Tag Archives: zararsızlık

savaşçı ruhu gerek!

Standard

Yogaya gönül vermiş herkes bilir. En temel duruşlardan biridir “virabhadrasana” (savaşçı) asanaları… Her yoga dersinin olmazsa olmazıdır. Ya dersin başında bedeni ısıtırken kullanılır ya da bazı derslerde zirve duruşu bile olabilir “virabhadrasana”. Peki, neden “savaşçı”? Yoga gibi barışçıl bir felsefede, bir asananın adı neden “savaşçı?”

2009-2010 tum fotolar 726

Yoga inanışına göre, eski zamanlarda Daksha adında bir kral yaşarmış. Bu kralın Sati ya da Shakti adında bir kızı varmış ve bu kız Shiva adında biriyle evlenmiş. Kral Daksha damadı Shiva’dan pek hoşlanmazmış.

Sevgili Kral, damadına karşı olan duygularını göstermek için bir parti düzenlemeye karar vermiş. Bu partiye damadı Shiva dışında herkesi çağırmış. Sati, babasının evliliğini onaylamamasına çok üzülmüş ama yine de partiye kendi kendine gitmeye karar vermiş.

Davette Sati’nin babasıyla tartışması davetlileri çok eğlendirmiş. Hâlbuki Sati çok üzülmüş ve kendini aşağılanmış hissetmiş. Babası ona sataşmaya devam edince de Sati susmuş ve kendini toplamaya çalışmış. Sonra babasına dönmüş ve demiş ki: “Bu bedeni sen bana verdin ve artık ben bu bedenle anılmak istemiyorum.” Bunun üzerine, Sati meditasyona oturmuş, gözlerini kapatmış, gerçek Tanrı’sını gözlerinin önüne getirmiş ve içindeki ateşi yakmış. Sonunda bu ateş tüm bedenini sarmış ve Sati ölmüş.

Sati’nin öldüğünü duyan Shiva, üzüntüden deliye dönmüş. Saçından bir parça koparıp yere atan Shiva, bu saçtan en güçlü “savaşçı”sını yaratmış. Bu savaşçının adını, “Virabhadra” koymuş. Sanskrit dilinde, “vira” kahraman, “bhadra” da arkadaş demektir. Ve Shiva, Virabhadra’ya o partiye gitmesini ve Kral Daksha ve tüm davetlileri yok etmesini emretmiştir.

2009-2010 tum fotolar 728

Virabhadra partiye gitmiştir ve Daksha’yı öldürmüştür. Savaşçı Virabhadra, partiye vardığında, iki elinde kılıç tutuyormuş ve gücünü yerden alıyormuş. İki eli başının yanında yukarıya doğru uzanmış bir şekildeymiş. İşte bu “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı) duruşunu oluşturur. Sonra kendini göstermek için Daksha’ya doğru dönmüştür. Bu da “Virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) duruşudur. Yavaşça kılıcını çekip Daksha’nın kafasını uçurması da “Virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı) duruşunu oluşturur.

Tüm bu olanlardan sonra, Shiva Virabhadra’nın yaptıkları görmek için Daksha’nın evine gelip Virabhadra’yı tekrar eski haline getirmiştir. Shiva’nın öfkesi geçmiştir. Önce üzüntü duymaya başlamıştır ve sonrasında bu merhamete dönmüştür. Shiva, Daksha’nın kafasız bedeni bulup yerine bir keçi kafası yerleştirmiştir. Daksha, Shiva’nın bu davranışı karşısında ona itaat etmiştir.

Hikâye bu ya… Döndük dolaştık günümüze geldik. Yoga gibi barışçıl bir felsefenin içinde “savaşçı” duruşu… Yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı Ashtanga Yoga felsefesinde, “ahimsa” (zararsızlık) adında bir etik değer var. “Ahimsa”, zarar vermemek demek. Önce kendine, sonra çevrendeki kişilere, canlılara, cansız varlıklara, doğaya, çevrene… Aklınıza ne geliyorsa artık…

Bunu son günlerde Türkiye’de yaşayan olaylarla ilişkilendirmek istersek… Evet, zarar vermemek… Büyük şehirlerimizde gün geçtikçe yeşil alanlarımız azalıyor. Yeşil alanların yerine bol bol ana yol, otoyol, köprülü kavşak, bina, gökdelen, alışveriş merkezi dikiliyor. Çevremize zarar veriliyor. Yeşil alanlarımız yok ediliyor ve nefes alabileceğimiz alanlar daralıyor gün geçtikçe.

İşte tüm bu sebeplerden dolayı, geçen hafta İstanbul’da çevresel bir tepki başladı. Sırf yeşil alanlarımızı korumak ve gelecek nesillere biraz daha oksijen ve yeşil alan bırakabilmek için. Hükümetin İstanbul’un göbeğindeki bir yeşil alanı yok edip yerine alışveriş merkezi dikme projesine karşı başladı her şey.

2009-2010 tum fotolar 730

Ne yazık ki böylesine iyi niyetli başlayan tepkilere, yetkililerden ve polisten aşırı müdahale geldi. Olayın boyutu değişti. Çevresel başlayan bir tepki, toplumsal bir tepki ve gösteriye dönüştü. Bugüne kadar değiştirilmeye çalışılan Türkiye Cumhuriyeti değerlerine sahip çıkmaya, dayatılmaya çalışılan yeni kanunlara, gasp edilmeye çalışılan hak ve özgürlüklere karşı bir direnişe dönüştü her şey… Her şey iki üç günde oldu… İçimizdeki “Shiva” uyandı.

Savaşmak ya da savaşçı olmak her zaman kötü bir anlam içermez. Bazen “olumsuz” anlamlarını bir kenara koyarak, “savaşmamız” gerekir. Uyuşukluktan kurtulmak, her şeyin farkına varmak, uyanmak ve “kendi sınırlarımızın ötesine çıkmak” gerekir. İşte “savaşçı ruhundan” kasıt budur yoga felsefesinde. “Kendi sınırlarımızın ötesine geçmek…” “Kendi içimizdeki gücü ortaya çıkarmak.” “Saldırgan olmadan ve zarar vermeden kendi içimizdeki savaşçı ruhunu uyandırmak.”

“Virabhadrasana I”yı (birinci savaşçı) yaparken, açın göğsünüzü… Bu duruştan “virabhadrasana II”ye (ikinci savaşçı) geçerken öndeki elinizin işaret parmağından ufka doğru, savaş alanına doğru bakın. Kendinize güveninizi ve cesaretini arttırın. Hangi noktadaysanız, nerede duruyorsanız, yere sağlam basın. Köklenin. Emin olun, o nokta doğru nokta ve siz doğru olanı yapıyorsunuz.

Son günlerde Türkiye’de yaşananlara tekrar dönecek olursak… Türk halkının içindeki “Shiva” uyandı ve Türk halkı kendi içinden “Virabhadra”lar (savaşçılar) yarattı. Bastığı yeri toprak diyerek geçmeyen, o topraktan gücünü alarak o toprakların üzerinde köklenen, kendine güvenen ve cesaretli, kendi sınırlarının ötesine geçmek isteyen, kendi içindeki gücü ortaya çıkarmak isteyen, saldırganlaşmadan ve zarar vermeden kendi içindeki savaşçı ruhunu uyandıran bir Türk halkı… Benim umudum var…

Reklamlar

önce sen…

Standard

Geçenlerde üyesi olduğum spor klubünde tatsız bir olay yaşadım. Bir süredir iş hayatından uzak olduğum için son zamanlarda kendimi sürekli mutlu, huzurlu, gevşemiş, rahat, stressiz hissediyordum, ama tatsız olayların sadece işyerinde değil her yerde olabileceğini unutmuşum. İnsan meğer kolaya ve huzura çabuk alışıyormuş ve kendini rahat bırakıp tüm savunma mekanızmalarını yıkabiliyormuş.

BEN_1875
Aslında o kadar basit ve komik bir olaydı ki! Ama bazen ufacık bir olay bizi yere yapıştırabiliyor ve derinden üzebiliyor. Yogayı yaşadıkça, daha hisli, daha hassas ve daha düşünceli olduğumuz bir gerçek sanırım. Hani incir çekirdeğini doldurmayacak bir mesele denir ya, öyle birşeydi. Çok sevdiğim biriyle aramda incir çekirdeğini doldurmayacak bir meseleden küçük bir tartışma geçti. Aslında ben birilerine yardımcı olmaya çalışıyordum, fakat sonuçta ben zararlı çıktım. Duygusal olarak üzüldüm, kalbim kırıldı.
Birden geçen seneki yoga eğitmenlik kursuna döndürdü beni bu yaşadıklarım. Eğitimin ikinci ayına.. Yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı yoga felsefesini öğrendiğimiz ana… Ashtanga yoga felsefesinin en önemli etik disiplinlerinden birine kaydı aklım hemen. “Ahimsa”ya, yani “zararsızlık” ilkesine…
“Zararsızlık” diyince, aklımıza hemen başkalarına ve çevremize verdiğimiz zarar gelir nedense. Hiç bir zaman kendimize verdiğimiz zararı düşünmeyiz. Ben de sizler gibiydim geçen seneki eğitimi almadan önce. Sadece ve sadece çevreme, başkalarına, hayvanlara, bitkilere, insanlara verdiğim zarar gelirdi aklıma bir sene önce bana “zararsızlık”ı tanımla deseydiniz.
Oysa şimdi bambaşka düşünüyorum. “Zararsızlık” ilkesi, önce kendimizi korumamızı, kendimize zarar vermemeyi gerektirir. Eğer bir iyilik yaparken, birilerine yardım ederken, kendimiz zarar görüyorsak, “ahimsa” ilkesini ihlal etmiş oluyoruz. “Ahimsa”, sadece et yememek, çevredeki hayvanlara bitkilere ve insanlara zarar vermemek değil. “Ahimsa”, önce kendimizi korumak, kendimizi ön plana almak, kendimize zarar vermeyi engellemek demektir. Yalnız, yanlış anlaşılmasın. “Ahimsa”dan bahsederken, bencillikten bahsetmiyoruz. Herşey, “zararsızlık”la ilgili. “Ahimsa” aynı zamanda düşüncelerimizin de temiz ve iyi olmasını, sözlerimize dikkat etmeyi, herkese kendimize davranılmasını istediğimiz gibi davranmayı, başkalarının yaşam tarzına ve inançlarına saygılı olmayı, ama herşeyden önce kendimizi sevmeyi ve saygı duymayı isteyen bir ilkedir.
Şimdi tüm bunlar nereden aklıma geldi? O an, içim burkulduğunda, kalbim kırıldığında ve üzüldüğümde, bir an sanki beynimde bir yıldız çaktı. Bir sene öncesindeki derse gidiverdim hemen, “ahimsa” ilkesini anımsadım. Öğretmenimizin sözleri kulaklarımda çınlandı: “Önce kendinize zararsızlık.” Bir anda, o gün spor tesisinde, başkalarına yardım etmeye, onlara yararlı olmaya çalışırken, aslında en önemli varlığa–kendime– zarar verdiğimi farkettim. “Ahimsa” ilkesini yerle bir etmiştim. Ben bir yoga eğitmeniydim ve Patanjali’nin sekiz dallı yoga felsefesinin en önemli “yama”sını, yani etik disiplinini, bir anda unutuvermiştim. Kendime zarar vermiştim.
Eğer yoga içinde yaşıyorsanız, herşeyin bir şey için olduğunu da kabullenmişsinizdir. O gün çok üzüldüm, sevdiğim ve çok değer verdiğim biriyle bir tartışma yaşamak, benim gibi tartışmaları sevmeyen birisi için çok fazlaydı. Anı yaşadım, üzüntümü yaşadım, kalp kırıklığımı yaşadım; hiçbirşeyi ötelemedim. Sonra mantıklı düşününce bu olayı neden yaşadığımı anladım. “Ahimsa”yı belki de unutmuştum, aslında unutmamıştım, çevreme karşı elimden geldiğince duyarlı olmaya çalışıyordum, kimseyi üzmemeye, incitmemeye çalışıyordum. Sadece duygusal olarak değil, fiziksel olarak da. Peki ya kendime? Kendime de aynı şekilde özen gösteriyor muydum? Spor ya da yoga yaparken fiziksel olarak kendimi yıpratıyor muydum? “Ahimsa” ilkesini ihmal ediyor muydum? Peki ya duygusal olarak? Kendi kendimi incitiyor muydum düşüncelerimle ya da duygularımla ya da başkalarının beni üzmesine kırmasına izin veriyor muydum? Veya birilerine yardım etmeye çalışırken kendimi unutup zarar mı görüyordum?
Aslında, insanlar en çok kendi kendilerine zarar verirler, kendi kendilerini üzüp, incitip hırpalarlar. Kolaydır çünkü kendimize zarar vermek. İşte ben de sanırım tam bu nedenle, kendime zarar veriyordum sürekli, bir akrep gibi. Kendi kendimi sokuyordum sürekli. Belki de o yüzden bu olayı yaşamak zorunda kalmıştım, uyanmak için, farkına varmak için.
Sonunda tekrar uyandım. “Ahimsa”, zararsızlık ilkesini, hatırladım. Bundan sonra, başkalarını mutlu etmek, onlara yardım etmek amacıyla kendimi ezip geçmeyeceğim, kendimi incitmeyeceğim, kendime zarar vermeyeceğim. Yani elimden geldiğince, malum alışkanlıklar kolay kolay bırakılmıyor.
Aslında, herkes bu ilkeyi hatırlasa ve ona uysa, belki de herşey çok güzel ve farklı olacak. Sizce de öyle değil mi?