Tag Archives: yin yoga

zihin mi kalp mi?

Standard

Bazı günlerde yoga derslerine giderken o gün için içimden geçen bir ders akışı oluyor ve çoğu zaman da öğrencilerin o gün ihtiyacı olan dersle örtüşüyor bu program… Bazı günlerde ise derse gidiyorum ve sadece öğrencilerden ilham almak istiyorum. Dersten yaklaşık yarım saat önce tesise gidip yoga matımı yere serip ya biraz meditasyon yapıyorum ya da sırt üstü yatıp günün yorgunluğunu üzerimden biraz atmaya çalışıyorum. Derse gelenler olduğunda ise onlarla sohbet ediyorum. Bu sohbetler sırasında o gün aklımda bir ders akışı yoksa kesin bir ders planı oluşuyor. Geçenlerde de aynen böyle oldu.

Derse gittiğimde sınıf boştu. Yoga matımı yere serdim ve üzerine uzandım. “Supta baddha konasana”ya (uzanmış kelebek duruşu) yerleşerek gözlerimi kapattım. Tüm bedenimi minderde ağırlaştırdım. Nefeslerimi sakinleştirdim ve ders öncesi dinlendim. O sırada öğrenciler de gelmeye başlamıştı. Öğrenciler geldiğinde yerimden kalktım ve onlarla sohbet etmeye başladım. O akşamki ders “yin” (dişil enerji) bir dersti. Haftanın son günü, tüm günün ve haftanın yorgunluğunu “yin yoga” ile bedenlerden ve zihinlerden atmaktı amacımız.

“Yin yoga”da çok fazla seçeneğimiz yoktur. Bu yoga uyluk bölgesine odaklandığı için ve bedeni derin bağ dokularına kadar esnetip rahatlatmayı amaçladığı için yapabileceğimiz “asana”lar sınırlıdır. Ama o gün içimden değişik bir şeyler yapmak geliyordu. Öğrencilerden biri ise derdime derman oldu. Bana ilham verdi.

Derse başlamadan önce öğrencilerden biri “vishuddha çakra” (boğaz çakrası) üzerine çalışıp çalışamayacağımızı sordu. Daha önceleri “vinyasa” (akış) derslerinde bu çakra üzerine çalışmıştık. Öğrenci, “yin” bir derste de bu çakrayı harekete geçirip geçiremeyeceğimizi öğrenmek istiyordu. Neden olmasın? Tabii ki çalışabiliriz.

O sırada derse yeni bir öğrenci geldi ve torakal omurgada (sırt) “skolyoz”u olduğunu söyledi. Derse başlamadan öğrenci ile konuşup bedeni hakkında ayrıntılı bilgi edindim. Bedenini inceledim ve nelere dikkat etmesi gerektiğini de söyledim. Tabii ki ders boyunca bir gözüm öğrencinin üzerinde olacaktı.

Tam o anda aklıma bir fikir geldi. O günkü derste neden hem göğüs kafesini esnetip hem de boğaz çakrasını çalıştırmıyorduk. Hem göğüs kafesini esnetip yeni gelen öğrencinin dersten faydalanmasını sağlayabilirdim hem de boğaz üzerine çalışıp diğer öğrenciyi mutlu edebilirdim. Hem de tüm öğrenciler değişik bir ders deneyimlemiş olurlardı.

Derse göğüs kafesini esnetmek için “supta baddha konasana” (uzanmış kelebek duruşu) ile başladık. Yoga matlarını başın arkasından yuvarlarlamaya başlayıp tam kürek kemiklerinin altına yerleştirmiştik. Böylece derse başlarken göğüs kafesi olduğundan biraz daha yükselmiş ve esnemeye başlamıştı. Öğrencilerden gözlerini kapatmalarını ve nefeslerini göğüs kafeslerine yönlendirmelerini istedim. Derin nefesler alıp tüm akciğerleri oksijenle doldurmalarını… Yaklaşık beş dakika bu duruşta bekledikten sonra bedeni yana düşürüp oturma pozisyonuna geldik.

Göğüs kafesini açmak ve esnetmek için “melting heart” (eriyen kalp) ve “sphinx” (sfenks duruşu) gibi duruşlarda dört dakika bekledik. Sfenks duruşunda boynu sağa sola, öne arkaya çevirerek birer dakika bekledik. Tüm duruşların arasında “balasana” (çocuk pozisyonu) ile dinlendik. Göğüs kafesini açıp esnetirken aslında kalp çakrasını (anahata çakra) da çalışıyor, “sevgi enerjisini” daha canlı hale getirmek istiyorduk.

Boğaz çakrası ve omuz kuşağı için kolları iki yana açıp bilek fleksiyonu ve ekstansiyonu çalışması yaptık. Sonrasında “finger fans” akışı ile kollardaki kan akışını hızlandırdık. “Broken wings” (kırık kanatlar) ile de omuzları esnetip kürek kemiklerinin arasını rahatlattık. Bu çalışmalar ile de akciğer ve kalp meridyenlerini etkiliyorduk.

Boğaz için “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi), “sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu) ve “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) yaptık.

Dersi “twisted roots” (dönmüş kökler) burgusu sonrası “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile sonlandırdık. Herkes “savasana”dayken ben de en sevdiğim duruş olan “supta baddha konasana”ya uzandım. Işıklar kapalı, sınıf karanlık, ortam huzur dolu, arka planda enstrümantal “What a wonderful world”… (Hayat ne güzel!)

“Savasana”dan uyanmak herkes için biraz zor oldu. Derste neler hissetmiştim? Zihnimiz yerine kalbimizin sesini dinlemek çok mu zordu? Peki ya kalbimizin sesini dinlediğimizde daha huzurlu ve mutlu olmuyor muyduk? Aslında kalbimizin her şeyin en doğrusunu ve güzelini bilmiyor muydu? Peki o zaman biz neden sürekli zihni dinliyor ve hep mutsuz oluyorduk? Kalbimizdeki sevgi enerjisini hissedebiliyor muyduk? Kalbimizdeki sevgi ile dudaklarımızdan da güzel sözcükler dökülüyor muydu? Kendimi doğru ifade edebiliyor muydum? İfade ettiğimde karşımdakiler tarafından doğru anlaşılabiliyor muydum? “Bundan sonra daha çok kalbimizin sesini dinlemek ve onun söylediklerini yapmayı ve doğru ve düzgün iletişim kurabilmeyi dileyelim. Bana ilham kaynağı olduğun için önünde saygıyla eğiliyorum sevgili öğrencim…”

ruh ile bağlantımız

Standard

“Öğretmenim, son zamanlarda karar vermem gereken önemli bir konu var. İki seçenek arasında kaldım. Hangisinin benim için doğru ve hayırlı olduğunu bir türlü kestiremiyorum. Sizce yoga bu konuda karar vermeme yardımcı olur mu?” Geçenlerde grup derslerinden birinde karşılaştığım bir soruydu bu… Soruyu duyduktan sonra o gün üçüncü gözümüz üzerine bir ders yapmaya karar vermiştim.

O gün “yin yoga” (bedeni bağ dokularına kadar esneten dişil enerji yogası) günüydü. “Yin yoga” ile “ajna çakra”yı (üçüncü göz/alın çakrası) bir arada çalıştırıp ders boyu zihin ve ruh üzerine bir şeyler söylemeyi planladım.

Derse meditasyon ile başladıktan sonra “utthita balasana”da (uzanmış çocuk) üç dakika bekleyerek başladık. Öğrencilere, alınları yere değmiyorsa, alnın altına bir şey koymaları tavsiyesinde bulundum. Ellerini üst üste koyup alnı onun üstüne koyabilirlerdi ya da alnın altına eşofman üstü ya da hırka gibi yanlarında olan bir kıyafeti yerleştirebilirlerdi. Bu “asana”da (duruş) beklerken zihin üzerine konuşmaya başladım. Zihnin, doğduğumuzda tertemiz olduğundan ama toplum içinde yaşarken zamanla kirlenmeye başladığından bahsettim. Yanlış, doğru, günah, ayıp… Bunların hepsi toplumun bizlere zorla kabullendirdiği ve uymamız gerektiğini söylediği şeylerdi. Zihin de tüm bunlara inanıp tüm yaşantımızı bu kalıplarla yaşamamıza yardımcı oluyordu. Zihin, kalıplar içinde kalmanın ve yaşamanın sağlıklı ve güvenli olduğuna inanıyordu. O yüzden güvenli bölgede kalmayı tercih ediyor ve kendini zora sokmuyordu. İşte bu noktada da bizler ruh ile ve ilahi güç ile bağlantımızı kaybetmiş oluyorduk. Bize iletilen mesajları ya da sinyalleri görmemeye başlıyor ve sadece zihin ve mantık ile yaşayan bireyler haline dönüyorduk.

Ders boyu “üçüncü göz”ü yani iki kaşın arasını baskılayacak duruşlar yaptık. Bunlar arasında “salamba sarvangasana” (destekli omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ve meditasyon da vardı. Meditasyon sırasında gözleri iki kaşın arasına doğru yönlendirip gözler kapalıyken hafif şaşı bakmıştık.

Tüm bu duruşlar arasında ben de zihin ve ruhtan bahsetmeye devam ediyordum. “En son ne zaman gerçekten yürekten istediğiniz bir şeyi yaptınız? Mantığınız yanlış dese bile onu dinlemeyip kalpten istediğiniz bir şey? Ruhunuzun hoşuna giden ama zihninizin ve mantığınızın karşı çıktığı bir şey. Şu an bu duruşta beklerken bunu düşünmenizi istiyorum. En son ne zaman mantığınızı bir kenara koyup ruhunuzun yap dediği bir şeyi yaptınız? Hatırlayabiliyor musunuz? Yoksa çok eskilerde mi kaldı?”

“Zihin devrede olduğunda hep kalıplar, yanlışlar, doğrular, yasaklar ve ayıplar vardır. Zihin, açıkça görmemizi engeller. Halbuki kalbinizi dinleseniz, o size doğru yolu gösterecektir. Ruh doğruyu bilir ama biz asla onu dinlemeyiz. Hep zihnin dediklerini dikkate alırız. İşte öğrencinin ders başındaki sorusuna geldik. Eğer bizler Tanrı’nın yarattığı birer parçaysak, o zaman bizim de doğduğumuz andan itibaren doğruları bilmemiz gerek. Ruhumuz aslında neyin doğru neyin yanlış olduğunu biliyor ama zihin bunları görmemizi engelliyor. Zihni bir süreliğine devre dışı bırakabilirsek, evrenin ya da ilahi gücün ya da Tanrı’nın — siz nasıl nitelendirmek istiyorsanız — sesini duyabilir ve hangi seçeneğin ya da hangi yolun sizin için daha doğru ve hayırlı olduğunu görebilirsiniz. Ancak zihin gözlerimizi öylesine kör ediyor ki, çoğu zaman gözümüzün önüne konulan işaretleri göremiyoruz. Halbuki biraz ruhumuzu dinlesek, biraz kalbimize kulak versek, ilahi gücün bizimle konuştuğunu ve bizim için doğru ve hayırlı olanları işaretlerle önümüze serdiğini fark edebiliriz. Yeter ki birazcık farkında olalım, yeter ki birazcık kalbimizi açalım, yeter ki birazcık ruhumuzu dinleyelim ve yeter ki birazcık “robot” ya da “zihin” bireyler olmaktan uzaklaşalım… O zaman yeniden toplum tarafından kirletilmemiş, temiz ve duru gözlü ve gönüllü bireyler haline dönebiliriz. Yeter ki ruhumuz ile bağlantımızı yeniden kuralım…

safra kesesi

Standard

Yin yoga derslerinin olmazsa olmazıdır öğrencilere meridyenler ile ilgili bilgi vermek… Her derste olduğu gibi geçen haftaki grup dersinde de öğrenciler duruşlar içinde beklerken yin yoga, meridyenler ve duygular hakkında bilgi veriyordum. Safra kesesi meridyenine denk gelen bir “asana”yı (duruş) yaparken öğrencilerden bir tanesi safra kesesi ameliyatı olduğunu ve bu organını aldırdığını söyledi ve bana bir soru yöneltti: “Peki şimdi ben bu duruşu yaparken hiçbir şey hissetmeyecek miyim? Yani sizin o bahsettiğiniz duygular bende oluşmayacak mı? Ya da ne hissetmeliyim?” O an öğrenciye verecek bir cevabım yoktu. Çünkü bu konuda hiçbir fikrim yoktu ve konu hakkında bilgim yoksa o konuda konuşmamayı tercih ediyordum. Öğrenciye, “bu konuda hiç bilgim yok. Yanlış bilgi de vermek istemiyorum. Ben bu konuyu araştırayım ve öteki dersimizde sizleri bilgilendireyim” dedim.

20130412_125946

Eve gelir gelmez ilk işim evdeki kitaplarımı incelemek oldu. Bu konu hakkında bilgi bulamayınca internette araştırmaya başladım. Ve ne göreyim? Birçok öğretmen derslerinde böyle bir sorunla karşılaşıyormuş.

Bedenimizde herhangi bir organı ameliyat ile aldırmış olsak bile o organın enerjisi yok olmuyormuş. Biz o organının enerjisini hissetmeye devam ediyormuşuz. Safra kesesi, cesaretimizin doğduğu bir organ. Hareket ve akış ile ilgili olan tahta elementiyle özdeş. Tahta elementinin enerjisi belirginlik ve netlik ile alakalı. Bu yüzden bu enerji dengede olduğunda, fırsatları daha iyi görebiliyor ve harekete geçebiliyoruz.

Safra kesesi ile karaciğer kardeş organlar. Safra kesesi “yang” bir organken karaciğer “yin” bir organ. “Yang” organlar sindirim ve besin maddelerinin bedende taşınması görevini yerine getirirler. “Yin” organlar ise temel maddelerin üretiminden, düzenlenmesinden ve muhafaza edilmesinden sorumludur. Safra kesesi, safra üretip salgılarken karar verme ve plan yapma yeteneğimizi de kontrol ediyor. Enerjileri kontrol ederek rüyalarımızı etkiler. Duygusal olarak ise, safra kesesi hayattan aldığımız zevk, ilham, kararlılık, cesaret ve aldığınız kararları uygulamak ile ilgili. Eğer, hayattan zevk alamıyorsak, karar vermede zorlanıyorsak ya da kararsızlık çekiyorsak, safra kesesi enerjimizde sorun var demektir. Safra kesesi enerjimiz düzenliyse, mutlu, sağlıklı, kararlı ve tutkulu oluruz.

Organların duyguları açısından ele aldığımızda karaciğer ve safra kesesinin duygusu öfke. Eğer öfke duyuyorsanız ve bunu içinizde tutup dışarıya hiç belli etmiyorsanız, zaman içinde karaciğer ve safra kesesi meridyeninizde sorun yaşamamaya başlayabilirsiniz. Stres altındaysanız ve bir de kötü besleniyorsanız yine bu meridyenin dengesini bozabilirsiniz. Denge bozulduğunda da, öfke ortaya çıkar ve bedeninizde gözle görülür etkiler oluşur. Mesela gözleriniz ve yüzünüz kızarabilir, aniden öfkelenebilirsiniz, kulaklarınız çınlayabilir, başınız migren ağrısı yoğunluğunda ağrıyabilir ve sinirli olabilirsiniz.

Ayrıca, safra kesesi uykumuzun kalitesine de etkileyen bir organdır. Eğer bu organda sorun varsa, gece yarısı ya da sabah erken aniden uyanabilir ve yeniden uykuya dalamayız.

Yin yoga, meridyen, akapunktur ve Çin tıbbına göre, safra kesesi ameliyat ile alınsa bile yine de safra kesesi enerjisini hissetmeye devam ediyoruz. Safra kesesine zararlı olan yağlı ve baharatlı yemekler yemeğe devam edersek ve beslenme şeklimizi değiştirmezsek, safra kesesinin sıcaklığını hissetmeye devam edebiliyoruz. Safra kesemiz alındığında, görevlerini yerine getiremeyeceği için bedenimizde safra kesesinin eksikliğini hissedebiliyoruz. Her şeye rağmen, bu meridyene akupunktur yaptırmaya devam edebiliyoruz ve sanki safra kesemiz alınmamış gibi akupunktur tedavisinin faydasını görebiliyoruz.

Araştırdıklarımdan anladığım kadarıyla herhangi bir organımız alınsa bile onun bedenimizde yarattığı duygu ve etkiler devam ediyordu. Belki biraz daha az hissediyorduk ama enerji yok olan bir şey değildi. O yüzden organların ve meridyenlerin enerjisi baki kalıyordu.

Bir daha yin yoga yaptığımızda ve meridyenlere odaklandığımızda organımız ameliyat ile alınmış olsa bile gözlerimizi kapatıp ne hissettiğimizi fark etmeye çalışmaya ne dersiniz? Gözleri kapatıp o an içinizden gülmek geliyorsa gülmeye, ağlamak geliyorsa ağlamaya, bağırmak geliyorsa bağırmaya, söylenmek geliyorsa söylenmeye, öfkelenmek geliyorsa öfkenizi dile getirmeye ne dersiniz? İçimizde tuttuğumuzda neler olacağını hep beraber öğrendik. O halde içimizde tutmak yerine ifade etmeye ne dersiniz?

 

 

kendini iyi dinle!

Standard
Hayatınızda hiç acı hissetmediğiniz oldu mu? Bir yeriniz ağrısa bile acıyı çok hafif hissettiğiniz ya da hiç acı duymadığınız oldu mu? “Nasıl yani?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ama şaka değil. Gerçekten de acı hissetmeyip bir yerinizi sakatladığınız oldu mu hiç? Benim oldu. En iyisi en baştan anlatmaya başlayım.
DSCN6126

Sakatlığımdan önce bacaklarımı 90 derece yukarı kaldırabiliyordum. Ağrılarımın ilk başladığı anda ise…

Yaklaşık bir ay kadar önce uzun bir kardiovasküler çalışma sonrasında yin yoga yaparak bedenimi esnetmeye ve rahatlatmaya karar vermiştim. Koşu bandında ve eliptik bisiklet üzerinde bir saat geçirdikten sonra, özellikle bacak kaslarımı iyice esnetmek ve gevşetmek istiyordum. Bunun için yin yoga biçilmez kaftandı. Bacak arkasındaki hamstring kaslarını, bacak önündeki kuadriceps kaslarını, bacağı dışa ve içe çeviren kasları esnetmek için gereken yin yoga duruşlarını yapıp bu asanalarda on dakika boyunca sabit bir şekilde beklemiştim. (Bu konu ile ilgili ayrıntılı yazıma https://burcuyircali.wordpress.com/2014/09/28/aman-dikkat/ linkini tıklayarak ulaşabilirsiniz.)

O gün sıcağı sıcağına hiçbir şey hissetmemiştim. Ertesi sabah kasığımda bir ağrı ile uyanmıştım. Kendimce, aşırı esnemekten üst beden ile alt beden arasında geçiş noktasında bulunan “iliopsoas” kasını incitmiştim. “Half saddle” (yarım eyer) duruşunda geçirdiğim uzun dakikalar bana pahalıya malolmuştu. Daha önce de aynı tarz bir sakatlık yaşadığım için kendi kendime sorunu bulmuştum ve sorunu çözmek için de ağrı kesici ve pomat kullanmaya başlamıştım. Nasılsa birkaç güne kadar geçerdi.
Ama geçmedi. Tabii ki geçmezdi. Ben, kardiovasküler çalışmalarıma, yoga derslerime ve üyesi olduğum spor tesisinde başka öğretmenlerin grup derslerine katılmaya devam ediyordum. Acı dinmek bir yana iyice artmaya başlamıştı. Arabaya inmek ve binmek bile işkence haline gelmişti. Kasıklarımda, bacaklarımın içinde ve kalçamın dışında acı hissediyordum. Ne yazık ki bacağım da uyuşmaya başlamıştı. Sanki sol bacağım bana ait değildi.
Bir süre daha geçti ve ben doktora gitmeye razı oldum. Doktor, şikayetlerimi dinledi. Hangi duruşta bacağımı incitmiş olabileceğimi sordu ve ben gösterdim. İlk başlarda “iliopsoas” kasımı incittiğimi düşünüyordum ama acı ve ağrı kasıklarıma doğru ilerlediği için iç bacak ya da addüktör kaslarımı incitmiş olabileceğimi düşünmeye başlamıştım. “Suçlu” asanaları da bulmuştum: “Dragonfly” (helikopter böceği) ve “frog” (kurbağa)… Doktor, her tür yoga ve esnetme hareketini ve “lunge” ve “squat” yapmamı yasaklarken, ilaç ve pomat tedavisine devam etmemi tavsiye etti. Bunların yanında sıcak su kompresi ile kaslarımda oluşan küçük yırtık ve/veya kanamaları hafifletmemi de söyledi.
Teşhis konulmuş, tedavi tavsiye edilmiş ve eve yollanmıştım. Doktor, yürüyüş bandında yürümeye devam edebileceğimi söylediğinde ne kadar mutlu olduğumu tahmin edebilirsiniz herhalde. Karın ve sırt kaslarının çalıştırıldığı grup derslerine de katılmaya devam ediyordum. Herkes “lunge” ya da “squat”da “dumbell”larla sırt kaslarını çalıştırırken ben düz bir şekilde ayakta durarak çalıştırıyordum. Hiç yoktan iyi, öyle değil mi?
Peki özel ve grup derslerimde ne yapacaktım? Grup derslerine gittiğimde, öğrencilerden birinden “örnek öğrenci” olmasını ve sınıfın önünde konuşlanmasını rica ediyordum. Zaten ders boyunca, her bir duruşun hizalanmasını anlatıyor ve ismini söylüyordum. Bu nedenle sorun olmuyordu. Göstermem gereken şeyleri de “örnek öğrenci”nin üzerinde gösteriyordum.
Hamile yogası derslerimde de, yeni öğrenci katılmadığı için bir sorun yaşamadım. Derslere uzun zamandır aynı kişiler katıldığı için hem akışa hem de asanalara aşinalardı ve dolayısıyla ben de asanaları göstermek zorunda kalmıyordum. Böylece derslere devam edebiliyor ama bedenimi yormuyordum.
Bu süreçte tek bir sorunla karşılaştım. Bir önceki yazımda bahsetmiştim. Stüdyoda “yoga sculpt”, nam-ı diğer “şekillendirici yoga” dersleri vermeye başladım diye. (Bu konuda ayrıntılı yazıya https://burcuyircali.wordpress.com/2014/10/19/ruhunuzun-evini-sekillendirin/ linkini tıklayarak ulaşabilirsiniz.)
“Şekillendirici yoga”, klasik yoga derslerine kıyasla, daha hızlı müziklerin kullanıldığı, ellere “dumbell”lar alındığı, bir asanadan bir asanaya hızlı bir şekilde akıldığı terlettiren bir yoga tarzı. Akış boyunca sık sık “lunge” ve “squat”lar kullanıldığı için benim sakatlığım için hiç de uygun bir ders değildi. Bir de derse daha önce katılmayan ve ilk defa katılan kişiler olduğunu düşünün.
Ne mi yaptım? “Surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile ısınırken, sadece yönergelerle yönlendirdim katılımcıları. Ellerimize “dumbell”ları aldığımızda derinleşmeden gösterdim asanaları. “Lunge” ve “squat”ı bir kere gösterdikten sonra, duruşların sadece isimlerini söylemem yeterli oldu. Evet biraz zor oldu. O günkü ders, kendim de müziği hissettiğim, müzikle dans eder gibi aktığım, “dumbell”ları elimde sıkıca tutup sırt kaslarımı, omuz kaslarımı, kol kaslarımı çalıştırdığım, “lunge”larda ön bacak (kuadriceps) kaslarımı hissettiğim dersler gibi olmadı. Katılımcılarla birlikte akışlar yapamadığım için, dersin hızını da istediğim gibi ayarlayamadım. Ama olmadı mı? Oldu tabii ki. Ama istediğim gibi değil. Kusursuz değil.
Üzerinden bir hafta daha geçti. Acım ve ağrılarım biraz daha dindi. Yine “şekillendirici yoga” günü geldi çattı. Ben pek umutlu değildim. Kimse gelmez diye düşünüyordum. Bir de ne göreyim? Bir hafta önce derse gelen öğrenciler yine gelmişlerdi. O kadar mutlu oldum ki anlatamam. Demek ki, o kadar acı ve ağrıma rağmen, istediğim gibi bir ders ve ortam yaratamama rağmen dersi sevdirebilmiştim. Bu ikinci ders, kendimi daha iyi hissettiğim için biraz daha hızlı, akışlı ve farklı asanaların da eklendiği bir ders oldu. Müziği daha iyi hissettim. Daha dinamiktim. Daha heyecanlıydım. Müziğin ritmini hissederken, sesimin tonu bile değişmişti. Geri dönmüştüm. Tabii ki zorlamadım. “Lunge” ve “squat” yapmadım. Sadece isimlerini söyleyerek katılımcıları asanalara yönlendirdim. Ama çok iyi hissettim. Acı ve ağrılarla yaşamayı öğrenmiştim galiba.
Yazıyı yazmaya başladığımda, sonu nereye varacak diye düşünmüştüm. Neden addüktör kaslarımı incittim? Hizalanmaya ve kasları düzgün kullanmaya bu kadar dikkat ettiğim halde, neden sakatlandım? Önce duygusal açıdan düşündüm. Kasık kaslarının ne gibi duygular taşıyabileceğini, bu duyguları o sıralarda yoğun hissedip hissetmediğimi… Hayır, o sıralarda bu duyguları hissetmemiştim. Peki neydi sorun? Bir süredir yin yoga çalıştığım için kaslarım çok esnemişti de ben aşırı esnemekten dolayı mı sakatlanmıştım? Bu mümkündü. Peki “dragonfly” (helikopter böceği) duruşunda on-onbeş dakika arası sabit bir şekilde beklerken ve kasımı incitirken nasıl olur da hiçbir şey hissetmezdim? Nasıl acı duymazdım? Nasıl bir ağrı ya da bıçak keser gibi bir acı hissetmezdim? Bu kadar mı duyarsız olmuştum? Ya da yoganın bedenimin her bir köşesinde yarattığı acılara o kadar alışmıştım ki, kaslarım incinirken hissedememiştim? Yoksa yoga acı ile beni büyütmüş ve olgunlaştırmış mıydı? İnanın, hala cevabı bulamadım. Bir gün, bir yoga asanasında derinleştiğimde bulurum cevabı belki de…
Kim bilir!…

ne kaybedersiniz?

Standard

Geçen hafta akşam grup dersine gittiğimde herkesi öfkeli, sinirli ve gergin buldum. Aslında ben de birkaç gündür aynı ruh hali içindeydim. Birçok yazımda bahsetmiştim. Terazi burcuyum diye… O yüzden hayatımda denge benim için çok önemli ve gerekli. Dengem bozulduğunda ve rutinim değiştiğinde ruh halim de çok çabuk değişiveriyor. Bir de gökyüzündeki dolunayı ekleyince, artık siz düşünün halimi… Sonuç olarak, o akşam derse gittiğimde ben de sinirli ve gergindim. Bir dersten bir derse yetişmek için trafikte cebelleşmiştim ve stüdyoya koşarak girmiştim. Tam vaktinde stüdyoya varmıştım ama siz bir de bana sorun nasıl yetiştiğimi…

wpid-facebook_-1036573733

Ders bu şekilde başlamıştı. Katılımcılardan derin nefes alıp vererek gevşeyip rahatlamalarını istedim. Bu arada ben de burundan derin nefes alıp ağızdan nefes veriyordum. Bu şekilde daha çabuk gevşeyip rahatlayacağımı düşünüyordum. Derse başlamadan önce öğrenciler öfke ve gerginliklerini azaltacak bir ders istediklerini söylediler. Onları meditasyonda nefesleriyle rahatlatmaya çalışırken, bir yandan da düşünüyordum nasıl bir ders yapmalıyım diye. Öfke, sinir ve gerginlik… Sanırım yin yoga öğrencilere ve bana iyi gelecekti.
Öğrenciler meditasyondayken ve gevşemeye çalışırken, ben de onlara öfkeyi, siniri ve gerginliği azaltmak için yin yogaya odaklanacağımızı söyledim. Sınıftan nefeslerini izlemelerini istedim. Nefes alırken omurgalarının ve bedenlerinin uzadığını ve göğüs kafeslerinin genişlediğini, nefes verirken de yere biraz daha köklendiklerini fark etmelerini söyledim. Havanın burun deliklerinden girdikten sonra nasıl bir yol izlediğini gözlemlemelerini istedim. Beş dakika boyunca katılımcıları iyice gevşetmeye çalıştım.
Derse başlamadan önce sıra niyet belirlemeye gelmişti. “Bugün öfke, sinir ve gerginliğimizi azaltmak için yin yoga yapacağız. Amacım kalça, böbrek ve kalbe odaklanmak. Kalçaya odaklanarak birikmiş kötü duygulardan arınmak, böbreklere odaklanarak yaşam enerjisini tazelemek ve kalbe odaklanarak öfkeyi, nefreti, siniri ve gerginliği sevgi, şefkat, merhamet ve anlayışla eritmeye çalışmak…”
Dersin ilk bölümünde kalçayı dışa çeviren kaslara odaklandım. “Swan” (kuğu), “sleeping swan” (uyuyan kuğu), “square” (kare), “shoelace” (ayakkabı bağcığı) ve “eye of the needle” (iğne deliği) duruşları ile kalçayı dışa çeviren kasları esnettik. Özellikle “sleeping swan” ve “square” duruşlarında bedeni burguya sokarak, bahsi geçen kasları ve o bölgedeki derin bağ dokularını iyice gevşettik. Bu duruşlarda beklerken katılımcıları gözlemledim. Bir kısmı duruşlar içinde daha rahat kalabilirken, bir kısmı sürekli hareket ediyordu ve sanki asanalarda beklemek onlara çok zor geliyordu. “Asanalarda beklerken, bedeninizi rahat bırakın. Sürekli hareket etmeyin. Bedeninizin duruşlar içinde gevşemesine ve rahatlamasına izin verin. Bedeniniz duruşa girsin ve o duruşun içinde erisin. Gözlerinizi açık tutarsanız, zihni susturamazsınız. Zihin öncelikle fiziksel rahatsızlıklarla sizi ele geçirmeye çalışır. ‘Bacağın uyuştu.’ ‘Ayak bileğin biraz rahatsız mı?’ ‘Dizin mi sızlıyor?’ gibi. Eğer sizi bu şekilde ele geçiremezse, o zaman duygusal sıkıntılarınızla vurmaya çalışır. ‘Burada böyle kıpırdamadan dururken, nefesin daraldı ve bunaldın değil mi?’ ‘Bugün o arkadaşın sana ne kadar da kötü davrandı değil mi?’ ‘Çocuğun da sana bugün çok kötü bağırdı?’ Ve böylece duruşlarda sakin kalmak bir hayal olur. Zihin sizi ele geçirmiştir bile… Artık dakikaları saymaya başlarsınız. Size bir sır vereyim mi? Sevdiklerinizle birlikteyken ya da çok sevdiğiniz bir işi yaparken, zaman çok çabuk akıp geçer ve belki de size yetmez ama sevmediğiniz birileri ile birlikteyken ya da size zor gelen bir şey yaparken, zaman asla geçmez. Saniyeler size bir saat kadar uzun gelir. Yin yoganın en zor yanı da budur aslında. Siz duruşların keyfini çıkarmaya başlamazsanız, yin yoga size zehir olabilir. Bedeninizi ve zihninizi duruşlara teslim etmeniz gerekir. İşte o zaman da, gel keyfim gel…
Kalça dışını esneterek birikmiş kötü duygulardan arındığımızı düşünüyordum. O an bir fikir geldi aklıma. Dış kalça kaslarını bu kadar esnettikten sonra neden “padmasana” (lotus) denemiyorduk? Önce “ardha padmasana” (yarım lotus) ve ardından “padmasana” denedik. Bir tek kişi “padmasana” yapabildi. Hepimiz “yarım lotus”ta kaldık ama gayet mutluyduk. Bedeni kabullenmiştik.
Sıra böbreklere odaklanıp yin yogada “chi” adı verilen yaşam enerjisini tazelemeye gelmişti. “Sphinx” (sfenks) ve “seal” (fok balığı) duruşları bu amaca çok uygundu. İki duruşta yaklaşık altı dakika kadar bekledik. Kimileri kollarını bedenlerine daha yakın tutarak bel bölgesini, dolayısıyla böbrekleri, biraz daha yoğun çalıştırdı. Kimileri ise bellerine fazla yük bindirmemek için kollarını bedenlerinden biraz daha uzak tuttu.
Dersin son bölümünde ise, kalbe odaklanıp
öfkeyi, nefreti, siniri ve gerginliği sevgi, şefkat, merhamet ve anlayışla eritmeye çalışacaktık. “Sphinx” ve “seal” duruşları ile omurgayı zaten arkaya eğmeye başlamıştık ve kalbi de açmıştık. Sıra “melting heart” (eriyen kalp) duruşuna gelmişti. “Her nefes verdiğinizde, göğüs kafesinizi biraz daha yere yaklaştırmaya çalışın. Her nefes verdiğinizde, kalbinizi biraz daha eritin ve yumuşatın. Daha çok sevgi enerjisi yaymaya çalışın. Affedin. Önce kendinizi, sonra çevrenizi. Empati yapmaya çalışın. İkili ilişkilerde sadece bir taraf suçlu değildir. Bir tartışma sırasında iki taraf da ayrı ayrı suçlu olabilir. O yüzden, kendinizi karşınızdaki insanın yerine koyun ve empati yapın. Biraz anlamaya çalışın. Anlayışlı olmaya özen gösterin. Öfkenin ve nefretin yerini, sevgi ve anlayış alsın.”
Derslerimde bazen akışın içine kendimi kaptırıp kafamda planladığım dersin biraz dışına çıkabiliyorum. O gün de aynı şey oldu. Dersi kalp çakrasına odaklandıktan sonra bitirmeye karar vermiştim ama o anda bir de boğazı rahatlatmak istedim. Sonuçta öfke, nefret ve siniri azaltmak istiyorduk. Bu kötü duyguları önce içimizde azaltmak için asanalar yaptık. Sonra yaşam enerjisini tazelemek ve en son da kötü duyguları güzel duygularla eritmek için duruşlar yapmıştık. Şimdi de duygu ve düşüncelerimizi doğru ve güzel şekilde ifade etmek için boğaz çakrasına odaklanmalıydık. “Marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) akışı içinde dikkati özellikle boğaz bölgesine çektik. Asanaları yaparken, boğazı iyice sıkıştırdık ve sonra açtık ve esnettik.
Dersin sonunda “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) öncesi, “twisted roots” (dönmüş kökler) burgusu ile bedeni ve omurgayı iyice esnetip rahatlatıp sinir sistemini gevşettik. Gözler kapalı bir burgu ile bedeni iyice rahatlattıktan sonra, uzun bir “savasana”… “Savasana” sırasında öğrencilere masaj yaptım. Bedenlerini biraz daha rahat ve gevşek bırakmaları için. Ders boyunca amacımız kabullenmek, bırakmak ve teslim olmaktı. “Savasana”da da bedenleri kabullenip, bırakıp teslim olmuştuk.
Dersin son sözlerini mi merak ediyorsunuz? “Amacımız
kalçaya odaklanarak birikmiş kötü duygulardan arınmak, böbreklere odaklanarak yaşam enerjisini tazelemek ve kalbe odaklanarak öfkeyi, nefreti, siniri ve gerginliği sevgi, şefkat, merhamet ve anlayışla eritmeye çalışmaktı. Bugün Dolunay var. O yüzden duygularımız her zamankinden daha yoğun. Belki bu nedenle daha öfkeli ve sinirli hissediyor olabiliriz. Balık burcundaki Dolunay yüzünden kendinizi çok duygusal hissedebilirsiniz. Sizi normalde hiç etkilemeyecek bir şey, bugün çok etkilemiş olabilir. Böyle bir durumda, karşımızdakileri de anlamaya çalışmak gerekir. Empati kurmak, daha çok sevmeye çalışmak ve anlayışlı olmak. Kendinizi karşınızdaki kişinin yerine koyun ve onun tezini de anlamaya çalışın. Denemekten ne kaybedersiniz?”

hoşgeldin bahar!

Standard

Uzun, kasvetli, kuru ve soğuk kış ayları geride kalmak üzere… Kuzey yarımküre yepyeni bir bahara merhaba demeye hazırlanıyor. Baharla birlikte bedenimizde, spor aktivitelerimizde ve yoga pratiğimizde değişiklikler olması kaçınılmaz. Bahar aylarında kendimizi daha yorgun, daha ağır ve sanki kilolarca yük taşımış gibi hissedebiliriz ve bu yorgunlukla nasıl başa çıkacağımızı da bilmiyor olabiliriz. Aslında sebep de çözüm de çok basit. İlkbahar geldiği zaman, Ayurveda’ya (Hint tıp bilimi) göre bedenimizdeki “kapha dosha” artıyor. Bu  nedenle kendimizi daha ağır ve yorgun hissediyoruz ve kolumuzu bile kıpırdatmak bize zor geliyor. Peki bahar aylarında ne tarz bir yoga yapmalıyız?

2009-2010 tum fotolar 672

Yoga tarzına geçmeden önce, bedenimizdeki dosha tiplerini hatırlamakta fayda var diye düşünüyorum. Ayurveda, beden tiplerine “dosha” adını verir ve “dosha”ları üçe ayırır: “Vata”, “pitta” ve “kapha.” Kiminin bedeninde “vata dosha” hakimken, kimininkinde “pitta dosha” ya da “kapha dosha” hakimdir. Bazı bedenlerde iki dosha birden baskın olabilir. Kimi zaman da bir bedende üç doshanın etkisini de görmek mümkündür.
Ayrıca mevsimden mevsime “dosha”lardan biri diğerlerinden daha baskın olup bizlerde fiziksel ve ruhsal değişikliklere neden olabilir. Kış ayları, soğuk, kuru, kasvetli ve uzun olduğu için bedenimizdeki vata oranının yükselmesi gayet doğal karşılanıyor. Buna karşılık, ilkbahar ile birlikte uzayan günler, açan çiçekler, ısınan hava bedenimizdeki “kapha” doshayı artıyor. Kapha bedenimizdeki toprak ve su elementleri dengeleyen bir “dosha”. “Kapha dosha”, eklemlerimizi esnetmemize; sinüslerimizi, akciğer ve midemizi korumak için mukus sağlamamıza ve bedenimizdeki kasların miktarı ve gücünü ayarlamaya da yardımcı olur.
Kapha dosha dengede olduğunda, kendimizi güçlü ve sağlam hissederiz. Bu doshanın dengesi bozulduğunda, yorgun, depresif ve uykucu olabiliriz.
Dolayısıyla, bahar geldiğinde bedenimizdeki “kapha”yı dengelemek önemlidir. Yoksa, mevsimsel alerjilerle ve ciddi soğuk algınlıklarıyla boğuşmak zorunda kalabiliriz.
Tüm bunlar dikkate alındığında, akışlı yoga dersleri, hem uyuşmuş ve ağırlaşmış bedenimizi uyandırmamız ve canlandırmamız hem de kendimizi daha dinamik hissetmemiz için ilkbahar aylarında yapılmasını önerebileceğim derslerdir. Özellikle vinyasa ve hatha dersleri, “surya namaskara” (güneşe selam serileri), ayaktaki asanalar, arkaya eğilmeler, ters duruşlar, kol denge duruşları ve burgular bu mevsimin olmazsa olmazlarındandır. “Matsyasana” (balık), “salabhasana” (çekirge), “navasana” (sandal), “dhanurasana” (yay), “simhasana” (aslan), “ustrasana” (deve), “sirsasana” (baş duruşu), “sarvangasana” (omuz duruşu), “pincha mayurasana” (tavuskuşu) ve “adho mukha vrksasana” (kol duruşu) göğüs kafesimizi ve tıkanıklıkları açar, boğazı esnetir ve sinüsleri temizler.
Güneşe selam serilerini takiben, “garudasana” (kartal duruşu), “prasaritta padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) serileri, “sirsasana” (baş duruşu), “bakasana” (karga), “chaturanga dandasana-bakasana” (alçak şınav-karga) akışı, “bakasana”dan (karga) “adho mukha vrksasana”ya (kol duruşu) çıkmak, “salamba sarvangasana-halasana-karnapidasana-salamba sarvangasana-setu bandhasana” (omuz duruşu-saban duruşu-kulak basıncı duruşu-omuz duruşu-yarım köprü) tarzında bir akış, bedenimizdeki “kapha dosha”yı dengeleyecek ve daha güçlü ve enerjik hissetmemizi sağlayacaktır.

2009-2010 tum fotolar 675

Bu tarz akışları takiben, yerde karın güçlendirici asanalar ve burgular yapmak, dersin başında ya da sonunda “kapalabhati” (kafatası parlatan) ve/veya “bhastrika” (ateş) nefesi ya da “agni sara” (sözlük anlamı: ateşi yelpazelemek) nefesi çalışmak ve “uddiyana bandha”yı (karın kilidi) dersin her anında kullanmak da ilkbaharda bedenimizi uyandıracak çalışmalardır.
Ayrıca, soğuk kış ayları boyunca, daha yağlı ve protein ağırlıklı beslendiğimiz ve kafeine, alkole ve şekere yüklendiğimiz için karaciğer ve safra kesesine fazla yük binmekte. Karaciğer ve safra kesesini rahatlatmak için, yogada bacak içlerine, kasıklara ve bacakların dışına odaklanmak gerekir. Yin yogaya ağırlık vererek bu bölgelerden geçtiğine inanılan karaciğer ve safra kesesi meridyenlerini rahatlatıp bu organlarımızı da temizleyip onları tekrar canlandırabiliriz. Bu asanalara örnek olarak “swan” (kuğu), “sleeping swan” (uyuyan kuğu), “dragonfly” (helikopter böceği), “frog” (kurbağa), “shoelace”i (ayakkabı bağı) verebiliriz. Hatha yoga duruşlarından “garudasana” (kartal), “prasaritta padottanasana” (bacaklar açık öne eğilme) ve “gomukhasana” (inek başı duruşu) da karaciğer ve safra kesesi için faydalı olan asanalardır.
Sonuç olarak, ilkbahar gecelerle gündüzlerin eşitlendiği, bu eşitlikten sonra günlerin uzamaya ve gecelerin kısalmaya başladığı bir mevsim. Dolayısıyla, her zamanki gibi denge çok önemli. Biz de bedenimizde artan “kapha dosha”yı dengelemek ve değişen mevsime ayak uydurmak için yoga çalışmalarımızı tekrar gözden geçiriyoruz. Bu doshanın üzerimizde yarattığı ağırlığı, bitkinliği, yorgunluğu ve uyuşukluğu atarak, canlanmak ve hareketlenmek istiyoruz. Bunun için vinyasa yogayı yani akışları tercih ediyoruz.
Kim ne derse desin? İsterse ilkbahar bizi ağırlaştıran, mayıştıran, uyuşturan ve yorgun hissettiren bir mevsim olsun, ben kendi adıma, doğa uyandıkça, çiçekler açtıkça, ağaçlar yeşerdikçe, güneş yüzünü daha çok gösterdikçe, günler uzadıkça, kuşlar kuzey yarımküreye döndükçe daha mutlu oluyorum ve bu mutluluk benim tüm ağırlığımı ve uyuşukluğumu silip süpürüyor. Doğan her yeni güneşle, ruhum da bedenim de zihnim de aydınlanıyor, ışıldıyor.
Yoga… Vinyasa,  hatha, yin veya diğer tarzlarda yoga… Ne olursa olsun, hangi mevsim olursa olsun, yeter ki canınız yoga yapmak istesin. Tarzı önemli değil. Bu tamamen sizin tercihiniz ve seçiminiz… Yeter ki bedeninizi, ruhunuzu ve zihninizi uyandırın ve mevsimlerle birlikte değişen beden, ruh ve zihin hallerinizle uyum gösterin ve onların isteklerine cevap verin.

kabullen ve değişiklikleri gözlemle!

Standard

Yıllar yıllar önce… Yeni bir yoga eğitmeni gelmiş üyesi olduğum spor tesisine… Hemen denemeliyim, nasıl birşey ki bu yoga denen şey? Çevremdeki bir sürü insan ve özellikle ailem için yoga, bağdaş kurup oturup “oooommmm” diye sesler çıkartılan saçma sapan bir şey. Ama içimden bir ses, yogayı denememi söylüyor bana; ve ben genellikle iç sesimi dinlerim.

2
Birden kendimi, bir arkadaşımın da ittirmesiyle, yoga dersinde buluyorum. Sanırım uttanasana (ayakta öne eğilme) ile başlayan bir yin yoga dersiydi. Tabi ki o zaman, yin yoga, ashtanga yoga, hatha yoga, vinyasa yoga… Bu tip terminolojilerden oldukça uzağım, hiç bir bilgim ve fikrim yok. Yoga benim için sadece yoga. Öne eğiliyoruz ve orada sabit bekliyoruz bir süre. Önce kendime bakıyorum, fena bulmuyorum kendimi, ellerim yere değiyor. Bayağı esnek buluyorum kendimi, bu beni mutlu ediyor. Hemen gözüm yana kayıyor, arkadaşıma bakıyorum. Onun da elleri yere değmiş, o da esnek. Sol tarafıma bakıyorum, önümdekilere çaktırmadan bakıyorum, bakıyorum da bakıyorum. Duruşlar değişiyor, başka başka duruşlar yapıyoruz ve ben çaktırmadan herkese bakıyorum. Burguda yan tarafımdakilere bakmak daha kolay oluyordu. Yaşasın burgular… Bakıyordum herkese esnekler mi, güçlüler mi diye… Duruşu iyi yapabiliyorlar mı? Kendim dışımda herkesle ilgileniyorum. Bana ne oluyor böyle?
Aslında hayatım boyunca hırslı bir kişi olmadım. Ne ortaokul ve lise yıllarımda, ne de üniversitede… Hatta iş hayatımda bile “azcık aşım kaygısız başım” diyen bir kişi oldum. 13 sene aynı yerde çalıştım ama hiç bir zaman yükselmeyi, bölüm değiştirmeyi ya da farklı bir alana geçmeyi düşünmedim. Böylesine hırstan yoksun biri olarak yaşamama rağmen, acaba yoga dersinde hissettiklerim hırs mı? Yoksa sadece merak mı? Neden sürekli herkesi inceledim?
İşte ilk yoga dersim böyle geçti. Kendi içime odaklanmak bir yana, gözlerim çaktırmadan derste bulunan herkesin üzerinde gezdi durdu. Yoga hoşuma gitmişti yine de… Bundan sonra, uygun olduğum zamanlarda, yoga derslerine katılmaya karar verdim. Öğretmenimiz de, ilk günlerde yoganın sadece fiziksel faydaları üzerinde duruyordu. Tabi ki, o da farkındaydı öncelikle fiziksel amaçlarla derse katıldığımızı. Daha felsefeyi anlamaktan çok uzaktık.
Ama birkaç ay geçtikten sonra, öğretmenimiz, yoga matında (minderinde) herkesin kendinden sorumlu olduğunu söylemeye başladı. Yoga, kendi iç yolculuğumuzdu. Sadece kendimizle ilgilenmeli, dışarıda kim ne yapmış bizi ilgilendirmemeliydi. Hatta istersek gözlerimizi de kapatabilirdik.
Bu ne demekti şimdi böyle. İç yolculuk, gözlerimizi kapatmak… Yok hayır, gözlerimi kapatamazdım ben. Hem gözlerimi kapatınca rahat edemezdim ki… Ama yine de zihnimde birşey yandı. Ah zihin, bir yandan yok yapmam derken bir yandan da merak edip nasıl bir his acaba diyordu. Bu nedenle oturarak yapılan bazı duruşlarda gözlerimi kapatmaya denedim. Ama hala merak içindeydim.
Derslere katılmaya devam ettikçe, gözlerimi kendi kendime kapatmaya başladım. Yavaş yavaş insanların ne yaptığını merak etmediğimi farkettim. Artık yoga matım (minderim) benim evimdi, ben ve matım… Sadece ikimiz varmış gibi hissediyordum koskaca stüdyoda. Gözlerim kapalıyken bir iç yolculuk… İçime yolculuk, düşüncelerime değil. Biraz sonra ne yapacağım, dün de işte ne kadar sinirlendirdiler beni gibi düşünceler değil. O an, o duruşu yaparken ne hissediyorum. İçime yolculuk, anı hissetmeye doğru ilk adımlar… Bir bebeğin emeklemesi gibi, düşe kalka. İç yolculuğu bir başarıp, ardından yine gözlerimi açıp dış dünya ve diğerleriyle ilgilenme… Bir ileri, bir geri yani…
Zorlu bir yolculuktu bu… Ama yavaş yavaş da olsa dış dünyadan vazgeçiyordum. İç dünyama doğru yol alıyordum. Bu yolda, en önemli şey gözlerimi kapalı tutmaktı. Gözlerim kapalı olduğu sürece, içime daha kolay dönebiliyor ve dış dünyayı daha az umursuyordum. Yan taraftaki komşum ne yapmış, ön taraftaki esnek miymiş, sol tarafımdaki kişi benden daha mı güçlü? Artık bunlar önemini yitiriyordu benim için. Yavaş yavaş sadece kendimle ilgilenmeye başladım. Sadece kendim. Bir önceki derste nasıldım, şimdi nasılım? Neden farklıyım? Bir önceki derste bu duruşu daha kolay yapmıştım ve hatta en son noktasına kadar denemiştim. Şimdi neden yapamıyorum? Bu sefer farklı bir yolculuk başladı zihnimde ve içimde. Kendime karşı bir yolculuk. Sadece kendim vardım. Duruşların içindeyken farkettim ki, bir gün önce ve bir gün sonra bedenim farklı cevaplar verebilir bana. Tüm bunlar, zihnimle ve ruhumla alakalı. Bunu da kabullendim.
Önce dış dünyadan vazgeçtim, içime döndüm, içimi, zihnimi, bedenimi ve ruhumu izlemeye başladım, sonra zihnimi susturmaya çalıştım. Zihnimi susturmaya öğrenmeye çalıştım. Gördüm ki, bedenim, zihnim ve ruhum uyumsuzsa, tutulup kalmış. Ancak zihnim ve ruhum uyum içindeyse, bedenim daha kolay hareket ediyor ve adeta akıyor duruşların içinde…
İşte bu noktada, bir ışık yandı zihnimde… Kabullenme… Anladım ki, eğer kabullenirsem, kendimi, bedenimi, sınırlarımı, yaşantımı, çevremi, herkesi, herşeyi olduğu gibi kabullenirsem, hayat akacak. Eğer herşeyi kabullenirsem, hayat o kadar kolay ve huzurlu olacak ki, daha olumlu, güzel bir hayata sahip olacağım. Herşey çok daha güzel olacak eğer herşeyi olduğu gibi kabullenip değiştirmeye çalışmazsam. Tek yapmam gereken, tıpkı yoga matında (minderinde) olduğu gibi kendimi akışa bırakmam. Hayatta da kendimi akışa bırakıp, akıntıya karşı kürek çekmek yerine, akıntının yönüne doğru çekmek küreklerimi….

farklı yoga tarzları: seçim yapmak o kadar da zor değil!

Standard

Birlik ve bütünlük… Beden, zihnin ve ruhun bütünlüğü… Yoga… Madem yoga, birlik ve bütünlük demek, bir olmak demek, bütün olmak demek, peki o zaman günümüzde neden değişik değişik yoga türleriyle karşı karşıyayız? Neden hatha yoga var? Neden belli bir tarzı vinyasa yoga diye adlandırıyoruz? Peki o zaman yin yoga ne?

549

Doğu felsefesinde, yoga yogadır. Değişik adları veya tarzları yoktur. Duruşlarda uzun veya kısa kalınabilir. Duruşların uzunluğuna veya kısalığına göre yoga tarzlara ayrılmaz. Doğu kültüründe yoga sadece “yoga”dır.
Yoga, doğudan batıya doğru gelmeye başladıktan sonra değişik tarzlara göre değişik isimler almaya başlamıştır. Daha hızlı, daha dinamik, daha hareketli ve akışlı dersler, “vinyasa yoga” olarak adlandırılmıştır. Bu tarz dersleri “yang” dersler olarak da nitelendirebiliriz. Daha sakin, statik, durağan ve duruşlarda uzun bir süre beklenen dersler “yin yoga” adını almıştır. Aslında “yin” ve “yang”, dişil ve eril enerjiyi temsil eder. Yani, doğada ve yaşamda herşey ya “yin” ya da “yang”dir. “Yin” ve “yang”, karanlık ve aydınlık, dişil ve eril, soğuk ve sıcak gibi zıt kutupları ifade eder. “Hatha yoga” ise, bedenlerimizdeki dişil ve eril enerjileri uyumlu hale getirmek için yapılan bir yoga tarzı olarak tanımlanabilir.
Batı kültüründe, hayatın akışı içinde kendimize fazla zaman ayıramamız çok doğaldır. Bu nedenle, işte yorucu bir gün geçirdikten sonra kendimizi spor tesislerinde buluruz. Spor tesislerine gittiğimiz zaman, en büyük amacımız, “kısa zamanda çok büyük işler başarmaktır.” Bazı gün kendimizi güçlü hisseder, daha aktif ve hareketli derslere katılırız. Kimi zaman da üzerimizden tank geçmiş gibiyizdir, yorgunuzdur ve daha sakin derslere girerek biraz huzur bulmak isteriz.
İşte tam da bu noktada, batı kültürü, yogayı çeşitlere ayırarak biz büyük şehrin çalışan insanlarına hitap etmiştir. Eğer o gün kendimizi güçlü, enerjik, aktif ve ter dökmeye hazır hissediyorsak, “vinyasa yoga” bizler için ideal bir seçim olabilir. “Vinyasa”, akış demektir. Vinyasa yoga derslerinde, genelde nefesimizle birlikte bir duruştan bir duruşa akarız. Tıpkı bir nehir gibi. Kesintisiz, nefesin yardımıyla, su gibi, bir duruştan bir duruşa geçeriz. Dans eder gibi… Bu derslerin başında, ortasında ve sonunda, “surya namaskar” (güneşe selam) akışları da katılabilir. Hatta oturarak birkaç duruş yaptıktan sonra, aralarda bir set “surya namaskar” da yapabilir ve bedenimizde meydana gelen sıkışıklıkları veya sorunları giderebiliriz.
Vinyasa derslerinden en yaygın olanı, “ashtanga yoga”dır. Ashtanga yoga, Pattabhi Jois tarafından geliştirilen, belli bir akışı olan bir yoga tarzıdır. Akış hiç değişmez, ve yeni ay ve dolunay zamanlarında yapılmaz ayın etkileriyle bedenimize zarar vermememiz için. Bu yoga tarzında, “ujjayi” (kahraman) nefesini ve “mula” (kök) ve “uddiyana” (karın) gibi “bandha”ları (kilitleri) kullanırken, sürekli bir “drishti”miz (bakış noktamız) vardır.
Bazı günler, tarif bile edemeyiz belki ama, bedenimizde bir farklılık hissedebiliriz. Belki de bu bedenimizdeki eril ve dişil enerjilerin değişmesinden kaynaklanmış olabilir. Bir gün belki eril enerjimiz güçlü olabilir, belki bir gün de dişil enerji bizi daha çok etkiliyebilir. Bu durumda, deneyimleyebileceğimiz en iyi şey, hatha yogadır. Basit tabiriyle hatha yoga, güneş ve ay yogasıdır. Yani dişil ve eril enerjinin birleşmesidir. Hatha yoga yaparken bu iki enerjiyi dengelemeye çalışırız. Biraz eril, biraz dişil. “Purvottanasana” (ters sopa) yaptıktan sonra, bu duruşun ters duruşu olan “paschimottanasana” (oturarak öne eğilme) yapmak tamamen bu amaca hizmet eder. “Purvottanasana”, doğuya bakan duruş demektir ve eril bir asanadır. Oysa, “paschimottanasana” batıya bakan duruş demektir ve dişil bir asanadır. İşte bu mantıkla, hatha yogada, bir güneşe bir aya, bir eril bir dişil enerjiyi etkileyen duruşlar yaparız. Böylece öncelikle vücudumuzdaki enerjileri dengeleriz hem de zihnimizi, bedenimizi ve ruhumuzu uyumlu hale getirmeye çalışırız, ki bu da yoganın nihai amacıdır zaten…
Bir gün gelir, kendimizi yorgun, güçsüz, kolumuzu bile kaldıramayacak kadar bitkin hissederiz. İşte böyle bir gün yin yogayı deneyimlemek ve kendimizi şımartmak için çok iyi bir fırsat olabilir. Yin yoga, hatha yoga ve Çin Taoist geleneğinin bir sentezi olarak ortaya çıkan bir yoga tarzıdır. Aslında tek yaptığımız gereken, asanalarda daha uzun süre kalarak gevşemeyi ve esnemeyi bağ dokularımıza kadar hissetmektir. Yin yoga, gevşemeyi amaçlar, rahatlamayı… Hem bedenimizde hem de zihnimizde huzur bulmayı… Yin yogada bağ dokularımıza kadar gevşemeyi ve esnemeyi amaçladığımız için duruşlara girer ve kendimizi serbest bırakırız. Kaslarımızı gevşetiriz, kaslarımızı sıkmayız. Ancak, hatha ve vinyasa yogada kaslarımızı gevşetmemiz söz konusu bile olamaz. Bu iki tarz yogada, kaslarımızı sürekli kasılı tutarız ve özellikle “ujjayi” (kahraman) nefesini kullanarak bedenimizi ısıtarak sakatlanma riskini en aza indirmeyi amaçlarız. Ama yin yogada, tam tersine, kendimizi bırakma, içinde bulunduğumuz durumu kabullenme, ve duruşun hangi aşamasındaysak o noktayı kabullenip kendimizi bırakmayı hedefleriz. Hal böyle olunca da, rahatlama ve huzur kendiliğinden bizi sarıp sarmalar. Bazen, ruh halimiz ve bedenimiz, yin yogaya izin verir ama bazen öyle bir duruş yapmamız istenir ki eğitmen tarafından, o gün o duruş içinde değil üç beş dakika bir an bile duramayabiliriz. Unutmayalım, yoga felsefesi içinde esnekliği ve kabullenmeyi barındırır. Bu durumu da kabullenip, eğitmenimizin bize sunacağı aynı etkilere sahip başka bir duruş deneyebiliriz. Bu ne demektir? Yin yogada tek bir duruşa bağımlı kalmayız. Amacımız bedenimizin belli bir bölgesini çalıştırmak ve o bölgeden etkilenen iç organlarımızı uyarmaksa, bunu sadece bir asanayla değil birçok değişik asanayla yapabiliriz. Yin yoganın farklılığı da burada devreye girer. Eğer o an amacımız kalçamızı dışa çeviren kasları, yani gluteal kasları, ve iliotibial bağı çalıştırmaksa, bunu “shoelace” (bağcık), “square” (kare) veya “sleeping swan” (uyuyan kuğu) duruşlarından biriyle yapabilir ve o bölgeden geçen safra kesesi meridyenini uyarabiliriz.
İşte yoga böyle engin ve esnek bir dünyadır. Batı dünyası, günümüzde, klasik yogayı biraz kendinden birşeyler katarak, biraz esneterek, herkes tarafından kabul görebilir bir sistem ve felsefe haline getirmiştir.
Aslında, yoga sadece “yoga”dır. Ne tarz yoga yapıyorsak yapalım, yoga asanaları birbirinin aynıdır, sadece duruşların içinde kaldığımız süreler değişir ve/veya duruşları beden yapılarımıza göre biraz değişikliğe uğratıp, belki yardımcı malzemeler kullanıp, kendimize daha uygun hale getirmemiz gerekebilir.
Adı ne olursa olsun, geçmişte ya da günümüzde, batıda ya da doğuda, yoga, bir ve bütün olma sanatıdır. Zihinsel ve bedensel bir esneme, huzur bulma, rahatlama ve de kabullenme…
Aslında tüm mesele, ister yoga yaparken, isterse gerçek hayatta olsun, yang bir duruşta veya durumdayken yin olarak kalabilmek, sakinleşebilmek, kabullenmek ve kendimizi bırakmak; aynı şekilde yin bir duruşta veya durumdayken de eğer o an yang olmamız gerekiyorsa, enerjimizi toplayabilmek, güçlenmek, ve aktif bir hale gelebilmektir.
Unutmamamız gereken tek nokta, yin ve yang ayrılmaz bir bütündür. Her yin olan unsur aynı zamanda yang olabilir ve her yang olan unsur aynı zamanda yin olabilir. Tek yapmamız gereken, yin ve yang enerjilerimizi dengelemek için iç sesimizi dinlememiz, ve içgüdülerimiz doğrultusunda o anki ihtiyaçlarımızı karşılamaktır. Bu da bazen koşmak, bazen dansetmek, bazen mediitasyon yapmak, bazen zıplamak, bazen yang tarz bir yoga, bazen de yin tarz bir yoga olabilir. Bedenimizdeki yin ve yang enerjileri dengelediğimiz ve birinin birinden daha baskın olmadığı sürece daha ne isteyebiliriz ki!