Tag Archives: sinir sistemi

neden yoga?

Standard
Yoga neden ilgimizi çeker hiç düşündünüz mü? Özellikle yoğun bir tempo içinde yaşıyorsak, bilgisayar başında çalışıyorsak ve zaman içinde bel ve boyunda sıkıntılar, ağrılar ve fıtık gibi daha ciddi sorunlar baş gösterdiyse yoga ile ilgilenmeye başlarız. Yogayı merak ederiz ve kendimizi ya bir yoga stüdyosunda ya da bir spor tesisinde buluruz. Yogayla ilgilenme sebebimiz tamamen fizikseldir. Fiziksel bir rahatlama, ağrıların dindirilmesi ve düzgün bir postür (duruş)…
BEN_4569
 Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalar… Zaman geçtikçe yogaya ilgimiz de değişir. Bir süre ara vermeden yoga derslerine katılmaya başladığımızda yoganın fiziksel yararlarının yanında zihinsel ve ruhsal yararlarını da keşfetmeye başlarız. Önceleri hiç hoşlanmadığımız başlangıç meditasyonu ve dersin sonundaki “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) zaman içinde bize çok keyifli gelmeye başlar. Zaman geçtikçe yoganın fiziksel faydalarından çok ruhsal ve zihinsel faydalarıyla ilgileniriz. Tüm günün fiziksel ve zihinsel yorgunluğunu yoga derslerinde atar ve tazelenmiş hissederiz.
Bu kadar girizgah neden diye soracak olursanız… Yazılarımda son zamanlarda ne kadar çok “eril enerjiye” ve “yapma” ve “başarma” durumuna odaklandığımı fark ettim ve biraz ruha ve zihne dokunmaya karar verdim diyelim. Ve yazılarıma yapılan yorumlarda ruhsal ve zihinsel rahatlama ve meditasyon hakkında sorularla karşılaştım. En iyisi kendimce ve yapabildiğimce meditasyonu anlatmaya çalışayım dedim.
Diyorum ya… Eğer yoga ile yeni tanıştıysanız en sevmediğiniz şey dersin başındaki meditasyon ve dersin sonundaki “savasana”dır. Genel olarak günlük hayatımızda koşturmaya, acele etmeye ve sürekli bir “yapma” durumunda olmaya alışık olduğumuz için yavaşlamak, duraklamak, sakinleşmek ve durmak bize zor gelir. Aslında dersin başında sessizce oturmak, gözleri kapatmak, nefese odaklanmak ve sakinleşmek kendi içimize dönmek ve rahatlamak için birebir… Nedense yoga derslerine katıldığımızda ve çevremizde tanıdık birileri varsa hemen onlarla sohbete başlar ve öğretmen odayı karartıp bizleri meditasyona hazırlamaya başladığı anda dahi bu sohbeti ve uğultuyu sürdürürüz. Hiç düşündünüz mü neden susamıyoruz? Neden sakince oturup bekleyemiyoruz? Neden kendimizi sürekli sosyalleşmek zorunda hissediyoruz? Çünkü zihin böyle işliyor… Zihin susmak, sakinleşmek, yalnız kalmak istemiyor. Zihin “yaramaz bir çocuk”… Sürekli bir oyuncak istiyor, sürekli oyalanmak istiyor… Böylece daima aktif olacak, daima bir “şeytan” gibi sizi didiklemeye devam edecek ve hep konuşacak… Hep sizi tedirgin edecek.
Halbuki zihninizin sustuğunu bir düşünsenize!… Gözler kapalı, dik bir şekilde oturmuşsunuz ve zihin suskun… Siz sadece nefes alış verişlerinizi gözlemliyorsunuz. Siz sadece omurganızın yukarı kalkıp aşağı inmesini izliyorsunuz. Siz sadece göğüs kafesinizin genişleyip daralmasını fark ediyorsunuz. Yüz hatlarınız yumuşak, kaşların arası yumuşak ve nefeslerin sakinliği ve dinginliği tüm bedene yayıldı… Sadece hayal edin… Hayal ederken bile huzurla doldunuz değil mi?
Bir yandan omurgayı dik tutuyorsunuz ki nefes bedende rahatça ve özgürce dolaşabilsin, bir yandan da yüz hatlarınız ve bedeniniz yumuşak ve rahat… Belki bir an geldi ve nefes alamadığınızı düşündünüz. Nefesler o kadar sessiz ve dinginleşti ki nefes almadığını düşündünüz ve paniklediniz. Hiç paniklemeyin. Nefes kendi doğal akışında… Nefes otonom sinir sisteminin bir parçası olarak alınıp veriliyor. Sadece siz artık fark etmiyorsunuz. Sadece siz o kadar rahatladığınız ki, beden ve zihin o kadar rahatladı ki artık nefesi fark edemiyorsunuz. Ve o nefessiz olarak nitelendirdiğimiz anlar “meditasyon” anları… Evet işte bu! Bir saniye, belki iki, belki üç… Sonra yeniden zihin bizi dürttü ve normal hayatın akışına döndük…
Bir an geldi ve gözlerinizin önünde renkler uçuşuyor. Gökkuşağı renkleri… Sarı, kırmızı, mavi, mor…. Ya da belki geometrik şekiller var kapalı gözlerinizin önünde… Dikdörtgen, kare, daire… Belki de renkler geometrik şekillerle gözlerinizin önünde dolanıyor…
Belki beden aynı şekilde oturmaktan yoruldu ve siz gözlerinizi açmadan oturuş şeklinizi değiştirdiniz. Sırtınızı bir yere dayamak istediniz ya da belki “savasana” gibi uzandınız. Bedensel tepkileri hissediyorsak “an”ı yaşıyoruz ve “an”dayız demektir. Zihin alıp başını gitmemiş demektir.
Belki sadece beş dakika geçti ama yogaya yeni başlamış biriyseniz sizin için bir asırdı bu beş dakika… Ve öğretmenin yönlendirmesiyle açtık gözlerimizi.
Dersin sonunda yine bir meditasyon fakat biraz farklı bir “meditasyon”a geldi sıra. “Savasana” yani derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu… Bilinçli uyku diyebilir miyiz? Belki diyebiliriz. Sırt üstü uzanıp tüm bedeni gevşetip rahatlattık. Bedeni yere doğru ağırlaştırdık. Sanki artık beden bana ait değil. Sanki ben bir kuklayım… Sanki bedenime hükmedemiyorum da o istediğini yapıyor. Yere iyice uzanıyor, yere yerleşiyor ve orada öylece kalakalıyor. Ben sadece nefes miyim? Nefeslerimi fark ediyorum. Nefeslerim gitgide dinginleşiyor. Nefes alıyor ve veriyor muyum? Emin değilim. Sanki bacaklarımdan kollarımdan birileri beni yere doğru ittiriyor. Sanki bedenim yere yapıştı ve ben artık o bedenin içinde değilim. Ruhum özgür mü acaba? Yerde uzanıyorum ama başım mı dönüyor acaba? Kendi eksenim etrafımda mı dönüyorum. Buna benzer bir şey dersin başında öğretmen meditasyonu uzatınca da olmamış mıydı? Zihnime ne oldu? Sürekli beni dürtmeyi bıraktı? Yoruldu galiba. Sustu mu gerçekten? Her şeyi bıraktım, bedenimi bıraktım, zihnimi bıraktım. “Savasana” bedenin, zihnin ve ruhun bir süreliğine ölümü sanki… Her şeyi bırakmak, vazgeçmek, kendimi adamak, tamamen yok olmak, erimek ve geçici bir ölüm… Bilinçli uyku… Bir “yapma” durumu değil bir “olma” durumu…
Ve fiziksel amaçlarla başladığım yoga ruhumun ve zihnimin tedavisi oldu. “Meditasyon” ve “savasana”yı zaman içinde yoga “asana”larından daha çok sevdim. Nefesimi, ruhumu ve zihnimi izlemek… Bedenimi gözlemlemek… Sadece bir seyirci olmak ve dışardan kendime bakmak… Kendimi ne kadar da bilmediğimi ve aslında herkesten çok kendime yabancı olduğumu görmek… Sürekli bir şeyleri “yapmaya odaklanmaktan” “olma halini” unuttuğumu fark etmek, biraz durmak ve “olma” halini deneyimlemek… Sessiz, sakin, dingin, huzurlu, özgür ve “kendimi evimde” hissetmek…
Reklamlar

gelişime tanık olmak

Standard
Bir öğretmeni en çok mutlu eden şey nedir diye sorsam ne cevap verirdiniz? Ders vermek, birçok öğrenciye sahip olmak ya da öğrencileri tarafından sevilmek mi? Bence bir öğretmeni en çok mutlu eden şey öğrencilerinin gelişimine tanık olmak… Gün be gün öğrencilerinin gelişimini ve ilerlemesini görmek ve zaman içinde öğrencilerinin ne kadar geliştiğini fark etmek… Geçen hafta yaşadığım şey tam da buydu.
IMG_6820
Geçen hafta grup dersine gittiğimde dersten önce her zamanki gibi öğrencileri gözlemledim ve o gün nasıl bir ders istediklerini anlamaya çalıştım. Öğrencilerin çoğu o gün denge duruşları çalışmak istiyordu. “Ne zamandır denge duruşları çalışmadık. Bugün denge çalışabilir miyiz?” Tabii ki çalışırız. Ama zirve duruşu ne olmalı? Buna karar vermeliydim. Bir sürü zirve duruşu geçiyordu aklımdan ve o an içlerinden bir tanesini seçemedim. Ben de o günkü derste denge duruşları arasında bir akış yapmayı düşündüm. Oldukça ileri seviyede bir ders olacaktı. Ama yaklaşık iki yıldır aynı grupla çalışmaktaydık ve bu akışı kolaylıkla yapabileceklerine inanıyordum.
Başlangıç meditasyonu sonrasında dört ayak üzerinde denge çalışmasıyla başlamıştık. “Vyaghrasana” (kaplan duruşu) sonrası “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı dengeledikten sonra bir “vinyasa” (akış) yapıp “tadasana”ya (dağ duruşu) gelmiştik. “Surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle bedeni ısıttıktan sonra denge çalışmalarına başladık. Önce sol ayak üzerinde köklenip sağ bacağı dizden büküp yere paralel olacak şekilde kaldırdık. Beş nefes bekledikten sonra aynı şeyi sağ ayak yerdeyken denedik. Bir “vinyasa” sonrası “tadasana”ya geçip bu sefer sol ayak üzerinde köklenip sağ bacağı düz bir şekilde öne uzattık. Beş nefes bekledikten sonra sağ ayak yerdeyken sol bacağı öne düz bir şekilde uzattık. Yine bir “vinyasa” ve “tadasana”… Sol ayak yerdeyken “vrksasana” (ağaç duruşu) yaptık. O günkü grup için “vrksasana” artık zor bir denge duruşu değildi. Bu duruşu biraz zorlaştırmak gerekiyordu. Ne yapabilirdik diye düşünürken, gözler kapalı bir şekilde “vrksasana” denetmeye karar verdim. “Vrksasanada beklerken ilerde bir nokta seçin ve gözlerinizi o noktaya dikin. Şimdi yavaşça gözlerinizi kapatın ama gözler kapalıyken hala o noktaya baktığınızı farz edin. Dengenizi kaybediyorsanız, gözleri azıcık aralayın ve tekrar o noktaya odaklanın. Şimdi tekrar gözleri kapatın ve gözler kapalıyken dengede kalmaya çalışın.”
Gözlerimiz açıkken dengemizi sağlamak daha kolaydır.Oysa gözler kapalıyken, beyne veri gitmemektedir ve beden pozisyonunu, konumunu algılamakta zorlanmaktadır. Dolayısıyla gözler kapalıyken bedenin dengesini bulması oldukça zor hale gelmektedir.
Denge dediğimizde, vestibüler ve propriosepsiyon sisteminden bahsetmek gerekmektedir çünkü her iki sistem de dengemizi sağlamamıza yardımcı olur. Vestibüler sistem, memeli hayvanların dengesini sağlayan ve bizlere hareket kabiliyeti ve denge duygusunu hissettiren sistemdir. Kulağın içinde bulunur ve göz hareketlerini kontrol eden ve bedeni dik tutmamızı sağlayan kaslara sinyal yollar. Beynimiz, kafatası içindeki bu sistemden gelen bilgileri kullanır ve böylece bedenin dinamiklerini ve hareketlerini, pozisyonlarını algılar.  Kısaca, vestibüler sistem iç kulakta bulunan ve başımızın konumu hakkında bilgi veren bir sistemdir.
Propriosepsiyon ise eklemlerin boşluktaki pozisyonunu, konumunu, hareketini algılama duyusudur. Eklemde yer alan kapsül ve bağlar, eklemin etrafındaki kas dokusu ve tendonlar, içerdikleri bir takım özelleşmiş hücreler aracılığıyla merkezi sinir sistemimize sürekli uyarılar yollar. Bu uyarılar sayesinde, vücudumuzdaki eklemlerin ve kasların uzaydaki konumundan, pozisyonundan, gerginliğinden ve basınç durumundan haberdar oluruz. Kişinin bir hareketi doğru, sağlıklı ve koordineli yapabilmesi için gelişmiş bir propriosepsiyon duyusunun olması gerekmektedir.
Gözlerimiz sayesinde de uzuvlarımızın yeri hakkında bilgi sahibi oluruz. Yani gözler açıkken kolumuz nerede, bacağımızı 90 dereceye kaldırabildik mi yoksa bacak 45 dereceye kadar mı kalktı gibi bilgilere ulaşmamız çok kolay. Gözlerimiz açık, görebiliyor ve bilgiye ulaşabiliyoruz. Ancak gözler kapalıyken bu tarz bilgilere ulaşmamız o kadar da kolay değil. Bu yüzden de gözler kapalıyken denge duruşları çok daha zor…
O günkü derse dönecek olursak, gözler kapalıyken “vrksasana.” Beden nerede, kollar kalbin önünde dua pozisyonunda birleşebildi mi, bükülü bacak diz kapağının üzerinde mi yoksa altında mı, yoksa o bacağı diz kapağının üzerine çıkarabildim mi? Tüm bunları gözler kapalıyken fark etmek…
“Vrksasana”dan sonra bir “vinyasa” ve “tadasana”da nefeslenmek… Sırada bir denge akışı vardı. “Vrksasana”, “garudasana” (kartal duruşu), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “urdhva prasarita eka padasana” (ayakta bacakları ayırma), “utthita hasta padangusthasana” (el ayağa uzatılmış duruş) önde ve yanda ve “natarajasana” (dansçı)…
Üst üste denge duruşları… Dengeyi kaybetmeden… Bakış açısını kaybetmeden ve havadaki ayağı yere indirmeden hatta değdirmeden… Demiştim ya, ileri seviyede bir ders diye… Ve bir öğretmeni en çok mutlu eden şey nedir? Öğrencilerindeki ilerlemeyi ve gelişmeyi görmek… İki sene içinde öğrencilerin dengelerinin ne kadar geliştiğini ve tüm denge duruşlarını ayaklarını yere değdirmeden yapabildiklerini görmek… Her şeye değerdi.
Bu kadar denge çalıştıktan sonra “malasana”da (dua tespihi/çelenk duruşu) dinlendik. O sırada aklıma bir fikir daha geldi. Madem bu kadar denge çalışmıştık, neden bir de “bakasana” (karga duruşu)  denemiyorduk? Derse yeni gelen öğrenciler de vardı. Yeni gelen öğrencilerden “malasana”dan bedenin ağırlığını öne doğru verip ayakları tek tek yerden kaldırmayı denemelerini istedim. Eski öğrencilere de doğrudan “bakasana” denemelerini söyledim. Eski öğrencilerin hepsi “bakasana”yı yapabildi. Yapabildi derken, hepsi asanayı yaptı ve en az beş nefes kalabildi.
Bedeni dengeleyen ve dinginleştiren duruşlardan sonra uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) yaptık. Dersi, bedenin dengesinin günden güne değişebileceği, bedenin sağı ve solunun denge ve gücünün birbirinden farklı olabileceği, yoganın amacının aslında dengeyi sağlamak ve bedenin eril ve dişil tarafı arasındaki dengesizliği en aza indirgemeye çalışmak olduğunu hatırlatarak ve yogada ve günlük hayatımızdaki amacımızın zıt kutuplar arasında dengeyi bulmak ve sağlamak olmasını dileyerek bitirdim.
Ders sonrası eve dönerken yolda aklıma takılan soru şuydu: Bir öğretmeni en çok mutlu eden şey nedir? Birçok yerde ders vermek mi, birçok öğrenciye sahip olmak mı, öğrencileri tarafından sevilmek mi? Sahi neydi bir öğretmeni en çok mutlu eden şey? Öğrencilerinin gelişimine tanık olmak… Öğrencilerinin her geçen gün bedensel, zihinsel ve ruhsal olarak ne kadar geliştiklerini ve ilerlediklerini görmek ve onlarla daha çok büyümek ve gelişmek…

birbirlerini tamamlamak…

Standard
Geçen hafta hem özel dersimde hem de grup dersinde sırt kaslarını güçlendirip esnetmeye odaklandım. Neden bilmiyorum? Sanırım günümüzde birçok insanın sırt ağrılarından şikayetçi olması yüzünden… Ya da bilgisayar başında geçirilen uzun zamanlar böyle bir ders yapmaya sevketti beni. Belki de sırt kaslarını güçlendirdiğimizde daha dik ve düzgün bir duruşumuzun (postür) olacağını düşünmüş de olabilirim. Sebebi her ne ise, geçen haftaki derslerde sırt kaslarına eğilmiştim.
2009-2010 tum fotolar 676
Derse başlarken belirli bir amacım yoktu. Derse başındaki meditasyon sırasında, dersin amacının sırt kaslarını güçlendirip esnettirmek olduğunu ve niyetimin şifalanmak olduğunu söylemiştim ve eklemiştim: “İsterseniz, siz kendinize başka bir niyet belirleyin ve dersin sonunda o niyetinize ulaşıp ulaşmadığınızı gözlemleyin.” Bakalım nasıl bir ders olacaktı? Genellikle ders öncesinde bir niyet ve tema belirlerdim ve dersin akışını bu temaya uydururdum. Dersin sonunda ne gibi bir noktaya geleceğimizi merak etmedim desem yalan olur. Hadi hayırlısı…
Derse omurgayı esneterek başladık. “Utthita balasana” (uzanmış çocuk), “marjaryasana-bitilasana” (kedi inek esnetmesi), masa pozisyonunda denge, “iğneden ipliğe” burgusu ve “uttana shishosana” (uzanmış yavru köpek duruşu) yerde omurga ve sırt için yaptığımız asanalardı.
Bedeni yerde ısıttıktan sonra “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ile ayağa kalktık. “Vinyasa” akışını takiben “tadasana”da (dağ duruşu) “mat”ın (yoga minderi) önünde buluştuk. Birkaç kez “surya namaskara” (güneşe selam) akışları ile bedeni iyice ısıttık. Artık sırt kaslarını daha yoğun çalıştırabilirdik.
Sırt kaslarını güçlendirmek için ayakta yaptığımız asanaları soracak olursanız… Bazen ellerimizi yere ya da dizlere yerleştirerek bazen de ellerimizi omuz hizasında öne uzatarak “ardha uttanasana” (ayakta yarım öne eğilme), “virabhadrasana I” (birinci savaşçı), “virabhadrasana II” (ikinci savaşçı), “virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı), “parsvakonasana” (yan açı duruşu), “parivrtta parsvakonasana” (dönmüş yan açı duruşu), “trikonasana” (üçgen), “parivrtta trikonasana” (dönmüş üçgen), “garudasana” (kartal), “ardha salamba sirsasana” (yunus duruşu) ve dirseklerin üzerinde sopa duruşu… Yunustan sopa duruşuna, sopadan yunus duruşuna beş kere geçiş ve yunus duruşunda kalış… Tam o anda, sınıfa seslendim: “İsteyenler ‘pincha mayurasana’ (önkol duruşu) deneyebilir.” Grup dersime yeni katılan öğrenciler ne demek istediğimi anlayamadılar. Geçen seneden beri derse sürekli katılan öğrenciler ise, o an bu ters duruşu denemek istemediler çünkü duruşu sınıfın ortasında denemelerini istemiştim. Duvar kenarında değil. Sadece bir öğrenci kollarının üzerinde birkaç kere zıpladı ve duruşu tam olarak yapmadan vazgeçti.
Dersin sonuna doğru yerde birkaç tane sırt güçlendirici asana yapmaya karar vermiştim. “Dandasana”da (asa duruşu) dik durmaya çalışmak, “navasana”ya (sandal) geçmek ve sırtı düz ve omurgayı dik tutmak ilk başta denediğimiz asanalardı. “Ardha bhekasana” (yarım kurbağa), “salambhasana” (çekirge) varyasyonları ve “ustrasana” (deve) ise yerdeki diğer sırt güçlendirici duruşlardı. Deve duruşunu denerken, “aksiyel ekstansiyonu” hatırlattım. “Aksiyel ekstansiyon” neydi? Omurganın doğal eğilimlerinin aynı anda düzleştirilmesi diğer bir deyişle servikal lordoz (boyun çukuru), torakal kifoz (sırt kamburu) ve lumbar lordozun (bel çukuru) ortadan kaldırılması, omurganın düzleştirilmesi ve omurga boyunun uzamasıydı.
Bunu ayrıntılı bir şekilde açıklamalıydım: “Nefes alırken kasık bölgesinden yukarıya doğru nefesle birlikte iyice uzadığınızı hissedin. Omurga uzasın, uzasın, uzasın ve artık nefes tükendiğinde ve bir santim bile uzayamayacağınızı farkettiğinizde geriye doğru eğilin. Arkaya eğilmek sadece başı ve omuzları arkaya atmak değildir. Önce omurgayı iyice uzatmak ve ardından da omuzları geriye açıp göğüs kafesinden arkaya eğilmek gerekir. Sadece başı arkaya atmayın (bu arada gösteriyordum). Sadece omuzları arkaya düşürmeyin (aynı anda gösteriyordum). Göğsünüzde bir ip varmış da bu ip ile yukarı çekiliyormuş gibi hissedin. Son noktaya geldiğinizde artık omurgayı daha fazla uzatacak yeriniz kalmadığında, omuzları geriye doğru yuvarlayın ve göğüs kafesini yukarı doğru açın. Eğer bu noktaya geldiyseniz, en son başınızı geriye bırakabilirsiniz. Ellerinizle belinizi destekleyin.”
İlk denemede ellerle beli desteklemelerini istedim. İkinci denemedeyse eğer ulaşabiliyorlarsa topuklara ulaşmalarını istedim. Sınıfı tekrar gözlemledim. O anda bacakların geriye doğru gittiğini farkettim. Sınıftan tekrar beni izlemelerini istedim ve gösterdim. “Siz geriye giderken, bacaklar da sizinle birlikte geriye gitmeyecek. Bacaklarınız yere dik kalmaya devam edecek. Hatta kalçayı ve bacakları biraz öne ittirebilirsiniz ki böylece geriye doğru gitmesinler.” Ve herkes yeniden denedi. Katılımcıların hepsini tek tek gözlemledim ve herkesin “ustrasana”yı tam olması gerektiği gibi yapmasından mutlu oldum.
Artık ders sona ermek üzereydi. Enerjiyi biraz terse çevirmek için birkaç ters duruşa odaklanmaya karar vermiştim. Bedendeki enerji gün boyunca yukarıdan aşağı doğru akmaktaydı. Bedeni terse çevirerek enerjiyi beyne doğru akıtmayı planlamıştım. “Salamba sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ve “matsyasana” (balık) serisini yaptırdım. Herkes kendi hızında… Her asanada ister üç, ister beş, isterse daha fazla nefes bekleyerek… İsterse asanalardan sadece birisini ya da ikisini yaparak… Tamamen özgürce… Bedeninin ve ruhunun o anki isteklerine cevap vererek… Tek koşul en son “matsyasana”yı yapmaktı. Bedeni dengelemek için.
“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) öncesi “twisted roots” (dönmüş kökler) burgusu ile bedeni ve sinir sistemini gevşettik. Sonrasında uzun bir gevşeme süresi ve kapanış meditasyonu. Eller kalbin önünde “anjali mudra”da (dua pozisyonu).
Grup dersimde değil ama özel dersimde o an bir şey oldu. Derste herhangi bir niyet belirlememiştim ama dersin sonunda içimden geçenler dudaklarımdan döküldü: “Sırtı esnetmek ve güçlendirmek için yoga yaptık. Amacımız şifalanmaktı. Yani ben ders için böyle bir amaç ve niyet belirlemiştim. Dersin başında herhangi bir felsefi niyetim yoktu ama dersin şu son anında içimde hissettiklerimi paylaşmak istiyorum. Sırtı güçlendirmek ya da esnetmek tek taraflı bir olay değil. Sırtı güçlendirmek ve esnetmek için aslında göğüs kaslarını da esnetmek ve güçlendirmeye ihtiyacımız var. Yani hayatta hiç bir şey tek başına olmuyor. Herşey birbirine bağlı. Göğüs kafesini esnetmeden, omuzları geriye yuvarlamadan arkaya eğilemiyoruz. Sırtı esnetemiyoruz. Demek ki hayatta herşey ve herkes başkalarına ihtiyaç duyuyor. Tek başına var olamıyor.” Sadece fiziksel olarak rahatlatacak bir ders planlamışken, ders yine felsefi bir noktaya gelmişti. Kimbilir? Belki de fiziksel, ruhsal ve felsefi birbirinden ayrı olmuyordu… Birbirlerini tamamlıyordu…