Tag Archives: Shakti

çakralar

Standard
Geçen haftaki özel ve grup yoga derslerimde asanalar yerine çakra dengelemeye ve meditasyona ağırlık vermeye karar vermiştim. Özel derslerimde daha önce de çakra dengeleme akışına yer vermiştim ama grup derslerimde ilk defa deneyecektim. Birkaç kişi ile çakra dengeleme ve meditasyon deneyimlemek daha kolaydı. En az 15 kişinin katıldığı bir yoga dersinde bu dersi nasıl tamamlayacaktım? Ve grup derslerimde genellikle asana ağırlıklı “yang” (eril enerji) dersler yapmaya alışmıştık. Sadece bir kere “ajna çakra”ya (üçüncü göz çakrası) odaklanmış, “trataka kriya” (gözleri mum ışığı gibi sabit bir noktaya dikip zihni arındırma yöntemi) ve meditasyon denemiştik. Çakra dengeleme akışı, grup derslerinde zihne ve meditasyona yoğunlaştığımız ikinci ders olacaktı. Hadi hayırlısı…
shared_photo
Derse meditasyon ile başladık. Katılımcıları, nefeslerini izlemeye yönlendirdim. Nefes alışverişlerini, nefesin bedende nerelerde dolaştığını, nefesle birlikte bedenin ve omurganın hareketlerini, nefes alırken omurganın uzamasını, verirken kısalmasını, nefes alırken göğüs kafesinin genişlemesini verirken göğüs kafesinin daralmasını… Bedeni farketmelerini, nefesi izleyerek de zihni dinginleştirmelerini tavsiye ettim. “Dişlerinizi sıkmayın, dudaklarınızı hafif aralayabilirsiniz, yanaklarınız sarksın, kaşların arasına dikkat edin, kaşların arası da gevşek olsun. Tekrar omurgayı izleyin. Eğer yığıldığınızı hissediyorsanız, bir sonraki nefesle omurgayı iyice uzatın ama çeneyi kaldırmayın. Çeneyi yere paralel tutmaya devam edin.” Akışa başlamadan önce, sınıfı iyice gevşetip dinginleştirmek istemiştim. O yüzden başlangıç meditasyonunu uzun tuttum.
Çakra dengeleme akışı, “muladhara çakra”dan (kök çakra) başlayıp “sahasrara çakra”ya (tepe çakrası) kadar tüm çakraları içeren bir asana ve meditasyon çalışmasıdır. Çalışma ile, tek tek tüm çakraları dengeleyen ve çalıştıran asanalar ve “mantra”lar (zihni özgürleştirmek için söylenen kutsal heceler) ile beden temizlenip, arınıp dinginleşiyordu.
İlk olarak “muladhara” (kök) çakra ile başladık. Asanalarda hizalanmayı nasıl ayaklardan başın tepesine doğru yapıyorsak, çakra dengeleme akışını da aynı şekilde kökten tepeye doğru yapacaktık. “Muladhara çakra”, kuyruksokumunda üreme organları ve makat arasında bulunur. Kan, kemik ve hücreler, bu çakradan etkilenen organlardır böbreküstü bezleri ise bu çakradan etkilenen salgı bezleridir. Bu çakranın rengi kırmızı simgesi ise dört taç yapraklı lotus çiçeğidir (nilüfer). Sembol hayvanı ise yedi hortumlu fildir. Bu fil, içimizde saklı olan ama farkında bile olmadığımız bilgeliğimizi sembolize eder. Tıpkı lotus çiçeğinin köklerinin çamurda olması gibi, bu çakra da bizim çamurumuzdur. Eski hayatlarımızdan getirdiğimiz karma burada bulunur. Bu hayattaki mutluluğumuz ya da mutsuzluğumuz da bu çakradan kaynaklıdır. Hayatımızda yaptığımız herşey bu çakrada bir tohum eker ve bu tohum er ya da geç bizim kaderimizi belirler. “Kundalini” adı verilen yılan, bu çakrada uyuduğuna inanılan “shakti” (eril enerjiyi) simgeler. Çakra dengeleme akışlarında amaç, “shakti” enerjisini ya da “kundalini”yi uyandırıp tüm çakralardan yukarıya çıkarmak, tepe çakrasında yüksek bilince ulaşmaktır. Bu çakra, bilinçsizliğin merkezidir. Karanlıktır. Bu bölgemizde, değerli taşlar da zehirli akrepler yılanlar da olabilir. Zararsız gibi gözükür ama tehlikeli bir çakradır. Bu çakra “lam” mantrası ile dengelenir ve buradaki gerginlik ve bloklaşmış enerji “lam” sesi ile temizlenir.
“Muladhara”, kök çakrası olduğu için bu çakrayı dengelerken ayaklarımızın altındaki toprak enerjisini hissetmek gerekir. Korkulardan kurtulup hayatımıza istikrar ve dengeyi getirmektir amaç. O nedenle bu çakrayı dengelerken ayaktaki asanaları kullanırız. Ayaklarımızın altındaki toprağı hissetmek için… Akışa “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ile başlayıp verilen her nefesle korkulardan arınıp alınan her nefesle hayatımıza denge ve istikrarı davet ettik. Bu duruşta nefeslere odaklanarak, evimizi düşündük. Bir evimiz olduğu için şükredip minnettarlığımızı dile getirdik. Tüm bunları yaparken içimizden ya da sesli bir şekilde “lam” mantrasını söyledik. Daha sonra sağ ayak önde olacak şekilde “virabhadrasana I”ya (birinci savaşçı) geçip babamıza sevgimizi, teşekkürlerimizi, dualarımızı ve minnetimizi ilettik ve “trikonasana”ya (üçgen) ile birlikte geçim kaynağımızı düşünüp minnettarlığımızı ve şükranlarımızı dile getirdik. Daha sonra sol ayak önde “virabhadrasana I” ve “trikonasana” ile önce annemize minnettarlığımızı dile getirdik ve sonra da mesleğimize… Tüm bunları yaparken “lam” mantrasını da söylemeyi ihmal etmedik. En son “tadasana” (dağ duruşu) ile dünyamızı ve yeryüzünü düşünüp toprak ile bağlantımızı kurmak için gözleri kapattık. Burada dengeyi, istikrarı ve güveni hissetmeye çalıştık. Gözleri kapatıp dengede kalmaya ve ayaklarımızın altındaki toprak enerjisini hissetmeye çalıştık. Köklenme, kökler ve denge…
“Vinyasa” (akış) ile “adho mukha svanasana”dan “dandasana”ya (asa duruşu) oturduk. Sıra “svadisthana” (sakral/cinsel) çakraya gelmişti. Bu çakra, kök çakranın üç santimetre kadar yukarısında kuyruksokumu ve sakrum arasında bulunur. Eski çağlarda, kundalini enerjisinin bu çakrada bulunduğuna inanılırdı. Zaman içinde maddeye aşırı düşkünlük ve egoist davranışlar sebebiyle, bu enerji “muladhara” (kök) çakraya, yani “bilinçsizliğe” doğru gerilemiştir. Bu çakranın rengi turuncudur ve tatlığı ve yaratıcılığı sembolize eder. Kökten ikinci çakraya doğru ilerlerken, bilinçsizlikten bilinçaltına doğru geliyoruz. Uyku ile uyanıklık arası bir bilinç. Kundalini uyanmış ve ikinci çakraya kadar gelmiştir. Yalnız burada bir tehlike ile karşı karşıyadır. Sakral çakrada biriken kıskançlık, öfke, arzu ve açgözlülük gibi olumsuz duygular “shakti” enerjisinin yukarıdaki çakralara doğru ilerlemesini engeller. Enerji bloke olur ve köke doğru geri dönebilir. Bu çakranın elementi sudur ve su gibi yumuşak ve akıcı olmak bu çakranın özelliklerindendir. Sembol hayvanı ise timsahtır. Bilinçaltında uyuyan karmayı sembolize eder. Tembeldir ama harekete geçti mi güçlü ve tehlikeli olabilir. “Vam” mantrası ile bu çakra dengelenir ve bu çakranın sembolü altı taç yapraklı lotus çiçeğidir. Etkilenen organlar karaciğer, dalak, bağırsaklar, böbrekler ve mesanedir ve etkilenen salgı bezi ise cinsel salgı bezleridir. “Svadisthana” çakrayı kalça açıcı asanalar ile dengeleyebiliriz.
“Dandasana”da otururken, hayatımızdan üzüntü ve kederi çıkartıp yerine yaratıcılığı getirmeyi hayal ettik. Ellerle kulakları kapatıp “vam” mantrasının titreşimlerini hissetmeye çalıştık bedenimizde. Birkaç nefes burada mantra söyledikten sonra, nefes verirken “paschimottanasana”ya (yerde öne eğilme/batıya bakan duruş) geçip eski bir sevdiğimizi düşündük. Aramızda hala çözemediğimiz meseleler olduğu birini… Bu kişinin illa ki eski bir sevgilimiz olması gerekmiyordu; eski bir iş ortağımız ya da sevdiğimiz biri olabilirdi. Bu duruşta beklerken, o kişiyle olan tüm bağlarımızı kesip hayatımıza girmiş ve çıkmış olduğu için ona minnetlerimizi ilettik “vam” mantrası eşliğinde… Birkaç nefes sonra tekrar “dandasana”ya geçip kolları kulakların yanından yukarı uzattık ve elleri kenetledik tabanca gibi. Nefes alırken düz bir omurga ile biraz geriye eğilip nefes verirken öne katlandık. Her nefes verişte “vam” mantrasını söyleyerek… Bir sonraki duruşumuz “janu sirsasana”ydı (baş dize duruşu). Bu duruş içindeyken, üzüntü, keder, kıskançlık ve öfke gibi tüm olumsuz duygulardan arınmayı ve tüm ilişkilerimizi çözmeyi hayal ettik. Nefes alırken hayatımızdaki böyle kişilerin ismini aklımızdan geçirip nefes verirken onlara sevgimizi ve minnetimizi ifade ettik “vam” mantrasıyla… En son “baddha konasana”da (bağlı açı duruşu/kelebek) nefes alıp nefesi kalçalarımıza, kasıklarımıza ve su elementi ile ilişkili iç organlarımıza (böbrek, idrar kesesi ve cinsel organlar) yollayıp şifalanmayı diledik.
Sıra “manipura” (karın) çakraya gelmişti. Göbek deliğinin arkasında bulunan “manipura” çakra, kelime anlamıyla mücevher, cevher anlamına gelmekte. Bu çakra, kendine güven, azim ve kararlılıkla ilişkili. Bilinçsizlik ve bilinçaltı derken bilincimizin bulunduğu yere gelmiştik. “Manipura” çakra, psikolojik durumumuzla yakından ilgilidir. Psikolojik sorunlar hissettiğimizde, mide ve hazım sorunları yaşayabiliriz. Korktuğumuzda, heyecanlandığımızda ya da stresli olduğumuzda, karnımızın ağrıması ya da mide sorunları yaşamamız bu yüzdendir. Çakranın sembolü on taç yapraklı lotustur; dalak, karaciğer, safra kesesi, sinir sistemi ve pankreas etkilediği organlardır. Etkilenen salgı bezi ise pankreastır. Bu çakranın hayvanı, güçlü, gururlu, azimli ve kararlı ve engelleri aşabilen bir hayvan olan “ram”dır (koç). “Manipura” çakranın rengi enerji ve ışığın rengi olan sarı, elementi ateş ve mantrası da “ram”dır. “Manipura” çakrayı burgular ile çalıştırabiliriz.
Üçüncü çakrayı dengelemeye, “gomukhasana” (inek başı duruşu) ile başladık. Hayatımızdan öfkeyi çıkartıp kendimize güvenmek için bu duruşta sağa sola burgu yaptık. Nefes alırken üzdüğümüz kişileri düşünüp nefes verirken onlardan af dileyip suçluluktan kurtulmaktı amacımız. Başkalarına mutsuzluk vererek, mutlu olamazdık. Kimseye zarar vermemeliyiz ve bu yüzden de incittiğimiz kişilerden af dilemek için bu çalışmayı yapıyorduk. “Marichyasana” (Bilge Marichy duruşu) ile burgulara devam edip üzdüğümüz kişilerden özür dileme şansı elde ettiğimiz için şükrettik. Bilinçsizlikten bilinçaltına ve bilinçaltından bilince doğru yükseldiğimizi hissedip kendimize güvenimizi tazelemeye çalıştık. Gerçek güç içimizdeydi, dışarıda değildi. Kimseden güç alamazdık. İçimizdeki güçü hissedip yapmak istediğimiz herşeyi azim ve kararlılık ile yapabilirdik. Tabii ki “ram” mantrası eşliğinde…
BEN_4569
Sıra dördüncü çakraya gelmişti. “Anahata” (kalp) çakrası. Kelime anlamıyla “saf, el değmemiş” anlamına gelen “anahata” çakra, kalp, ciğerler ve kan dolaşımını ve timüs bezini etkiler. Yeşil, açık mavi ve pembe renktedir ve simgesi on iki yapraklı lotus çiçeğidir. Gerçek benliğimiz burada yaşamaktadır. Vicdanımız, kalbimiz… Sembol hayvanı, siyah antiloptur. Antilop hızlı ve güçlü bir hayvandır ama aynı zamanda da hassas ve duyarlıdır. Sezgileri ile tehlikeyi önceden sezebilir. Gece gündüz dikkatli ve uyanıktır. Kalbimiz önderliğinde yaşamaya başladığımızda, kalbimizin sesini dinlediğimizde ve zihnimiz yerine kalbimizden kararlar alıp uyguladığımızda, hayatın daha kolaylaştığını görebiliriz. Kalpten yaşamaya başladığımızda, içimizdeki ilahi gücü ve sonsuz bilincin konuştuğunu hissedebiliriz. Mantrası “yam” ve elementi hava olan bu çakrayı, arkaya eğilmeler ile dengeleyecektik.
“Sphinx” (sfenks) duruşu ile başladık “anahata” çakrayı dengelemeye. Nefes alırken bedenimize sevgiyi davet ederken, nefes verirken bedenden nefreti atıyorduk. Bu çakrayı dengelerken, bizi üzmüş olan kişileri aklımızdan geçirdik. O kişileri affederek kendimizi özgürleştirmek istemiştik. İçimizde olumsuz duygular varken özgürleşemezdik. Affetmek demek, o kişilerin yaptıklarını unuttuğumuz anlamına gelmiyordu. Affetmek demek o kişilerin bizde bıraktıkları enerjiyi yok etmek ve kendimizi özgürleştirmek anlamına geliyordu. Ancak bu şekilde devam edebilirdik. Geçmişteki acılara ve üzüntülere bağlı kalarak şimdiki zamana ya da geleceğe doğru adım atamazdık. Affetmek, özgürleşmekti. Özgürleşmek ise, göğüs kafesini esnetmek ve kalbi açmaktı.
“Sphinx” duruşunda nefes alırken bedene sevgi ve şefkati davet edip nefes verirken bizi üzen insanları düşündük ve affettik. “Yam” mantrası eşliğinde… Bir sonraki kalp açıcı asana “dhanurasana”ydı (yay). Bu duruş ile kırık kalplerimizi onarmayı amaçladık. Yaşadığımız herşeyi geride bırakmayı ve etkilerinden kurtulmayı… Bırakmayı, teslim olmayı… Kalbimizi yeniden açmayı… Yeni deneyimlere, yeni sevgilere, yeni ilişkilere…
“Adho mukha svanasana”ya (aşağı bakan köpek) geçerek daha yukarıdaki çakralara geçmeden önce toprak, su, ateş ve hava elementleri ve bu elementlerin çakralarıyla bağlantıyı tekrar kurduk. Tüm bu dört çakranın mantralarını söyledik ayakların altındaki topraktan enerjiyi alıp bir bir dört çakradan geçirerek… “Lam, vam, ram, yam”…
Öne sıçrayıp dizlerin üzerine oturduk. “Ustrasana” (deve duruşu) için. Bizi üzen insanları tekrar gözden geçirip her nefes verişte onları affederek… “Setu bandhasana” (yarım köprü) ya da “urdhva dhanurasana” (tam köprü) ile kalbi temizleyip, olumsuz karmadan, suçluluk, üzüntü ve kederden kurtulup, bize yapılan kötülükleri affedip, mutlu olmak için nefes alıp verdik “yam” mantrası eşliğinde…
Yere uzanıp dizleri göğüs kafesine çekip “apanasana”da (dizler göğse duruşu) hayatta ve sağlıklı olduğumuz için şükrettik. Kalbi rahatlattık, gevşettik ve esnettik yedi kere “lam, vam, ram, yam” söyleyerek…
Sıra beşinci çakra olan “vishuddha” (boğaz) çakrasına gelmişti. Eter (boşluk) elementi ile özdeşleşmiş olan “vishudda” çakra boğazın ortasında bulunur ve fiziksel ve manevi arınma ile ilişkilidir. Ense ve boğaz, bu çakradan etkilenen organlardır. Bu çakranın salgı bezleri tiroid ve paratiroid bezleridir. Çakranın rengi mavidir, onaltı taç yapraklı lotus çiçeği bu çakranın sembolüdür. Bu çakraya geldiğimizde, artık iyice bilinçlenmeye başlıyoruz. Bu çakranın hayvanı huzurlu beyaz bir fildir. Bu fil, şans, zenginlik, güç, bilgelik, saflık, temizlik, ve açıklığı sembolize eder. Mantrası “ham” olan bu çakra, fiziksel ve astral boyutlar arasında ve bilinç ve yüksek bilinç arasında bir sınırdır. Bu çakradan yukarıya yükseldiğimizde artık bilgelik ve yüksek bilincin kapıları aralanır. Boğaz çakrası, temiz ve düzgün ifadenin ve iletişimin merkezidir. Eğer kalbimizden geçenlerle zihnimizden geçenler uyuşmazsa bu çakrada tıkanıklık olabilir. İçimizden geçenleri dile getiremediğimizde de bu çakra tıkanır. O yüzden zihin ile kalbi bir ve bütün hale getirmek ve dudaklarımızdan güzel sözlerin çıkması önemlidir. Bağırmak ya da kavga etmek, doğru ve düzgün ifade değildir. Kendimi düzgün ve doğru ifade edebiliyor muyum? Herkes tarafından doğru anlaşılıyor muyum?
Hayatımızdan yanlış ifadeyi çıkarmak ve yerine doğru ve düzgün iletişimi getirmek için “sarvangasana”ya (omuz duruşu) geçtik. Bu duruşta nefes alıp verirken kendimizi Tanrı’nın bir parçası olarak görüp ne kadar bilge ve ilahi kişilikler olduğumuz fark etmeye çalıştık. “Ham” mantrası eşliğinde “halasana”ya (saban duruşu) geçip burada boğazdaki zehirlerden kurtulmaya çalıştık. Kendimiz hakkındaki olumsuz düşüncelerden arınıp aydınlanmaya doğru ilerlemek için, nefes alıp verirken kendimizin ne kadar ilahi ve bilge kişiler olduğumuzu düşündük. “Karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ile artık kendimizi gerçekten ve tamamen bilge olarak görüp sonsuz mutluluğa doğru bir adım daha attık. “Matsyasana” (balık duruşu) ile üç asana ile sıkıştırdığımız boğazı açıp temiz enerjinin bu bölgeye gelmesine izin verdik. Temizledik, arındırdık ve şifalandırdık. Artık kendimizi gerçekten de bilge kişiler olarak görmeye başlamıştık. Başkalarına yardımcı olabilen, güzel ifade edebilen, söyledikleri dinlenen…
“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile boynu sağa sola çevirip rahatlattıktan sonra sırada “ajna” (üçüncü göz) çakra vardı. İki kaşın ortasında bulunan bu çakra algı ve sezgilerle ilişkiliydi. Gözler ve beyin etkilenen organlar, hipofiz de etkilenen bezlerdi. Çivit mavisi renginde olan bu çakranın sembolü iki taç yapraklı lotus çiçeği. Hayvan sembolü yoktu. Bu çakraya geldiğimizde yüksek bilince doğru bir adım daha yaklaşmıştık. Bilinçsizlik, bilinçaltı, bilinç derken artık yüksek bilince doğru yol alıyorduk. Mantrası “aum” olan bu çakra doğru çalıştığında, artık sezgilerimiz güçlü bireyler haline geliyorduk ve altıncı hissimiz güçleniyordu.
Bu çakrayı, “balasana” (çocuk duruşu) ile dengeledik. Bedenimize her nefes alışta alçakgönüllülüğü davet ettik ve verirken şüpheleri attık bedenden. Çocuk duruşunda beklerken, yoga yolundaki tüm öğretmenlerimizle ilişkilerimizi gözden geçirip onlara minnettarlığımızı ve şükranlarımızı sunduk “aum” mantrası eşliğinde…
Sıra, “shiva” (eril enerji) ile “shakti”nin (dişil enerji) buluştuğu ve yüksek bilince ve “samadhi” (sonsuz mutluluğa) ulaştığımız “sahasrara” (tepe) çakrasına gelmişti. Kafatasının en üst noktasında bulunan bu çakranın sembolü bin taç yapraklı lotus çiçeğiydi. Artık lotus çamurlu köklerinden çıkmış tepede bembeyaz çiçek açıyordu. Beyaz renk ile tanımlanan bu çakra, beyin ve sinir sistemini ve epifiz bezini etkiliyordu. Artık ışık ve yüksek bilinç olmaya başlıyorduk. “Muladhara” (kök) çakrada bulunan “shakti” ile “sahasrara” (tepe) çakrada bulunan “shiva” buluşacaktı artık. Kökten, tepeye kadar cehaleti yenmiş ve artık yüksek bilince ulaşma zamanı gelmişti. Artık ilahi güç ile bir ve bütün olacaktık. Bu çakranın mantrası da “aum” idi.
2013-05-18 14.18.39
“Sahasrara” çakra için “sirsasana”ya (baş duruşu) geçtik ve burada nefes alıp verirken ilahi güç ile neye inanıyorsak o güç ile tüm ilişkimizi gözden geçirip temizleyip arındırdık. Hayatımızdaki zıtlıklar, ikisellik (dualite) herşey yok olmuştu. Artık aydınlanmıştık. Herşey ile bütündük, bağlantılıydık. Nefes, zihin, beden ve ruh bir ve bütündü. Bu duruş sonrası tekrar “balasana” (çocuk duruşu) ile bedeni dengeleyip yoga yolundaki eğitmenlerimize şükranlarımızı bir kez daha sunduktan sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi tamamlamıştık.
“Savasana” sırasında, bedeni gözden geçirdik. Ayak tabanlarından başın tepesine kadar yedi çakrayı tek tek ziyaret ettik. Gözler kapalı, beden yere teslim olmuş bir şekilde dinlenirken, her nefes alışta kökten tepeye kadar çakraları dolaştı bilinç. Kök çakradan tepe çakrasına kadar çakralarda bir süre bekleyip nefesle o bölgeyi temizledik mantralar eşliğinde… “Lam, vam, ram, yam, ham, aum ve aum.”
Derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu sonrasında, oturma pozisyonuna gelip dersi tamamlamadan önce, ellerle kulakları kapatıp üç kez uzun uzun “aum” mantrasını söyledik… Varoluşun, evrenin mantrasını… Tüm harfleri bir bir söyleyerek, titreşimleri zihnimizde hissederek… Uyanık olmayı, düş halinde olmayı, meditasyon halini… Zihni, aklı ve maddeyi… Işık, su ve bedeni… Söz, hayat ve zihni… Gelecek, geçmiş ve şimdiyi… Koruyucu (Brahma), yaratıcı (Vishnu) ve yıkıcıyı (Shiva)yı… Eril, dişil ve nötr’ü… Hepsi bir aradayken Yaradan’ı… Asana (duruş), pranayama (nefesi özgürleştirme) ve pratyahara’yı (duyuları kaldırmayı)… Hepsi bir arada söylendiğinde “samadhi”yi (sonsuz mutluluk ve huzur)…
Kuyruksokumumuzdaki çamurdan, içimizdeki gizli ve karanlık merkezden, çiçeğe, aydınlığa ve ışığa yükselmek… Bilinçsizlikten, hayvan ile insan arası bir bilinçten, yüksek, evrensel ve ilahi bilince doğru yükselmek… İçimizdeki gücün farkına varıp o güç ile yukarıya yükselmek… O güç içimizde… Sadece farketmemiz gerek…
Reklamlar

savaşçı ruhu gerek!

Standard

Yogaya gönül vermiş herkes bilir. En temel duruşlardan biridir “virabhadrasana” (savaşçı) asanaları… Her yoga dersinin olmazsa olmazıdır. Ya dersin başında bedeni ısıtırken kullanılır ya da bazı derslerde zirve duruşu bile olabilir “virabhadrasana”. Peki, neden “savaşçı”? Yoga gibi barışçıl bir felsefede, bir asananın adı neden “savaşçı?”

2009-2010 tum fotolar 726

Yoga inanışına göre, eski zamanlarda Daksha adında bir kral yaşarmış. Bu kralın Sati ya da Shakti adında bir kızı varmış ve bu kız Shiva adında biriyle evlenmiş. Kral Daksha damadı Shiva’dan pek hoşlanmazmış.

Sevgili Kral, damadına karşı olan duygularını göstermek için bir parti düzenlemeye karar vermiş. Bu partiye damadı Shiva dışında herkesi çağırmış. Sati, babasının evliliğini onaylamamasına çok üzülmüş ama yine de partiye kendi kendine gitmeye karar vermiş.

Davette Sati’nin babasıyla tartışması davetlileri çok eğlendirmiş. Hâlbuki Sati çok üzülmüş ve kendini aşağılanmış hissetmiş. Babası ona sataşmaya devam edince de Sati susmuş ve kendini toplamaya çalışmış. Sonra babasına dönmüş ve demiş ki: “Bu bedeni sen bana verdin ve artık ben bu bedenle anılmak istemiyorum.” Bunun üzerine, Sati meditasyona oturmuş, gözlerini kapatmış, gerçek Tanrı’sını gözlerinin önüne getirmiş ve içindeki ateşi yakmış. Sonunda bu ateş tüm bedenini sarmış ve Sati ölmüş.

Sati’nin öldüğünü duyan Shiva, üzüntüden deliye dönmüş. Saçından bir parça koparıp yere atan Shiva, bu saçtan en güçlü “savaşçı”sını yaratmış. Bu savaşçının adını, “Virabhadra” koymuş. Sanskrit dilinde, “vira” kahraman, “bhadra” da arkadaş demektir. Ve Shiva, Virabhadra’ya o partiye gitmesini ve Kral Daksha ve tüm davetlileri yok etmesini emretmiştir.

2009-2010 tum fotolar 728

Virabhadra partiye gitmiştir ve Daksha’yı öldürmüştür. Savaşçı Virabhadra, partiye vardığında, iki elinde kılıç tutuyormuş ve gücünü yerden alıyormuş. İki eli başının yanında yukarıya doğru uzanmış bir şekildeymiş. İşte bu “Virabhadrasana I” (birinci savaşçı) duruşunu oluşturur. Sonra kendini göstermek için Daksha’ya doğru dönmüştür. Bu da “Virabhadrasana II” (ikinci savaşçı) duruşudur. Yavaşça kılıcını çekip Daksha’nın kafasını uçurması da “Virabhadrasana III” (üçüncü savaşçı) duruşunu oluşturur.

Tüm bu olanlardan sonra, Shiva Virabhadra’nın yaptıkları görmek için Daksha’nın evine gelip Virabhadra’yı tekrar eski haline getirmiştir. Shiva’nın öfkesi geçmiştir. Önce üzüntü duymaya başlamıştır ve sonrasında bu merhamete dönmüştür. Shiva, Daksha’nın kafasız bedeni bulup yerine bir keçi kafası yerleştirmiştir. Daksha, Shiva’nın bu davranışı karşısında ona itaat etmiştir.

Hikâye bu ya… Döndük dolaştık günümüze geldik. Yoga gibi barışçıl bir felsefenin içinde “savaşçı” duruşu… Yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı Ashtanga Yoga felsefesinde, “ahimsa” (zararsızlık) adında bir etik değer var. “Ahimsa”, zarar vermemek demek. Önce kendine, sonra çevrendeki kişilere, canlılara, cansız varlıklara, doğaya, çevrene… Aklınıza ne geliyorsa artık…

Bunu son günlerde Türkiye’de yaşayan olaylarla ilişkilendirmek istersek… Evet, zarar vermemek… Büyük şehirlerimizde gün geçtikçe yeşil alanlarımız azalıyor. Yeşil alanların yerine bol bol ana yol, otoyol, köprülü kavşak, bina, gökdelen, alışveriş merkezi dikiliyor. Çevremize zarar veriliyor. Yeşil alanlarımız yok ediliyor ve nefes alabileceğimiz alanlar daralıyor gün geçtikçe.

İşte tüm bu sebeplerden dolayı, geçen hafta İstanbul’da çevresel bir tepki başladı. Sırf yeşil alanlarımızı korumak ve gelecek nesillere biraz daha oksijen ve yeşil alan bırakabilmek için. Hükümetin İstanbul’un göbeğindeki bir yeşil alanı yok edip yerine alışveriş merkezi dikme projesine karşı başladı her şey.

2009-2010 tum fotolar 730

Ne yazık ki böylesine iyi niyetli başlayan tepkilere, yetkililerden ve polisten aşırı müdahale geldi. Olayın boyutu değişti. Çevresel başlayan bir tepki, toplumsal bir tepki ve gösteriye dönüştü. Bugüne kadar değiştirilmeye çalışılan Türkiye Cumhuriyeti değerlerine sahip çıkmaya, dayatılmaya çalışılan yeni kanunlara, gasp edilmeye çalışılan hak ve özgürlüklere karşı bir direnişe dönüştü her şey… Her şey iki üç günde oldu… İçimizdeki “Shiva” uyandı.

Savaşmak ya da savaşçı olmak her zaman kötü bir anlam içermez. Bazen “olumsuz” anlamlarını bir kenara koyarak, “savaşmamız” gerekir. Uyuşukluktan kurtulmak, her şeyin farkına varmak, uyanmak ve “kendi sınırlarımızın ötesine çıkmak” gerekir. İşte “savaşçı ruhundan” kasıt budur yoga felsefesinde. “Kendi sınırlarımızın ötesine geçmek…” “Kendi içimizdeki gücü ortaya çıkarmak.” “Saldırgan olmadan ve zarar vermeden kendi içimizdeki savaşçı ruhunu uyandırmak.”

“Virabhadrasana I”yı (birinci savaşçı) yaparken, açın göğsünüzü… Bu duruştan “virabhadrasana II”ye (ikinci savaşçı) geçerken öndeki elinizin işaret parmağından ufka doğru, savaş alanına doğru bakın. Kendinize güveninizi ve cesaretini arttırın. Hangi noktadaysanız, nerede duruyorsanız, yere sağlam basın. Köklenin. Emin olun, o nokta doğru nokta ve siz doğru olanı yapıyorsunuz.

Son günlerde Türkiye’de yaşananlara tekrar dönecek olursak… Türk halkının içindeki “Shiva” uyandı ve Türk halkı kendi içinden “Virabhadra”lar (savaşçılar) yarattı. Bastığı yeri toprak diyerek geçmeyen, o topraktan gücünü alarak o toprakların üzerinde köklenen, kendine güvenen ve cesaretli, kendi sınırlarının ötesine geçmek isteyen, kendi içindeki gücü ortaya çıkarmak isteyen, saldırganlaşmadan ve zarar vermeden kendi içindeki savaşçı ruhunu uyandıran bir Türk halkı… Benim umudum var…