir yanında kadınları bastırma, haklarını ellerinden alma ve onları ikinci sınıf vatandaş yerine koyma eğilimi göstermekte. Ayrıca erkekler, kadınları kendilerine bağlamak için çalışmalarını istememekte, çocuk üstüne çocuk doğurtarak kadını eve bağlamakta ve maddi bağımsızlıklarını ellerine almalarına karşı çıkmakta.

Tüm bunlara ek olarak, dişil enerji insanlığın varoluşundan bu yana birçok toplumun önem verdiği bir enerji. Ancak belirli çağlarda hor görülmüş ve bir o kadar da bastırılıp yok edilmeye çalışılmış. Orta Çağ Avrupası’nda kadınlara cadı damgası vurulması buna sadece bir örnek olabilir. Kadınların “cadı” olarak nitelendirildiği ve öldürüldüğünden bahsederken bir noktayı da hatırlatmakta fayda var diye düşünüyorum. Şaşaalı ve ayrıntılı biçimde süslenmiş başlıklar, en eski zamanlardan beri süregelen kültürel bir tezahür biçimidir. “Savaşçı Kadınlar: Amazonlar” kitabına göre, Çin’deki Kangjiashimenzi mağarasının duvarlarındaki sahnelerde, Pazırık (Altay Dağları) ve Issık (Kırgızistan’ın kuzeydoğusu) kazılarından çıkan savaşçı-rahibe mezarlarında ve Sincan’daki (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) mumyalarda hep bu tarz başlık kullanıldığı görülmüştür. Huni biçimindeki şapka, 15. yüzyıl Avrupası’nda bir anda kara renge büründürülmüş ve cadılıkla suçlanan kadınların simgesi haline gelmiştir.

Anaerkil toplumların yok olması ve yerini ataerkilliğe bırakması ile birlikte dünyamızda erkek enerjisi hâkim hale geldi. Kadın enerjisi yok olmaya başladı. Kadın enerjisi ve erkek enerjisini yoga ile anlatmaya çalışayım. Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yoga da buradan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Amacımız eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Erkek enerjisi dediğimizde, erkeklerin hareketli ve etkin olmasından bahsediyoruz. Erkek egemen toplumların ne yazık ki kavgacı ve savaşçı olduğunu da söylememiz gerekir. İnsanlığın doğuşundan bu yana, erkeklerin avlanır ve avcılık yapabilmeleri için de duygularını geri plana atıp güçlü olmaya çalışır. Ne yazık ki günümüzde dünyamıza erkek enerjisi egemen olduğu için tüm bu enerjiyi savaş aletleri üretmeye ve savaşmaya harcamaktayız. Bu enerji yüzünden dünya gitgide daha saldırgan ve acımasız hale gelmekte…

Tekrar yogaya dönersek, ay enerjisi, nam-ı diğer tha ya da yin, hepsi dişil enerjilerdir. Dişilik, durağandır, alıcıdır, kabullenicidir, sakindir ve yaratıcıdır. Bereketlidir, yumuşaktır, şefkatlidir. Teslim olmaktır.

Peki, dünyada kadın enerjisi bastırılmasaydı ve kadın egemen, anaerkil bir dünyada yaşasaydık nasıl olurdu? Böyle bir dünya nasıl bir dünya olurdu? Savaşların olmadığı, huzurun ve mutluluğun egemen olduğu, daha sakin ve üretken… Hayatı olduğu gibi kabul ettiğimiz, hayatı akışına bıraktığımız, teslim olduğumuz…

Ne yazık ki, ataerkil toplumlarda erkeklere sadece erkek oldukları söylendi. Erkekler, bedenlerinin yarısının annelerinden yarısının da babalarından geldiğini unuttu. Sen “erkek adamsın” denildi. “Erkekler ağlamaz” denildi. Tüm bu kodlamalar, çocukluktan başlayarak erkeklerin zihinlerine yerleştirildi. Yaratıcılıkları ellerinden alındı. Sadece yapmaya ve elde etmeye odaklı yaşamayı öğrendiler. Kadınsı nitelikler ayıp sayıldı. Kadınsı niteliklerden bir bir uzaklaştırıldılar. Duygularını göstermek, ifade etmek, ağlamak, sevgi ve duygudaşlık göstermek, anlayışlı olmak, kibar olmak… Erkekler, tüm bu nitelikleri zaaflık sayarak hepsinden uzak durdular. Gün gittikçe daha katı hale geldiler. Esneklikten uzak, daha katı ve sadece sonuca ve elde etmeye odaklı…

Oysaki her kadın içinde erkek özellikleri her erkek ise içinde kadın özellikleri taşımakta… Bedenlerimizin yarısı erkek, yarısı kadın enerjisinden oluşuyor. Eğer daha iyi bir dünyada yaşamak istiyorsak, kadınların ve erkeklerin hem dişil hem eril enerjisi barındırdığını aklımızdan çıkarmamalıyız. Kimi zaman, erkek kadınsı nitelikleri de ortaya koyabilmeli ya da tam tersi kadın erkeksi nitelikleri sergileyebilmeli. Zaman zaman, erkek daha yumuşak olabilmeli, duygularını ifade edebilmeli, esnek davranabilmeli, teslim olabilmeli, kabul edebilmeli, kendini akışa bırakabilmeli… Sadece ve sadece “yapan”, “eden” ve “etken” biri olmamalı. Gerektiğinde “teslim olan”, “edilgen” ve “yaratıcı” olabilmeli… Kimi zaman, kadın erkek nitelikleri sergilemeli… Öfkesini gösterebilmeli, kendini koruyabilmeli ve isyan edebilmeli. Kadın, hep teslim olursa ve edilgen davranırsa, o zaman erkeğin kölesi olur. Hâlbuki erkek ve kadın eşittir. Birbirlerini tamamlarlar… Tıpkı gecenin gündüzü, kışın yazı, karanlığın aydınlığı tamamladığı gibi… Erkek hep saldırgan, yapan ve etken bir kişi olursa, sürekli kavga yaratır, savaş çıkarır ve dünyayı şiddet dolu bir yer haline getirir. Bu nedenle, kadın biraz daha “etken” bir kişi haline gelirken erkek biraz daha “edilgen” bir hale gelmeli. Kadın biraz daha “yapan” özelliğini eline alırken, erkek biraz daha “teslim olmaya” başlamalı. Ve erkek ile kadın, birbirinin özelliklerini paylaşarak ortak paydalarda buluşabilmeli. O zaman, dünyada ne sadece kadın enerjisi ne de sadece erkek enerjisi egemen olur. O zaman dünya eril ve dişil enerjinin eşit olduğu bir yer haline gelir. O zaman dünyada ne sadece “teslimiyet” ne de sadece “saldırganlık” egemen olur.

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, svadisthana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra… Tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek bir şey değil. Yaratıcı olmak için kırgınlık ve kızgınlıkları bir kenara bırakmalı; kendimizi suçlu hissediyorsak kendimizi affetmeliyiz. Başkalarıyla paylaşmak, ikinci çakranın enerjisi ile ilgili. Yaratıcılık bizi diğer insanlarla kaynaştırır. Su elementiyle anılan bir çakra… Su, yumuşak ve esnek… Kadınların bedenlerinin yüzde 50-60’ının sudan oluştuğunu ve erkeklerin bedenlerinde de bu oranın yüzde 60-65 civarında olduğunu göz önünde bulundurursak, neden su gibi yumuşak ve esnek olmayalım? Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın… Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada yeniden dişil enerjinin yükselebilmesi, saldırganlığın yerini anlayışın savaşın yerini barışın alması, daha çok kabullenebilme ve teslim olabilme umuduyla…

yogadan uzak kalmak

Standard
Birkaç aylığına yoga çalışmalarıma ara vermiştim. Yazılarımı takip ediyorsanız merdivenden düştükten sonra yaklaşık dört aydır bel ve kasık bölgemde ağrı ve acılardan muzdarip olduğumu biliyorsunuzdur. Bu nedenle de yoga asanalarına bir süreliğine ara verdiğimi de… Dört ayın sonunda yoga pratiğime “yin yoga” ile başladım. Bir asanada en az üç dakika bekleyip derin bağ dokularımı esnetmek için… Yoga asanalarından uzak kaldığım dört ay içinde bedenim sertleşmiş ve gerginleşmişti. Esnekliğini biraz kaybetmiş ve eskiden çok rahat yaptığım asanalarda bile beklerken gerginlik ve huzursuzluk hissetmeye başlamıştım. Bu da yoga çalışmalarımdan dört ay uzak kalmanın bedeliydi maalesef. Yoga asanalarından uzak durduğum bu süre içinde sosyal medya sanki bana düşman kesilmişti. Takip ettiğim yoga dünyasındaki arkadaşlarım değişik asanalar yapıp, fotoğraflayıp sosyal medyada paylaşıyorlardı. Ben ise bu süre zarfında spor tesisinde katıldığım “stretching” dersleriyle yetiniyordum. Ne ters duruşlar, ne derin burgular, ne arkaya eğilmeler… Demek ki fiziksel dinlenmenin ötesinde ruhsal ve zihinsel olarak da değişmem ve büyümem gerekiyordu.
20150213_114658
 Dört ayın sonunda arkadaşlarımdan biri beni sosyal fotoğraf paylaşım sitesi “instagram”da 21 günlük bir yoga meydan okuma etkinliğine davet etti. 21 gün boyunca, her gün başka bir asana deneyip onu fotoğraflayacaktık. Ve tabii ki “instagram”da paylaşacaktık. 21 günlük program sadece arkaya eğilmelere odaklanmıştı. İlk hafta bacakların önündeki “kuadriseps kaslarını” ve göğüs kafesini esnetmeye yönelecektik. Daha temel geriye eğilmelerdi ilk haftaki asanalar.  İlk günkü asana benim için en zor asanalardan biriydi çünkü kuadriceps ve kasık kaslarının çok esnek olması gerekiyordu. “Kuntasana” (mızak duruşu) adı verilen bu asanada “anjaneyesana”dan (alçak hamle duruşu) arkadaki ayağı dizden büküp ayağı kalçanın üstünde bele yakın bir yere yerleştirmeye çalışıyorduk. Bunu yaptıktan sonra da göğüs kafesinden geriye doğru eğiliyorduk. Kalça fleksör kasları benim kadar gergin bir kişi için oldukça zor bir duruştu. Yoga kemeri kullanarak bu duruşu imkansızdan “biraz imkanlı” hale getirmek mümkündü. Zaten ben de ancak o kadarını başarabildim. Dördüncü gün de yine kalça fleksör kaslarının devrede olduğu “lunge savaşçı” adı verilen bir duruş deneyecektik. “Lunge”da (hamle duruşu) elleri kenetleyip göğüs kafesinden geriye doğru eğilecektik. Bu arada, kalçaları yan yana tutacaktık. Omuzları sıkıştırmayacaktık. Bu da benim için oldukça zor bir deneyimdi.
Ne kadar esnetirsem esneteyim kalça fleksör kaslarım ve kasık kaslarım bir türlü gevşemiyordu. 21 günlük çalışma boyunca beni zorlayan diğer duruşlar “eka pada raja kapotasana II” (kral güvercin duruşunun ikinci varyasyonu) “eka pada raja kapotasana III” (kral güvercin duruşunun üçüncü varyasyonu), “natarajasana” (dansçı duruşu), “supta bhekasana” (yerde kurbağa duruşu), “kapotasana” (güvercin) ve “laghu vajrasana”ydı (küçük yıldırım duruşu). Tahmin edebileceğiniz gibi hepsinin ortak özelliği kalça fleksör kaslarına odaklanmasıydı. Bu kasların esnek olması gerekiyordu bu duruşları tam anlamıyla yapabilmek için. Ben sadece denedim. Benim için ne kadar zor olsa da nefeslerle sakin bir şekilde asanalarda kalabilmeyi denedim. Bu duruşlardan en zoru “eka pada raja kapotasana III”tü çünkü öndeki bacağı tamamen öne doğru uzatmam gerekiyordu. Öndeki bacağımın uzandığı son noktada sabit kaldıktan sonra bacağımın altına blok koyup öyle bekledim. Tıpkı “hanumanasana”da (maymun tanrı duruşu) yaptığım gibi. “Natarajasana”da ve “eka pada raja kapotasana II”de yoga kemeri kullandım arka bacağımı esnetebilmek için.
Tüm bu duruşları denemeden önce yin yogada kullandığımız “half saddle” (yarım eyer) duruşunda sağ ve sol kalça fleksör kaslarımı esnetmek için beşer dakika bekledim. Sonra üç dakika “saddle”da (eyer) bekledim. Yin yogadaki “saddle” duruşu hatha yogada “supta virasana” (yerde kahraman duruşu) olarak adlandırdığımız asanaydı. “Supta bhekasana”, “laghu vajrasana” ve “kapotasana” öncesi “half saddle” ve “saddle” ile bacaklarımın önündeki kaslarımı iyice esnettim ve sonra bu üç asanayı denedim. O nedenle “kapotasana” ve “laghu vajrasana” benim için imkansız olmaktan çıktı. “Supta bhekasana”da ise önce sağ ayağımı sonra sol ayağımı tuttum. İkisini aynı anda tutamadım. Zaten “bhekasana” (kurbağa) duruşunu da tam anlamıyla yapamam ben. Hep “ardha bhekasana”yı (yarım kurbağa) tercih ederim.
Göğüs kafesini esnettiğimiz günler kendimi daha mutlu hissediyordum diyebilirim. “Setu bandhasana” (yarım köprü) denediğimiz gün benim için bir “meydan okuma” günüydü. Yalnız bu programda elleri kalçanın yanında yere koymaktansa ya da beli desteklemektense ellerle ayak bileğini tutuyor göğüs kafesini biraz daha yükseltmeye çalışıyorduk.
20150202_104809
Program boyunca daha önce hiç yapmadığım asanaları deneyimleme fırsatını bulmuştum. “Garuda matsyasana” (kartal kollu balık duruşu) bunlardan biriydi. “Matsyasana” (balık duruşu) en sevdiğim ve hem kendi pratiğimde hem derslerimde çok kullandığım bir duruştu. Ama bu duruşta kollarımı kartal duruşunun (garudasana) kol tarzında tutmak aklıma hiç gelmemişti. Geriye eğilmiştim, kürek kemiklerimin arasındaki açılmayı daha yoğun hissetmiştim… “Uttana shishosana” (uzanmış köpek yavrusu duruşu) en sevdiğim arkaya eğilmelerden biriydi. Ama bu programda bu duruşu da biraz farklı denemiştik. Normalda dizler yerde göğüs kafesini yere değdirirken bu programda göğüs kafesi yerde, kollar önde uzatılmış şekilde koltuk altları esnerken kalçayı havaya kaldırmayı denedik. Yoğun bir geriye eğilmeydi. İlk defa deneyimlemiştim ama bana çok keyif vermişti. 21 günlük bu programa katılmadan önce de duvarda köprü (urdhva dhanurasana) yapmıştım. Ama bu defa biraz farklı bir şey denemiştik. Duvardan aşağı doğru inerken elleri yere koymak yerine avuç içlerini duvara dayamış parmakların uçlarında beklemiştik. Bu sırada da göğüs kafesini iyice duvara yaklaştırmaya çalışmıştık. Göğüs kafesinin esnemesi, kalbin açılması… Farklı deneyimler, farklı duygular…
Tüm program boyunca en sevdiğim asana ise, “adho mukha vrksasana”nda (kol duruşu) kalçayı duvara dayamak ve göğüs kafesini duvardan uzaklaştırıp kalbi açmaktı. Bu duruşu çok sevmiştim. Yine de tam istediğim gibi yapamamıştım çünkü uzun zamandır denediğim halde kol duruşunda duvardan uzaklaşmayı ve kolayca bu duruşta kalmayı becerememiştim. O yüzden benim için oldukça zorlayıcı olmuştu bu çalışma. Hem kollarım üzerinde duracaktım hem de göğüs kafesimi esnetecektim. Kollarımı duvardan biraz uzak tutmalıydım ama dediğim gibi kol duruşunda çok kolay duramadığım için duvara ne kadar yakın olursam o kadar huzurlu hissediyordum kendimi. Duvara yakın durunca da göğüs kafesimi esnetmek için fazla alan kalmıyordu bana… İşte bir ikilem… Yine de bu haliyle bile beni uçurmaya yetmişti asana…
Programın sonuna doğru asanalar gittikçe zorlaşmıştı. Hele son iki gün… Sondan bir gün önce “vrschikasana II” (akrep duruşu)… Bu duruş hem bir arkaya eğilme hem de kol denge duruşuydu. “Pincha mayurasana”yı (ön kol duruşu) da hala duvarda denemekteydim. Bazı günler kendimi rahat hissedip ayaklarımı duvardan ayırıp beş nefes rahatlıkla kalabiliyordum “pincha mayurasana”da… Bazı günler ise sallanıp duruyordum… Bir ayağımı ayırıyordum duvardan, sonra ötekini ayırırken bu sefer ilk ayırdığım ayağımı duvara geri koyuyordum. İki ileri bir geri yani… “Vrschikasana”yı denemeden önce “pincha mayurasana” denedim. Dinlendikten sonra “pincha mayurasana”ya tekrar zıpladım ve ardından göğüs kafesimi açmaya çalışırken bacaklarımı da dizlerden büküp başıma doğru yaklaştırmaya çalıştım. Biraz oldu, biraz olmadı… Daha çok yolum varmış. Onu farkettim.
Son gün ise “viparita salabhasana” (ters çekirge duruşu) deneyecektik. Bu duruş benim için oldukça zordu. Denedim ama olmadı. O gün yerde karın üstüne yatıp “salabhasana” (çekirge) duruşunun değişik varyasyonları yaptım. Sadece kolları kaldırdım, sadece bacakları kaldırdım, kollarla bacakları aynı anda kaldırdım. Sonra kolları arkada kenetleyip göğüs kafesimi iyice açtım.
Böylece 21 günlük “yoga meydan okuma programı” sona erdi. Severek ve kolay bir şekilde yaptığım, alışkın olduğum asanalar da vardı, yaparken fiziksel acı ve zorluk çektiğim asanalar da vardı. Program boyunca, birkaç kere fotoğraf çektim. Benim için amaç deneyimlemek ve bu deneyimleri bir yazı ile paylaşmaktı. Fotoları sadece yazımı renklendirmek için çektim. Program boyunca ne farkettim? Bu program bana ne öğretti? Bu kadar yıldır yoga yapmama rağmen deneyimlemediğim bir sürü asana olduğunu… Yoganın kocaman bir dünya olduğunu… Bedenimin hangi bölgelerinin daha gergin hangi bölgelerinin daha esnek olduğunu… Daha çok esnemek ve daha çok güçlenmek için neler yapmam gerektiğini… Daha kat edilmesi gereken uzun bir yolum olduğunu… Yolculuğun ne kadar zevkli olduğunu… Ve yolculuğun hiç bitmediğini ve hiç bitmeyeceğini…