Tag Archives: teslimiyet

kadınlar iş başına!

Standard

“Bir ve bütün olmak”… “Beden, zihin ve ruh birliği ve bütünlüğü”… “Yoga”nın kelime anlamı… “Yoga olmak”… Üç senedir yoga dersleri vermekteyim. Verdiğim bu dersler sadece fiziksel bir çalışma olarak mı kalıyor yoksa ruhlara ve zihinlere de dokunabiliyor muyum? Sadece bedensel rahatlama ve gelişme mi sağlıyor derslerim yoksa hayata bakış açısını değiştiriyor ve ruhsal ve zihinsel gelişim sağlayabiliyor muyum? Küçücük de olsa bir değişiklik yaratabiliyor muyum? Derslerim fiziksel çalışmanın ötesine geçip bedenen, zihnen ve ruhen bir birlik ve bütünlük yaratabiliyor mu? Peki öğrencilerin hayata bakışında, yaklaşımında ve tavırlarında bir fark yaratabildim mi?  

wpid-facebook_-1036573733

Nereden çıktı şimdi bu diye düşünebilirsiniz. Bu aralar sık sık bu konuyu düşünüyorum. Yoga dersleri verirken sadece fiziksel boyutta mı kalıyorum? Dersler sadece birbiri ardına eklenmiş asanalar bütünü ve sonunda “yapılmaya çalışılan” bir zirve duruşundan mı oluşuyor? Yaklaşımlarda ve tavırlarda bir değişiklik yaratabiliyor muyum? Ya da enerji ne boyutta? Eril enerji mi yoksa dişil enerji mi hakim? Ve tüm bunları düşünürken hayatı da düşünüyorum. Yaşadığımız ülkeyi, dünyayı… Yaşanan son olayları… Ve aklıma bir soru takılıyor: Neden hala eril enerjinin dünyaya hükmetmesine ve bizi esir almasına izin veriyoruz? Neden bu kadar şiddet? Neden bu kadar öfke? Neden bu kadar kavga, dövüş, savaş ve terör? Neden, neden? 

Bu şiddet enerjisinin, yani eril enerjinin, hakim olduğu bu günlerde…. Bu acımasızlığın, bu öfkenin, bu terörün alıp başını gittiği bu günlerde, yine bir yoga dersine gidiyordum ve yine bir yazı hazırlamak üzereydim. Bu kadar gergin hissettiğimiz zamanlarda kendinize bir dikkat edin. Gözden geçirin bedenlerinizi… Omuzlarınızı fark edin mesela… Omuzlarınızı yukarı doğru kaldırıp kulaklara yaklaştırmış olabilir misiniz acaba? Böylece de omuz kuşağını ve boynu sıkıştırıp kendinizi daha da gerginleştirdiniz mi? Dişlerinizi sıkıyor musunuz? Peki ya iki kaşın arası? Fark ettiyseniz; kendimizi gergin ve stresli hissettiğimizde bedenimiz de gerginleşiyor ve bedenin belirli bölgeleri katılaşıyor. O yüzden gevşeme ve rahatlama bedenden başlıyor. Bedeni ve yüz hatlarını gevşettiğimizde içsel olarak da biraz daha gevşemiş ve rahatlamış hissetmemiz mümkün… 

Evet, kendimi gergin hissediyordum ve öncelikle bedenimi gevşetip rahatlatmaya çalıştım. Gerçekten de omuzlarım yukarı doğru kalkmıştı, çok ciddi bir şekilde yüzümü kasmıştım, dişlerimi de sıkmıştım. Önce kendimi rahatlattım. Derste aynı şeyi öğrencilere de telkin ettim. “Yüz hatlarınızı yumuşatın, omuzlara dikkat… Omuz başlarını geriye doğru yuvarlayın ve kürek kemiklerinizi kuyruksokumuna doğru ittirin. Omuzlar kulaklardan uzak…” 

O günkü derste eril enerjiyi azaltıp dişil enerjiyi güçlendirmek için “yin yoga”ya odaklandık. Daha önceki yazılarımdayin” ve “yang”ın birer sıfat olduğundan ve hayatın “dualite”sini (ikisellik/zıtlık) anlattığından bahsetmiştim. “Yin dişil enerjiydi ve “soğuk, kış, karanlık, pasif” gibi sıfatlarla özdeşleşmişken “yang” eril enerjiydi ve “sıcak, aydınlık, yaz ve aktif” gibi sıfatlarla özdeşleşmişti. Yin enerji,  kabullenme, teslim olma, bırakma, yumuşaklık, sabır, hoşgörüyü temsil ediyordu. Yang  “yapma hali” ve “etken olma durumu”yken yin “durumu kabullenme” ve “edilgen olma durumu”ydu. Benzer şekilde “yang” ya da “eril enerji” saldırgan olma durumuyken “yin” enerji sabır ve hoşgörüydü.  

Ne yazık ki yüzyıllar boyudur dünyaya eril enerji hakim ve bu yüzden dünyada çatışmalar, kavgalar, savaşlar ve terör devam etmekte… Yoga üstadı Osho’yo göre, dünyaya yüzde doksan dokuz civarında eril enerji hakimdir ve kadın enerjisi çok kısıtlıdır. Tek umut, kadın enerjisinin serbest bırakılmasıdır. Savaşlar ve terör, barış yürüyüşleriyle ve savaş karşıtı gösterilerle önlenemez çünkü bu da eril bir enerjidir.  

Yine üstada göre, protestocular da herhangi bir kimse kadar saldırgandır ve barış yürüyüşleri bir başkaldırıya dönüşür. Er ya da geç otobüsler yakılır, polise taş atılır, polis biberli gaz kullanır, copla saldırır ve iyi bir amaç için de olsa yine eril enerji hakim olduğu için barış sağlanamaz. Osho der ki: “barışı elde etmek için savaşa gidiyoruz. Anlamsızlığa bakın. Asırlardır biz bu şekilde savaşa gitmekteyiz ama barış gelmemiştir. Üç bin yılda insan beş bin savaş yapmıştır ama bunun yararı olmamıştır çünkü ideolojiler de erkeksidir. (Dolayısıyla) dişil enerji serbest kalmalıdır. Denge ancak bu şekilde sağlanır.”  

O gün ders boyu aklımdan geçen yine Osho’nun sözleriydi. Amaca odaklanma… Sadece yolculuğun keyfini çıkar. Amaca odaklanırsan, saldırgan olursun. Hırslı olursun ve eril enerji hakim olur. Oysa kendini akışa bırakırsan, sadece bir “olma hali”, bir “kabullenme hali” ve “teslimiyet”…  

Ve dersin sonu.. Dengeyi korumak için iki enerjiyi eşitlemeliyiz. Hem bedensel olarak hem de yaşantımızın içinde, tavırlarımızda ve yaklaşımlarımızda… Dünyada kadın enerjisini önemseyelim, özümseyelim, kadın enerjisini çoğaltmaya çalışalım… Daha esnek, daha hoşgörülü, daha kabullenici, daha yumuşak, daha akışkan, daha edilgen, daha alıcı ve sevecen… Dişil enerji çoğaldığında, şiddet azalacaktır. Şiddet yok edicidir ve yaratıcı enerji, yani sevgi enerjisi, kullanılmazsa yıkıcı hale dönüşür… O halde ülkemizde ve dünyada şiddetten uzak daha güzel ve barış dolu günler için dişil enerjiyi artırıp, daha esnek, daha hoşgörülü, daha kabullenici, daha yumuşak, daha akışkan, daha edilgen, daha alıcı, daha yaratıcı ve daha sevecen olmalı… Tüm erkekler ve kadınlar…  

Reklamlar

kadın egemen bir dünya?

Standard

Ülkemizde kadınların hor görüldüğü ve ezildiği şu günlerde bir kadınlar günü daha geldi çattı. Türkiye’de kadın olmak? Dünyada kadın olmak? Erkek egemen toplumlarda kadın olmak? Bu yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün kutlandığı bu hafta bu sorularla doluydu zihnim. Yoga derslerimde ise içimizdeki kadın enerjisini açığa çıkarmaya yönelmiştim. Çağlar boyunca erkek enerjisi hâkim bir dünyada yaşamaktayız. Bu kadınlar gününde “dünyada kadın enerjisi bastırılmasaydı ve kadın egemen, anaerkil bir dünyada yaşasaydık nasıl olurdu” diye düşünmeden edemedim.

2009-2010 tum fotolar 676

Eski çağlarda kadın, erkek ve çocukların birlikte çalıştığı eşitlikçi (egalitaryan) bir toplum vardı. O dönemlerde, kadın-erkek omuz omuza hatta aynı işlerde çalışmışlardı. Kadınlar, her işten anlamak üzere yetiştiriliyordu çünkü erkeklerin olmadığı zamanlarda her işe onlar koşturacaktı. Kızlar, evlendikleri zaman aile servetinden eşit pay alırlardı.

Grek, Pers ve Romalılara ait pek çok rivayete göre, bir kağan öldükten sonra yeni kağan seçilene kadar, ölen kağanın dul eşi toplumu yönetirdi. Avrasya’da yürütülen birçok kazıda, ana soyluluk izlerine rastlanmıştır. “Ana soyluluk”, aile soy ağacının anne tarafından ilerletilmesidir. Yani anneden büyükanneye ve büyük büyükanneye… Eski Avrasya toplumlarında, beşik sallayan eller, günü geldiğinde kılıç kuşanıp cenk etmişlerdi.

Yani eski toplumlarda, kadın sadece günlük yaşamın devamını sağlayan ve çocuk doğurup büyüten kişi değil aynı zamanda eşinin yanında olan ve onun kadar haklara sahip olan bir kişiydi. Bunlara ek olarak, kadın çocuk doğuran yaratıcı bir kişilikti. Bu nedenle, doğanın, insanların ve bitkilerin yaratıcısı, “ana tanrıça” olarak nitelendirilmişti. Günümüze ulaşan tanrıça heykellerine baktığımızda çoğunlukla kadının üretkenliğine ve bereketine vurgu yapılmaktadır. Tanrıçalar doğurgan, üretken ve verimlidir. Bitkilerin ve hayvanların koruyucusudur. Üretkenliğin, verimliliğin, evliliğin, doğurganlığın ve analığın sembolü olmuşlardır ve bereket göstergesi olarak geniş kalçalı ve büyük göğüslü resmedilmişlerdir. Bunlara ek olarak, verimli toprağın, birçok toplumda toprak ana diye nitelendirilmesi bir tesadüf olmasa gerek.

Eski Türk toplumları anaerkil bir yapıya sahipti. Kadınlar, miras, boşanma ve şahitlik gibi konularda erkekler ile aynı haklara sahipti. Kadınlar devlet yönetimine de katılıyordu. Hükümdarın eşi, mecliste hükümdarın yanında yer alır ve söz sahibi olurdu. Kadınlar gerektiğinde devleti yönetirdi.

Anaerkil düzen, kadının topluluk için vazgeçilmez rolleri üstlenmesi temelinde şekillenmişti. Tarımın gelişmesi ve hayvanların evcilleştirilmesiyle erkeğin avcılığı bırakıp yerleşik düzene geçmesiyle birlikte anaerkil toplumlar yerini ataerkilliğe bırakmaya başladı. Erkek, evde ve toplum yaşamında kadını geri plana iterek lider pozisyonunu aldı.

2009-2010 tum fotolar 282

Bunlar anaerkilliğin yerini ataerkilliğe bırakmasının sadece toplumsal sebepleri… Bu değişimin bir de psikolojik sebepleri olmuştu. Yoga üstatlarından Osho’ya göre, kadınlar gibi yaratıcı olmadıkları için erkeklerin aşağılık kompleksi var. Kadınların yaratıcığını çocuk doğurma kapasitesine bağlayan Osho, erkeklerin kadınların kendilerinden daha yüksek olduklarını bildiklerini ifade etmekte. Yine üstada göre, erkekler bu aşağılık kompleksini yenmek için tüm toplumlarda, tüm dinlerde ve dünyanın dört bir yanında kadınları bastırma, haklarını ellerinden alma ve onları ikinci sınıf vatandaş yerine koyma eğilimi göstermekte. Ayrıca erkekler, kadınları kendilerine bağlamak için çalışmalarını istememekte, çocuk üstüne çocuk doğurtarak kadını eve bağlamakta ve maddi bağımsızlıklarını ellerine almalarına karşı çıkmakta.

Tüm bunlara ek olarak, dişil enerji insanlığın varoluşundan bu yana birçok toplumun önem verdiği bir enerji. Ancak belirli çağlarda hor görülmüş ve bir o kadar da bastırılıp yok edilmeye çalışılmış. Orta Çağ Avrupası’nda kadınlara cadı damgası vurulması buna sadece bir örnek olabilir. Kadınların “cadı” olarak nitelendirildiği ve öldürüldüğünden bahsederken bir noktayı da hatırlatmakta fayda var diye düşünüyorum. Şaşaalı ve ayrıntılı biçimde süslenmiş başlıklar, en eski zamanlardan beri süregelen kültürel bir tezahür biçimidir. “Savaşçı Kadınlar: Amazonlar” kitabına göre, Çin’deki Kangjiashimenzi mağarasının duvarlarındaki sahnelerde, Pazırık (Altay Dağları) ve Issık (Kırgızistan’ın kuzeydoğusu) kazılarından çıkan savaşçı-rahibe mezarlarında ve Sincan’daki (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) mumyalarda hep bu tarz başlık kullanıldığı görülmüştür. Huni biçimindeki şapka, 15. yüzyıl Avrupası’nda bir anda kara renge büründürülmüş ve cadılıkla suçlanan kadınların simgesi haline gelmiştir.

Anaerkil toplumların yok olması ve yerini ataerkilliğe bırakması ile birlikte dünyamızda erkek enerjisi hâkim hale geldi. Kadın enerjisi yok olmaya başladı. Kadın enerjisi ve erkek enerjisini yoga ile anlatmaya çalışayım. Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yoga da buradan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Amacımız eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Erkek enerjisi dediğimizde, erkeklerin hareketli ve etkin olmasından bahsediyoruz. Erkek egemen toplumların ne yazık ki kavgacı ve savaşçı olduğunu da söylememiz gerekir. İnsanlığın doğuşundan bu yana, erkeklerin avlanır ve avcılık yapabilmeleri için de duygularını geri plana atıp güçlü olmaya çalışır. Ne yazık ki günümüzde dünyamıza erkek enerjisi egemen olduğu için tüm bu enerjiyi savaş aletleri üretmeye ve savaşmaya harcamaktayız. Bu enerji yüzünden dünya gitgide daha saldırgan ve acımasız hale gelmekte…

Tekrar yogaya dönersek, ay enerjisi, nam-ı diğer tha ya da yin, hepsi dişil enerjilerdir. Dişilik, durağandır, alıcıdır, kabullenicidir, sakindir ve yaratıcıdır. Bereketlidir, yumuşaktır, şefkatlidir. Teslim olmaktır.

Peki, dünyada kadın enerjisi bastırılmasaydı ve kadın egemen, anaerkil bir dünyada yaşasaydık nasıl olurdu? Böyle bir dünya nasıl bir dünya olurdu? Savaşların olmadığı, huzurun ve mutluluğun egemen olduğu, daha sakin ve üretken… Hayatı olduğu gibi kabul ettiğimiz, hayatı akışına bıraktığımız, teslim olduğumuz…

Ne yazık ki, ataerkil toplumlarda erkeklere sadece erkek oldukları söylendi. Erkekler, bedenlerinin yarısının annelerinden yarısının da babalarından geldiğini unuttu. Sen “erkek adamsın” denildi. “Erkekler ağlamaz” denildi. Tüm bu kodlamalar, çocukluktan başlayarak erkeklerin zihinlerine yerleştirildi. Yaratıcılıkları ellerinden alındı. Sadece yapmaya ve elde etmeye odaklı yaşamayı öğrendiler. Kadınsı nitelikler ayıp sayıldı. Kadınsı niteliklerden bir bir uzaklaştırıldılar. Duygularını göstermek, ifade etmek, ağlamak, sevgi ve duygudaşlık göstermek, anlayışlı olmak, kibar olmak… Erkekler, tüm bu nitelikleri zaaflık sayarak hepsinden uzak durdular. Gün gittikçe daha katı hale geldiler. Esneklikten uzak, daha katı ve sadece sonuca ve elde etmeye odaklı…

Oysaki her kadın içinde erkek özellikleri her erkek ise içinde kadın özellikleri taşımakta… Bedenlerimizin yarısı erkek, yarısı kadın enerjisinden oluşuyor. Eğer daha iyi bir dünyada yaşamak istiyorsak, kadınların ve erkeklerin hem dişil hem eril enerjisi barındırdığını aklımızdan çıkarmamalıyız. Kimi zaman, erkek kadınsı nitelikleri de ortaya koyabilmeli ya da tam tersi kadın erkeksi nitelikleri sergileyebilmeli. Zaman zaman, erkek daha yumuşak olabilmeli, duygularını ifade edebilmeli, esnek davranabilmeli, teslim olabilmeli, kabul edebilmeli, kendini akışa bırakabilmeli… Sadece ve sadece “yapan”, “eden” ve “etken” biri olmamalı. Gerektiğinde “teslim olan”, “edilgen” ve “yaratıcı” olabilmeli… Kimi zaman, kadın erkek nitelikleri sergilemeli… Öfkesini gösterebilmeli, kendini koruyabilmeli ve isyan edebilmeli. Kadın, hep teslim olursa ve edilgen davranırsa, o zaman erkeğin kölesi olur. Hâlbuki erkek ve kadın eşittir. Birbirlerini tamamlarlar… Tıpkı gecenin gündüzü, kışın yazı, karanlığın aydınlığı tamamladığı gibi… Erkek hep saldırgan, yapan ve etken bir kişi olursa, sürekli kavga yaratır, savaş çıkarır ve dünyayı şiddet dolu bir yer haline getirir. Bu nedenle, kadın biraz daha “etken” bir kişi haline gelirken erkek biraz daha “edilgen” bir hale gelmeli. Kadın biraz daha “yapan” özelliğini eline alırken, erkek biraz daha “teslim olmaya” başlamalı. Ve erkek ile kadın, birbirinin özelliklerini paylaşarak ortak paydalarda buluşabilmeli. O zaman, dünyada ne sadece kadın enerjisi ne de sadece erkek enerjisi egemen olur. O zaman dünya eril ve dişil enerjinin eşit olduğu bir yer haline gelir. O zaman dünyada ne sadece “teslimiyet” ne de sadece “saldırganlık” egemen olur.

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, svadisthana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra… Tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek bir şey değil. Yaratıcı olmak için kırgınlık ve kızgınlıkları bir kenara bırakmalı; kendimizi suçlu hissediyorsak kendimizi affetmeliyiz. Başkalarıyla paylaşmak, ikinci çakranın enerjisi ile ilgili. Yaratıcılık bizi diğer insanlarla kaynaştırır. Su elementiyle anılan bir çakra… Su, yumuşak ve esnek… Kadınların bedenlerinin yüzde 50-60’ının sudan oluştuğunu ve erkeklerin bedenlerinde de bu oranın yüzde 60-65 civarında olduğunu göz önünde bulundurursak, neden su gibi yumuşak ve esnek olmayalım? Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın… Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada yeniden dişil enerjinin yükselebilmesi, saldırganlığın yerini anlayışın savaşın yerini barışın alması, daha çok kabullenebilme ve teslim olabilme umuduyla…

sonuç alma vakti yakın…

Standard

Hayatımda birçok şey “sirsasana”yı (baş duruşunu) tanımamla başladı. Hani bazen hayatınızda bir şey olur ve hayatınız tamamen değişir ya, işte ben de tam öyle bir şeyler yaşadım baş duruşuyla tanışınca.

wpid-2013-05-18-14.15.45.jpg

Sanırım iki sene önceydi. Henüz özel bir yoga stüdyosuna gitmiyordum, üye olduğum spor tesisindeki yoga derslerine giriyordum. İki sene olmuştu yogaya başlayalı. Yoganın temel birçok asanasını deneyimliyorduk. Bunların arasında ters duruşlardan “sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu) ve “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) da vardı. Ama henüz yoga asanalarının kralı, yani “baş duruşu”, nam-ı diğer “sirsasana” ile tanışmamıştım.

Ve bir gün yoga öğretmenimiz dersin başından itibaren omuz kuşağımızı çalıştıran ve güçlendiren asanalar yaptırdı. Oldukça yorulduktan sonra, işte şimdi esas duruşa geliyoruz, şu ana kadar sadece bunun için hazırlandık dedi. Meğer o günkü esas duruş, “sirsasana”ymış. Ellerimizi birleştirip ellerimizin dış yanlarını yoga minderimize (matımıza) yerleştirdikten sonra iki ayağımızın üzerine sanki “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) yaparmış gibi yükseldik. Ayaklarımızı ellerimize doğru yaklaştırmaya başladık. Tam da artık gidecek noktamız kalmamıştı ki… İşte o an, ya ayaklarını yerden kaldırıp baş duruşuna çıkacağımız an ya da ayaklarımızı yerde tutup güvenli bir zaman dilimini deneyimleyeceğim andı. Tabi ki sağlamcı bir insan olarak, ben ikinci şıkkı seçtim. Ayaklarımı yerden kaldırıp sadece ve sadece başımın üstünde durmak… Hiç bana göre değildi. Sınıfta herkes kendi deneyimini yaşıyordu. Cesurca, bir çırpıda, korkmadan ayaklarını yerden kesen ve başının üstünde yükselen insanlar da vardı; benim gibi güvenli noktada kalmayı tercih eden de… Ne de olsa, yoga esnek bir felsefe değil miydi? Olsun varsın, herkes istediğini yapsın.

Öğretmenimiz sınıfta herkesi dolaştıktan sonra, duruşu bıraktırdı ve “sirsasana” duruşunu dengelemek için hepimizi “balasana”ya (çocuk pozisyonu) getirtti. Zaten ondan sonra da ders bitmişti.

İşte, baş duruşuyla ben böyle tanıştım. Sonraki günlerde öğretmenimiz her dersin sonunda, istersek baş duruşunu deneyebileceğimizi söylüyordu. İlk şoku atlattığım için denemekten bir zarar gelmez diye düşünüp her dersi sirsasana ile bitirmeye çalışıyordum. Bir de baktım ki, yavaş yavaş ayaklarımın ikisini de karnıma kadar çekebiliyordum ama devamı bir türlü gelmiyordu.

Bu süre zarfında hem öğretmenimizden öğrendiğim hem de internetten okuduğum kadarıyla baş duruşuna kalkmak için sadece fiziksel güç yeterli değildi. İşin içine duygular, korkular ve psikoloji de giriyordu. Benim gibi her zaman sağlamcı olan bir kişi için tahmin edersiniz ki oldukça zordu.

Bir kere bu duruşu kafaya takmıştım. Öğretmenimizin bir önerisi oldu. Her gün sabah kalkar kalkmaz daha yorulmadan yarım baş duruşu, yani ayaklarımı karnıma kadar çekip beklediğim duruş, yapmak ve 10 nefes kalmak. Sonradan alıştıkça duruşta kalmaya, kalış süremi, yani nefes sayımı, uzatmak. 15, 20, 25, 30, 40 ve derken 50. İki buçuk ayın içinde ben bu duruşta 50 nefes kalabiliyordum.

Yalnız sabah pratiğim sadece baş duruşu ile sınırlı değildi. O sıralarda kafamda çözmek istediğim bir şey vardı. Bu nedenle, “sirsasana”yı (baş duruşu), “sarvangasana” (omuz duruşu) ve “matsyasana” (balık duruşu) izliyordu. Duruşların öncesinde veya sonrasında da 10-15 dakika meditasyon. Günler böylece akıp gitti.

Tam iki buçuk ay sonra bir yoga dersindeydik. Stüdyoda aynalar vardı. Ders başlamadan baş duruşunu denemek istedim. İki ayna arasındaydım. Kendimi görebiliyordum. Birden irkildim. İnanamadım kendime. Meğer ben baş duruşuna çıkmışım, aylar içinde evimde çalışırken fark etmemişim. Meğer ayaklarımı tam olarak yükseltmişim ve orda durabiliyorum. Tam yeni yıl öncesiydi. Bunu bir yeni yıl hediyesi olarak kabul ettim ve baş duruşuyla birlikte hayatım değişti.

Eskiden tek bir noktaya sabit kalırdım, baş duruşuyla birlikte farklı açılardan bakmaya alıştım. Dünyaya tersten bakmak hiç de öyle korkunç bir şey değildi. Aksine, insanı çok mutlu eden ve tüm kaygılarını alıp götüren bir şeydi. Zihnimin sakinleştiğini hissettim, önyargılarımın kırıldığını, daha sakin bir insan olduğumu fark ettim. Daha anlayışlı, daha farklı, daha aydın, daha huzurlu…

Belki de tüm bunların olmasından korkan egomdu benim bu duruşa çıkmamı aylar boyunca engelleyen. Belki de kendisinin yenileceğini ve artık önemini yitireceğini biliyordu da onun için beni alıkoyuyordu “sirsasana”dan. Sonuçta, ruhum, bedenim ve zihnim bir bütün oldu ve bu duruşu da kabullendi. Önce bedenim alıştı tepetaklak durmaya, sonra ruhum ve zihnim alıştı. Zihnim önceleri karşı koydu, zihin için ne zordur yeni şeyleri kabul etmek. O direndi, ama baktı sonunda olmuyor, teslim oldu. Zihnim teslim olunca, zaten duruş artık hallolmuş demekti.

Bu arada çözmem gereken meselelere ne mi oldu? Bir yandan ters duruşlar, baş ve omuz duruşu, bir yandan meditasyon derken ne çözmem gerektiğini unuttum. Ya da artık önemini yitirdi. Hayatı akışına bıraktım, müdahale etmekten vazgeçtim, tıpkı “sirsasana”da teslim olduğum gibi ve olay kendiliğinden çözüldü ve düzeldi tam da benim istediğim şekilde…

O iki buçuk ay hayatımın en zor zamanlarından biriydi diyebilirim. Tabi ki sadece baş duruşundan dolayı değil, içinde bulunduğum olaylar zinciri sebebiyle… Sonuçta ne oldu? Her şey yoluna girdi. Kolay mıydı? Hayır, elbette değildi. Benim gibi aceleci bir insanın yavaşlaması ve sakinleşmesi gerekti, sabretmeyi öğrenmesi gerekti, kendini akışa bırakması gerekti, zihnini susturması gerekti, bedeni, ruhu ve zihniyle bir bütün olması gerekti. Ama sonunda değdi mi? Tabii ki değdi, tüm yaşananlara ve tüm deneyimlere, ister fiziksel olsun ister ruhsal, hepsine değdi. Eğer bugün iki yıl öncesinden farklı bir noktadaysam, farklı bir bakış açısına sahipsen ve hayatı bambaşka görebiliyorsam, hepsi iki yıl önceki baş duruşu deneyimimle oldu. Sadece denemek, deneyimlemek… Gerisini bekle ve gör; meyveleri toplayacağın zaman çok yakın…

kadın olmak…

Standard
PhotoFunia-b3b943İşte yine özel günlerden biri… Hani 14 Şubat sevgililer günü yazımda da belirtmiştim. Sevgimizi ve ilgimizi, sadece bir gün göstermek niye? Aslında hergün özel… Hergün göstermeliyiz sevgimizi ve ilgimizi diye… (Bu konudaki yazımı https://burcuyircali.wordpress.com/2013/02/17/hergun-sevgi/ linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Yine özel bir gün… 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlanıyor tüm dünyada… Ben de bir kadınım. Kadınlar gününü es geçmek olmaz… Birşeyler karalayacağız bu konuda…
Yoga inanışlarına göre, insan bedeni iki enerjiden oluşur. Eril ve dişil enerji. Eril enerji, kuyruksokumuzdan başlayıp sağ burun deliğimizde sona erer. Dişil enerji ise yine kuyruksokumundan başlar ancak sol burun deliğinde sonlanır. Erkek tarafımız, sıcak ve hareketlidir. Buna karşın, kadın tarafımız soğuk ve durağandır. Eril taraf güneş enerjisidir, dişil taraf ay enerjisidir. İşte hatha yogada burdan çıkmıştır. Ha kelime anlamıyla güneş, tha da ay demektir. İki zıt enerjinin birleşmesinden bedenimiz ortaya çıkar. Tam amaç, eril ve dişil enerjimizi dengelemek ve kök çakramızda bulunduğu düşünülen ilahi gücün uyanmasını, çakralar aracılığıyla yükselmesini, üçüncü göz denilen çakrada (yani kaşlarımızın arasında) eril ve dişil enerjinin birleşmesi ve taç çakramızdan yükselerek aydınlanmaya ulaşmaktır.

Görüldüğü gibi, yoga, özellikle hatha ve kundlini yoga denildiğinde, eril ve dişil enerjiden bahsetmemek olmaz. Aslında, dişil enerji insanlığın varoluşundan bu yana birçok toplumun önem verdiği bir enerji. Ancak belirli çağlarda hor görülmüş ve bir o kadar da bastırılıp yok edilmeye çalışılmış. Orta Çağ Avrupası’nda kadınlara cadı damgası vurulması buna sadece bir örnek olabilir. Buna rağmen, verimli toprağın, birçok toplumda, toprak ana diye nitelendirilmesi bir tesadüf olmasa gerek. Ya da Anadolu topraklarında birçok medeniyetin bereket tanrılarının esasında tanrıça olmaları ve bereket göstergesi olarak da kalçalarının ve göğüslerinin vurgulanması…

Yogayla bağdaştırdığımızda, ay enerjisi, nam-ı diğer tha ya da yin, hepsi dişil enerjilerdir. Dişilik, durağandır, alıcıdır, kabullenicidir, sakindir ve yaratıcıdır. Bereketlidir, yumuşaktır, şefkatlidir. Teslim olmaktır.

Acaba, günümüzde biz kadınlar enerjimizin ve gücümüzün ne kadar farkındayız? Ona ne kadar saygı duyuyoruz? Kendimizi ne kadar seviyoruz, anlamaya çalışıyoruz? Bedenimizi ve ruhumuzu ne kadar dinliyoruz?

Yogaya başlayana kadar, kendimi hırpalayacak derecede yoran ve bedenimin isteklerini hiç dinlemeyen bir kişiydim. Kadındın, ama kadın değildim. Bir erkek gibiydim. Bundan da müthiş bir gurur duyuyordum. Erkeklere ihtiyaç duymamak benim için bir statü gibiydi. Ağır torbaları taşıyabilirdim, arabanın kaputunu açıp suyunu kontrol edebilirdim, evde ufak çaplı tamir işlerini halledebilirdim.

Yogayı gerçek anlamda yaşamaya başladığım zaman, kadınlığımı hatırladım. Kadınlığımı sevdim. Dişil tarafımla barıştım. Yogaya başlamadan bir süre önce, sol bacağımdan sorunlar yaşadığımı söylemem herhalde sizlere ilginç gelmeyecektir. Sol bacağım şişiyordu ve sol ayak bileğimde sorunlar yaşıyordum. Tabi ki tüm bunlar kadınlığımı kabullenmeden, dişiliğimi sevmeden önceydi.

Aynı şekilde, yogadan önce menstruasyon dönemlerinde kendimi hırpaladığımı, zorladığımı, yorduğumu söylemem de size ilginç gelmeyecek. Neredeyse adet döngümün bana küstüğünü, baş ağrıları yaşadığımı da söylemeden geçemeyeceğim. Yogadan sonra ne mi oldu? Bu dönemleri daha hafif hareketlerle geçirmeye başladım. Kendimi zorlayan spor aktivitelerinden ya da günlük işlerden kaçındım. Yogaya yeni başladığımda bile adet dönemim olsun olmasın ters duruşları yapıyordum. Ters duruşları bıraktım bu dönemde. Yin yogaya yönelmeye başladım. Özellikle öne eğilme ve kalça açıcılar… Beni rahatlatmaya, adet döngümü düzenlemeye başladı. Bir baktım ki baş ağrılarım yok olmuş. Huysuzluklarım geçmiş. Daha az sinirli ve stresliyim. Hepsi kadınlığımı, dişiliğimi kabullenmemle başladı.

Şimdi tüm bunları yazınca siz de beni “Erkek Fatma” sanmış olabilirsiniz. Aslında öyle değil. Çocukluğumdan beri süslenmeyi seven, takıp takıştırmaya bayılan, elbise ve etek giymeyi seven biriyim. Yani aslında birçoklarına göre bayağı kadınsı sayılabilirim. Ama kadınsı olmak, giyinmek süslenmek başka, dişil enerjiyi yaşamak ve onunla bir olmak onunla akmak başka birşey.

Yogadan sonra, ben dişil enerjiyle bir oldum ve onunla yaşamaya ve akmaya başladım. O benim bir parçam oldu, ben de onun. Bir bütün olduk biz. Yogadan önce, daha katı bir insandım ben. Prensipleri olan ve onlara sıkı sıkıya bağlı. Esnek değildim. Değişikliklere hemen alışamazdım, uyum sağlayamazdım. Bir program yaptıysam ve onu bir sebepten ya da biri yüzünden değiştirmek zorunda kaldıysam, hemen rahatsız olurdum. Peki ne değişti hayatımda? Yogayla sadece bedenim esnemedi, zihnim de esnemeye başladı. Zihnim esnedikçe, hayata daha esnek bakmaya başladım. Lao Tzu’nun söylediği gibi, su gibi esnek olmaya başladım, gerektiğinde büküldüm, eğildim, şekil değiştirdim ve ufacık bir delikten geçebilecek duruma geldim. Kendimi şartlara göre değiştirdim. Aniden gelişen şartlara uyum sağladım. Prensipleri kenara bıraktım ve aslında bu şekilde yaşamanın ne kadar huzurlu, mutlu ve rahat olduğunu gördüm. Yıllarca kendimi neden bu kadar zorlamışım ki? Bir program yaptık ve bir şekilde arkadaşım aradı ve bir saat sonrasına buluşabilir miyiz diye sordu. Eskiden, oflayıp poflar ve programın bozuldu, ne yapacağım ben şimdi diye düşünür dururdum. Şimdi? Sorun yok. O saate kadar yapacak birşeyler mutlaka bulurum. Belki, bunun da bir sebebi vardır. Bu şekilde daha hayırlıdır diye düşünmeye başladım artık.

Kadın olmak? Eğilmek, bükülmek, esnemek, yaratmak, kabullenmek ve teslim olmak… Hayatın akışına bırakmak kendini… Gelenleri olduğu gibi kabul etmek, gidenleri de öyle keza… Hayatla bir olmak, onunla birlikte akmak… Eril enerjinin katılığını, dişil enerjinin sevecenliği ve şefkati içinde eritmek ve yok etmek…

Dişil enerjiyi ortaya çıkarmak? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Tüm kadınlar, içinizdeki bu muhteşem enerjiyi açığa çıkarın. Bunun için size ne mi tavsiye edebilirim? Tabi ki, yoga ve özellikle de yin yoga. İkinci çakrayı, swadistana çakramızı, uyaran bir yoga çalışması ya da dersi… Yani kalça açıcılara odaklanmış bir yoga çalışması. İkinci çakra, cinsel organlarımızın içinde bulunduğu çakra ve tatlılık ve yaratıcılık ile özdeşleşmesi hiç de yadsınabilecek birşey değil. Su elementiyle anılan bir çakra… Lao Tzu’nun dediği gibi “Su gibi olmalısın…Kırılmamak için bükül, düz olmak için eğril, dolmak için boşal, parçalan ki yenilen…” Dünyada, dişil enerjinin hak ettiği ilgiyi ve desteği görmesi umuduyla…