Tag Archives: teslim olmak

hangisi?

Standard

Haftanın son iş günü sabah ve akşam yoga derslerinde “yin” tarzı çalıştırmayı tercih ediyorum. Son iş günü öğrenciler, her ne kadar kendilerine itiraf etmeseler de, derse haftanın tüm yorgunluğunu bedenlerinde ve zihinlerinde taşıyarak geliyorlar. Hal böyle olunca bize de onları bedenen ve zihnen rahatlatmak ve gevşetmek düşüyor.

2009-2010 tum fotolar 309

Geçen hafta sabah ve akşam “yin” derslerimde farklı bir çalışma yapmak istedim. Amacım bir öne bir arkaya eğilerek fiziksel olarak omurgayı esnetmek zihinsel olarak da içe kapanmak ve dış dünyaya açılmaktı. En azından öne eğilmenin ve geriye eğilmenin bizlere neler hissettirdiğini gözlemlemekti.

Uzun bir meditasyon sonrasında “butterfly” (kelebek duruşu) ile öne eğilerek başladık. Hiç acelemiz yoktu. Duruşlarda beş dakika kadar bekletmeye karar vermiştim. Tabii ki fiziksel ya da duygusal olarak kendilerini rahat hissetmeyenler hemen duruştan çıkıp dinlenmeliydi. O günkü derste amacım öne ve geriye eğilmelerle omurga üzerine yoğunlaşmak olduğu için “butterfly” duruşunda ayakları kasıklardan uzak tutturdum. Duruşa bedeni hiç zorlamadan ve beden hangi açıdan başlamak istiyorsa o şekilde öne eğilerek başladık. Bir süre bekledikten sonra zaten omurga kendini biraz daha bırakıyor ve daha da öne eğilebiliyorduk. Hatta duruştan çıkma zamanı geldiğinde beden duruştan çıkmak dahi istemiyordu.

Öne eğilmeden sonra “sphinx” (sfenks duruşu) ile geriye eğildik. Bu duruşta kollarımızı bedenimize ne kadar yakın tutarsak bel omurlarını daha yoğun hisseder, ne kadar uzak tutarsak beldeki baskıyı o kadar azaltırdık. Herkesin istediği yerden başlayabileceğini söyledim. O gün hangi açıdan başlamak istiyorsak, o açıdan duruşa girmeliydik. Duruşta beş dakika bekleyeceğimizi hatırlatıp herkesin kendini zorlamadan bu duruşa da yavaş yavaş girmesini ve bir süre bekledikten sonra derinleşmesini tavsiye ettim.

Omurga üzerine çalışıyorduk. Omurga, idrar kesesi meridyeni ile ilgiliydi. İdrar kesesi meridyeninin duygusu ise korku idi. Öne eğilmek mi kolaydı yoksa geriye eğilmek mi? Ya da şöyle sormalıydım. İçe kapanmak mı daha kolaydı yoksa dış dünyaya açılmak mı? İç dünyamıza dönmek? Birisinin önünde öne eğilmek, belki haklı olsak da bir adım geriye gidebilmek? Geriye eğilip geçmişe bakabilmek, daha çok sevebilmek?  Gerçekten hangisi daha kolaydı?

Dersin geri kalanında “half butterfly” (yarım kelebek), “seal” (fok balığı), “caterpillar” (tırtıl), “salabhasana” (çekirge) ve “dragonfly” (helikopter böceği) ile omurgayı bir öne bir arkaya eğmeye devam ettik. “Twisted roots” (dönmüş kökler) ve “twisted twisted roots” (dönmüş dönmüş kökler) burgularıyla omurgayı büktükten sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dinlendik.

Ders sonrası sabah ve akşam grubundan değişik yorumlar aldım. Öğrenciler yanıma gelip benimle konuşmak ve deneyimlerini paylaşmak istediklerini söyledi. Hepsini tek tek dinledim. Bir tanesi geriye eğilmekte çok zorlandığını söyledi. O sıralar duygusal olarak bir takım sıkıntılar hissedip hissetmediğini ve ne gibi bir ruh hali içinde olduğunu sorduğumda, duygusal olarak yoğun ve zor bir süreçten geçtiğini söyledi. O yüzden zorlanmış olabileceğini söyleyerek iyi hissetmediği anlarda duruşa devam etmemesi çıkıp dinlemesini tavsiye ettim. Bir başka öğrenci ise öne eğilmelerde zorlanıyordu. Halbuki günlük hayatımızda omurgamızı o kadar çok “fleksiyon”da tutuyorduk ki! Öne eğilmede nasıl zorlanabilir ki diye düşünebilirdik. Aslında o kadar da basit değildi. Öne eğilmek, içe kapanmak, içini hissetmek, duygularını izlemek, kendini dinlemek… Kendini kabul etmek, teslim olabilmek… Peki bunu başarabiliyor muyduk? Kendimizi olduğumuz gibi kabul edebiliyor muyduk yoksa kendimizle baş başa kalmak bize zor mu geliyordu? Kendimizle baş başa kalmamak için türlü toplantılar ve eğlenceler mi düzenliyorduk? Kendi kendimizle kalmaya ve kendimizi dinlemeye tahammülümüz var mıydı yok muydu? Kendimizi dinlememek için sürekli arkadaşlarımızla bir araya mı gelmeye çalışıyorduk? Yalnız başımıza bir şeyler yapmaktan hoşlanıyor muyduk? Tek başımıza sinemaya gitmek? Tek başımıza bir restoranda oturup yemek yemek? Tek başımıza bir müzeye gitmek? Tek başımıza sokaklarda gezmek? Tek başımıza alışveriş yapmak? Kendi kendimize kalmakla bir sorunumuz yoksa, öne eğilmek neden zordu? Belki de başkalarının önünde eğilmek zor geliyordu. Benliğimiz birilerinin önünde eğilmeyi kabul etmiyordu. Kimi zaman haklı olsak da özür dilemek ve bir adım geriye gitmek gerekebilirdi. Peki bunu başarabiliyor muyduk? Yoksa dediğim dedik bir kişi miydik? Teslim olabiliyor muyduk? “Asana”ları (duruş) yaparken kendimizi tamamen bırakıp, bedeni gevşetip, nefesleri sakinleştirip, nefesleri izleyip sadece durabiliyor muyduk? Sadece bekleyebiliyor muyduk? Sadece kalabiliyor muyduk? Sadece “olma” durumunda olabiliyor muyduk? Yoksa duruşların içinde devamlı hareket ediyor, hiç durmadan duruşumuzu değiştiriyor, sürekli gözümüzü saate dikiyor ve dakikaların neden bir türlü geçemediğini mi düşünüyorduk? Yani sürekli bir “yapma” durumunda mıydık? Aslında ders boyunca verdiğimiz tepkiler hayatımızda nasıl davrandığımızın da bir aynası gibiydi. Hayatı olduğu gibi kabul edip, teslim olup, akışına bırakıp daha kolay ve rahat bir hayat mı yaşıyorduk yoksa müdahale edip değiştirmeye çalışıp hayatı zorlaştırıyor muyduk?

Ders boyunca omurgayı bir öne bir arkaya eğerken aslında sadece bedenen bir çalışma değil ruhsal ve zihinsel bir çalışma da yapmıştık. Kimileri ise ilk defa kendisini bu kadar huzurlu hissettiğini, ilk defa kendisini gerçekten akışa bıraktığını, gözlerini kapattığını, bazen beni bile duymadığını, kendi içine döndüğünü söylemişti. “Belki de bugün çaldığınız müziktendir öğretmenim. Özel olarak mı seçtiniz bu müzikleri” diye de sormuştu. Özel olarak seçmemiştim. Sadece o anda parmaklarım onca albüm arasında o albümü seçmiş ve tabletin tuşlarına dokunmuştum. İçgüdüsel mi? Belki… Dersin “bhava”sından (havası) mı? Belki… Bilemiyorum. Tek bildiğim o gün tüm öğrencilerin hayatın koşuşturmacasından kısa bir süre için de olsa uzaklaşmaya ve içlerine dönerek derinleşmeye ihtiyaçları varmış. Ve bir de bana geri bildirimlerde bulunmaya ve paylaşmaya…

Reklamlar

sonra ne oldu?

Standard
“Çalışırken ayaklarınızın üstünde duruyordunuz. İşten ayrıldıktan sonra ve kendinize yeni bir yön çizdikten sonra kollarınızın üstünde durmaya başladınız.” Geçenlerde üye olduğum spor tesisinde kendi kendime yoga çalışırken birisinden duyduğum bir cümleydi bu… Güzel bir cümleydi. Hoşuma gitmişti. Bir an güldüm ve geçtim. Yoga asanalarıma devam ederken tekrar o cümleyi hatırlattı zihnim bana. Ve bu cümlenin aslında hayatımı anlattığını ve beni tanımladığını o an anladım.
20140725_101723
Hayatım boyunca hep ayaklarının üzerinde duran bir kişi oldum. Hep uslu, çalışkan, aklı selim sahibi, ayakları yere basan, temkinli, bir sonraki adımı düşünmeden adım atmayan… Belki de biraz sıkıcı bir kişi… Hani bir insanın tepkilerini az çok tahmin edersiniz ya. Öyle işte… Benim de hangi durumda ne tepki vereceğim belliydi. Hayatı çok ciddiye alırdım. Benden bir şey istensin, her şeyi bir kenara bırakır önce o işi hallederdim. Bana bir görev ve sorumluluk yükleyin, gerisini unutun. Oldu bilin o işi. Ne yapar ne eder o görevi yerine getirirdim.
Vakit nakitti benim için. İşe vaktinden önce giderdim. Sadece işe mi? Arkadaşlarımla buluşacaksam, en erken giden kişi ben olurdum. Saat, benim için bir aksesuardan çok sürekli bakılması ve kontrol edilmesi gereken bir nesneydi. “İşe vaktinde yetişiyor muyum?” “Arkadaşlarımı bekletmek zorunda kalmayacağım değil mi?” Trafik sıkışsa ve ben işe bir iki dakika bile geç kalacak olsam mutlaka arayıp haber verirdim.
Prensiplerim vardı. Sabah erken kalkıp spora gitmek gibi. Yaz tatilinde bile olsam, düzenli olarak sabah erken kalkıp en az bir saat yürüyüş yapardım. Spordan asla feragat etmezdim. Yorgun olsam bile yine de gider sporumu yapardım. Niye? Çünkü prensiplerim vardı. O gün bedenim istemese bile yoga dersi varsa mutlaka katılırdım. Tabii ki tüm bu spor, yoga ve diğer aktiviteler işkenceden başka bir şey olmazdı. Neden? Çünkü prensip sahibiydim. Günlük rutinimden asla vazgeçmezdim. “Şu saatte kalkılacak.” “Şu saatte spor yapılacak.” “Şu saatte kahvaltı edilecek” gibi. Size bir şey hatırlattı mı? Bir kamp gibi değil mi? Belki bunda küçükken anneannemin yanında çok vakit geçirmemin de payı vardı; kim bilir? Anneannem öğretmen olduğu için herşeyin vaktinde ve belli bir düzen içinde yapılmasını isterdi. Ben de çocukken onunla çok vakit geçirdiğim için tüm bu alışkanlıkları edinmiştim sanırım. Asla kötü bir alışkanlık değil ama bizi biraz “sıkıcı” ve “katı” yani “esnek olmayan” kişiler yapan kimi alışkanlıklar… Bir de çalışma hayatı ve görev bilinci yüklenince… Ayaklarının üzerinde duran, aklı selim sahibi, temkinli, nerede nasıl tepki vereceği belli bir kişi…
Bu kişinin hiç mi çılgın anları olmuyordu? Tabii ki oluyordu. Ama kontrolü asla elinden bırakmazdı. Arkadaşlarıyla eğlenceye gittiğinde, birkaç kadeh içtiğinde bile hep kontrollü olurdu.
Peki çılgın ile esnek kişi arasında ne gibi bir fark var? Çılgınlık, ruh haliyle alakalı. Hep çocuk kalabilmekle… Komik ve eğlenceli şeylere açık olmakla… Kafasında kırmızı “bonus kafa” perukla sokağa çıkabilmekle… Ama esnek olmak? Bir kalıba girmek yerine kalıpsız olmak ve duruma göre karar verip hareket edebilmekte… Esnek olmak, gerektiğinde geri adım atabilmekte… Esnek olmak, gerektiğinde eğilip bükülebilmekte… Kabullenebilmekte, boyun eğmekte, teslim olmakta…
Çalışırken işte böyle biriydim ve spor tesisindeki o kişi beni çok güzel izlemiş ve tanımlamıştı. “Ayaklarınızın üstünde duruyordunuz.” Evet, ayaklarımın üzerinde duruyordum. Yoga çalışmalarımda, ayaktaki asanalar benim için çok kolaydı. Köklenmek, ayakların üzerinde durmak ve ayakların üzerinde denge çalışmak… Ama ayaklarımın üzerinde durduğum için, yogadaki kol denge ve ters duruşlar gibi asanalar benim için imkansızdı. “Sirsasana” (baş duruşu) yapabilmek için üç ay çalışmıştım. “Prensiplerim vardı” ya… Her gün kalkmam gereken saatten biraz daha erken kalkıyor, baş duruşunu deniyordum. Beş nefes bekleyerek başlamıştım. Bu on nefese, yirmibeş nefese ve en son elli nefese kadar çıkmıştı. Yarım baş duruşuyla başlamıştım. 50 nefese çıktığımda bir de baktım ki, baş duruşuna kalkabiliyorum. Her gün “sirsasana” denememe ek olarak, en az 15 dakika meditasyon yapıyordum. Zihnimi de değiştirmeye çalışıyordum. Bedeni değiştirmek kolaydır. Bedenle bir süre çalıştıktan sonra, o istediğiniz kalıba girer. Kaslar ne yapması gerektiğini öğrenir, o asanada nasıl durmaları gerektiğini bilir ve bir de bakmışsınız siz istediğiniz asanayı artık yapıyorsunuz. Ama zihin öyle mi? Zihin, emek ister. Zihni değiştirmek zaman alır. Önce kabullenmesi gerekir. Yavaş yavaş kabullenir ve kabullendiğinde teslim olur. Teslim olduğunda herşey bitti, rahata erdik sanmayın hiç. Zihin teslim olduktan sonra bile, zaman zaman size zorlukları ve olumsuzlukları hatırlatarak sizi yolunuzdan etmeye çalışır. Kanmamak gerekir.
İşte ayaklarımın üzerinde durduğum için, “sirsasana”, “adho mukha vrksasana” (kol duruşu), “pincha mayurasana” (önkol duruşu) “bakasana” (karga) ve diğer birçok kol denge ve ters duruş benim için çok zordu. Kol duruşu çok daha imkansızdı. Yarım kol duruşunu deniyordum kollarım güçlensin diye. Duvarda “L” şeklinde kollarımın üzerinde duruyordum. Kollarım yerde. Bir buçuk yıl sürdü ve ben bir adım ileri gidemedim. Ne zaman işten ayrıldım ve kendime bambaşka bir yol seçtim ve bu yeni yolla zihnimi de değiştirdim o zaman kollarımın üzerine yükselebildim. Yani o gün bana spor tesisindeki beyin dediği oldu. “Artık kollarının üzerinde duruyorsun.”
İşten ayrılıp yogayı kendime hayattaki yolum olarak seçtikten sonra ne oldu? Ayaklarımın üzerinde durmayı bıraktım. Gerektiğinde destek ve yardım istedim. Saatle yaşamaya gelince… Saatle bağlantım biraz koptu. Tabii ki bir buluşmaya geç kalmaktan bahsetmiyorum. Yine erkenden gidiyorum. Ama elimde olmayan sebeplerden dolayı gecikiyorsam, eskisi gibi kendime dert etmiyorum. Haber veriyorum ve sakinleşiyorum. Arabadaysam, sakin bir müzik dinleyip yolun keyfini çıkarmaya çalışıyorum. Eğer sakin kalmazsam ve stres yaparsam, trafikte daha çok takılacağımı ve herşeyin daha zor olacağını biliyorum. Ama keyif almaya başlarsam, herşeyin yoluna gireceğini de biliyorum. Akışa bırakırsam, herşey yolunda olacak.
Prensiplerime gelince… Artık yok gibi… Erken kalkıyorum kalkmasına ama kalkamazsam da sorun yok. Tabii ki derslerimi kaçırmadığım sürece… Bir sabah kalktığımda canım spora gitmek istemiyorsa, gitmiyorum. Kendimi yorgun hissediyorsam, çay demliyorum ve kitap okuyorum. Yaz tatilinde, uyanmak istemiyorsam uyuyorum. Canım yürüyüşe mi çıkmak istedi, çıkıyorum. Artık zoraki bir şey yapmak istemiyorum. Zorunlu olarak bir yere gitmek, zorunlu olarak birisiyle görüşmek, zorunlu olarak bir toplantıda bulunmak… Bunları azalttım ve çok iyi geldi. Ruhumu dinliyorum birazcık. Ona da fikrini söyleme hakkı tanıdım.
“Çalışırken ayaklarınızın üstünde duruyordunuz. İşten ayrıldıktan sonra ve kendinize yeni bir yön çizdikten sonra kollarınızın üstünde durmaya başladınız.” Çok doğru bir tespit. Kollarımın üzerinde olmayı seviyorum. Özgür ve mutlu hissediyorum. Uçuyormuş gibi… Kollarımın üzerindeyken, zihnim yokmuş gibi hissediyorum. Bir boşluk. Bir anlık bile olsa, bomboşum. Boşlukta sürükleniyormuşum gibi… Neden sürekli kollarımın üzerine çıktığımı soruyorlar. O hissi bir kere daha yakalamak için… Boşluk hissini… Bir tüy gibi… Hafif… Boşlukta sürükleniyormuşum, uçuyormuşum…

sizin cevabınız ne olurdu?

Standard
Yoga derslerinde nedense zor asanalar çalışmak isteriz. İster kendi yoga çalışmalarımızda olsun isterse katıldığımız ya da kendi verdiğimiz bir derste olsun arkaya eğilmeler, derin burgular, kalça açıcılar, denge ve kol denge duruşları ve ters duruşlar gibi zor asanalara yer veririz. Öne eğilmeleri çalışmayı pek tercih etmeyiz. Halbuki ben kendi kendime yoga yaparken öne eğilmeyi çok seviyor ve tercih ediyorum. Ancak derslerimde öne eğilmelerden ziyade arkaya eğilmelere, derin burgulara, yoğun kalça açıcılara, denge ve kol duruşlarına ve ters duruşlara daha çok yer veriyorum. O yüzden geçen haftaki özel ve grup derslerim bir istisnaydı.
2009-2010 tum fotolar 308
Geçen hafta özel ve grup derslerine gittiğimde içimde öğrencilere değişik bir deneyim yaşatma isteği vardı. Bahar havasından mı bilmem. Hep zorlayıcı asanalara odaklandığımız ve genelde aynı asanaları denediğimiz için biraz değişiklik yapmak istemiştim. Geçen hafta derslerimizdeki zirve duruşu “kurmasana” (kaplumbağa) olacaktı. Kararımı vermiştim. “Kurmasana” için bedeni nasıl hazırlamam gerekiyordu? Bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını, omuzları ve kalçaları esnetmek lazımdı. Omuzların içe doğru dönmesi (iç rotasyon) ve orta hattan uzaklaşması (abdüksiyon) ve kürek kemiklerinin (skapula) kalçaya doğru ittirilmesi gerekiyordu. Kuyruksokumunu geriye doğru ittirerek kalça ekleminden öne gitmeli ve artık öne gidemediğimiz noktada omurgayı yuvarlamalıydık (fleksiyon). Dersin tam ortasında zirve duruşunu yapacağımızı düşünürsek, dersin ilk yarısında bedenin tüm bu bölgelerini asana için hazırlamalıydık. Dersin ikinci yarısında ise “kurmasana”nın karşıt duruşlarıyla bedeni dengelemeli, omurgayı rahatlatmalı ve dinlenmeliydik.
Başlangıç meditasyonu sonrasında dizler üzerinde oturarak (virasana) ya da bağdaş kurarak (sukhasana) omuzları esnetmeye başladık. “Gomukhasana”daki (inek başı duruşu) kol pozisyonunu yaparak omuzları geriye doğru yuvarladık. “Garudasana”nın (kartal duruşu) kol pozisyonu ile de kürek kemiklerinin arasını esnettik. Kolları göğüs hizasından yukarı kaldırıp beş nefes bekledikten sonra kolları aşağı doğru göğüs hizasına indirip beş nefes bekledik. Böylece kürek kemiklerinin arasını iyice açtık. Yüz üstü yere yatıp yin yogadaki “broken wings” (kırık kanatlar) ile omuzları hem içeri döndürdük (iç rotasyon) hem de kürek kemiklerinin çevresindeki kasları biraz daha esnettik.
Bir “vinyasa” (akış) ardından “tadasana”ya (dağ duruşu) geçtik. Birkaç “surya namaskara” (güneşe selam) ile bedeni ısıttık. “Surya namaskara” akışlarının arasına bedeni zirve duruşuna hazırlayacak asanalar eklemeye başladık. Bir akış sırasında “uttanasana”da (ayakta öne eğilme) uzun beklerken bir başka akışta “uttanasana”da kolları arkada kenetleyip bedenden uzaklaştırmaya çalıştık. Tahmin ettiğiniz gibi omuzları esnetmek için… Omuzları esnetmek için “vinyasa”ların arasına “virabhadrasana I” (birinci savaşçı) ve “virabhadrasana II”yı (ikinci savaşçı) kattık ancak kolları “kartal duruşu kolları” şeklinde tutarak…
Akışlar arasında bacakların arkasındaki “hamstring” kaslarını esnetmek için “uttanasana”ya ek olarak “padangusthasana” (ellerle ayak baş parmağını tuttuğumuz asana), “pada hastasana” (elleri ayakların altına yerleştirdiğimiz asana), “parsvottanasana” (bacaklar ayrı baş dize duruşu) ve “prasarita padottanasana” (bacaklar ayrık öne eğilme) yaptık. “Prasarita padottanasana”da elleri arkadan kenetleyip kolları bedenden uzaklaştırıp omuz kuşağını esnetmeye devam ettik. Hem de bacakların içindeki kasık kaslarını da esnetmeye başlamıştık. Bacak içlerini biraz daha esnetmek için “ashwa sanchalanasana” (yüksek hamle) , “anjaneyasana” (alçak hamle) ve “parsvakonasana” (yan açı) duruşlarını da kattık akışlarımıza.
“Malasana” (dua tespihi/çelenk duruşu) ve yin yogadaki “water bug” (su böceği) ile “half frog” duruşlarıyla bacakların içindeki kasları biraz daha esnettik. “Upavista konasana” (bacaklar açık yerde öne eğilme) , zirve duruşu öncesi son hazırlık duruşumuzdu. Bu duruşta beş nefes bekledikten sonra, kolları bacakların altından geçirip omurgayı yuvarladık ve “kurmasana” yapmayı denedik. Kimisinin omurgası çok esnekti, bacak arkasındaki kasları gergindi. Kiminin omuzları çok esnekti ve rahatça yuvarlayıp bacakların arasına girebildi. Bacaklarının arkasındaki “hamstring” kasları çok gergin olanlar bacakları biraz bükerken, omuzları çok gergin olanlar omuzları içeri doğru bükemedi ve sadece omuzları biraz yuvarlayıp öne eğilmekle yetindi. Herkes kendi bedeninin sınırları içerisinde zirve duruşunu deneyimledi. Kendi bedeninin elverdiği ölçüde… Yanındaki kişiyle kendini kıyaslamadan… Sadece ve sadece içine dönerek…
Neden derslerde hep zor asanaları tercih ederdik? Neden hep yapmaya, başarmaya odaklı olurduk? Öne eğilmeler bize ne katardı? Neden öne eğilmeyi sever ya da sevmezdik? Dersi tamamlarken bu düşüncelerle dolup taşmıştım. Öne eğilmeler bizi sakinleştirip zihni meditasyon haline sokar. Bizi içe döndürür ve kendi içimizdekileri farketmemize yardımcı olur. Kimileri için öne eğilmek bedensel olarak zor olabilir. Omurganın, hamstring ve kalça kaslarının esnek olmamasından dolayı… Kimileri için ise öne eğilmek zihnen zordur. Öne eğilmek demek kabullenmek demektir. Öne eğilmek teslim olmak demektir. Öne eğilmek başkalarının karşısında gerektiğinde susmak ve “ego”yu da susturmak demektir. Öne eğilmek benliğini terbiye etmek demektir. Belki bedenen birçoğumuzun kolaylıkla yapabileceği asanalar dizisi olsa da, öne eğilmeler zihnen ve ruhen zorlayıcı olabilir. Daha önce hiç düşünmüş müydünüz? Öne eğilmek size neden kolay ya da zor geliyor? İşte dersin sonunda cevaplamamız gereken soru buydu…

tarlanı nadasa bırak!

Standard

Günlük hayatımızda o kadar çok koşuşturmacaya alışmışızdır ki, durmak nedir bilmeyiz bir çoğumuz. Zamanla yarışırız. Sürekli bir koşuşturmaca içindeyizdir. Ya bir yere yetişmeye çalışıyoruz ve bunun için acele ediyoruzdur ya da bir iş yetiştirmemiz gerekiyordur ve durup kendimize ne yaptığımızı farkedecek bir saniyemiz bile yoktur. Zamanın hızla akıp geçtiğini bir türlü göremiyoruzdur. Bir bakıyoruz sabah olmuş, bir bakıyoruz akşam. Peki tüm gün boyunca ne yaptım? Sürekli bir “yapma durumu” içinde miydim? Peki biraz dursam, sakinleşsem, tavrımı yumuşatsam nasıl olurdu? Neden sürekli koşuşturuyorum? Hiç düşündük mü acaba? Belki de sadece ve sadece zihnimizi oyalamak ve öylesine yaşamak için olabilir mi? Ne olursa olsun sadece nefes almak ve bir günü daha devirmek…

BEN_4569

Yazılarımda genellikle yoga derslerimde ya da kendi yoga çalışmamda yaşadığım olaylarla ilgili başımdan geçenleri anlatıyordum size. Şimdi neden bu kadar felsefe diye düşünmüş olabilirsiniz. Geçen hafta özel derse gittiğimde öğrencimin bir takım sağlık sorunları yaşadığını farkettim. Eğer yoga yapıyorsanız, değişik duygu ve “acılara” alışıksınızdır. “Acı” derken kendimize eziyet ettiğimizi sanmayın lütfen. Yogada hissettiğimiz “acı”, bir asanada hissettiğimiz fiziksel gerginliğin, hislerin, zihnin ve nefesin hepsini içermekte. Bir asanaya girerken, bedenin belirli bölgesinde hissettiğimiz kas gerginliği, asanada beklerken o kasların kendini yavaş yavaş bırakması ve gevşemesi, gevşeme ve esneme ile birlikte hissedilen tatlı duygu, sabır ve sukunet… İşte bir asananın içindeyken, zihnin bizi kışkırtmasıyla bir an önce asanadan çıkmak istemek ve ona karşın ruhumuzun sabır ve sukunet ile asanada bizi tutmaya çabalaması… “Acı”yla anlatmak istediğim bu. Nefeslerime odaklanarak, sabır ve sukunet içinde yaşadıklarımı kabullenmem ve teslim olmam…
Uzun süredir birlikte çalıştığımız için, öğrenci de bu tarz “acılara” alışmıştı. İlk defa o günkü derste onu “fiziksel acı” çekerken gördüm. Sürekli bilgisayar başında çalışmanın getirdiği bir takım sorunlar yaşıyordu. Tahmin edebileceğiniz gibi boyun ve omuz kuşağı… Ve o an farkettim. Biz bu öğrenciyle birlikte sürekli bir “yang” (eril enerji) tavır içindeydik. Sürekli bir “yapma durumu”. Sürekli “vinyasa” (akış) dersleri. Hiç yavaşlamamıştık. Tavrımızı yumuşatmamıştık. Hiç “yin” (dişil enerji) bir tavır sergilememiştik. Hep zor asanalar üzerine çalışmıştık. Ters duruşlar, arkaya eğilmeler… Peki hayatın dengesine ne olmuştu? Neden kabullenmek ve teslim olmak yerine sürekli bir şeyler yapmaya ve başarmaya çalışıyorduk? Dengemiz bozulmuştu.
Biz dengemizi kaybetmiş olsak bile, hayat bize dengeyi yeniden hatırlatıyordu. Fiziksel rahatsızlıklar ile bizi dengemizi bulmaya davet ediyordu. Tabii ki eğer biz bu işaretleri görebilirsek. Birkaç ay önce ben de fiziksel rahatsızlıklar yaşamış ve biraz yavaşlamam ve yeniden “yin” bir tavır sergilemem gerektiğini hatırlamıştım. Şimdi sıra öğrencimdeydi. O da “kabullenip, teslim olacaktı.”
O günkü dersi, boyun ve omuz kuşağını esnetmeye ve güçlendirmeye adadık. Önce boynu sağdan sola ve soldan sağa çevirdik. Daha sonra boynumuzu bir “hindi” gibi öne arkaya hareket ettirdik. Sürekli ekran başındaysak, bu hareket boyunda oluşan düzleşmeye iyi geliyordu. Başı sağa çevirip sağa baktık ve beş nefes bekledik. Sonra sola… Bunu altı kez tekrar ettik. Bir sonraki boyun güçlendirici hareket ise boynu nefes alırken omza doğru yaslamak ve boynun arkasını sıkıştırmak nefes verirken çeneyi göğüse doğru yaklaştırmak ve boynun arkasını esnetip önünü sıkıştırmaktı. Daha sonra sağ kulağı sağ omuza doğru düşürüp sağ elimizle boynu biraz çektik ve sol yanını esnettik. Tam tersini de yaptıktan sonra elleri alna koyup başı geriye ittirken aynı anda başı öne ittirmeye çalıştık. Aynı şeyi başın arkasında ve iki yanında yaptık. Böylece boyun kasları biraz güçlenecekti.
İnanır mısınız ben de bu hareketleri yaparken kendimi çok iyi hissettim. Başka arkadaşlarımın “stretching” ve “back therapy” gibi bedeni esneten derslerine katılıyorum ama nedense benim boynumun da bu hareketlere çok ihtiyacı varmış. Derslerde genellikle sadece sözlü yönerge vermeyi ve asanaları yapmamayı tercih ederim ama o gün içimden yapmak geldi ve çok iyi hissettim. Boynumdan “çatur çutur” sesler geldi ve boyun hareketleri bittiğinde kendimi gerçekten gevşemiş hissettim.
Meğer ben de ne kadar çok “yapan ve çaba gösteren” bir kişiymişim. Hayatımı sürekli çaba harcamaya ve yoğun bir şekilde hareket etmeye adamışım. Rahatsızlıklarım azaldığında, yavaşlamayı ve kendimi dinlemeyi bırakıp yine “yang” tavır sergilemeye başlamışım. Yine hızlı ve hareketli bir yaşama dönmüşüm.
Herşey bir yana, öğrencim de benimle aynı tarzdaydı. Birbirimizin aynası gibiydik. O da hareketli ve hızlı yaşamayı seviyordu. Soluklanmak bize göre değildi. Bu yüzden de hep hareketli dersler yapıyorduk. Üstüne üstlük, o kadar hareketli dersler yapmaya alışmıştık ki, o günkü boyun ve omuz odaklı ders ikimizi de mutlu etmemişti. Malum; zihni alışkanlıklarından döndürmek ve mutlu etmek o kadar kolay değildi. İkimizin aklı ve fikri dersi nasıl “yang” bir hale getirebileceğimizdeydi. Önce zihni ikna etmek gerekiyordu: “Bugün boyun ve omuz odaklı böyle sakin bir ders yapmaya karar verdik ve yavaş bir dersin de keyifli olabileceğini biliyoruz. Sabır ve sukunet… Bekleyip görelim bu ders bize neler yaşatacak ve öğretecek…”
Boynu rahatlattıktan sonra biraz omuz kuşağını esnetecektik. “Garudasana” (kartal) ve “gomukhasana” (inek başı) asanalarının sadece kol duruşlarını yaparak kürek kemiklerini ve omuz kuşağını esnetip rahatlattık. Omuz başlarını nefes alırken kulağa doğru nefes verirken aşağı doğru ittirdik. Elleri omuzlara koyup öne ve geriye daireler çizdik. “Broken wings” (kırık kanatlar) duruşu ile omuz başlarını esnetip kürek kemiklerinin arasını rahatlattık. “Sukhasana”da (kolay duruş/bağdaş) kolları öne doğru uzattıktan sonra omuzları geriye doğru yuvarlayıp kürek kemiklerini kalçaya doğru ittirdik. Nefes alırken kolları öne doğru itip omuz başlarını öne getirdik nefes verirken omuzları geriye yuvarlayıp kürek kemiklerini kalçaya ittirdik.
“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) öncesinde duvara yaslandık. Başın arkası, omuz başları, sırt, kalça duvara yasladıktan sonra avuç içlerini de duvara değdirdik. Avuçları duvara doğru ittirirken bedenin de çok fazla öne gitmesini engellemeye çalıştık. Yani iki taraflı baskı uyguladık.
“Savasana” sonrası dersi bitirirken öğrenciye değil de kendime sesleniyordum adeta. Sadece sesli düşünüyor ve kendi zihnimi terbiye etmeye çalışıyordum: “Hayatın hengamesi içinde o kadar çok koşuşturuyoruz ki, bedenim, zihnim ve ruhum birliğini ve dengesini kaybetti mi acaba diye bakmıyoruz bile. Neden bu kadar koşuşturmaca ve acele? Neden zamanla yarışıyoruz? Neden sakinleşmiyoruz? Biraz yavaşlamıyoruz? Şu yaşadığımız an bile geçti gitti. Anın tadını gerçekten çıkartıyor muyuz? Sabah sokağa çıktığımda arabama binmeden önce gördüğüm bir köpeği ya da kediyi sevmeye vakit ayırabildim mi yoksa hemen arabama binip işe mi yetişmeye çalıştım? Bir iki dakika ayırıp o köpekle ya da kediyle biraz zaman geçirmek beni ne kadar yolumdan alıkoyabilir ki? Ne kaybederim ki? Hiç bir şey kaybetmem aslında. Sadece anın tadının çıkarırım. Eğer anın tadını çıkartamadıysam, zaman akıp geçtiyse ve bugün tarih olduysa, geriye dönüp bakmak bende sadece pişmanlık yaratır. ‘Keşke’lerim çoğalır. Oysa anı hissederek ve tadını çıkararak yaşadıysam, geçmiş benim için sadece ‘geçmiş’ olur. Romalı şair Ovidius’un dediği gibi: ‘O zaman az ara ver; nadasa bırakıldı mı tarla, daha cömert sunar ürününü.”

yeniden öğrenmek…

Standard

Uzun zamandır rahatsızlıklarımdan dolayı kendi başıma yoga yapmadığımı biliyorsunuzdur. Yoğun bir şeklide kardiovasküler ve ağırlık antrenmanı yaptıktan sonra bedenimin en derin dokularını esnetmek için “yin yoga”ya başvurduğumu ve her bir asanada dakikalarca kalıp bedenimle birlikte zihinsel bir rahatlama da sağlamayı çok seviyordum. Ne yazık ki, kasık bölgemde başlayan, bacaklarımın yanına ve belime doğru yayılan ağrılardan dolayı yaklaşık üç aydır “yin yoga”ya ara vermek zorunda kalmıştım. Hamile yogası ve diğer grup ve özel derslerim devam ediyordu ve derslerde mümkün olduğu kadar sözlü yönergelerle idare ediyordum. Asana yapmıyordum. Sadece yürüyüş bandındaki antrenmanıma ve ağırlık antrenmanına devam ediyor ve bazı grup derslerine katılıyordum. Hep dikkat ederek çok kontrollü bir şekilde devam ediyordum antrenmanlarıma…

20130412_125946

Rahatsızlığımın uzun sürmesinin sebebi ayağımın kayıp merdivenden düşmemdi. Doktor, tam olarak altı ay içinde iyileşebileceğimi söylemişti ve biraz ağırdan almamı tavsiye etmişti. Bu süre zarfında yürüyüşlerime devam edebilirdim ama bedenimi biraz dikkatli esnetmem gerekiyordu. O yüzden bedenimi esnetmek için sadece grup “stretching” ve “back therapy” derslerine katıldım. Bunların yanında bedenimi ve karın kaslarımı güçlendirmek için “full body” ve “pilates” gibi dersleri de ihmal etmedim. Günler geçtikçe şikâyetlerim azalmaya başlamıştı.

Doktora gittikten tam üç ay sonra kardiovasküler antrenman sonrasında yoga minderindeki yerimi aldım. MP3 çalarımdan en sevdiğim şarkıları dinlemeye başladım. “Yin yoga” çalışmaya hazırdım. Rahatsızlığım öncesinde her bir asanada beş-altı dakika kadar kalabiliyordum ama ne yazık ki beden nankördü. Bu süre içinde esnekliğini biraz yitirmişti ve tabii ki uzun zamandan sonra ilk yoga çalışmamda iki-üç dakika ile başlayacaktım.

Çalışmama, omurgamı esneterek başladım. “Butterfly” (kelebek) duruşu… Bu duruşta ayaklarımı kasıklarıma ne kadar yakın tutup öne eğilirsem, o kadar çok kasık bölgesini; ne kadar uzak tutarsam o kadar çok omurgamı hissederdim. Kasık bölgemde hala biraz gerginlik hissettiğim için, ayaklarımı kasıklarımdan uzak tutarak omurgamı esnetmek istedim. İki dakika sonra ise ayaklarımı kasıklarıma biraz daha yaklaştırdım ve bir dakika boyunca kasıklarımı esnettim. Duruştan sonra burguyla bedenimi rahatlattım.

Sürekli öne eğilmek de bana iyi gelmiyordu. Bu rahatsızlık sürecinde bunu hissetmiştim. O yüzden ilk yoga çalışmamda bir öne eğilme bir arkaya eğilme yaparak bedenimi dengelemek istiyordum.

Sırada arkaya eğilme vardı. “Half saddle” (yarım eyer) ile hem omurgamı arkaya eğecektim hem de bacaklarımın önündeki “kuadriseps kasları”mı esnetecektim. Her bacakta üçer dakika bekledim.

Sanki bu beden üç ay önce “lastik gibi” o asanadan bu asanaya geçebilen ve hiç bir ağrı ve gerginlik hissetmeyen beden değildi. Üç ayda mı bu hale gelmiştim? Üç ayda mı “kazık” gibi olmuştum. Bedenimin her yeri bağırıyordu sanki. Her bir kasım ayrı ayrı konuşuyordu benimle. Sanki yıllardır yoga yapmıyordum ben. Sanki ilk defa bedenimi esnetiyordum. Bedenimin her bir bölgesi geriliyordu.

Bedenimi tekrar öne eğecektim. “Caterpillar” (tırtıl) ile bacaklarımın arkasındaki “hamstring” kaslarını esnetmekti amacım. Tabii ki omurgam da esneyecekti. Üç dakika bu duruşta kaldıktan sonra, “dhanurasana”da (yay) beş nefes bekleyerek omurgamı arkaya eğdim.

Hem kalçayı dışa döndüren kasları esnetmek hem de omurgamı öne bükmek için seçtiğim duruş “sleeping swan”dı (uyuyan kuğu). Her bir bacakta üçer dakika bekledim. Kalçamın yan tarafları sızlıyordu, geriliyordu. Aslında esniyor, açılıyordu. Bir yandan garip bir sızı bir yandan keyif…

“Sphinx” (sfenks) duruşu ile omurgayı geriye eğip göğüs kafesimi esnettikten sonra, “dragonfly”da (helikopter böceği) üç dakika bekleyerek hem omurgamı öne eğmiş hem de bacaklarımın içindeki kaslara yoğunlaşmıştım. Rahatsızlığım öncesinde “dragonfly”da yedi-sekiz dakika bekleyip hiç acı hissetmezdim. Benim için ayakta durmak gibiydi bu duruşta. Keyifle ve sükûnet içinde geçerdi zaman. Hatta saate bakıp da sekiz dakikadır hiç kıpırdamadan “dragonfly”da durduğumu fark edince şaşırırdım. Bana sadece bir-iki dakika geçmiş gibi gelirdi.

Oysa üç ay ara verdikten sonra, bacaklarımı “V” şeklinde açıp öne eğildiğimde bacaklarımın içindeki kasları kasıktan başlayarak dizlerin altına kadar yoğun bir şekilde hissettim. Öne eğildiğim ilk anda, ne kadar gergin olduklarını… Bir iki dakika sonra ise gerginliğin biraz azaldığını ama yine de tam olarak kaybolmadığını… Kasların yavaş yavaş kendini bırakmasını… Yumuşamasını… Ama aylar öncesindeki gibi değil! Hâlâ yoğun duygular ve gerginlik… Ve üç dakika sonra “dragonfly”da sağa sola burgu. Sırtımı geriye yaslamayıp önce göğüs kafesimi yana doğru açmak ve bir elimle ayağıma ulaşmak… Başımı kollarımın arasına almak ve bir kolumu kulağımın yanından uzatmak… Ve işte o an… İki elimle ayağıma ulaşabilmek… Aylardır yapmadığım derin bir burgu… Ve büyük bir mutluluk… Bedenim burulurken sanki duygularım da buruluyordu. Gözlerimden düşen bir iki damla yaş… Ve şükretmek… “Jathara parivartanasana” (karından burgu) ile omurgamı dengeledikten sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu)…

Üç ay aradan sonraki ilk yoga çalışmam böyleydi. Yedi-sekiz dakika yerine duruşlarda sadece üçer dakika bekledim. Bedenim gergindi, kaslarım gergindi ve sürekli benimle konuşuyordu. Bedenimin her bir bölgesini ayrı ayrı hissettim. Sanki daha önce hiç yoga yapmamışım, sanki daha önce hiç bedenimi esnetmemişim gibi… Bedenimin yavaş yavaş esnemesini hissettim. Gevşemeyi… Gevşerken hedef bölgedeki gerginliği hissetmek… Gerginliğin yavaş yavaş azalması… Bedenin yavaş yavaş kendini duruşa bırakması ve teslim olması… Sadece bedenimin değil zihnimin de “yin”e alışması… Bırakmaya ve teslim olmaya tekrar alışmak… Sadece bırakmak… Tavır değişikliği… Üç ay içinde sadece bedenim değil, zihnim de değişmiş. Tavrım da değişmiş. “Yin yoga”yla birlikte tavrımı da yumuşatmak… Tekrar öğrenmem ve alışmam gereken buydu işte…

zor ama…

Standard

“Direnme, bedenini gevşet, her nefes verişinde biraz daha gevşe. Nefes al, nefes verirken bedeni biraz daha bırak ve teslim et yerçekimine.”

20130412_125930

Geçen hafta derslerimde yin ve yang enerjilere odaklandığımdan bahsetmiştim. Yin ve yang… Hayatın dengesi…  İkisellik (dualite)… Bir yoga dersinin olmazsa olmazları… Yin bir dersin içinde yang özelliklerin bulunması gibi yang bir dersin içinde de yin olabilmesi… Her yin’in içinde yang unsurunun bulunması ya da tam tersi her yang’ın içinde yin’in bulunması… Hatta yin ve yang sembolünü gözlerinizin önüne getirin. Siyah yarının içinde beyaz bir nokta ve beyaz yarının içinde siyah bir nokta… Yani biri olmadan öteki olamaz ya da ikisi birlikte var olabilir. (Bu konuda daha ayrıntılı bilgiye, https://burcuyircali.wordpress.com/2014/06/29/yin-ve-yang/ uzantısından ulaşabilirsiniz.)

Hem grup hem de özel derslerimde bu konuya yoğunlaştım. Yin ve yang enerjileri dengeli hale getirmek… İçimizdeki yin enerjiyi biraz daha ortaya çıkarmak ve sakinleşmek… Neden mi? Çünkü yazın gelmesiyle birlikte sıcaklar kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı ve bedeni yavaşlatmanın ve gevşetmenin çoğu kimseye iyi geleceğini düşünmüştüm. Hem “yin” kelimesi “dişil enerjiyle” özdeşti ve “soğuk” sıfatını da içeriyordu. Sıcak havalarda bedensel ve zihinsel olarak biraz daha kabullenmek ve teslim olmak bana iyi bir fikir gibi gelmişti.

Aslında, uzun bir süredir özel öğrencimle “yin yoga” yapmıyorduk. Genellikle “vinyasa” (akışlı ve hızlı bir yoga tarzı) ve “yoga sculpt”a (şekillendirici bir yoga dersi) odaklanıyorduk. Son iki aylık derslerimizi “bırakmak”, “teslim olmak” ve “kabullenmek” yerine “bir şeyler elde etmek”, “başarmak” ve “kazanmak” kelimeleri ile nitelendirebilirdik.

O gün derse gittiğimde öğrencinin çok yorgun olduğunu gördüm. O sıralarda yıllık sağlık kontrollerini de yaptırmaktaydı. Hiç “vinyasa” havasında değildi. “Yin yoga”nın öğrenciye iyi geleceğini düşündüm ve bu düşüncemi ona da söyledim. Yin yogaya odaklanacaktık ama birkaç gün önce grup dersinde çalıştığım tarzda çalışacaktık. Yin bir akış ancak yang bir zirve duruşu… Zirve duruşu da “padmasana” (lotus pozisyonu) olacaktı çünkü bu duruşun öğrencim için zorlayıcı bir asana olduğunu biliyordum. Daha önce “yang” akışlarla lotus duruşunu denemiştik ve pek bir ilerleme de kaydedememiştik. Bu sefer “yin” akışla deneyecektik. Gerçekten de ilginç bir deneyim olacaktı bizim için…

“Padmasana” için bedenin hangi bölgelerini esnetmek gerekiyordu? Kalçayı dışa döndüren kasları (dış/eksternal kasları) ve kalçayı içe döndüren kasları (iç rotatör kasları) gevşetmek ve esnetmek gerekiyordu. Kalçayı dışa döndüren kasları esnetmek için “sleeping swan” (uyuyan kuğu), “square” (kare), “shoelace” (ayakkabı bağcığı), “eye of the needle” (iğne deliği), “dragonfly” (helikopter böceği) ve “butterfly” (kelebek) duruşlarında en az dört dakika bekleyip kasları, bağ dokularını ve fasyayı esnetmek… İlk dört duruşta kalçayı dışa döndüren kasları esnetecek diğer ikisinde de kalçayı içe döndüren kasları rahatlatacaktık.

Öğrenci, kalça açıcı duruşlarda zorluk çekiyordu. “Butterfly” duruşunda bacaklar çok havada kalıyordu. “Sleeping swan”da ise bir tarafta rahatken bir tarafta sıkıntı yaşıyordu. Yin duruşlardan sonra “padmasana”ya yaklaşıp yaklaşamayacağımızı merak ediyordum. Kalçayı dışa döndüren duruşları çalışırken, asanalarda daha derinleşmesi için öğrenciye yardımcı oldum. “Eye of the needle”da bir ayağını duvara yaslattım ve üstteki bacağını iyice yana doğru açtım. Öğrenci, “bu duruşta hiç bu kadar yoğun hissetmemiştim ve hiç bu kadar esnememiştim” demişti. Bu, o gün duymak istediğim şeydi. Galiba “lotus” bizim için o kadar da uzak olmayacaktı.

Kalçayı dışa döndüren kasları gevşettikten sonra, sıra kalçayı içe döndüren kaslara gelmişti. “Dragonfly”da ayak bileklerini içe ve dışa döndürmüştük ve ardından “butterfly” duruşuna geçmiştik. Her zamanki gibi kelebek duruşunda bacaklar havada kalmıştı. Önce sözlü yönergelerle, öğrenciyi bedeni gevşetmesini, verdiği her nefesle bedeni biraz daha bırakmasını ve teslim olmasını istemiştim. Maalesef bir değişiklik olmamıştı. Dışardan “katkı” gerekiyordu. Öğrencinin arkasına geçtim. Ellerimi bacaklarının üstüne koydum. Nefesimi onun nefesiyle eşleştirdim. “Nefes al nefes ver, nefes al nefes ver, nefes al nefes ver. Şimdi nefes al verdiğin nefesle bedeni biraz daha gevşet.” Bu arada öğrenci nefes verirken ben de bacaklarını aşağı doğru bastırmaya başlamıştım. Nefes aldığında baskıyı azaltıyordum ve nefes verirken bacaklarını biraz daha yere yakınlaştırmaya çalışıyordum.

O an ne mi oldu? Öğrencinin direndiğini fark ettim. Beden değildi sorun. Sorun zihindi. Zihin bir türlü bırakmıyordu. Ben her nefes verişte bacakları biraz daha aşağı bastırmaya çalışırken, bacaklar tepki gösteriyordu ve sanki ellerimi yukarı doğru ittiriyordu. Başka bir yöntem bulmalıydım. Öğrenciye açıkça söyledim: “Sorun, bedeninde değil. Sorun zihninde. Şimdi zihni rahatlatacağız. Dersin başındaki meditasyonu hatırla. Nefes al ve nefes verirken, bedenindeki ve zihnindeki tüm gerginlikleri de boşalt. Nefes al ve nefes ver. Verdiğin her nefesle, beden ve zihin biraz daha rahatlasın, biraz daha gevşesin. Nefes ver, nefes ver, nefes ver.” Bu arada benim sesim de daha yumuşamıştı, kısıklaşmıştı. Gözlerimi kapattım. Öğrencinin nefeslerinin akışını yakaladım. “Nefes al, nefesini verirken biraz daha gevşe. Omuzları gevşet. Omurgayı iyice yuvarla. Yüzünü yumuşat. Dudaklarını hafifçe arala. Dişlerini sıkma. Yanaklarını gevşet. Sarksın yanaklar. Kaşlarının arasını gevşet. Şimdi her nefes verişinde iyice ağırlaştır bedeni. Yerçekimine direnme, yerçekimiyle birlikte iyice yere bırak kendini. Ayaklarını tuttuğun ellerini de gevşet. Bir şeyler yapıyoruz ama yapmıyormuş gibi yapmak mümkün mü? Ayakları kendine doğru çekme, her nefes verişinde biraz daha rahatla.”

O anda ne oldu dersiniz? Öğrencinin bedeni cevap vermeye başladı. Yoksa zihni mi cevap verdi demeliyim. Kendini iyice gevşetti. Elleri gevşedi. Omurga her nefes verdiğinde biraz daha öne katlandı. Ayak tabanları birbirinden ayrıldı. “Kitap” gibi ikiye ayrıldı. Dizler yere iyice yaklaştı. Bir buçuk senedir birlikte çalışıyorduk ve bugüne kadar “kelebek” duruşunda böyle bir gevşeme ve esneme görmemiştik.

Öğrencime gözlerini açmasını ve bacaklarına bakmasını söyledim. İnanamadı. “Nasıl yani? Bacaklarım tam olarak yana açılmış gibi. Dizlerim neredeyse yere değmek üzere. Daha önce hiç böyle olmamıştı, bacaklarım hep yukarıda kalıyordu.” Benim cevabım: “Demek ki zihnin biraz rahatlaması, kabullenmesi, bırakması ve teslim olması gerekiyormuş. Demek ki o gün, bugünmüş.”

Zirve duruşundan hemen önce, “rock the baby” (beşiği salla), “akarna dhanurasana” (okçu duruşu), kalça eklemini içe ve dışarı doğru çevirmek ve en son ayak bileğini kasığa olabildiğince yakın yerleştirip bacağı aşağı doğru esnettik. Tüm bunlardan sonra, “ardha padmasana” (yarım lotus) ve “padmasana” (lotus) denedik.

Lotus, henüz bize uzaktı ama “ardha padmasana” bizim için bir hayal olmaktan çıkmıştı. Öğrencinin üstteki ayağı kasığa yaklaşmıştı. O an öğrencimin yüzündeki mutluluğu görmek, her şeye değerdi.

“Öğretmenim, inanamıyorum. Yarım lotus yapabildim. Sanırım daha çok çalışmamız lazım. Hatta bu duruşu, her ders denememiz lazım. Çalışmadan hiç bir şey başaramayız. Daha çok çalışmalıyız. Nasıl ki kol duruşunu, baş duruşunu sürekli çalışıyoruz; bu duruşu da her dersimizde denemeliyiz. Kalçalarımı açmayı ve esnetmeyi istiyorum. Olacak bu iş. Bugün kelebek’te yaşadıklarım, bu işin de mümkün olabileceğini gösterdi.”

Benim cevabım: “O halde, her akşam evde televizyon seyrederken ya da kitap okurken, kelebek pozisyonunda oturun. Nefes verişlerinizde dizlerinizi biraz daha yere yaklaştırmaya çalışın. Bacaklarınız çok havadaysa, dizlerin altına birer yastık koyun ve böylece bacaklar yerçekimine karşı direnmesin ve yere doğru iyice gevşesinler. Direnmeyi bıraktığımızda, kendimizi akışa bıraktığımızda, neler olduğunu siz de gördünüz. Direnmeyin ve kendinizi bırakın. Teslim olun.”

Yine aynı noktaya gelmiştim. Keramet “yin” ve “yang” tavırdaydı. Direndiğimizde, “yang” enerji hâkimdi. Teslim olmuyorduk. Sürekli bir şey yapmak, başarmak ve kazanmak odaklıydık. Oysa “yin” enerjiyle teslim olduğumuzda, kendimizi akışa bıraktığımızda, nefeslere odaklanıp nefesle sakinleştiğimizde, zihin ve beden gevşiyordu.

O gün derste bir ders daha çıkarmıştım kendime. Aslında hiçbir şey imkânsız değildi. “Zor olabilirdi ama imkânsız değildi.” Bu deyiş de bugüne kadar yoga yolunda ilerlememi sağlayan bir öğretmenimin beni yüreklendirmek ve cesaretlendirmek için söylediği bir cümleydi. İnancımı, cesaretimi ve umudumu her kaybettiğimde, öğretmenim bu cümleyle beni yoga yoluma tekrar sokuyordu. “Zor ama imkânsız değil.” Çalıştığımızda, çok çaba gösterdiğimizde, pes etmediğimizde ve kendimize inandığımızda başaramayacağımız hiç bir şey yoktu…

teslim olmak ve bırakmak…

Standard

Mevsim kış diye mi bilmiyorum bu aralar yin yoga havamdayım. Gerek kendi pratiğimde gerekse derslerimde hep yin yogaya yönelmek istiyorum. Geçen akşamki grup dersimde de aynısı oldu. Derse giderken aklımda birkaç seçenek vardı. Ya zirve duruşu bir burgu olacaktı ya da karın güçlendirici bir asanayı seçecektim dersin ana teması olarak. Bir seçenek de yin yogaydı.

wpid-facebook_-1036573733.jpg

O akşam dersin olduğu spor tesisine giderken trafik rahattı. Beklediğimden daha erken vardım tesise. Hani trafikte cebelleşmiş olsam zirve duruşu burgu ya da karın güçlendirici olan bir ders belki bana daha cazip gelecekti. Tesise çok rahat ve huzurlu bir şekilde ulaşınca, kendimi gevşemeye ve katılımcıları da gevşetmeye daha yakın hissettim.

Stüdyonun ışığını iyice kıstım ve yin yogaya uygun dinlendirici şarkıların bulunduğu bir cd çalmaya başladım. Yin yogaya karar vermiştim ama bu yoga tarzında da değişik dersler işleyebilirdim. Kalça ve uyluk ağırlıklı bir ders yapabilirdim. Ders tüm bedene yönelik ya da belli bir meridyene yönelik olabilirdi. Düşünürken kalça ve uyluk ağırlıklı bir derste karar kıldım. Ne de olsa tüm gün sandalye ve koltuklarda oturuyorduk ve bu nedenle kalça kaslarını esnetmeye ihtiyaç duyuyorduk.
Derse “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile başladık. Herkes sırt üstü yattı ve kendini müziğin akışına bıraktı. Ben de herkes bedenini ve zihnini rahatlatmaya çalışırken yin yoga hakkında biraz bilgi verdim. Yin yoganın teslim olmak ve bırakmak ile ilgili olduğundan, içimizdeki anne sevgisini geliştiren bir çalışma olduğundan, anne sevgisinin olmak ile ilişkili olduğundan bahsettim. Ayrıca yang çalışmanın baba sevgisini besleyen bir uygulama olduğunu, baba sevgisinin kendimizi ve başkalarını olduğu gibi değerlendirmemizi sağladığını, baba sevgisinin bize değişimin mümkün olduğunu gösterdiğini anlattım. Anne sevgisinin kabul etmeyi teşvik ettiğini ve baba sevgisinin gelişimimiz için bize ilham verdiğini de söyledim. Tüm bu bilgileri Sarah Powers, Bernie Clark ve Paul Grilley’in kitaplarından edinmiştim.
O sırada yan stüdyoda minder kalmadığı için sınıfa giren çıkan oldu. Birden dikkatim dağıldı. “Ben ne söylüyordum, neden bahsediyordum?” diye düşündüm bir an. O anda içeri girenlerden birinin anahtarı yere düştü. Bir gürültü koptu. Ben sınıfı dinginleştirmeye ve yin yogaya hazırlamaya çalışırken, bu gürültü patırtı hiç iyi olmamıştı. Üstüne üstlük ben de biraz dağılmıştım. Aklımdakileri toplayıp cümlelere dökmem biraz zor oldu ama sonunda konuyu bağlayabildim: “Teslim olmak ve bırakmak.” Ben teslim olmuştum. Bu gürültü patırtı konusunda elimden bir şey gelmeyecekti. “Akışına bırak Burcu. Şu an senin de katılımcıların da deneyimlemesi gereken şey bu.”
Sınıfı “savasana”dan uyandırıp küçük esnetmelerle bedenleri ısındırmaya başladım. Önce sağ bacağı sonra sol bacağı teker teker göğüs kafesine doğru çekerek esnetmek, ardından bacakları sağa ve sola açarak kasık kaslarını esnemek ve en son iki bacağı birden göğüse doğru çekip omurgayı sağa sola sallamak…
Sırada yin yoga akışı vardı. Her bir duruşta üç-dört dakika kadar bekleyecektik. Omurgayı ve kasıkları esnetmek için “butterfly” (kelebek pozu) ile başladık. “Dragon” (ejderha), “half saddle” (yarım eyer), “caterpillar” (tırtıl), “sleeping swan” (uyuyan kuğu) ve “half butterfly” (yarım kelebek) diğer kalça ve uyluk açıcı asanalardı. Bu duruşlardan sonra “square” (kare), “shoelace” (ayakkabı bağcığı) ve “eye of the needle” (iğne deliği) asanalardan birini seçmelerini söyledim. Derste öğrencilere seçim hakkı tanımak dersin havasını değiştiriyordu ve öğrencilerin o an kendi ihtiyaçlarına ve bedenlerinin yapısına uygun olanı yapmalarını sağlıyord. Sonuçta üç duruş da kalçayı dışa çeviren kasları esnetiyordu. Ben de bu etkiyi yaratmak istemiştim.
Kalça ve uyluk çalışırken genellikle öne eğilmeler yapıldığı için, insanlar çok fazla içe dönebiliyor ve dersin havası iyice ağırlaşabiliyordu. Aslında amacım buydu. Bir akşam dersinde, ışıklar kısılmışken, tüm günün yorgunluğunu hissederken yin yoga yaparak özellikle kalça bölgesindeki birikmiş duygu ve enerjiyi rahatlatmak, gevşetmek ve esnetmek… Bence amacıma ulaşmıştım.
Tüm bu kalça açıcı asanalar içindeyken kimi katılımcılar çok huzurlu, sakin ve rahat kimileriyse kıpır kıpırdı. Her zaman derim: “Yoga matı (minderi) üzerinde nasıl tepkiler veriyorsak, hayatta da aşağı yukarı benzer tepkiler veriyoruzdur” diye. Yine aynı görüşten bahsettim. Her duruşta, “bırakmayı, teslim olmayı, kabul etmeyi” hatırlattım. Yin yogada bir deyiş olduğundan bahsettim: “Poza girmek için bedeni kullanmıyoruz, bedenin içine girmek için pozu kullanıyoruz.” Nefesin her zamanki gibi bize rehber olduğunu hatırlattım. Duruşta zorlandığımızda nefese yönelip sakinleşebileceğimizi, eğer o an asanada kalmak hiç mümkün değilse kendimizi zorlamadan duruşu bırakmamızı söyledim. Tabii ki eğer fiziksel bir rahatsızlık hissediyorsak, asla devam etmememiz gerektiğini de hatırlattım. Fiziksel rahatsızlık yoksa bizi tek zorlayan duygular ve düşüncelerdi. Peki sabretmek, kabullenmek, teslim olmak, kendini bırakmak mümkün müydü?
Sınıf duruşlar içindeyken yin yoga hakkında biraz daha bilgi verdim. Yin’in bedenimizdeki dişil enerji, ay, soğuk, serin, karanlık yang’ın ise eril enerji, güneş, sıcak ve aydınlık olduğunu, yin yoganın bizi şifalandırıcı bir yoga tarzı olduğunu, bir asanayı yaparken hedef bölge dediğimiz ve germeyi hissettiğimiz noktanın duruştan çıktıntan sonra kanlanacağını anlattım. Aslında yin yoga ile kendimize bir nevi akapuntur yapıyorduk. Bir bölgeyi önce sıkıştırıyor, sonra o bölgeyi rahatlatıp oraya kan, yaşam enerjisi, “chi” ya da “prana” akışını sağlıyorduk. Kısaca meridyenlerden de bahsettim. Bacak önü, bacak arkası, omurga, bacak içi ve bacak dışı derken aslında mide, dalak, idrar kesesi, böbrek ve karaciğer ve safra kesesi gibi meridyenleri uyardığımızı ve yine bu bölgeleri şifalandırdığımızdan bahsettim.
Derken dersin sonuna gelmiştik. Normal ders saati bitmişti ama henüz akış tamamlanmamıştı. Yin yoganın başka bir özelliği: Asanalarda beklerken ve o enerjiyi hissederken, eğitmen olarak senin de gevezeliğin tutuyordu. Şunu da anlatayım, şundan da bahsedeyim derken zaman su gibi akıp geçiyordu. Neyse ki bizden sonraki derse daha yarım saat vardı. Kimse de gitmesi gerekiyormuş, acelesi varmış gibi bir izlenim vermemişti. Herhalde herkes halinden memnun ve saatin farkında değil diye düşündüm. Zaten bir iki asana yapıp dersi tamamlayacaktım.
Şimdi enerjiyi biraz yükseltmenin zamanı gelmişti. İki seçenekli bir arkaya eğilme yapacaktık. İsteyenler ve/veya belinde rahatsızlık olanlar “sphinx” (sfenks), bel omurlarında rahatsızlık hissetmeyip daha esnek olanlar “seal” (fok balığı) deneyeceklerdi. Ya da bel omurlarını biraz esnetmek için önce bir iki dakika “sphinx” ardından daha derin bir duruş olan “seal”…
En son “cat tail” (kedi kuyruğu) burgusuyla tüm omurgayı rahatlattık. “İsteyen direk savasana’ya geçebilir. Hala enerjim düşük, bu arkaya eğilmeler beni canlandırmadı diye düşünenler savasana öncesi istediği asanayı yapabilir. Urdhva dhanurasana (köprü), sirsasana (baş duruşu), sarvangasana (omuz duruşu), pincha mayurasana (tavuskuşu) ya da adho mukha vrksasana (kol duruşu) yapabilirsiniz” dedim. Bazı öğrenciler hemen “savasana”ya geçti bazılarıysa saydığım asanalardan yaptılar. “Ve şimdi herkes derin gevşeme ve dinlenme duruşuna geçsin” dedim.
Hafif bir şarkı eşliğinde gevşediğimiz derin bir “savasana” sonrası bağdaşta oturup dersi sonlandırmanın vakti gelmişti. Dersin başında söylediklerime ek olarak, “hem yin hem de yang enerjiye eşit derecede ihtiyacımız olduğunu, anne sevgisinin dengelenmemiş gölgeli kısmının yin enerjinin fazla olması anlamına geldiğini, yin enerjinin fazla olmasının motivasyon eksikliğine, kronik şikayetlenmeye, mağdur olmuş hissetmeye ve bağlantı kuramamaya neden olduğunu” anlattım. Ayrıca “baba sevgisinin fazla olmasının yang enerjinin fazla olması anlamına geldiğini, yang enerjinin fazla olmasının da tatminsizliğe, yargılayıcı olmaya, mükemmeliyetçi olmaya ve hoşgörüsüzlüğe neden olacağını, yang olmadan yin’in beceriksizliğe yin olmadan yang’ın da duyarsızlık ve suistimale yol açacağını” söyledim. Dersin teması “denge”ydi. “Bu nedenle, hayatımızda yin ve yang enerjileri eşit derecede olmalı.” Gözlerimizi açmadan önce hayatın içinde dengeyi bulup koruyabilmemizi diledik.
Her yin dersin sonundaki gibi bu ders bittiğinde de kimse kalkmak istemedi. Herkes de bir rehavet gözleniyordu. Yin enerji böyle bir şeydi.
Dersin sonunda öğrencilerden biri yanıma geldi. “Ders boyunca ara ara video çekimi yaptım. Hastalarıma da yaptırmak için. (Bahsettiğim öğrenci bir fizyoterapist). Sizin için mahsuru var mı?” diye sordu. Tabii ki yoktu. Öğrendikçe öğretmedikten ve öğrendikçe paylaşmadıktan sonra neden yoganın içindeyiz ki? Yoga dünyası bu şekilde büyüyecek ve gelişecekti. Bu şekilde içimizdeki yin enerji, anne sevgisi artacaktı. Önce kendimize “anne şefkatiyle” bakmayı öğrenecektik; sonra başkalarına… Böyle böyle kendimizi ve hayatı olduğu gibi kabullenip, teslim olup, akışına bırakacaktık.

sabırla beklemek mi koşulları zorlamak mı?

Standard

Bir arkadaşımın işiyle ilgili beklediği önemli bir haber var. Geçenlerde tüm günü birlikte geçirecektik. Stres halindeydi. Sabırsızdı. Sanki sabırsız olursa, acele ederse, kafaya takarsa, haber daha çabuk gelecekti. Herkes gibi o da bu yanılgıya kapılmıştı. Peki, bunun yogayla ne gibi bir ilgisi var diye sorabilirsiniz bana.

394426_10151138611128812_958040855_n

Hayatımızda bizler de böyle durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Bir haber ya da birini bekliyor olabiliriz. Herhangi bir şey için sabırsızlık duyabiliriz. Böyle bir durumda nasıl davranmalıyız? Yoganın böyle bir durumda ne gibi bir faydası olabilir?

Sabırsızlık ne yazık ki günümüz rahatsızlıklarından biri. Artık hayatlarımız o kadar kolaylaştı ki, sabretmeyi unuttuk toplum olarak. Cep telefonları var mesela. Birini evde bulamadık mı, hemen cebinden arıyoruz ve o kişiye ulaşabiliyoruz. Bilgisayarlar var, akıllı telefonlar var, internet var. Tüm bunlar sayesinde en uzaktaki tanıdıklarımızla bile kolayca iletişim kurabiliyoruz ve bu nedenle sabretmeyi unuttuk. Eski günleri hatırlayanlar var mı aranızda? Hani başka şehirdeki bir arkadaşınıza mektup yazdığınız ve o mektubun cevabını beklediğiniz günler. Bazen bir hafta, on gün sürerdi cevabın gelmesi. Sabırla beklerdik. Özlemle beklerdik. Oysa şimdi internet karşısına geçiyoruz ve herhangi bir yerden bir e-posta atıyoruz ya da bir konuşma sitesinden yüz yüze görüşebiliyoruz uzaktaki bir dostumuzla. Dolayısıyla sabretmeyi unuttuk ve sabırsız bir toplum haline geldik. İşte bu yüzden de arkadaşım işiyle ilgili haberi beklerken sabredemiyor ve bir an önce duymak istiyor bu haberi.

Sizce onunla aramızda nasıl bir konuşma geçmiş olabilir? O gün bana, “işimle ilgili çok önemli bir haber bekliyorum. Yarın ya da öbür gün gelecek haber ama bir türlü sabredemiyorum. Telefon mu etsem acaba yoksa beklesem mi? Sence ne yapmalıyım?” diye sordu. Artık az çok beni tanıyorsunuz ve cevabımı da tahmin etmiş olabilirsiniz. “Bence beklemelisin. Biraz sabret. Eğer sen sürekli kafanı gelecek olan o habere takarsan ve sabırsızlanırsan, haber bir türlü gelmez. Çatlar durursun” dedim. “Sen o haberin yolunu bekledikçe, o haber senden uzaklaşır. Ya da sen onun üstüne düştükçe, o haberi duymak için bir meslektaşına telefon edip yolunu gözledikçe, o iş bir türlü olmaz ve sonuç çıkmaz bir türlü” diye de ekledim.

“Ne yapmalıyım?” sorusunun cevabına gelince, bence “öncelikle sabretmeyi öğrenmelisin. Teslim olmalısın, kabul etmelisin süreci. Akışına bırakmalısın, zorlamamalısın” diye sıraladım aklımdan geçenleri. “Ama olmuyor işte, merak ediyorum. Aramak ve öğrenmek istiyorum” deyince, ben de “gel bu işi yogayla bağdaştıralım” dedim.

Aslında tüm bunlar, farklı karakterlerimizden kaynaklanıyordu. Ben kabullenen, akışına bırakan, teslim olan ve hayatımı zorlamayan bir tipim. O ise, daha atak, azimli, tuttuğunu koparan, daima daha ötesini deneyen bir tip. Mesela sörf yapıyoruz ikimizde. O, en rüzgârlı havalarda bile bir saat debeleneceğini bilse bile çıkıyor denize. Bense, öyle bir havada, oturmayı tercih ediyorum. Bana yumuşak bir havada gidip gelmek ve dönüş çalışmak yetiyor. Daha hızlı gitmeyi ya da daha uzun bir yelken veya daha küçük bir bord kullanmayı düşünmüyorum hiç. Ama ne yazık ki bu sene bir öğretmenin zorlamasıyla bordumu küçültmek zorunda kaldım. “Ömür boyu bu öğrenme bordunu kullanamazsın Burcu” dedi bana ve ekledi “aslında zorlanmayı sevsen sana daha büyük bir yelken vereceğim ama sen sevmiyorsun zoru.”

İşte size iki farklı karakter ve iki farklı yaşam şekli. Yogada en sevdiğim duruşlar öne eğilmeler. En sevdiğim yoga tarzı ise yin yoga. Neden mi? Sebebi çok basit. Öne eğilmeler, teslim olmayı, sabretmeyi ve kabullenmeyi simgeliyor. O kadar kolay öne eğilebiliyorum ki! Yin yogaya gelince, o da genelde öne eğilmelerden ve durağan asanalardan oluşuyor. En az beş dakika bir poza giriyor ve orada bekliyorsunuz. Kıpırdamıyorsunuz, hareket etmiyorsunuz. Sadece kabulleniyorsunuz, teslim oluyorsunuz, sabrediyorsunuz ve bekliyorsunuz asanada. Tam bana göre. Tıpkı hayatımı da yaşadığım gibi. Başıma gelen her şeyi kabullenmem ve onlara teslim olmam gibi.

Peki, o arkadaşım yoga yapıyor olsa nasıl bir yoga yapar sizce? Bence onun tarzı ashtanga olurdu ve muhtemelen arkaya eğilmeleri, ters duruşları ve kol denge duruşlarını çok severdi. Macera, coşku, heyecan, adrenalin. Sürekli bir nefesten bir nefese akış ve başka bir asana. Sabır gerektirmiyor, sadece heyecan ve coşku var. Onun katıldığı dersin teması ne olabilirdi? Cesaret, coşku ve yeni deneyimler. Tam da bu nedenlerden dolayı, arkadaşım sabredemiyordu işte. İçi içini yiyordu. Hop oturup hop kalkıyordu haberi beklerken.

Karakterlerimizden dolayı sabırsız olabiliriz ama kendimizi hiç mi değiştiremeyiz? İnanın ki değiştirebiliriz. Çünkü ben değiştirdim. Ben de bir zamanlar sabırsızdım. Her şey çabucak olsun isterdim. Beklemeyi sevmezdim. Hayatı sürekli zorlamaya çalışırdım. Ben zorlarken, hayat benden daha uzaklaşıyormuş. İsteklerim ve dileklerim gerçekleşmiyormuş. Ben üstüne düştükçe, her şey benden bir adım daha öteye gidiyormuş.

Arkadaşıma da bunları söyledim. Ben bu huyumdan vazgeçtim. Hayatı akışına bırakmayı öğrendim. Kabullenmeye ve teslim olmaya başladım ve aslında bunun daha önceki hayatımdan çok daha kolay ve eğlenceli olduğunu gördüm. Hayatı zorlamadıkça, isteklerimi kafama takmadıkça, her şeyi oluruna bıraktıkça, hayatın akışında kaldıkça, tüm dileklerimin gerçek olduğunu ve daha keyifli bir yaşantım olduğunu fark ettim.

Sabır, kabullenme ve teslimiyet ya da koşulları zorlama, kafaya takma ve stres… İki farklı yaşam tarzı… Seçim sizin…