Tag Archives: öne eğilmeler

sizin cevabınız ne olurdu?

Standard
Yoga derslerinde nedense zor asanalar çalışmak isteriz. İster kendi yoga çalışmalarımızda olsun isterse katıldığımız ya da kendi verdiğimiz bir derste olsun arkaya eğilmeler, derin burgular, kalça açıcılar, denge ve kol denge duruşları ve ters duruşlar gibi zor asanalara yer veririz. Öne eğilmeleri çalışmayı pek tercih etmeyiz. Halbuki ben kendi kendime yoga yaparken öne eğilmeyi çok seviyor ve tercih ediyorum. Ancak derslerimde öne eğilmelerden ziyade arkaya eğilmelere, derin burgulara, yoğun kalça açıcılara, denge ve kol duruşlarına ve ters duruşlara daha çok yer veriyorum. O yüzden geçen haftaki özel ve grup derslerim bir istisnaydı.
2009-2010 tum fotolar 308
Geçen hafta özel ve grup derslerine gittiğimde içimde öğrencilere değişik bir deneyim yaşatma isteği vardı. Bahar havasından mı bilmem. Hep zorlayıcı asanalara odaklandığımız ve genelde aynı asanaları denediğimiz için biraz değişiklik yapmak istemiştim. Geçen hafta derslerimizdeki zirve duruşu “kurmasana” (kaplumbağa) olacaktı. Kararımı vermiştim. “Kurmasana” için bedeni nasıl hazırlamam gerekiyordu? Bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını, omuzları ve kalçaları esnetmek lazımdı. Omuzların içe doğru dönmesi (iç rotasyon) ve orta hattan uzaklaşması (abdüksiyon) ve kürek kemiklerinin (skapula) kalçaya doğru ittirilmesi gerekiyordu. Kuyruksokumunu geriye doğru ittirerek kalça ekleminden öne gitmeli ve artık öne gidemediğimiz noktada omurgayı yuvarlamalıydık (fleksiyon). Dersin tam ortasında zirve duruşunu yapacağımızı düşünürsek, dersin ilk yarısında bedenin tüm bu bölgelerini asana için hazırlamalıydık. Dersin ikinci yarısında ise “kurmasana”nın karşıt duruşlarıyla bedeni dengelemeli, omurgayı rahatlatmalı ve dinlenmeliydik.
Başlangıç meditasyonu sonrasında dizler üzerinde oturarak (virasana) ya da bağdaş kurarak (sukhasana) omuzları esnetmeye başladık. “Gomukhasana”daki (inek başı duruşu) kol pozisyonunu yaparak omuzları geriye doğru yuvarladık. “Garudasana”nın (kartal duruşu) kol pozisyonu ile de kürek kemiklerinin arasını esnettik. Kolları göğüs hizasından yukarı kaldırıp beş nefes bekledikten sonra kolları aşağı doğru göğüs hizasına indirip beş nefes bekledik. Böylece kürek kemiklerinin arasını iyice açtık. Yüz üstü yere yatıp yin yogadaki “broken wings” (kırık kanatlar) ile omuzları hem içeri döndürdük (iç rotasyon) hem de kürek kemiklerinin çevresindeki kasları biraz daha esnettik.
Bir “vinyasa” (akış) ardından “tadasana”ya (dağ duruşu) geçtik. Birkaç “surya namaskara” (güneşe selam) ile bedeni ısıttık. “Surya namaskara” akışlarının arasına bedeni zirve duruşuna hazırlayacak asanalar eklemeye başladık. Bir akış sırasında “uttanasana”da (ayakta öne eğilme) uzun beklerken bir başka akışta “uttanasana”da kolları arkada kenetleyip bedenden uzaklaştırmaya çalıştık. Tahmin ettiğiniz gibi omuzları esnetmek için… Omuzları esnetmek için “vinyasa”ların arasına “virabhadrasana I” (birinci savaşçı) ve “virabhadrasana II”yı (ikinci savaşçı) kattık ancak kolları “kartal duruşu kolları” şeklinde tutarak…
Akışlar arasında bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını esnetmek için “uttanasana”ya ek olarak “padangusthasana” (ellerle ayak baş parmağını tuttuğumuz asana), “pada hastasana” (elleri ayakların altına yerleştirdiğimiz asana), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı baş dize duruşu) ve “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrık öne eğilme) yaptık. “Prasarita padottanasana”da elleri arkadan kenetleyip kolları bedenden uzaklaştırıp omuz kuşağını esnetmeye devam ettik. Hem de bacakların içindeki kasık kaslarını da esnetmeye başlamıştık. Bacak içlerini biraz daha esnetmek için “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle) , “anjaneyasana” (alçak hamle) ve “parsvakonasana” (yan açı) duruşlarını da kattık akışlarımıza.
“Malasana” (dua tespihi/çelenk duruşu) ve yin yogadaki “water bug” (su böceği) ile “half frog” duruşlarıyla bacakların içindeki kasları biraz daha esnettik. “Upavista konasana” (bacaklar açık yerde öne eğilme) , zirve duruşu öncesi son hazırlık duruşumuzdu. Bu duruşta beş nefes bekledikten sonra, kolları bacakların altından geçirip omurgayı yuvarladık ve “kurmasana” yapmayı denedik. Kimisinin omurgası çok esnekti, bacak arkasındaki kasları gergindi. Kiminin omuzları çok esnekti ve rahatça yuvarlayıp bacakların arasına girebildi. Bacaklarının arkasındaki “hamstring” kasları çok gergin olanlar bacakları biraz bükerken, omuzları çok gergin olanlar omuzları içeri doğru bükemedi ve sadece omuzları biraz yuvarlayıp öne eğilmekle yetindi. Herkes kendi bedeninin sınırları içerisinde zirve duruşunu deneyimledi. Kendi bedeninin elverdiği ölçüde… Yanındaki kişiyle kendini kıyaslamadan… Sadece ve sadece içine dönerek…
Neden derslerde hep zor asanaları tercih ederdik? Neden hep yapmaya, başarmaya odaklı olurduk? Öne eğilmeler bize ne katardı? Neden öne eğilmeyi sever ya da sevmezdik? Dersi tamamlarken bu düşüncelerle dolup taşmıştım. Öne eğilmeler bizi sakinleştirip zihni meditasyon haline sokar. Bizi içe döndürür ve kendi içimizdekileri farketmemize yardımcı olur. Kimileri için öne eğilmek bedensel olarak zor olabilir. Omurganın, hamstring ve kalça kaslarının esnek olmamasından dolayı… Kimileri için ise öne eğilmek zihnen zordur. Öne eğilmek demek kabullenmek demektir. Öne eğilmek teslim olmak demektir. Öne eğilmek başkalarının karşısında gerektiğinde susmak ve “ego”yu da susturmak demektir. Öne eğilmek benliğini terbiye etmek demektir. Belki bedenen birçoğumuzun kolaylıkla yapabileceği asanalar dizisi olsa da, öne eğilmeler zihnen ve ruhen zorlayıcı olabilir. Daha önce hiç düşünmüş müydünüz? Öne eğilmek size neden kolay ya da zor geliyor? İşte dersin sonunda cevaplamamız gereken soru buydu…
Reklamlar

başka ne isteyebilirdim ki?

Standard
Yoga eğitmeni olmanın en zor yanlarından biridir kendi pratiğine zaman ayıramamak… Bazen dersler o kadar çok üstüste gelir ki, bir de bakmışsınız bir iki haftadır yoga matınızın (minderi) üzerine geçememişsiniz. Ya da kendi kendinize yoga yapıyorsunuzdur; biraz içinize dönmek istemişsinizdir; kendinizle baş başa kalmak istemişsinizdir ama biri yanınıza gelir ve sizinle yoga yapıp yapamayacağını sorar. İşte tüm bunlar yoga eğitmeni olmanın cilveleri… Ama tatlı cilveleri…
2009-2010 tum fotolar 309
Son zamanlarda yoğunlaşan derslerimden dolayı yoga pratiğim biraz sekteye uğradı. Malum yaz mevsimi… İki arada bir derede kaldım desem yeridir. Havalar sıcaklaştı. Güneş insanın içini ısıtıyor. Ben de güneşi çok seven ve yaz mevsimine aşık birisi olarak ister istemez bu havadan çok etkileniyorum. Üye olduğum spor tesisine gittiğimde hep kararsız kalıyorum. Bir saat kardiovasküler çalışmamı tamamlayıp hemen ardından havuz başına mı gitsem yoksa tembellik etmeyip yoga mı yapsam? Tabii ki bu kararı verdikten sonra ne tarz bir yoga yapsam sorusuyla karşı karşıya kalıyorum. Malum bir terazi olarak oldukça kararsız bir insanım. Kendimce şöyle bir çözüm buldum. Kardiovasküler çalışmanın ardından, önce akış yoga yapıyorum ve özellikle arkaya eğilmeleri ve ters duruşları çalışıyorum. Sonra yavaş yogaya geçiyorum. Hem asanalarımı hem de tavrımı “yin”leştirip, yavaşlatıp sakinleştiriyorum. Bir de sevdiğim müzikleri dinledim mi, keyfime diyecek yok.
Yine böyle bir gündü. Kardiovasküler çalışma ve ağırlık antrenmanından sonra mindere geçtim. Kırk beş dakika kadar ters duruşlara ağırlık verdim. Yazılarımı takip ediyorsanız, bu aralar ters duruşlara yoğunlaştığımı da biliyorsunuzdur. Yani ters duruşlar benim “olmazsa olmaz”ım. “Sirsasana II” (tripod kafa duruşu), “pincha mayurasana” (ön kol duruşu) ve “adho mukha vrksasana”yı (kol duruşu) ardı ardına denedim. “Pincha mayurasana”dan “bakasana”ya (karga) geçmeye çalıştım. Belki on beş, yirmi kere denedim duruşları.
Yorulduğumu hissettiğim an yin yogaya başladım. Oturdum minderin üzerine. Kardiovasküler çalışma sonrası çok çalışan kaslarımı esnetmeye karar verdim. Özellikle ön bacak ve arka bacak kaslarım, kalçamın içi ve dışındaki kaslar… Bir de omurga… Ön bacak kaslarım için “half saddle” (yarım eyer) ve “saddle” (eyer), arka bacak kaslarım için “half butterfly” (yarım kelebek) ve “caterpillar” (tırtıl), kalçamın içindeki kaslar ve kasık kaslarım için “dragonfly” (helikopter böceği) ve “frog” (kurbağa), kalçamın dışındaki kaslar için “sleeping swan” (uyuyan kuğu) ve “square” (kare) duruşlarını yaptım. Omurgamı esnetmek ve rahatlatmak için de “butterfly” (kelebek) ve “twisted roots” (dönmüş kökler) burgusunu çalıştım.
Her bir duruşta beşer dakika kaldım. Eğer asimetrik bir duruşsa, her bir tarafı yaparken duruşta beş dakika bekledim. Kulağımda sevdiğim melodiler… Gözlerimi kapattım ve ardı ardına yoga çalışmamı yaptım.
Arkaya eğilmeleri yaparken bedenim her ne kadar uyansa bile, öne eğilmelerde içime kapanıyordum. Öne eğilmeler, bilindiği gibi, kişiyi içe döndüren, kendini daha çok dinlemesine neden olan ve meditasyona hazırlayan duruşlardır. O gün arka arkaya öne eğildim. Gözlerim kapalı, kulağımda sevdiğim melodiler… Gözlerim sanki mühürlenmiş gibiydi. Kirpiklerim birbirine yapışmış da açılmıyordu sanki… İyice içime dönmüştüm ve hiç de uyanmak istemiyordum.
Kalça açıcı duruşlar olan “sleeping swan” ve “square” çalışırken de, hep öne eğildim. Diyorum ya başımı kaldırmak bile istemiyordum. Hep kendimi dinlemek istiyordum. Meğer bedenim, ruhumun ve zihnimin böyle bir çalışmaya ne çok ihtiyacı varmış. Hep bir koşturmaca içinde kendimi unutmuşum. Zihnim hep yorgun, bedenim hep bir acele içindeymiş.
Kendi pratiğimi yapıyordum yapmasına ama yanımda birileri olduğunda onları da gözlüyordum, uyarılarda bulunuyordum. Eğitmen olmanın bir cilvesi diye nitelendirebilirsiniz. Birileri yanınıza gelip de “sizin yanınızda sadece size bakarak ben de yoga yapabilir miyim?” diye sorduklarında, “neden olmasın? tabii ki!.” diye yanıt veriyorsunuz. Sonuçta amacımız yogayı sevdirmek ve yaygınlaştırmak. Ama eğitmen olduğunuz için, “ben kendi pratiğimi yapayım. Yanıma gelen kişiler de bana bakıp yapsınlar.” diyemiyorsunuz. Bir bakıyorsunuz, yanınızdaki kişinin dizi çok yanlış bir konumda. O şekilde devam ederse, dizini sakatlayabilir. Hemen uyarıda bulunuyorsunuz. Belki siz o an ders vermiyorsunuz ama yine de öğretmenlik böyle bir şey. “Aman ne olursa olsun canım” diyemiyorsunuz. Boşveremiyorsunuz. Kendinizi yanınızdaki kişiye karşı sorumlu hissediyorsunuz. Yine daldınız diyelim kendi deneyimlerinize, içinize döndünüz diyelim bir asanada. Bir an aklınıza geliyor ve gözlerinizi açıp yanınızdaki kişiyi kontrol ediyorsunuz duruşunda bir yanlışlık var mı diye.
O gün tüm bunlardan uzak bir yoga deneyimiydi. Yalnızdım. Yanıma kimse gelmemişti. Bedenim, zihnim, ruhum, nefesim hepsi bir ve bütündü ve ben içime dönmüştüm. Uzun zamandır böyle bir yoga deneyimi yaşayamamıştım. “Twisted roots” burgusu sonrası “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) yattığımda ve gözlerimi kapattığımda, bedenimi tamamıyla yerçekimine bırakabilmiştim. Bedenim iyice ağırlaşmıştı. Sadece nefeslerimi hissediyordum. Bacağım sanki benim bacağım değildi, kolum sanki başkasının koluydu. Yere iyice yayılmıştım ve yerçekiminin etkisiyle bedeni teslim etmiştim toprağa. Ruhum ise özgürdü sanki. Ne dışardaki koşuşturma ve çevreme gelip giden insanlar ne de yüksek sesle çalan müzik… Kopmuşum…
“Savasana”dan uyandığımda, yakın bir arkadaşım yanımda bekliyordu. “Sen burada dinlenirken, yanına geldim. Gözlerin kapalıydı ama yine de elimi kolumu salladım. Özellikle ellerimi göz hizanda salladım aç gözlerini bana bak diye. Ama sen hiç hissetmedin. Ölü gibi yatıyordun” dedi.
Yogayı hiç bilmeyen birisine bu sözleri söyleseniz korkabilir ama bu sözler beni çok mutlu etti. Özellikle “ölü gibi yatıyordun” cümlesi… İstediğim de buydu zaten. Bedenimi ağırlaştırıp teslim etmek ve tamamen gevşemek… Bedenimin, zihnimin ve ruhumun bir ve bütün olması… İçime dönmek ve kendimi dinlemek… Başka ne isteyebilirdim ki?

eğitmen de öğrenir

Standard
Bir asanada beklerken adam asmaca oynamak mümkün olabilir mi sizce? Bu soruyu iki hafta önce sorsaydınız, cevabım “mümkün değil” olurdu. Oysa şimdi, bir asanada kalırken aynı anda adam asmaca oynanabileceğini düşünüyorum. Adam asmaca oynarken sorduğumuz soruları mı merak ettiniz? Tabii ki yoga asanaları…
20140201_113356
İki hafta önce, ergenlerle yoga dersim vardı. Hep bahsediyorum. 11 yaşında iki genç kız… Benden önceki yoga eğitmenleriyle daha çok eğleniyorlarmış. Çünkü o eğitmenle kimi zaman “mandala” (meditasyona girmemize yardımcı olan kozmik bir desen) çiziyorlarmış, kimi zaman da yoga kartlarıyla oyunlar oynuyorlarmış. Bazen “ok ve yay” gibi asanalar yapıp eşli çalışıyorlarmış. Yani benimle hiç olmadığı kadar keyifli zaman geçiriyorlarmış. “Sezar’ın hakkı Sezar’a.” Ben ise, ergenlerle de olsa derslerimi çok ciddiye alıp bu öğrencilerimin de her dersten azami fayda görmesini istiyordum. O nedenle, her ders büyüklerle yaptığım gibi bir “zirve duruşu” seçip, dersin ilk yarısı kızların bedenlerini o asanaya hazırlayıp, dersin tam ortasında duruşu yaptırıp, dersin ikinci yarısını asanadan sonra bedeni dengeleyici duruşlara ve gevşeme duruşlarına adıyordum. Taa ki iki hafta öncesindeki derse kadar.
O gün sınıfa girdim ; bir de ne göreyim? Bir tane beyaz tahta… Son zamanlarda stüdyoda hafta sonları yoga atölye çalışmaları düzenliyorduk. Sanırım bu beyaz tahta o dersler için ortaya çıkmıştı. Kızlardan istedikleri şarkıları ayarlamalarını istedim. Ergen yogasına iki haftadır ara vermiştik. Hızlı bir ders ile başlamak istemiyordum. Kızlar da benimle aynı fikirdeydi. “Yin yoga”da karar kılmıştık. Asanalar içinde en az üç dakika kalıp, bedeni ve zihni esnetecektik. “Supta baddha konasana” (yerde kelebek) ilk duruşumuzdu. Bedenin altına “bolster” yerleştirmiştik. “Gel keyfim gel.”
Tam bu sırada, kızlardan birinin aklına güzel bir fikir geldi. Madem sınıfta bir tahta vardı. Neden adam asmaca oynamıyorduk? Ben asanaları soracaktım, onlar da bulmaya çalışacaklardı. Yalnız asana isimlerini Türkçe soracaktım. Sanskrit dilinde değil.
Peki bu nasıl olacaktı? Öne eğildiğimiz asanaları yapmamız gerekiyordu. “Half butterfly” (yarım kelebek), “dragonfly” (helikopter böceği), “sleeping swan” (uyuyan kuğu) ve “dragon” (ejderha) duruşlarında beklerken, bir yandan asanaları soruyordum. Arkaya eğilmelerden ise “sphinx” (sfenks) ve “seal” (fok balığı) duruşlarında oyunumuzu oynamaya devam ettik. “Aşağı bakan köpek” (adho mukha svanasana), “çekirge” (salambhasana), “köprü” (urdhva dhanurasana) ve “karga” (bakasana) sorduğum asanalardan bazılarıydı. Kızlar ise, son anda bile olsa tüm asanaları bulup “adamı ipten kurtardılar.”
Öne eğilebileceğimiz başka asana kalmadığında, oyunu bırakmanın vakti gelmişti. “Saddle” (eyer) ile omurgayı arkaya eğip bedeni dengeledikten sonra, “twisted roots” (dönmüş kökler) ile bedeni burguyla rahatlatmıştık. “Bananasana” (muz esnemesi) ile bedeni sağa sola esnetmiş ve artık güzel bir dinlenmeyi hak etmiştik. “Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) kızların en sevdiği duruştu. Bu duruşa “hazırlanıyorlar” diyebilirdik. Başın altına bir yastık, gözlerin üzerine bir göz yastığı, üzerlerine birer battaniye… Benden yağ ile masaj yapmamı istediler. Ne yazık ki stüdyoda yağ kalmamıştı. Diğer stüdyonun olduğu kata inip o sınıftaki dersi rahatsız etmek de istememiştim. Bir sonraki hafta, yağ ile masaj yapacağıma söz verdim. O gün yağ kullanmadan masaj yaptım.
“Savasana”dan bağdaşa doğru adım adım kalktık. Dersi birkaç cümleyle toparlamalıydım. Ne hissediyordum? Nasıl bir ders olmuştu? Nasıl bir deneyimdi bu?
“Kızlar, yin yogayı sevdiğinizi biliyorum. Bir asanada uzun süre bekleyip, bedeni ve zihni dinlemeniz, gevşetmeniz ve esnetmeniz beni çok mutlu ediyor. Normal şartlarda, sizin yaşınızdaki ergenlerin bir süreliğine bedenlerini ve zihinlerini bu şekilde durdurması ve hareketsiz kalması beklenmez ancak siz bunu çok güzel başarıyorsunuz. İki haftadır ders yapamıyorduk. Dersten önce, ben de yavaş tempolu bir ders yapmaya karar vermiştim. Ama aklımda adam asmaca oynamak yoktu. İşin açıkçası dersi biraz kaynattığınızı düşünüyorum. Adam asmaca oynayabilmek için tahtaya konsantre olduğunuzu ve duruşların içinde olması gerektiği gibi beklemediğinizi düşünüyorum ama ‘bu gün de böyle’ diyerek bunu kendime dert etmiyorum.”
“Sizinle ders yapmaya başladığımız günden beri, eski öğretmeninizi arattığımın farkındayım. Onunla daha çok eğleniyor ve dersten daha çok zevk alıyordunuz. Oysa ben, sizleri birer yetişkin olarak görüp, büyüklerle yaptığım tarz dersler yapmaya çalışıyorum. Sanırım çoğu zaman da sizi bunaltıyorum. Ama çalışmalarımız ile ne kadar ilerlediğinizi görüyorsunuz diye düşünüyorum. Bugünkü çalışmamız bana bir ders oldu. Benim de zaman zaman biraz gevşemeye ve ‘bırakmaya’ ihtiyacım var. Ara sıra ciddi bir öğretmen değil de bir arkadaş olup sizlerle oyun oynayabilirim. Her zaman ciddi olmamıza gerek yok. Derslerimizi zaman zaman oyun haline getirip daha eğlenceli kılabiliriz. Bana bunu hissettirdiğiniz için size çok teşekkür ederim.”

enerji verebilmek!

Standard

Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Bir anaokulunda yoga dersleri vermeye başladım diye. Çocuklarla yoga yapmak gerçekten zor ama çok da eğlenceli. Onlarla ilgili deneyimlerimi bundan sonraki yazılarımda anlatacağım. Bugünkü yazım yine anaokuluyla ilgili ama çocuklarla değil onların velileriyle ilgili. “Ne alaka?” diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Hemen açıklığa kavuşturayım. Anaokulunda akşamları ve hafta sonları velilere ve öğretmenlere yoga dersleri vermeye başladım. Benim için çok değişik bir deneyim oldu. Neden mi? Anlatmaya başlayım en iyisi…

2009-2010 tum fotolar 730

Geçen hafta bir akşam anaokuluna gittim. Öğretmenler ve velilerle yoga yapmak için. İki öğrencinin velisi henüz gelmemişti. Öğretmenler ya derse girecekti o iki öğrenciyi de yanlarına alarak ya da veliler gelene kadar bekleyecektik. Herkesin ilk yoga deneyimiydi ve daha fazla beklemek istemiyorlardı. İyisi mi biz iki öğrenciyi de yanımıza aldık ve derse başladık.

Ders başlamadan minik öğrencilerimle konuştum. “Bugün biz annelerle ve öğretmenlerle yoga dersi yapacağız. Büyüklerle yaptığımız yoga dersi sizinle yaptıklarımızdan biraz farklı. Sizden bir şey istesem yapar mısınız?” İkisi birden bağırarak, “eveeeeeetttt.” “O zaman sizden ders boyunca tıp oynamanızı rica ediyorum. Bugün bir tek ben konuşacağım. Diğer öğretmenleriniz de susacak. Siz de isterseniz büyük yogasını deneyebilirsiniz” dedim. Büyük insan yerine konmak çok hoşlarına gitti.

Müziği ayarladım. Hava kararmıştı. Sınıfın ışıklarını açtığımızda etraf çok aydınlık olmuştu. Işıkları kapattım. Kapıyı aralık bıraktım. Koridorun ışığı bize yeterdi. “Sukhasana”da (kolay oturuş-bağdaş) oturarak başladık. Öncelikle omurganın dik tutulması, omuzların yuvarlanması, çenenin yere paralel olması gibi temel oturuş hizalanmalarını hatırlattım. Sonra gözlerini kapatmalarını istedim. İlk olarak burundan nefes alıp ağızdan verdik tam üç kere. Biraz gevşemek ve günün yorgunluğunu ve stresini atmak için. Sonra burundan nefes alıp vermeye geçtik. Bizim iki yumurcağı görmeliydiniz. Onlar da derin derin nefes alıp vermeye başlamışlardı. İlk kopan öğretmenlerden biri oldu. Başladı kahkahalarla gülmeye. Derken hepimiz koptuk. Başlangıç meditasyonu yalan olmuştu. Hepimizin dikkati dağılmıştı ama gerçekten de iki yumurcağın hali görülmeye değerdi. Kendilerini o kadar çok derse vermişlerdi ki bizim yaptıklarımızı yapmaya çalışıyorlardı. İki aylık bir süre içinde minik öğrencilerimle bir bağ oluşmuştu aramızda. Onlar beni çok seviyordu, ben de onları…

Neyse bu olayı çabuk atlattık çünkü o sırada kapı çaldı ve velileri gelip aldı yumurcakları. Artık biz büyükler baş başa kalmıştık.

Büyük öğrencilerimin ilk yoga deneyimiydi. O nedenle ayaktaki asanalardan başlamak istemiştim. Ders boyunca en çok üstünde durduğum şey, dizlerini ayak bileğinin üstünde tutmaları ve özellikle ayaktaki öne eğilmelerde diz kapaklarını yukarı çekerek kuadriceps (ön bacak) kaslarını sıkmalarıydı. Tüm bunlar asanalarda yanlış hizalanmayı ve sakatlanmaları önlemek içindi.

“Tadasana” (dağ duruşu), “uttanasana” (ayakta öne eğilme), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “parsvakonasana” (geniş açı duruşu), “utkatasana” (sandalye), “trikonasana” (üçgen), “prasarita padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı baş dize), “vrksasana” (ağaç) o gün üzerinde durduğumuz başlıca ayaktaki asanalardı.

IMG-20131124-WA0000

Hayatlarında daha önce hiç yoga dersine katılmadıkları için, özellikle hizalanma kurallarını uzun uzun anlatıyordum. Dersimiz “hatha” (güneş-ay) tarzı bir ders olmuştu.

Üstüne üstlük, grup kıkırdanıp duruyordu. Aynadan kendilerine bakıyorlar. “Ben bunu yapabildim”, “aaaaayyyy ben ne kadar hammışım”, “doğru yapabildim mi?”, “sizce diz kapaklarımı yukarı çekebildim mi?” gibi cümleler ve sorularla karşılaşıyordum. Bir yandan asanaları yapıyorlar bir yandan da gülüyorlardı. Dersimiz çok eğlenceli hale gelmişti ki grup, “sizce yoga dersinin ciddiyetini bozmadık mı?” diye sordu. “Hayır, tabii ki bozmadık. Her yoga dersi ruhani ve ciddi olacak diye bir şey yoktur” dedim onlara.

Ayaktaki asanalardan sonra yerdeki asanalara geçtik. “Paschimottanasana” (oturarak öne eğilme/doğuya bakan duruş), “marichyasana” (bilge Marichy duruşu) ve “baddha konasana” (kelebek) bunlardan birkaçıydı.

Sonra yere uzandık biraz karın çalıştırmak için. Bacakları 90 derece havaya kaldırdık ve adım adım her nefes verişte biraz aşağı indirdik. Ardından bacakları teker teker yere indirdik. Karın kasları yanınca, bacaklara sarılıp göğsümüze çektik (apanasana). Karın kaslarımızın acısını en iyi kalça kaslarını çalıştırarak unutabilirdik. En iyisi yan kalça kaslarını çalıştırmaktı. İğneden iplik duruşu bunun için birebirdi.

Artık dersin sonuna gelmiştik. Jathara parvirtanasana” (karından burgu) yaptık ve “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozu) geçtik. O gün akşam dersine uygun olarak hafif caz şarkıları çalıyordum. Sözlü yönergelerle sınıfı derin gevşemeye hazırladım. Ardından tek tek öğrencilerimin yanına giderek bedenlerinin gergin olabilecek noktalarına ufak müdahalelerle gevşemelerine yardımcı oldum. Ardından oturup bekledim. “Savasana”yı bilerek uzun tutmuştum. Tüm günün yorgunluğu ve stresi üstüne bir de yoga dersinin yorgunluğunun eklendiğini düşünüyorlardı; çünkü yorulmuşlardı asanaları yaparken. Beden ilk defa alıştığının dışında bir şey yapıyordu. Ama “savasana” bedeni gevşetmek, dinlendirmek ve enerji toplamak için harika bir asanaydı. Öğrencilerimin ilk yoga deneyimi olduğu için yoga dersinde ne kadar yorulduklarını düşünürlerse düşünsünler ders bittikten sonra müthiş bir enerjiyle dolacaklarını bilmiyorlardı.

Yavaş yavaş uyandırdım sınıfı “savasana”dan. Bağdaşta oturduk. Yoganın, beden, zihin ve ruh birliği ve bütünlüğü olduğunu ve bu nedenle gevşeyip dinlenip enerjiyle dolabildiğimizi söyledim. Her ne kadar ders boyunca zihnimizi susturmayı başaramamış olsak da, etrafımızda olan olaylardan etkilenmiş olsak da, yumurcakların nefeslerini duymuş ve onlara gülmüş olsak da, dikkatimiz dağılmış olsa da, bu ilk yoga dersimizdi. Zaman içinde beden, ruh ve zihin birliğini ve bütünlüğünü sağlayabilecektik. Pes etmemeli ve yolculuğumuza devam etmeliydik.

Dersin sonunu böyle bağlamıştım. Öğrencilerimin gözlerini açtırdığım zaman bir alkış koptu sınıftan. İnanır mısınız bu güne kadar çok güzel geribildirimler almıştım öğrencilerimden ama böylesine bir alkış ilk defa alıyordum. Çok duygulandım ve çok hoşuma gitti bu geribildirim. Heyecanla eve geldim ve eşime anlattım. O gün ikinci dersimdi, yorulmuştum ama çok mutluydum.

Ertesi gün miniklerimle dersim vardı. Anaokuluna gittim ve bir tezahüratla karşılandım. “En sevdiğim öğretmenim benim” diye karşılıyordu beni dersime giren eğitmen arkadaşlarım. İşte bu her şeye değerdi. Demek ki, vermek istediğim enerjiyi verebilmiştim ve onlar da almıştı. Demek ki aramızda güzel bir etkileşim oluşmuştu. Zaten tüm çabalarımız bunun için değil miydi?

sabırla beklemek mi koşulları zorlamak mı?

Standard

Bir arkadaşımın işiyle ilgili beklediği önemli bir haber var. Geçenlerde tüm günü birlikte geçirecektik. Stres halindeydi. Sabırsızdı. Sanki sabırsız olursa, acele ederse, kafaya takarsa, haber daha çabuk gelecekti. Herkes gibi o da bu yanılgıya kapılmıştı. Peki, bunun yogayla ne gibi bir ilgisi var diye sorabilirsiniz bana.

394426_10151138611128812_958040855_n

Hayatımızda bizler de böyle durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Bir haber ya da birini bekliyor olabiliriz. Herhangi bir şey için sabırsızlık duyabiliriz. Böyle bir durumda nasıl davranmalıyız? Yoganın böyle bir durumda ne gibi bir faydası olabilir?

Sabırsızlık ne yazık ki günümüz rahatsızlıklarından biri. Artık hayatlarımız o kadar kolaylaştı ki, sabretmeyi unuttuk toplum olarak. Cep telefonları var mesela. Birini evde bulamadık mı, hemen cebinden arıyoruz ve o kişiye ulaşabiliyoruz. Bilgisayarlar var, akıllı telefonlar var, internet var. Tüm bunlar sayesinde en uzaktaki tanıdıklarımızla bile kolayca iletişim kurabiliyoruz ve bu nedenle sabretmeyi unuttuk. Eski günleri hatırlayanlar var mı aranızda? Hani başka şehirdeki bir arkadaşınıza mektup yazdığınız ve o mektubun cevabını beklediğiniz günler. Bazen bir hafta, on gün sürerdi cevabın gelmesi. Sabırla beklerdik. Özlemle beklerdik. Oysa şimdi internet karşısına geçiyoruz ve herhangi bir yerden bir e-posta atıyoruz ya da bir konuşma sitesinden yüz yüze görüşebiliyoruz uzaktaki bir dostumuzla. Dolayısıyla sabretmeyi unuttuk ve sabırsız bir toplum haline geldik. İşte bu yüzden de arkadaşım işiyle ilgili haberi beklerken sabredemiyor ve bir an önce duymak istiyor bu haberi.

Sizce onunla aramızda nasıl bir konuşma geçmiş olabilir? O gün bana, “işimle ilgili çok önemli bir haber bekliyorum. Yarın ya da öbür gün gelecek haber ama bir türlü sabredemiyorum. Telefon mu etsem acaba yoksa beklesem mi? Sence ne yapmalıyım?” diye sordu. Artık az çok beni tanıyorsunuz ve cevabımı da tahmin etmiş olabilirsiniz. “Bence beklemelisin. Biraz sabret. Eğer sen sürekli kafanı gelecek olan o habere takarsan ve sabırsızlanırsan, haber bir türlü gelmez. Çatlar durursun” dedim. “Sen o haberin yolunu bekledikçe, o haber senden uzaklaşır. Ya da sen onun üstüne düştükçe, o haberi duymak için bir meslektaşına telefon edip yolunu gözledikçe, o iş bir türlü olmaz ve sonuç çıkmaz bir türlü” diye de ekledim.

“Ne yapmalıyım?” sorusunun cevabına gelince, bence “öncelikle sabretmeyi öğrenmelisin. Teslim olmalısın, kabul etmelisin süreci. Akışına bırakmalısın, zorlamamalısın” diye sıraladım aklımdan geçenleri. “Ama olmuyor işte, merak ediyorum. Aramak ve öğrenmek istiyorum” deyince, ben de “gel bu işi yogayla bağdaştıralım” dedim.

Aslında tüm bunlar, farklı karakterlerimizden kaynaklanıyordu. Ben kabullenen, akışına bırakan, teslim olan ve hayatımı zorlamayan bir tipim. O ise, daha atak, azimli, tuttuğunu koparan, daima daha ötesini deneyen bir tip. Mesela sörf yapıyoruz ikimizde. O, en rüzgârlı havalarda bile bir saat debeleneceğini bilse bile çıkıyor denize. Bense, öyle bir havada, oturmayı tercih ediyorum. Bana yumuşak bir havada gidip gelmek ve dönüş çalışmak yetiyor. Daha hızlı gitmeyi ya da daha uzun bir yelken veya daha küçük bir bord kullanmayı düşünmüyorum hiç. Ama ne yazık ki bu sene bir öğretmenin zorlamasıyla bordumu küçültmek zorunda kaldım. “Ömür boyu bu öğrenme bordunu kullanamazsın Burcu” dedi bana ve ekledi “aslında zorlanmayı sevsen sana daha büyük bir yelken vereceğim ama sen sevmiyorsun zoru.”

İşte size iki farklı karakter ve iki farklı yaşam şekli. Yogada en sevdiğim duruşlar öne eğilmeler. En sevdiğim yoga tarzı ise yin yoga. Neden mi? Sebebi çok basit. Öne eğilmeler, teslim olmayı, sabretmeyi ve kabullenmeyi simgeliyor. O kadar kolay öne eğilebiliyorum ki! Yin yogaya gelince, o da genelde öne eğilmelerden ve durağan asanalardan oluşuyor. En az beş dakika bir poza giriyor ve orada bekliyorsunuz. Kıpırdamıyorsunuz, hareket etmiyorsunuz. Sadece kabulleniyorsunuz, teslim oluyorsunuz, sabrediyorsunuz ve bekliyorsunuz asanada. Tam bana göre. Tıpkı hayatımı da yaşadığım gibi. Başıma gelen her şeyi kabullenmem ve onlara teslim olmam gibi.

Peki, o arkadaşım yoga yapıyor olsa nasıl bir yoga yapar sizce? Bence onun tarzı ashtanga olurdu ve muhtemelen arkaya eğilmeleri, ters duruşları ve kol denge duruşlarını çok severdi. Macera, coşku, heyecan, adrenalin. Sürekli bir nefesten bir nefese akış ve başka bir asana. Sabır gerektirmiyor, sadece heyecan ve coşku var. Onun katıldığı dersin teması ne olabilirdi? Cesaret, coşku ve yeni deneyimler. Tam da bu nedenlerden dolayı, arkadaşım sabredemiyordu işte. İçi içini yiyordu. Hop oturup hop kalkıyordu haberi beklerken.

Karakterlerimizden dolayı sabırsız olabiliriz ama kendimizi hiç mi değiştiremeyiz? İnanın ki değiştirebiliriz. Çünkü ben değiştirdim. Ben de bir zamanlar sabırsızdım. Her şey çabucak olsun isterdim. Beklemeyi sevmezdim. Hayatı sürekli zorlamaya çalışırdım. Ben zorlarken, hayat benden daha uzaklaşıyormuş. İsteklerim ve dileklerim gerçekleşmiyormuş. Ben üstüne düştükçe, her şey benden bir adım daha öteye gidiyormuş.

Arkadaşıma da bunları söyledim. Ben bu huyumdan vazgeçtim. Hayatı akışına bırakmayı öğrendim. Kabullenmeye ve teslim olmaya başladım ve aslında bunun daha önceki hayatımdan çok daha kolay ve eğlenceli olduğunu gördüm. Hayatı zorlamadıkça, isteklerimi kafama takmadıkça, her şeyi oluruna bıraktıkça, hayatın akışında kaldıkça, tüm dileklerimin gerçek olduğunu ve daha keyifli bir yaşantım olduğunu fark ettim.

Sabır, kabullenme ve teslimiyet ya da koşulları zorlama, kafaya takma ve stres… İki farklı yaşam tarzı… Seçim sizin…

ders hazırlamak: dairesel mi zirve duruşlu mu?

Standard

PhotoFunia-84ef86Yoga dersleri vermeye başladığımda en çok zorlandığım şey, dersin temasını ve amacını seçtikten sonra, o tema ve amaca uygun bir asana bulmak ve dersin akışını hazırlamaktı. Bir senelik eğitmenlik kursu boyunca, hatha ve vinyasa derslerine odaklanmıştık. Dersin mutlaka bir teması ve amacı olmalıydı. Ona uygun bir duruş bulmalı, dersin ilk yarısında o duruşa uygun asanalarla vücudumuzu bu zirve duruşuna hazırlamalı ve zirve duruşundan sonra o duruşun önce nötrlemeli ve ters duruşunu yapmalı, en son olarak da soğuma asanalarıyla dersi bitirmeliydik.
Böyle bir ders hazırlamak oldukça zordu aslında. Dairesel bir ders hazırlamak çok daha kolaydı. Dairesel bir derste, meditasyon ile öğrencilerimizin zihnini derse hazırladıktan sonra güneşe selam (surya namaskar) serileriyle bedenlerini ısıtıyorduk. Daha sonra ayaktaki duruşlar, arkaya eğilmeler, öne eğilmeler, burgular, kalça açıcılar, el denge duruşları ve ters duruşlarla dersi tamamlıyorduk. En son da derin gevşeme pozu (savasana) ile öğrencilerimizi dinlendiriyor ve kapanış meditasyonu ile dersi bitiriyorduk. Dairesel bir ders, belli bir akış içinde geçtiği için özel bir akış hazırlamamıza da gerek yoktu.
Eğitmenlik kursu bitip de, yoga dersleri vermeye başladığım zaman, “apex” adını verdiğimiz ders şeklini tercih etmiştim. Bu derslerde, mutlaka bir zirve duruşu olur ve o duruşa uygun tema ve niyet belirleriz. Örneğin, herhangi bir arkaya eğilme duruşunu dersin zirve duruşu olarak seçtiğimizde, temamızı “cesaret” ve “özgürlük” üzerine kurabiliriz. Eğer zirve duruşumuz bir öne eğilmeyse, temamız “sükunet” ve “teslimiyet” olabilir. Zirve duruşumuz bir ters duruş ise, dersimizi “güven” ve “kabullenme” temaları üzerine şekillendirilebilir. Dersimizin zirve duruşu bir kol denge duruşuysa, temamız “kişisel uyum” ve “memnuniyet” olabilir.
Temayı seçtikten sonra, sıra dersin niyetine gelir. Zirve duruşunun bir arkaya eğilme olduğu derste, niyetimiz kalbimizi açmak ve evrene daha çok sevgi enerjisi yaymak olabilir. Eğer zirve duruşu olarak bir öne eğilme seçtiysek, dersin niyeti içimize dönmek, kendimizi kabullenip bu şekilde sevmek ve mutlu olmak olabilir. Ters duruşa odaklandığımız bir derste, niyetimiz dünyaya farklı bir açıdan bakmak; kol denge duruşu yaptığımız bir derste de niyetimiz o günkü dengemizi izlemek ve dengemizin sürekli değişebileceğini farketmek olabilir.
Dersin temasını ve niyetini seçtikten sonra, o derse uygun müzik de seçebiliriz. Bu konuda daha önce ayrıntılı bir yazı yazmıştım. (ayrıntılı bilgi için: https://burcuyircali.wordpress.com/2013/01/12/yoga-derslerde-muzik-olmali-mi/) Kısaca hatırlatacak olursam, öne eğilme temalı bir derste, daha sakin müzikler seçebilir, ney, flüt ve doğa seslerini kullanabiliriz. Arkaya eğilme temalı bir derste, daha hareketli mantralar veya şarkılar seçebiliriz.
Tabi ki, dersin başındaki ve sonundaki meditasyon sırasında dersin temasına ve niyetine uygun birşeyler söyleyip öğrencilerimizin dersin anafikrini anlamalarını sağlamak da bizim en önemli görevlerimizden biri. Neden? Her zaman söylediğimiz gibi, yoga matı (minderi) hayatımızın bir kesiti. Minderimizde ne yaşıyorsak, hayatımızda da aşağı yukarı aynı şekilde yaşıyoruz. Minderimizde ne tepki veriyorsak, hayatımızdaki tepkilerimiz de benzer oluyor. Bu nedenle, dersin anafikrini öğrencilerimize tam anlamıyla hissettirebilmeliyiz. Dersten sonra, öğrencilerimizin akıllarının bir köşesinde bir yeşil ışık yanmış olması lazım. Dersin felsefesi neydi? Nelerden bahsettik? Ne konular üzerinde yoğunlaştık? Derste yaşadıklarımızla, hissettiklerimizle hayatta yaşadıklarımız arasında ne gibi bir bağ ya da benzerlik var? Öğrencilerimizin zihninde bir ışık yakmalıyız ki onlar ders sonrası bu tarz soruları kendilerine sormaya başlasınlar. Bizim görevimiz, öğrencilerimizin farkındalığını uyandırmak. Yoga dersinde yaşadıklarıyla hayatta yaşadıkları arasında paralellik kurmak, dersin temasını, niyetini ve felsefesini özümseyip kendi hayatlarında bir fark yaratmak. “Cesaret” ve “özgürlük” temalı bir ders sonunda, zaman zaman cesaretim kırılsa da yine de özgürüm, yine de özgür olabilirim demek. Ya da “sükunet” ve “teslimiyet” konulu bir dersten sonra, zor koşullar altında sakinliğimi koruyabilip içinde bulunduğum şartlara teslim olup uyum sağlayabilirim demek. “Güven” ve “kabullenme” temalı bir dersin sonunda, insanlara, çevreme, kendime güveniyorum ve güvenmeyi öğrendikçe daha kolay kabulleniyorum, daha mutlu olabiliyorum ve hayat daha kolaylaşıyor demek. “Kişisel uyum” ve “memnuniyet” konusunun işlendiği bir dersten sonra, kendi içimde uyumluyum, kendimi kabul ettim ve bu şekilde mutluyum demek.
Yoga dersleri, hayatımızın bir parçası. Hayatın ta kendisi. Bu nedenle, eğitmenler olarak bizler, derslerimizi etkili tema ve niyetler üzerine kurup, öğrencilerimize hayatın ta kendisini yoga matında (minderinde) yaşatmak. Onlara ayna olmak… Böyle böyle, hem kendimizin hem de öğrencilerimizin hayatlarında ve bakış açılarında bir fark yaratmak… Bakmak ve görmek… Herkes bakar ama göremez denir. Ama aslında herkes görebilir, sadece birisinin onlara ayna olması ve o aynada yansımaları göstermesi gerekir… Hepsi bu…

ben bunu ne zaman yapacağım?

Standard

Geçenlerde bir dersteyim. “Ben bu duruşu ne zaman yapabileceğim?” diye bir soru geldi. Aslında bu hepimizin bir duruşta zorlandığımızda ya da bir asanayı hiç yapamadığımızda sorduğumuz bir soru. Kendi adıma, ben de bu soruyu bir çok defa sormuştum. Hem de eğitmenlik kursunu aldığım sene boyunca. Beni zorlayan kalça açıcıları deneyimlerken ya da bir kol duruşunu ya da ters bir duruşu yapmaya çalışırken. Öne ve arkaya eğilmeler, burgular, karın güçlendiriciler ve birçok denge duruşu benim için bir sorun değildi. Az çok bir çoğunu yapabiliyordum. Yapabilmek demek, duruşa girip hemen duruştan çıkmak değil, o duruşta en az beş nefes ya da daha fazla kalabilmek. İşte yoga asanasını yapabilmek bu demek.

PhotoFunia-475b0b8
Ancak iş özellikle kol duruşlarına ve ters duruşlara gelince, ben de soruyordum kendi kendime: “Ben bu duruşu ne zaman yapabileceğim?” ya da “Ben bu duruşu yapabilecek miyim acaba?” Aslında, hala da soruyorum.
Yoga demek bir işi başarmak, onu bir kenara koymak, sonra sıradaki işe odaklanmak ve onu başarmaya çalışmak değildir. Yoga, bedenini, zihnini ve ruhunu olduğu şekilde kabullenmektir. Bedeninin imkanlarını ya da imkansızlıklarını, sana sağladığı avantajları ve dezavantajları kabullenmek, bu doğrultuda yapmaktır asanaları. Belki bir kişinin göğüs kafesi çok açıktır ve onun için arkaya eğilmeler en çok hoşlandığı ve en kolay yaptığı duruşlardır. Fakat belki de aynı kişinin arka bacak kasları (hamstring kasları) çok gergindir ve onun için öne eğilmeler çok zor duruşlardır. Bu tamamen bedenimizin yapısına ve bize sağladığı olanaklara bağlı olarak değişir.
Kendi deneyimlerimden bahsedersem… Öne eğilmeleri çok seviyorum. Neden mi? Sebebi çok basit. Bacak arkası kaslarım (hamstring kaslarım) esnek ve ayrıca öne eğilmeler ruhumu sakinleştiriyor, dinginleştiriyor, ve ben yoga yaparken etrafla ilgilenmektense içime dönmeyi, içimde birşeyler yaşamayı ve deneyimlemeyi seviyorum. Benim için favori duruş olan öne eğilmeler, arka bacak kasları gergin biri için kabusa dönebilir, hele ki bu kişi bir de dışa dönük ve hareketli bir kişiliğe sahipse…
Benim için arkaya eğilmeler de zevkli duruşlar. Çocukluğumdan beri okulda veya evde köprü yapmayı çok severdim. Yoga derslerinde de köprü yapıldığını görünce dünyalar benim oldu. En sevdiğim beden eğitimi hareketi yogada da vardı. Ve diğer arkaya eğilmeler ister dhanurasana (yay duruşu), salabhasana (çekirge), ustrasana (deve duruşu) isterse bhujangasana (kobra) olsun benim için farketmiyordu. Arkaya eğilme ve ruhunu coşturma, uyandırma, dinçleşme, eğlenme… Tüm bunları deneyimlemek beni mutlu ediyordu.
Ne kadar da değişken ruhlu biriyim, öne eğilmeyi de arkaya eğilmeyi de seviyorum. İkisinin de farklı farklı yerleri var gönlümde…
Hele ki burgular… Ahhh o burgular… Onları da çok seviyorum. Çocukluğum geliyor aklıma, yazlıkta anneannemle eski merdaneli çamaşır makinesinde çamaşırları yıkamışız. Makinenin sıkması bozuk. Karşılıklı geçmişiz çamaşırı sıkıyoruz. İster oturarak yapılan bir burgu ister yatarak yapılan bir burgu olsun, kendimi bir an için o sıkılan çamaşırlar gibi hissediyorum. Sıkışıyorum, ve sonra açılıyorum ve müthiş bir ferahlama ve keyif duyuyorum.
Kalça açıcılar ise beni zorlayan duruşlardandı. Genetik olarak kalça kaslarım çok esnek değil. Bu sebeple “padmasana” (lotus) bile yapamıyorum. Baddha konasana (kelebek) yaparken, bacaklarım iki yana tamamen düşmüyor. Tabi bunların bir çoğu, günümüz insanın karşılaştığı sorunlar. Hep sandalyede, koltukta oturduğumuz için kalçalar esnekliğini kaybediyor zaman içinde. Günlük yoga pratiğime yin tarzını da yansıtmaya başladığımdan bu yana, yani bu tarz duruşlarda, beş dakika kadar kalmaya başladıktan bu yana, kalça kaslarımın daha bir esnediğini görüyorum. Demek ki, kalça açıcı duruşlarda derinleşebilmek için bir yöntem var elimde. Ne mutlu bana!

PhotoFunia-474bdd1
Denge duruşlarına gelince… Eskiden daha dengeli bir kişiydim. Spor tesisinde geçirdiğim uzun zamanlar sebebiyle bir kaç kere ayaklarımdan sakatlandım. Çok önemli sakatlıklar değildi ama dengemi de etkiledi doğrusu. Artık dengemi eskisi kadar kolay sağlayamıyorum. Yine de ayaktaki denge duruşlarını yapa yapa, tekrar dengemi sağlamaya çalışıyorum, oldukça da başarılı oldum diyebilirim. Ama hepimiz biliyoruz ki, dengemiz her an değişebilir. Bir an önceki dengemizi bir an sonra yakalayamayabiliriz. Ya da sağ taraftaki dengeyi sol tarafta yakalayamayabiliriz. Çok doğal. Mücadele etmiyorum, kabullendim kendimi.
Yani öne eğilmeler, arkaya eğilmeler, burgular ve denge duruşları benim için çok sorun değil. Ama ters duruşlar ve kol duruşları. İnsan düşünüyor bazen, yogada bu gibi duruşların ne işi var diye. Madem yogayla zihinsel, bedensel ve ruhsal bir sakinleşme arıyoruz, ancak “Rambo”nun yapabileceği bu fantastik duruşlar da neyin nesi?
Fantastik duruşlar… Başının üstünde, kollarının üstünde, omuzunun üstünde durmak… Omzumun üstünde durmak da benim için çok sorun olmadı, çocukluğumuzdan beri mum duruşu yapmıyormuyduk. Yani kolay bir duruştu benim için. Ters duruşlardan ne mi beni zorladı? Tabi ki sirsasana (baş duruşu), adho mukha vrksasana (kol duruşu), pincha mayurasana (tavuskuşu duruşu). Baş duruşunu da çalışa çalışa, deneye deneye başardım. Ama kol duruşları yok mu? Onlar beni korkutuyor, korkunca da bir türlü olmuyor. Bir adım yaklaşsam onlar benden bir adım uzaklaşıyor sanki.
Tabi bir de kol denge duruşları var. Bakasana (karga), bhujapidasana (kol denge duruşu), astavakrasana (sekize bükülmüş Astavakra bilgesi duruşu), eka hasta bhujasana (tek el kol denge duruşu)… Bu duruşlara girmek ve onlarda en az beş nefes kalmak… İş fiziksel özelliklerin ötesinde… Fiziksel olarak kollarım, göğüs ve sırt kaslarım güçlü… Ama zihnin kodları ve korkular… İşte tüm bu nedenlerle ters duruşlar ve kol denge duruşları benden biraz uzak. Bakasana’ya alıştım gibi, biraz da eka hasta bhujasana…
Ben bu duruşları ne zaman yapacağım? Hala soruyor muyum? Evet bazen soruyorum. Bazen tamamen kendimi akışa bırakıyorum, oluruna bırakıyorum herşeyi, umursamıyorum. Ama bazen kafama takılmıyor değil. Ben ne zaman kol duruşu yapabileceğim, ne zaman pincha mayurasana’da beş nefes kalabileceğim? Bilmiyorum.
Aynı cevabı derslerimde de veriyorum bu soruyla karşılaştığımda. Bir duruşa girip, o duruşta beş nefes kalabilmenin yolu, kişinin öncelikle kendi beden sınırlarını bilmesine — yani baskı ve germe sınırlarını–, ona göre hareket etmesine, bu sınırları kabullenebilmesine, belki zaman içinde biraz ama fazla değil, sadece biraz değişiklik olabileceğine inanmasına, ama herşeyden önce bir duruşu kafaya takmamasına bağlı bence. Eğer bir asanayı saplantı haline getirmeyip, ne olursa olsun diyip oluruna bırakırsak, o duruşa sanırım daha yakınlaşırız. Tıpkı hayatta olduğu gibi, bir şeyi zorlamak yerine, ittirmek yerine, oluruna bırakınca, herşeyin daha yolunda gitmesi gibi…
Ben bu duruşu ne zaman yapacağım? Kendimi kabullendiğim, sınırlarımı bildiğim, kendimi zorlamadığım, ve herşeyi olduğu gibi kabul edip oluruna bıraktığım zaman…