Tag Archives: sevgi

koşulsuz güven…

Standard

Yaz rehaveti bana da çöktü. Kış aylarında düzenli olarak yazı yazabilirken, yaz geldiğinden beri dersler dışında kendimi açık havada yürüyüşlere, havuzda güneşlenmeye ve akşamları arkadaşlarımla vakit geçirmeye verdim. Hal böyle olunca da yazılar biraz aksadı. Yoga dersleri devam ediyor. Hatta kış aylarındaki yoga dersleri gibi kalabalık ve bir o kadar zevkli geçiyor. Her ders farklı bir deneyim oluyor benim için ve de farklı bir yazı konusu… Ama güneş tepemde parladığında ya da akşamları hafif serinlik çöktüğünde yaz günlerinin tadını çıkarmayı yazmaya tercih ettim ne yazık ki!.

Her şey bir yana, her bir yoga dersi benim için ayrı bir deneyim oluyor. Öğrencilerden aldığım geri bildirimler, öğrencilerle iletişim ve etkileşimim… Her gün yeni bir şey öğreniyorum ve her gün dersten çıktığımda kendimi zenginleşmiş hissediyorum.

Geçtiğimiz hafta akşam grup derslerinin birinde arkaya eğilmelere odaklandık. O gün sabah uyandığımda içimde bir huzursuzluk vardı sanki… Malum bu aralar gökyüzü de fazla hareketli. Ay tutulmaları, güneş tutulmaları, Merkür gerilemesi… Bunlarla ilgili yazılar okuduğumuzda acaba ruhsal olarak biraz etkileniyor muyuz? Belki de hava çok sıcak. Sırf bu yüzden biraz yorgun ve gergin hissediyorumdur. Kim bilir? Neyse, o gün iyi uyanmadığım için o gün derste arkaya eğilmelere odaklanmaya karar verdim. Sanki ben böyleyim, herkes de böyle!.

O gün dersi değişik bir tema üzerine planlamaya karar verdim. Geriye eğilerek göğüs kafesini esnetecektik ama bunu biraz farklı yapmalıydık. Geriye eğilmekten korkanlar olabilirdi. Bu korkunun üzerine cesaretle gitmeyi deneyimlemeliydik. Ve belki de kendimize güvenmeliydik. Ya da o günkü zirve duruşunu denerken öğretmenimizden ya da arkadaşımızdan yardım alabilirdik ve o anda da o kişilere güvenmeliydik. Tema, korku-cesaret-güven olmalıydı. Bunun için de bilinmeze doğru, geriye doğru gitmeliydik. “Ustrasana”dan (deve duruşu) “kapotasana”ya (güvercin) düşmeliydik. Bir sonraki aşamada ise “tadasana”dan (dağ duruşu) “urdhva dhanurasana”ya (köprü) düşmeliydik. Bu ikinci bahsettiğim şeyi belki çocukken çok sık yapardık ve hiç korkmazdık. Ama zaman içinde büyüdükçe korkularımız arttı ve bu şey eskisi kadar kolay gelmemekte artık bize… Düşme korkusu, başarısız olma korkusu, bilinmez olanın korkusu… Ve belki daha niceleri… Korkuyu ise cesaret ve güvenle yenebilirdik. Önce kendimize güven sonra çevremizdeki bize destek olan kişilere güven…

İnanır mısınız? Çocukken ben ayaktan köprüye çok rahat düşerdim. Hiç ısınmadan bile… Bir süredir bu akışı derslerde çalıştırmamıştım. Ve duruşu gösterirken biraz ürktüm. Kendi kendime geriye düşmek yerine iki öğrenciden bana destek olmalarını istedim ve belime elleri koymalarını rica ettim. Ondan sonra geriye düştüm ve “urdhva dhanurasana”yı yaptım.

Benden sonra öğrenciler deneyimledi. Kimi benden destek aldı, kimi bir başka arkadaşından… Önemli olan “güven” idi. Güvendiğimizde korkunun üzerine cesaretle gidebiliyorduk.

Herkes “savasana”da (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) iken ben de düşünüyordum. Hepimizin korkuları var. Kimimizin daha basit, kimimizin daha ağır. Yüksekten korkmak, sürüngenlerden korkmak, düşmekten korkmak, başarısız olmaktan korkmak, bilinmezden korkmak, gelecekten korkmak… Bunları çoğaltabiliriz. Korku, zihnimizin yarattığı olumsuz duygulardan biri… Korkunun karşıt duygusu sevgi… Sevgi ile korkuyu yenmemiz mümkün. Korkunun üzerine cesaretle gidebilmek için de “sevgi”nin gelişebileceği tek yeri esnetmemiz ve açmamız gerekiyor. Yani kalbimizi… Yani arkaya eğilmelere odaklanmamız ve her ne kadar bizim için zor olsa da yılmadan çalışmaya ve denemeye devam etmemiz… Ve yine korkunun üzerine cesaretle giderken kendimize ve çevremizdekilere güvenmemiz… Gözlerinin içine bakıp, o gözlerdeki ışığı görüp, koşulsuz olarak onlara güvenmemiz ve onlara teslim olmamız… İşte o zaman ne geriye eğilmekten, ne geriye düşmekten ne de başka bir şeyden korkarız.

Reklamlar

yeni yıl

Standard

Küçükken henüz iki haneli yaşlara geçmediğimiz dönemlerde yeni yıl benim için yılın en güzel zamanıydı. Hâlbuki o zamanlarda ülkemizde bu kadar çeşitli olanaklar yoktu. Yeni yıl coşkusunu yaşayıp hissedebileceğimiz süslü mü süslü ışıklı mı ışıklı alışveriş merkezleri yoktu. O zamanlarda sadece pastanelerde hissedebilirdiniz yeni yılın geldiğini… Bir de okulda yediğimiz öğle yemeğinde…

thumbnail_img_20161230_121220_548

Yeni yıl günü okul tatil havasında olurdu. Öğle yemeğinde aşçıbaşı amcamız Noel Baba kılığına girerdi. Yemek her zamankinden daha güzel olurdu. Daha doğrusu biz çocukların hoşuna gidecek yemekler olurdu. Ders yapılmazdı. Tüm gün eğlenirdik. Akşamları ise annemler biz çocukları bir evde toplarlar, kendileri de eğlenceye giderlerdi. Demiştim ya yeni yıl coşkusunu pastanelerde hissedebilirdiniz diye… Biz çocukları da mutlu edebilmek için mutlaka pastaneden yeni yıla özel bir pasta alınırdı. Annemler eve geldiğinde uyumuş olurduk. Küçükken yeni yıl bizim için arkadaşlarımızla oyunlar oynamak, pasta yemek ve 12’yi görmeden uykuya yenik düşmekti.

Günler haftaları, haftalar yılları, yıllar yılları kovaladı… Tek haneli yaşları geride bıraktık… İki haneli yaşlar geldi çattı. 20’li yaşlara kadar her şey güllük gülistanlıktı. 20’ler ile 30’lar arasında ise yılbaşı eğlenceleri dışarıdaki mekânlara taştı. Sabahlara kadar içki, müzik ve dans… 30’lardan 40’lı yaşlara vardığımızda ise işin rengi yavaş yavaş değişmeye başladı. Yeni yıl artık eskisi kadar heyecan verici değildi. O coşkuyu kaybetmiştik. 20’li ve 30’lu yaşlarda heyecanla ve coşkuyla süslenen evin ve yılbaşı ağacının yerini “aman yine yılbaşı geldi. Ne yapacağız ki? Nasıl eğleneceğiz ki? Her zamankinden daha sıkıcı oluyor yeni yıl eğlenceleri” gibi söylemler almaya başladı. Yine de arkadaşlarla paylaşılan yılbaşı gecelerinin tadına doyum olmuyordu. Çılgınlar gibi “âlemlere akmanın” yerini dostlarla “keyif sofrası” ve “sohbetleri” almaya başlamıştı.

Ve işte yine yeni yıl geldi çattı. Heyecan ve coşku var mı? Pek yok. Ne var derseniz? Yeni yıl için hedefler var. Amaçlar var. Yeni şeyler öğrenme ve kendini geliştirme isteği var. Sürekli okuma ve öğrenme isteği var. Gezme ve yeni yerler görme isteği var. Sergiler gezme, seminerler dinleme, kendimi geliştirme isteği var. Yoga konusunda daha ileri gitme, yapamadığı “asana”ları (duruş) yapma, en azından yapamadığı “asana”ları deneme ve yolculuğun tadını çıkarma azmi var. Kendim için yeni başlangıçlar yapma arzusu var. Yeni bir hobi edinme isteği var. Herkesin “neden yapmıyorsun” dediği kitap yazma dileği var. Yeni yıl, yeni istekler, hedefler, amaçlar, arzular, başlangıçlar… Ve yeni yılda tüm bunları yapma ve gerçekleştirme azmi…

2017’nin son yoga dersinde uzun bir meditasyon ve “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) sonrasında öğrencilere dillendirdiğim şey… “2017 geldi ve geçti. 2017 tarih oldu. 2017 geçmiş oldu. Yogada geçmiş bizi ilgilendirmiyor. Geçmişe müdahale edemiyoruz, geçmişi değiştiremiyoruz. Geçmiş geçmişte kaldı ve unutun gitsin. 2018… Yeni bir yıl, yeni istekler, arzular, hayaller, hedefler, amaçlar… Ama henüz gelmedi. 2018 gelecek. Gelecek de şu an çok uzak… Sadece planlarımız ve hedeflerimiz var ama geleceğin bize ne getireceğini bilemediğimiz için üzerinde fazla kafa yormaya gerek yok. O an geldiğinde bakarız duruma. Peki ya şimdi, şu an? İşte tek gerçek şimdi ve şu an… Şimdi’nin, şu an’ın, içinde bulunduğumuz an’ın tadını çıkarmaya bakmalıyız. Biz konuşurken, yazarken bile şimdi, şu an geldi geçti. Şu an’da geçmiş oldu. Yeni yılda hedefimiz bu olsun. Sadece ve sadece içinde bulunduğumuz an’ı keyifle yaşayarak bir saniye öncesini ya da bir saniye sonrasını düşünmemek… Sadece ve sadece an’ı, şimdi’yi yaşayarak aslında tüm arzularımızın, hedeflerimizin, isteklerimizin ve hayallerimizin bizden o kadar da uzak olmadığını fark ederek…

Bir de umut olsun…  Umut hep olsun… 2018, ülkemiz ve dünyamız için daha güzel, daha huzurlu, sıkıntılardan uzak ve barış dolu bir yıl olsun… Sabahları daha aydınlık günlere uyanalım. Akşam gözlerimizi kapatırken huzur içinde gözlerimizi yumalım… Sevgi olsun, herkes birbirini daha çok sevsin… Herkes birbirini anlayabilsin… Barış, huzur, mutlu ve umutlu olalım… 2018!. Özellikle ülkeme daha aydınlık günler getir, olur mu?

güven ve cesaretle…

Standard

Son zamanlarda yoga derslerine gittiğimde öğrencilerde hep aynı yorgunluk, bıkkınlık, mutsuzluk ve güvensizlik… Herkes gergin, herkes korkuyor ve herkes tedirgin… Üst üste gelen terör saldırıları bu kasvetli ve karanlık kış günlerinde bedenlerimizin ve ruhlarımızın yorgunluğunu, bıkkınlığını, mutsuzluğunu ve güvensizliğini arttırıyor. Derse gittiğimde öğrencilere ne çalışmak istediklerini sorduğumda, “bizi rahatlatacak, bir saatliğine de olsa huzurlu ve mutlu hissettirecek bir şey çalıştırın” cevabını alıyorum. Bu nedenle bu hafta yoga derslerinde göğüs kafesini esnetecek akışlara ağırlık verdim.

2009-2010 tum fotolar 006

Bu haftaki üç değişik yerdeki dersimde arkaya eğilmelere odaklanarak göğüs kafesini esnetmeyi amaçladım. Derslerin zirve duruşu “urdhva dhanurasana” (tam köprü) olacaktı. Derse başlamadan önce öğrencilere, “bugün derste köprü duruşunu deneyeceğiz. Köprü denerken geriye doğru bakabilmeyi, geçmişe doğru bakabilmeyi, bilinmeze doğru bakabilmeyi çalışacağız. Geriye doğru bakabilmek ve kollarımıza güvenip bedeni yükseltebilmek cesaret isteyen bir şey. Eğer korkularımız varsa, şu an hayatımızda bir şeylerden korkuyorsak, cesaretle göğsümüzü açamayabiliriz. Ama en azından güven ve cesaretle bunu dener ve sonunda sevgi, coşku ve mutluluğa doğru yol alabiriz.”

Ve ders başladı. Ders boyunca göğüs kafesini ve kalça fleksör kaslarını esnettik ve omuzları geriye doğru çevirebilmek için omuz kuşağı üzerine çalıştık. Zirve duruşunu üç aşamada denetmeye karar vermiştik. İlk denemede “setu bandhasana” (yarım köprü) yapacaktık. Nefes alırken bedeni sırta kadar yerden kaldıracak ve ikinci nefesi alırken omuzları biraz içeri doğru sokarak göğüs kafesini yukarı ve ileri doğru açmaya çalışacaktık. İkinci denemede yine “setu bandhasana” ile başlayacak, bu duruşa yerleştikten sonra kolları başın yanında yere yerleştirip başın tepesini yere koyacaktık. Bu duruş bizler için o gün imkansızsa yine sadece “setu bandhasana” yapacaktık. Üçüncü sefer ise tam köprü deneyecektik. İkinci duruştaki gibi yerleştikten sonra nefes alırken kolların üzerinde yükselip başı yerden kaldıracaktık ve tam köprüyü yapacaktık. Duruş o gün için bize zor geliyorsa birinci ya da ikinci aşamada bekleyecektik.

Derslerde her üç duruşu da yapanlar, sadece yarım köprüyü yapanlar, birinci ve ikinci aşamaları deneyenler oldu. Herkes kendi bedeninin ve ruhunun o gün elverdiği kadarıyla duruşu denedi ve yapabildiği kadarını kabullendi.

Öğrenciler uzun bir “savasana”da (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) dinlenirken ben de düşüncelere dalmıştım. Tüm öğrenciler yaşadığımız olaylardan dolayı mutsuz, umutsuz, üzgün, kırgın, bıkkın, yorgun ve güvensiz hissediyordu. Herkes korkuyordu. Ne kadar etkilenmediğimizi düşünsek de terör saldırılarından güvensiz, yorgun ve umutsuz hissediyorduk. Her gün — doğru ya da yanlış — ihbarlar sosyal medyada dolaşıyordu. Oraya gitmeyin, buraya gitmeyin. Bedenler yorgun olmasa da ruhlar yorgundu. Tüm yaşananlar güvensizlik, yorgunluk, umutsuzluk doğuruyordu. Bu ruh halinden çıkmak için geriye eğilsek ve göğüs kafesi esnetsek bile istenilen sonucu alamayabiliyorduk. Belki daha önceden çok rahat bir şekilde geriye eğilebiliyorduk ama belki artık geriye eğilirken sıkıntı çekiyorduk. Acaba ruhumuz, kalbimiz ve vicdanımız ağır mı gelmeye başlamıştı? Peki ya korkular? Her gün üzerine yenisi eklenen korkular? Ve bu korkuları yenecek cesaretten yoksun olmak? Artık kendimizi bir şeyler yapacak kadar cesur hissetmemek? Güven ve cesaretle adım atamamak… Bıkkınlık duymak ve tüm bunların verdiği ağırlıkla göğüs kafesini yerden kaldıramamak…

yoga ve felsefe

Standard

Grup yoga derslerinde genellikle yoga felsefesinden ve kimi “asana”ların (duruş) hikayesinden bahsetmiyorum. Neden diye soracak olursanız, aslında cevabı çok basit. Grup derslerini çoğunlukla spor tesislerinde veriyorum ve derslere daima ilk defa gelen kişiler de oluyor. Kendimi onların yerine koyuyorum. Belki de bir spor tesisine ilk defa üye olmuş ve yoga dersi “kolaydır”, “bedeni esnetir” düşünceleriyle derse gelmiştir ve gelir gelmez de öğretmen onun hiç anlamadığı bir dilden konuşuyordur. Kendimin ilk yoga dersini gözlerimin önüne getiriyor, “beden bedendir, bedenin dili mi olur, bedenin belli bölgeleri bize bir şey mi ifade eder” diye düşündüğümü ve dersin sonundaki “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) sırasında sırt üstü yatıp “artık bitsin, ne olur” diye acılar içinde kıvrandığımı hatırlıyorum. Belki de bu yüzden spor tesislerindeki yoga derslerinde felsefeden uzak duruyorum. Ama tabii ki kimi zamanlar kendimi daha içe dönük hissediyor ve felsefeden bahsetmek istiyorum. Geçtiğimiz hafta içe dönmek istediğim ve öğrencilere felsefeden ve mitlerden bahsetmek istediğim bir haftaydı.

20160114_123329

Sabah dersinde öğrencilerin kimi sırt kaslarını esnetmek istediğini kimileri de kalça kaslarını esnetmek istediklerini söylediğinde o günkü zirve duruşunu bulmuştum. “Kurmasana” (kaplumbağa duruşu). Bu “asana” ile hem sırt kaslarını, omuz kuşağını hem de kalça kaslarını esnetecek ve tüm öğrencilerin istediği tarzda bir ders olacaktı. Derslere başlarken çoğunlukla o gün hangi zirve duruşunu yapacağımızdan, bu duruş için hangi kasları güçlendireceğimizden ya da esneteceğimizden bahsederdim. O günkü derste de öğrencileri aynı şekilde bilgilendirdim. Belki bu aralar okuduğum kitaplardan ya da ilgilendiğim konulardan… Sebebini hiç bilmiyorum ama birden felsefeden bahsetmeye başladım. İçe dönmekten, beden-zihin-ruh birliği ve uyumundan, öncelikle nefesleri sakinleştirmekten ve sonrasında bedeni rahatlatmaktan… Bedeni de rahatlattıktan sonra zihni nefesleri izleyerek beden üzerinde tutmaktan… Tabii ki her dersin başında bu tarz konuşmalar yapıyordum ama o gün daha farklı bir şey vardı. Sadece kendimizle ilgilenmek, gözleri kapatıp içe dönmek, dışa değil içe odaklı yaşamak, dış dünya ile bir süreliğine bile olsa ilişkiyi kesmek ve sadece ve sadece beden ve nefesle ilgilenmek…

Dersin ilk yarısı boyunca zirve duruşu için gerekli olan bölgeleri esnettikten sonra sıra zirve duruşuna gelmişti. “Kurmasana” ya da “kaplumbağa” duruşu öne esnediğimiz ve içe kapandığımız bir duruştu. Nasıl ki kaplumbağalar korktuklarında, dinlenmek istediklerinde, kendi kendilerine kalmak istediklerinde başlarını kabuklarının içine sokar ve evlerine, yuvalarına ve gerçek benliklerine dönerlerdi bizler de o gün kendi kabuğumuza çekilmek, yuvamıza dönmek, benliğimize dönmek, içe dönmek ve evimize dönmek için çalışmıştık. Dersi “daima dışa odaklı yaşamak yerine, daima dış dünyayı izlemek ve onunla ilgilenmek yerine kimi zaman sadece içimizde yaşamalı ve içe dönüp kaybettiğimiz özümüzü hissetmeliyiz” diyerek dersi tamamlamıştık.

Akşam dersine gittiğimde ise aklımda karın odaklı bir ders vardı. Ancak derse yeni öğrenciler gelmişti. Bu nedenle onların da çok fazla zorlanmayacağı bir ders yapmaya karar verdim ve kalça açıcı bir seri çalıştırdım. Spor tesislerindeki grup derslerinde öğretmenleri en çok zorlayan konu derslere katılan müdavimlerden başka ilk defa yoga derslerine gelen öğrencilerdir. Eskilerle yenileri memnun etmek ve herkesin dersten azami fayda sağlayarak ayrılmasını sağlamak… O akşam da benim için oldukça zor bir dersti. Kalça açıcıları kolay diye seçmiştim ama eski öğrencileri de mağdur etmek istemediğim için biraz zor bir zirve duruşunda karar kılmıştım. “Hanumanasana” (maymun duruşu). Bu duruş için kasık kaslarını, kalça fleksör kaslarını ve hamstring kaslarını esnetmek gerekiyordu. Dersin ilk yarısı boyunca esnetilmesi gereken tüm kasları iyice açtık ve esnettik. “Hanumanasana”, sadakatin, özverinin ve sevginin anlatıldığı bir “asana”ydı. Bir arkadaşın bir arkadaşı için sadakat ve özveri ile bir şeyi başarmaya çalışmasını anlatıyordu. Bir arkadaşın arkadaşı için sadakatle imkansız olanı başarmasını anlatıyordu. Sevgi, sadakat ve özveri ile hamle yapmaktan ve ileriye atılmaktan ve bir başka hamle yaparak geri dönmekten bahsediyordu. Belki o günkü hamlemiz küçücüktü ya da belki birkaç gün önceki hamlemizle kıyasladığımızda daha hafifti. Belki bir önceki denememize kıyasla daha iyi bir hamle yapmıştık ve neredeyse kalçamız yere değecekti. Önemli olan hamle yapabilmekti… Önemli olan harekete geçmekti… Önemli olan sadakatle, özveriyle ve sevgiyle hamle yapabilmekti… Gerek günlük hayatımızda gerekse yoga derslerinde önemli olan sevgiyle, sadakatle ve özveriyle harekete geçmek, hamle yapmak ve adım atabilmekti. Hırslarımıza kapılmadan saf sevgiyle adım atabilmek ve bir yere varabilmekti.

O günkü derslerin sonunda aslında grup derslerinde de felsefeye biraz ağırlık vermem gerektiğini fark ettim. Spor tesislerinde öğrenciler zaten diğer grup derslerine de katılarak fiziksel olarak güçlenip esneyebiliyorlardı. Önemli olan yoga derslerinde zihinleri ve ruhları biraz onurlandırmak ve tazelemekti. Bunun yolu da biraz daha nefes çalışmasından, meditasyondan ve felsefeden geçiyordu. Kaplumbağa gibi içe dönmekten ve “Tanrı Hanuman” gibi sadakatle, özveriyle ve sevgiyle adım atmak, hamle yapmak ve harekete geçmek ve engelleri aşmaktan…

saf sevgi

Standard

Yine özel bir gün… 14 Şubat Sevgililer Günü… Tüm dünya ve Türkiye bu günü kutlamakta… Ne yazık ki tüketim toplumu haline geldiğimiz için böyle özel günler alışveriş merkezlerinin ve eğlence mekanlarının daha çok kazanç sağlayacağı günler haline gelip asıl amacından uzaklaşmakta… Sadece bir gün mü severiz eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı ve arkadaşlarımızı? Diğer günlerin bu özel günden ne farkı olabilir ki? Sevgi hayatımızın anlamı, hayatın ta kendisi değil midir?

DSCF0947-001

Sevgi öylesine bir enerjidir ki insan sevdikçe geliştiğini ve büyüdüğünü hisseder. Sevgi, tüm duygular içinde en özelidir, en önemlisidir. Yalnızca sevgi dünyadaki nefretin önünde durabilir. Sadece sevgi, çevrenizdeki herkesi kapsar, geliştirir, genişletir ve büyütür.

Şöyle bir gözünüzde canlandırın. Hayatınızda sevgi eksik olduğunda ne oluyor? Ne hissediyorsunuz? Ne yaşıyorsunuz? Sevgiden yoksun olduğunuzda, bir yaprak gibi kuruduğunuzu ve solduğunuzu hissetmiyor musunuz? Kendi adıma, ben öyle hissediyorum. Sanki suyum ve gıdam eksikmiş gibi oluyorum. Çürüyorum, kuruyorum ve soluyorum. Bir anda olumsuz duygular kaplıyor her tarafımı. Özellikle korku ve nefret duyguları kaplıyor zihnimi. Sevgiden yoksun olunca korkmaya başlıyorum. Her şeyden korkuyorum. Kaybetmekten, düşmekten, düştükten sonra tekrar ayağa kalkamamaktan…

Peki ya nefret? Hani hep diyoruz ya. Hayatın zıtlıkları diye. Nefret de, sevginin karşıtı. Hayatımızda sevgi olmayınca, hemen nefret gelip yerleşiyor onun yerine. Her şeyden, hayattan, insanlardan, çevreden, dünyadan, hayvanlardan ve aklınıza gelen her şeyden nefret etmeye başlıyorsunuz sevgi duygunuzu kaybettiğinizde…

Sevgiyi kaybetmek o kadar kolay ki… Bir anlık tereddüt, bir anlık korku ve bir anlık nefret, sevgiyi kaybetmemize ve olumsuz duyguların gelip bizi esir almasına sebep oluyor.

O halde, şöyle düşünebilir miyiz? Sevgi, nefret ve korkunun panzehiriyse eğer, dünyadaki sevgi enerjisini çoğaltarak nefretin ve korkunun önüne geçebilir miyiz? Elbette!. Dünyaya, evrene sevgi enerjisi yolladıkça, sevgi enerjisini yayıp çoğalttıkça, dünyadaki nefret ve korku azalacaktır.

Peki bunu nasıl başaracağız? Önce kendimizi severek, önce kendimizi anlayarak, önce kendimizi affederek. Kendimizi affedip sevdikçe, içimizdeki sevgi enerjisi çoğalmaya başlayacak, kalbimiz daha da açılacak, kalp bölgemizi açtıkça kendimizi daha özgür hissedeceğiz, alanımız genişleyecek, dünyaya bakış açımız gelişecek ve değişecek. Yani önce kendimizi severek, tüm yaşantımızı değiştireceğiz. Ya sonra? Bize kötü davranan bir kişiye bile sevgi ve anlayış göstererek. Onları affederek, her şeyi geçmişte bırakıp, tüm olumsuz duygu, düşünce ve enerjilerin üstüne bir perde çekerek, sadece anı yaşayıp anda kalarak ve çevremizdeki her şeyi severek ve her şeye anlayış göstererek…

Biz insanlar, masum ve sevgiyle dolu olarak dünyaya geliyoruz. Çocukken içimizde korku ya da nefret bulunmuyor. Sadece ve sadece “saf sevgi” ile yaşamaya başlıyoruz. Bu duygular, zaman içinde büyüdükçe ve toplum içinde kirlenmeye başladıkça oluşuyor. Toplum, bizlere kurallar koymaya başladıktan ve ceza-ödül sistemini önümüze sürdükten sonra olmadığımız biri gibi davranmaya ve rol yapmaya başlıyor, masumiyetimizi ve özgürlüğümüzü kaybediyor ve yavaş yavaş kirleniyoruz.

Çocukluğumuzu yitirmediğimizde, içimizdeki masumiyeti koruduğumuzda, kendimiz gibi davrandığımızda ve özgür olduğumuzda, ilişkilerimizde de bu ölçütleri korumaya çalışırız. Biz özgür olduğumuzda ve ruhumuzu öfke ve nefret yerine sevgiyle beslediğimizde, hayatımızda korkular ve beklentiler olmaz. İster sevgilimiz, ister eşimiz, ister arkadaşımız, isterse ebeveynimiz olsun, karşımızdakini de özgür bırakır onlara saygı duyarız. Koşulsuz severiz. Karşımızdakini “şöyle” ya da “böyle” olduğu için değil, sadece ve sadece olduğu gibi severiz ve değiştirmeye çalışmayız.

Çocukları gözünüzün önüne getirin… Çocuklarla bir süre yoga yapmıştım. O derslerde çocuklar ve biz yetişkinler arasındaki farkı gözlemlemeye çok fırsatım olmuştu. Çocuklar, maske takmıyordu. Nasıllarsa öyle davranıyorlardı. İçten… Hissettikleri gibi. Ayıp ve günah bilmeden. Yüzünüze karşı “öğretmenim bugün çok kötü gözüküyorsunuz” ya da “öğretmenim çok yaşlı gözüküyorsunuz” gibi duymak istemeyeceğimiz şeyleri açık açık söyleyebiliyorlardı. Kısa saçlarımdan dolayı çocuklardan biri bana “öğretmenim siz erkek misiniz?” diye sorduğu bile olmuştu. Onların içinde “ayıp” ve “günah” yok. Zaman içinde biz yerleştiriyoruz bu duyguları ve düşünceleri onların zihnine… Ve kirletiyoruz onları. “Çocuğum, öyle söyleme ayıp”… “Çocuğum, böyle denmez çok ayıp” gibi… Ve toplum, sadece “sevgi” olan bireyleri zaman içinde “korku” ve “nefret” yumakları haline getiriyor.

Bu yüzden çocuk gibi olmalıyız. Korkusuz, beklentisiz, olduğumuz gibi sevmeliyiz. Severken, karşımızdakine saygı duymalıyız. Karşımızdaki kim olursa olsun, bir ilişkinin iki kişiden oluştuğunu ve her iki kişinin de yarı yarıya sorumlu olduğunu daima aklımızda tutmalıyız. Aşkta, sevgide herkes kendinden sorumlu. Önce kendimizi sevmeli ve kabul etmeli, sonra karşımızdakini değiştirmeden ve olduğu gibi sevmeli ve kabul etmeliyiz. Sadece kalbimizi açmalı ve sevgimizi karşımızdakine cömertçe ve sakınmadan vermeliyiz. Koşulsuzca ve karşılık beklemeden sevmeliyiz… Eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı, arkadaşlarımızı… Beklentisiz sevmeliyiz. Sadece kendimiz için sevmeliyiz. Karşımızdaki de bizi sevsin diye değil.

Sevgi, sevgililer günü… Benim için her gün sevgi ve sevgililer günü… Sevgi zaten bizim ayrılmaz bir parçamız çünkü biz kendimiz “sevgi”yiz. Evrendeki en güçlü enerji, saf sevgi… Zihnimiz yerine biraz daha kalpten yaşayabilirsek, zihnimiz yerine kalbimizin söz sahibi olmasına izin verirsek ve sevgimizi gösterip hissettirebilirsek, günlere bir anlam yüklemeye ve sevdiklerimizi sadece bir gün hatırlamamıza gerek olmaz. Tek yapmamız gereken her gün sevmek ve sevebilmek… Saldırganlıktan, bencillikten, korkudan ve sonradan edinilmiş diğer tüm olumsuz duygulardan arınırsak eğer etrafımıza sevgi enerjisi yayarız… Bize dayatılan ve öğretilen tüm olumsuz duyguları bir anlığına kenara koyabilirsek eğer, ne kadar sevgi dolu olduğumuzu görebiliriz. Her günümüzün sevgi, şefkat ve anlayış dolu olması dileğiyle… Her gün “sevgi” olmanız dileğiyle… “Saf sevgi”yi hissedebilmemiz, hissettirebilmemiz ve “saf sevgi”yle yaşayabilmemiz dileğiyle…

 

sevgi

Standard
Yine özel bir gün… 14 Şubat Sevgililer Günü… Tüm dünya ve Türkiye bu günü kutlamakta… Ne yazık ki tüketim toplumu haline geldiğimiz için böyle özel günler alışveriş merkezlerinin ve eğlence mekanlarının daha çok kazanç sağlayacağı günler haline gelip asıl amacından uzaklaşmakta… Sadece bir gün mü severiz eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı ve arkadaşlarımızı? Diğer günlerin bu özel günden ne farkı olabilir ki? Sevgi hayatımızın anlamı, hayatın ta kendisi değil midir?
2009-2010 tum fotolar 077
Sevgi öylesine bir enerjidir ki insan sevdikçe geliştiğini ve büyüdüğünü hisseder. Sevgi, tüm duygular içinde en özelidir, en önemlisidir. Yalnızca sevgi dünyadaki nefretin önünde durabilir. Sadece sevgi, çevrenizdeki herkesi kapsar, geliştirir, genişletir ve büyütür.
Şöyle bir gözünüzde canlandırın. Hayatınızda sevgi eksik olduğunda ne oluyor? Ne hissediyorsunuz? Ne yaşıyorsunuz? Sevgiden yoksun olduğunuzda, bir yaprak gibi kuruduğunuzu ve solduğunuzu hissetmiyor musunuz? Kendi adıma, ben öyle hissediyorum. Sanki suyum ve gıdam eksikmiş gibi oluyorum. Çürüyorum, kuruyorum ve soluyorum. Bir anda olumsuz duygular kaplıyor her tarafımı. Özellikle korku ve nefret duyguları artıyor. Sevgiden yoksun olunca korkmaya başlıyorum. Herşeyden korkuyorum. Kaybetmekten, düşmekten, düştükten sonra tekrar ayağa kalkamamaktan…
Peki ya nefret? Hani hep diyoruz ya. Hayatın zıtlıkları diye. Nefret de, sevginin karşıtı. Hayatımızda sevgi olmayınca, hemen nefret gelip yerleşiyor onun yerine. Herşeyden, hayattan, insanlardan, çevreden, dünyadan, hayvanlardan ve aklınıza gelen herşeyden nefret etmeye başlıyorsunuz sevgi duygunuzu kaybettiğinizde…
Sevgiyi kaybetmek o kadar kolay ki… Bir anlık tereddüt, bir anlık korku ve bir anlık nefret, sevgiyi kaybetmemize ve olumsuz duyguların gelip bizi esir almasına sebep oluyor.
O halde, şöyle düşünebilir miyiz? Sevgi, nefret ve korkunun panzehiriyse eğer, dünyadaki sevgi enerjisini çoğaltarak nefretin ve korkunun önüne geçebilir miyiz? Elbette!. Dünyaya, evrene sevgi enerjisi yolladıkça, sevgi enerjisini yayıp çoğalttıkça, dünyadaki nefret ve korku azalacaktır.
Peki bunu nasıl başaracağız? Önce kendimizi severek, önce kendimizi anlayarak, önce kendimizi affederek. Kendimizi affedip sevdikçe, içimizdeki sevgi enerjisi çoğalmaya başlayacak, kalbimiz daha da açılacak, kalp bölgemizi açtıkça kendimizi daha özgür hissedeceğiz, alanımız genişleyecek, dünyaya bakış açımız gelişecek ve değişecek. Yani önce kendimizi severek, tüm yaşantımızı değiştireceğiz. Ya sonra? Bize kötü davranan bir kişiye bile sevgi ve anlayış göstererek. Onları affederek, herşeyi geçmişte bırakıp, tüm olumsuz duygu, düşünce ve enerjilerin üstüne bir perde çekerek, sadece anı yaşayıp anda kalarak ve çevremizdeki herşeyi severek ve herşeye anlayış göstererek…
Biz insanlar, masum ve sevgiyle dolu olarak dünyaya geliyoruz. Çocukken içimizde korku ya da nefret bulunmuyor. Bu duygular, zaman içinde büyüdükçe ve toplum içinde kirlenmeye başladıkça oluşuyor. Toplum, bizlere kurallar koymaya başladıktan ve ceza-ödül sistemini önümüze sürdükten sonra olmadığımız biri gibi davranmaya ve rol yapmaya başlıyor, masumiyetimizi ve özgürlüğümüzü kaybediyor ve yavaş yavaş kirleniyoruz.
Çocukluğumuzu yitirmediğimizde, içimizdeki masumiyeti koruduğumuzda, kendimiz gibi davrandığımızda ve özgür olduğumuzda, ilişkilerimizde de bu ölçütleri korumaya çalışırız. Biz özgür olduğumuzda ve ruhumuzu öfke ve nefret yerine sevgiyle beslediğimizde, hayatımızda korkular ve beklentiler olmaz. İster sevgilimiz, ister eşimiz, ister arkadaşımız, isterse ebeveynimiz olsun, karşımızdakini de özgür bırakır onlara saygı duyarız. Koşulsuz severiz. Karşımızdakini “şöyle” ya da “böyle” olduğu için değil, sadece ve sadece olduğu gibi severiz ve değiştirmeye çalışmayız.
 Çocukları gözünüzün önüne getirin… Çocuklarla bir süre yoga yapmıştım. O derslerde çoçuklar ve biz yetişkinler arasındaki farkı gözlemlemeye çok fırsatım olmuştu. Çocuklar, maske takmıyordu. Nasıllarsa öyle davranıyorlardı. İçten… Hissettileri gibi. Ayıp ve günah bilmeden. Yüzünüze karşı “öğretmenim bugün çok kötü gözüküyorsunuz” ya da “öğretmenim çok yaşlı gözüküyorsunuz” gibi duymak istemeyeceğimiz şeyleri açık açık söyleyebiliyorlardı. Kısa saçlarımdan dolayı çocuklardan biri bana “öğretmenim siz erkek misiniz?” diye sorduğu bile olmuştu. Onların içinde “ayıp” ve “günah” yok. Zaman içinde biz yerleştiriyoruz bu duyguları ve düşünceleri onların zihnine… Ve kirletiyoruz onları. “Çocuğum, öyle söyleme ayıp”… “Çocuğum, böyle denmez çok ayıp” gibi… Ve toplum, sadece “sevgi” olan bireyleri zaman içinde “korku” ve “nefret” yumakları haline getiriyor.
Bu yüzden çocuk gibi olmalıyız. Korkusuz, beklentisiz, olduğumuz gibi sevmeliyiz. Severken, karşımızdakine saygı duymalıyız. Karşımızdaki kim olursa olsun, bir ilişkinin iki kişiden oluştuğunu ve her iki kişinin de yarı yarıya sorumlu olduğunu daima aklımızda tutmalıyız. Aşkta, sevgide herkes kendinden sorumlu. Önce kendimizi sevmeli ve kabul etmeli, sonra karşımızdakini değiştirmeden ve olduğu gibi sevmeli ve kabul etmeliyiz. Sadece kalbimizi açmalı ve sevgimizi karşımızdakine cömertçe ve sakınmadan vermeliyiz. Koşulsuzca ve karşılık vermeden sevmeliyiz… Eşimizi, sevgilimizi, annemizi, babamızı, arkadaşlarımızı…
Sevgi, sevgililer günü… Benim için her gün sevgi ve sevgililer günü… Sevgi zaten bizim ayrılmaz bir parçamız çünkü biz kendimiz “sevgi”yiz. Zihnimiz yerine biraz daha kalpten yaşayabilirsek, zihnimiz yerine kalbimizin söz sahibi olmasına izin verirsek ve sevgimizi gösterip hissettirebilirsek, günlere bir anlam yüklemeye ve sevdiklerimizi sadece bir gün hatırlamamıza gerek olmaz. Tek yapmamız gereken her gün sevmek ve sevebilmek… Her günümüzün sevgi, şefkat ve anlayış dolu olması dileğiyle… Her gün “sevgi” olmanız dileğiyle…

sil baştan!

Standard

Bir yılı daha acısıyla tatlısıyla, neşesiyle hüznüyle geride bıraktık. Yeni bir yıla yepyeni ümitler ve beklentiler içinde giriyoruz her zaman olduğu gibi… Yeni olan herşey güzeldir aslında. Yeni bir elbise, yeni bir ayakkabı, yeni bir kitap aldığımızda seviniriz bir çocuk gibi. Yeni ve daha önceden hiç gitmediğimiz bir yere seyahat ettiğimizde mutlu oluruz. Yeni bir arkadaş edindiğimizde, yeni bir gruba katıldığımızda, yeni bir hobi edindiğimizde, yeni bir işe başladığımızda kendimizi hep mutlu, huzurlu ve yenilenmiş hissetmez miyiz?

424430_10150561136763812_379396943_n

İşte yeni yıl da hep böyle heyecanlı ve renkli girer hayatımıza sanki yeni doğmuş bir bebek gibi… Masum ve işlenmeye hazır… Tam da bu sebeple, yeni yılda yeni başlangıçlar yapmalı, hayatımızı sil baştan yaratmalıyız.
2015 yılını kendimizi şımartmaya ve mutlu etmeye adayalım. Anı yaşamaya, anı yakalamaya çalışalım. Geçmişten gelen tüm hüzünleri, acıları, yalnızlıkları, pişmanlıkları, olumsuzlukları silelim ve unutalım. Dünü dünde bırakalım. Geleceği de düşünmeyelim, bir ay sonrasını, bir gün sonrasını, hatta bir an sonrasını bile düşünmeyelim. Sadece ve sadece ana odaklanalım. Nefes aldığımız için, sağlıklı olduğumuz için, etrafımızda sevdiğimiz insanlar olduğu için mutlu olalım ve şükredelim.
Bu mutluluğumuzu sevdiğimiz işleri yaparak çoğaltalım. Bu ister sanatsal bir hobi olsun, ister sportif bir aktivite olsun, ister yoga yapmak, ister oturup kitap okumak, bir yudum çayı keyifle ve farkındalıkla içmek, seyahate çıkmak, yavru bir kediyi veya köpeği sevmek ve doyurmak, bir sevdiğine sarılmak, isterseniz de hayatınızı kazandığınız işi sevgiyle ve istekle yapmak olsun… Ne yapıyorsak yapalım, anda kalarak, anı yaşayarak ve sevgimizi vererek yapalım…
Hepimiz, bir şeyler dileriz yeni yıldan. Dileklerimizin bir an önce olması için, derin bir nefes alalım. Nefesimizi verirken, tüm enerjimizle ve içtenliğimizle dileklerimizi evrene yollayalım. En başta sağlık, mutluluk, huzur, sevgi, anlayış ve bolluk… Sonra canınız ne istiyorsa… Dileklerimiz illa ki ulvi olmayabilir. Bol kazanç, şans oyunlarında büyük ikramiyeyi kazanmak, daha iyi bir iş, akademik kariyer, seyahat etmek, bedenimizi şekle sokmak, güzelleşmek ve daha bir sürü şey…
Eski yılı uğurlarken, yaşadıklarımızı kabullenip, her yaşadığımızın olayın bizi daha çok büyütüp olgunlaştırdığının farkına varmak… İster fiziksel bir sıkıntı isterse duygusal ya da ruhsal sıkıntı olsun, başımıza gelen herşeyi kendi kendimize yaratıp çektiğimizi ve tüm bu deneyimlerin bizi büyütüp geliştirdiğini farketmek… Tüm bunlardan dolayı eski yıla teşekkür etmek…
Yeni yılı karşılarken tüm getirilerine açık olmak… Yeni deneyimlere kucak açmak… Yeni başlangıçlara hazır olmak… Yeni bir sayfa açmak ve hayatımızı yeniden düzenlemek… Adım adım ilerlemek… Attığımız her adımdan keyif almak… Varacağımız noktaya değil yolculuğun kendisine odaklanmak ve yolculuktan keyif almak…
Bu yeni yıl farkındalığımızın arttığı, kendimizi sevdiğimiz ve onayladığımız, yaşadıklarımızla biraz daha büyüyeceğimiz, yeni başlangıçlarla dolu bir yıl olsun…

ben’den biz’e

Standard

Yoga eğitmeni olmadan önce de sonra da en sevdiğim ders arkaya eğilmelere yoğunlaşılan derslerdi. Yoga derslerine bir öğrenci olarak katıldığım zamanlarda eğitmen, “o derste köprü (urdhva dhanurasana) ya da yay (dhanurasana) yapacağımızı” söylediğinde kimse benden daha mutlu olamazdı. Göğüs kafesimi ve omuzlarımı esneterek geriye eğildiğimde fiziksel rahatlamanın yanında duygusal ve ruhsal rahatlama da hissederdim. Aynı şeyleri yoga eğitmeni olduğumda da hissettim. Ne zaman zirve duruşunu arkaya eğilmelerden seçsem, dersin nasıl çabuk bittiğine bir türlü akıl sır erdiremezdim. Sanki bir bağ vardı arkaya eğilmelerle aramda… Sevgi duygusunu yansıttığından mı yoksa bilinmeze doğru gitmek mi beni cezbediyordu, hiç bilmiyordum. Asanaların sadece fiziksel faydaları bile yeterliydi benim için… Arkaya eğilmelerin ruhta yarattığı duygular ise cabası…

2009-2010 tum fotolar 006

Daha önceki yazılarımda son zamanlarda yoga felsefesiyle tekrar ilgilenmeye başladığımdan bahsetmiştim. Hayatın koşuşturması ve derslerin yoğunluğu içinde felsefeden ne yazık ki uzaklaşmıştım. Unutmuştum felsefenin aslında yoga derslerinin ayrılmaz bir parçası olduğunu… Son zamanlarda derslerimi felsefi temalarla işlemeye başladım. Çakralara odaklanmak bunun en iyi yoluydu. Geçen haftaki özel ve grup derslerinde sıra “anahata çakra”ya (kalp çakrası) gelmişti.
Okuduğum bir kitaba göre, “sevecenlik” duygusunu barındıran bir bölgeydi. Eğer yanlış ya da eksik çalışıyorsa, bağımlılık geliştirmemiz korku ve endişe duymamız mümkündü. “Ben” kavramından “biz” kavramına bu çakra aracılığıyla ulaşabiliyorduk. Her duygu kalp merkezinden yayılmaktaydı ve iyi ya da kötü duygu yaymak bizim elimizdeydi. Bu nedenle de bedenin en tehlikeli bölgesiydi. Bu çakrada dengesizlik varsa, o kişi herhangi bir şeye aşırı bağlılık duyabilirdi. Kalp çakrasındaki dengesizlik sonucu eğer sevgi yerine korku hakim olursa, kişi sevdiği kişiyi kaybetmekten korkmaya, onu fazlasıyla korumaya ve onun ihtiyaçlarını kendisininkilerin üzerine çıkarmasına neden olabilirdi. Bu çakranın düzgün çalışması için, kişinin öncelikle kendini sevmeyi öğrenmesi gerekiyordu. Kendisini seven kişi, başkalarını da sevebiliyordu. Kendimizi sevmek ise çok basit bir yöntemle başlayabiliyordu: “Derin nefes alarak.” Sevgi, korkunun zıt duygusuydu ve minnettarlık da korkudan kurtulmak için başvurabileceğimiz bir duyguydu. Gerçekten minnettar olduğumuzda, korkuya kapılamazdık.
Kitabın “anahata çakra” ile ilgili en can alıcı noktası ise, endişe duymanın bir seçim olduğunu anlatması ve beni düşünmeye yönlendirmesi olmuştu. “Endişelendiğim konu ne kadar önemli? Bu endişenin bana bir faydası var mı?” Bir an bu soruları düşündüğümüzde, aslında endişe duyduğumuz şeyin çok da önemli olmadığını görebiliyorduk.
“Kalp çakrası”na odaklandığım özel ve grup derslerime geri dönecek olursak… Daha önce kalp bölgesine ve geriye eğilmelere yoğunlaştığımız derslerde, asanaların fiziksel faydalarından daha çok bahsetmiştim. Felsefeye biraz ağırlık vermeye başladıktan sonra, derslerde arkaya eğilme asanalarının duygusal faydalarını da dile getirmeye karar vermiştim. Bu nedenle derse değişik bir meditasyon ile başladık. Elleri dua pozisyonunda (anjali mudra) birleştirip baş parmakları kaşların arasına koyup bu pozisyonda meditasyon yaptık. Nefes alırken hayatta minnet duyduğumuz bir şeyi düşünüp bir anlığına nefesi tutup verirken içimizdeki korku ve endişeyi de bıraktık. Bu şekilde kalbe biraz huzura kavuşturduk.
Özel derste birkaç meditasyona daha odaklanmıştık. Bunlardan bir tanesi, burundan derin nefes alıp ağızdan tümünü vermek sonra burundan derin nefes alıp burundan tümünü vermek şeklindeydi. Burundan nefes verirken zihinden “Sat Nam” (Ben Gerçeğim/Gerçek Benim Kimliğimdir) mantrasını geçirmekti. Bu meditasyondaki amaç içimizdeki tüm düşmanca duyguları yenmek ve bu duyguları sevecenliğe çevirmekti. Karın nefesi çalıştıktan ve bu çalışmada özellikle nefes vermeye odaklandıktan sonra, kalp çakrasını açmak için kolları düz bir şekilde önde birleştirip nefes verirken yanlara açmıştık. Böylece göğüs kafesi biraz daha esnemişti. En son “hummm” (biz) mantrasını söylemiştik ve “vinyasa” akışlarına başlamıştık.
Asana boyutunda göğüs kafesini, omuzları ve üst bacak kaslarını esneten duruşlara ağırlık vermiştik. Zirve duruşu “urdhva dhanurasana” (köprü) olacaktı. Bedenin zirve duruşu için gerekli olacak bölgelerini, “tadasana”da (dağ duruşu) geriye eğilerek, “bhujangasana”da (kobra) uzun bekleyerek, “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle), “uttan pristhasana” (kertenkele), “half saddle” (yarım eyer), “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek), “camatkarasana” (vahşi şey) ve “sphinx” (sfenks) ile esnetmiştik.
Sıra zirve duruşuna geldiğinde benim aklıma da değişik bir fikir gelmişti. Madem ders boyunca felsefeye ve duygulara odaklanmıştık zirve duruşunu da şimdiye kadar yaptığımızdan farklı bir şekilde yapacaktık. Dersin teması, geriye eğilmek, sevgi enerjisini arttırmak, korkuları yenmek ve sevecenlik yaymaktı. Peki neden “köprü”ye ayaktan düşerek bilinmeze doğru gitmek korkusunu yenmek üzerine çalışmıyorduk? “Korku”, “yenmek”, “arkaya eğilme”, “urdhva dhanurasana”… Daha ne olsun?
Özel ders olduğu için öğrencinin yanına yerleştim. Elimi beline koydum. Derin nefes aldı, omurgasının tüm kıvrımlarını düzleştirip omurgasını yukarı iyice uzattıktan sonra (aksiyel ekstansiyon) omuzlarını geriye yuvarlayarak köprüye düştü. Köprüye yerleştiğinde, elimi belinden çektim ve öğrenci bilinmeze gitmenin ve köprü kurarak göğüs kafesini esnetmenin keyfini çıkardı. Dersin sonu malumdu. İki öne eğilme ve iki burgu ile omurgayı dengeledikten sonra dersi “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile sonlandırmıştık.
Grup dersinde ise, sadece elleri dua pozisyonunda birleştirip iki kaşın arasına yerleştirerek meditasyon yapmıştık. Sonrasında bağdaşta oturarak “garudasana” (kartal) kolları ile kürek kemiklerinin arasını esnetmiş ve omuz kuşağını rahatlatmıştık. Yine aynı bölgeyi esnetmek için elleri geride birleştirip öne eğilirken kolları bedenden uzaklaştırmıştık. En son “gomukhasana” (inek başı) duruşunun kol esnetmesi ile omuz kuşağını iyice rahatlatmıştık.
Isınmaya dört ayak üzerinde devam etmiştik. “Vyaghrasana” (kaplan) ile kalp bölgesini esnetip “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı iyice hareketlendirmiştik. “Vinyasa”larla (akış) bedeni iyice ısıttırken, aralara göğüs kafesini ve üst bacak kaslarını esnetmek için “bhujangasana” (kobra) , “ashva sanchalanasana” (yüksek hamle), “uttan pristhasana” (kertenkele), “half saddle” (yarım eyer), “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek), “camatkarasana” (vahşi şey) ve “sphinx” (sfenks) duruşlarını eklemiştik. Göğüs kafesini daha çok esnetmek için “tadasana” (dağ) geriye eğilmiştik. Omuz kaslarını esnetmek için ise “uttanasana”da (ayakta öne eğilme) elleri arkada kenetleyip bedenden uzaklaştırmaya çalışmıştık. Kalp çakrasını iyice açmak için “salambhasana” (çekirge) duruşunun varyasyonlarını denemiştik. Sadece kolları kaldırmak, sadece bacakları kaldırmak, hem kol hem bacakları kaldırmak, kolları yüzer gibi bedenin yanına çekmek ve sonra tekrar öne getirmek, ve teslim olmuş gibi kolları dirsekten bükerek bedenin yanına çekmek ve tekrar öne getirmek…
Grup dersinin zirve duruşu “dhanurasana” (yay) idi. Bu duruşta da seçenekler vardı. Sadece bacakları kaldırmak, sadece göğüs kafesini kaldırmak, ikisini birden kaldırmak. Hatta ikisini birden kaldırıp birkaç nefes bekledikten sonra, bedeni sağa ve sola düşürmek (parsva dhanurasana–yan yay duruşu)…
Tüm bu geriye eğilmeleri yapıp, göğüs kafesini açıp kendimizi ve çevremizi daha çok sevmeyi deneyimledikten sonra “dandasana”da (asa duruşu) omurgayı dengeleyip “janu sirsasana” (diz başa duruşu) ile omurgayı öne eğdik. En son “marichyasana” (Bilge Marichy duruşu) ile omurgayı burup rahatlattık. Sırt üstü yatıp bacakları dize çekip omurgayı sağa sola yuvarladıktan sonra (apanasana), “jathara parivartanasana” (karından burgu) ile bedeni iyice gevşettik. Sıra uzun bir “savasana” ile dinlenmeye gelmişti.
“Savasana” sonrası bağdaşta oturup dersin başında yaptığımız meditasyonu yapmıştık. Derin nefes alıp minnettar olduğumuz bir şeyi düşünüp nefesi tutup sonra nefesi verirken herhangi bir korkumuzu da bedenden atmak… Özel ve grup derslerini nasıl bitirmiştik? Hayatımızdan korku ve endişeyi atıp yerine sevecenlik getirmeyi dilemiştik. “Anahata çakra” aracılığıyla, “ben”i öldürüp “biz” olabilmek ve bizden üstün olan güç ile bağlantı kurarak bireysel bilinçten kutsal sevgiye geçiş yapmak…

ne kaybedersiniz?

Standard

Geçen hafta akşam grup dersine gittiğimde herkesi öfkeli, sinirli ve gergin buldum. Aslında ben de birkaç gündür aynı ruh hali içindeydim. Birçok yazımda bahsetmiştim. Terazi burcuyum diye… O yüzden hayatımda denge benim için çok önemli ve gerekli. Dengem bozulduğunda ve rutinim değiştiğinde ruh halim de çok çabuk değişiveriyor. Bir de gökyüzündeki dolunayı ekleyince, artık siz düşünün halimi… Sonuç olarak, o akşam derse gittiğimde ben de sinirli ve gergindim. Bir dersten bir derse yetişmek için trafikte cebelleşmiştim ve stüdyoya koşarak girmiştim. Tam vaktinde stüdyoya varmıştım ama siz bir de bana sorun nasıl yetiştiğimi…

wpid-facebook_-1036573733

Ders bu şekilde başlamıştı. Katılımcılardan derin nefes alıp vererek gevşeyip rahatlamalarını istedim. Bu arada ben de burundan derin nefes alıp ağızdan nefes veriyordum. Bu şekilde daha çabuk gevşeyip rahatlayacağımı düşünüyordum. Derse başlamadan önce öğrenciler öfke ve gerginliklerini azaltacak bir ders istediklerini söylediler. Onları meditasyonda nefesleriyle rahatlatmaya çalışırken, bir yandan da düşünüyordum nasıl bir ders yapmalıyım diye. Öfke, sinir ve gerginlik… Sanırım yin yoga öğrencilere ve bana iyi gelecekti.
Öğrenciler meditasyondayken ve gevşemeye çalışırken, ben de onlara öfkeyi, siniri ve gerginliği azaltmak için yin yogaya odaklanacağımızı söyledim. Sınıftan nefeslerini izlemelerini istedim. Nefes alırken omurgalarının ve bedenlerinin uzadığını ve göğüs kafeslerinin genişlediğini, nefes verirken de yere biraz daha köklendiklerini fark etmelerini söyledim. Havanın burun deliklerinden girdikten sonra nasıl bir yol izlediğini gözlemlemelerini istedim. Beş dakika boyunca katılımcıları iyice gevşetmeye çalıştım.
Derse başlamadan önce sıra niyet belirlemeye gelmişti. “Bugün öfke, sinir ve gerginliğimizi azaltmak için yin yoga yapacağız. Amacım kalça, böbrek ve kalbe odaklanmak. Kalçaya odaklanarak birikmiş kötü duygulardan arınmak, böbreklere odaklanarak yaşam enerjisini tazelemek ve kalbe odaklanarak öfkeyi, nefreti, siniri ve gerginliği sevgi, şefkat, merhamet ve anlayışla eritmeye çalışmak…”
Dersin ilk bölümünde kalçayı dışa çeviren kaslara odaklandım. “Swan” (kuğu), “sleeping swan” (uyuyan kuğu), “square” (kare), “shoelace” (ayakkabı bağcığı) ve “eye of the needle” (iğne deliği) duruşları ile kalçayı dışa çeviren kasları esnettik. Özellikle “sleeping swan” ve “square” duruşlarında bedeni burguya sokarak, bahsi geçen kasları ve o bölgedeki derin bağ dokularını iyice gevşettik. Bu duruşlarda beklerken katılımcıları gözlemledim. Bir kısmı duruşlar içinde daha rahat kalabilirken, bir kısmı sürekli hareket ediyordu ve sanki asanalarda beklemek onlara çok zor geliyordu. “Asanalarda beklerken, bedeninizi rahat bırakın. Sürekli hareket etmeyin. Bedeninizin duruşlar içinde gevşemesine ve rahatlamasına izin verin. Bedeniniz duruşa girsin ve o duruşun içinde erisin. Gözlerinizi açık tutarsanız, zihni susturamazsınız. Zihin öncelikle fiziksel rahatsızlıklarla sizi ele geçirmeye çalışır. ‘Bacağın uyuştu.’ ‘Ayak bileğin biraz rahatsız mı?’ ‘Dizin mi sızlıyor?’ gibi. Eğer sizi bu şekilde ele geçiremezse, o zaman duygusal sıkıntılarınızla vurmaya çalışır. ‘Burada böyle kıpırdamadan dururken, nefesin daraldı ve bunaldın değil mi?’ ‘Bugün o arkadaşın sana ne kadar da kötü davrandı değil mi?’ ‘Çocuğun da sana bugün çok kötü bağırdı?’ Ve böylece duruşlarda sakin kalmak bir hayal olur. Zihin sizi ele geçirmiştir bile… Artık dakikaları saymaya başlarsınız. Size bir sır vereyim mi? Sevdiklerinizle birlikteyken ya da çok sevdiğiniz bir işi yaparken, zaman çok çabuk akıp geçer ve belki de size yetmez ama sevmediğiniz birileri ile birlikteyken ya da size zor gelen bir şey yaparken, zaman asla geçmez. Saniyeler size bir saat kadar uzun gelir. Yin yoganın en zor yanı da budur aslında. Siz duruşların keyfini çıkarmaya başlamazsanız, yin yoga size zehir olabilir. Bedeninizi ve zihninizi duruşlara teslim etmeniz gerekir. İşte o zaman da, gel keyfim gel…
Kalça dışını esneterek birikmiş kötü duygulardan arındığımızı düşünüyordum. O an bir fikir geldi aklıma. Dış kalça kaslarını bu kadar esnettikten sonra neden “padmasana” (lotus) denemiyorduk? Önce “ardha padmasana” (yarım lotus) ve ardından “padmasana” denedik. Bir tek kişi “padmasana” yapabildi. Hepimiz “yarım lotus”ta kaldık ama gayet mutluyduk. Bedeni kabullenmiştik.
Sıra böbreklere odaklanıp yin yogada “chi” adı verilen yaşam enerjisini tazelemeye gelmişti. “Sphinx” (sfenks) ve “seal” (fok balığı) duruşları bu amaca çok uygundu. İki duruşta yaklaşık altı dakika kadar bekledik. Kimileri kollarını bedenlerine daha yakın tutarak bel bölgesini, dolayısıyla böbrekleri, biraz daha yoğun çalıştırdı. Kimileri ise bellerine fazla yük bindirmemek için kollarını bedenlerinden biraz daha uzak tuttu.
Dersin son bölümünde ise, kalbe odaklanıp
öfkeyi, nefreti, siniri ve gerginliği sevgi, şefkat, merhamet ve anlayışla eritmeye çalışacaktık. “Sphinx” ve “seal” duruşları ile omurgayı zaten arkaya eğmeye başlamıştık ve kalbi de açmıştık. Sıra “melting heart” (eriyen kalp) duruşuna gelmişti. “Her nefes verdiğinizde, göğüs kafesinizi biraz daha yere yaklaştırmaya çalışın. Her nefes verdiğinizde, kalbinizi biraz daha eritin ve yumuşatın. Daha çok sevgi enerjisi yaymaya çalışın. Affedin. Önce kendinizi, sonra çevrenizi. Empati yapmaya çalışın. İkili ilişkilerde sadece bir taraf suçlu değildir. Bir tartışma sırasında iki taraf da ayrı ayrı suçlu olabilir. O yüzden, kendinizi karşınızdaki insanın yerine koyun ve empati yapın. Biraz anlamaya çalışın. Anlayışlı olmaya özen gösterin. Öfkenin ve nefretin yerini, sevgi ve anlayış alsın.”
Derslerimde bazen akışın içine kendimi kaptırıp kafamda planladığım dersin biraz dışına çıkabiliyorum. O gün de aynı şey oldu. Dersi kalp çakrasına odaklandıktan sonra bitirmeye karar vermiştim ama o anda bir de boğazı rahatlatmak istedim. Sonuçta öfke, nefret ve siniri azaltmak istiyorduk. Bu kötü duyguları önce içimizde azaltmak için asanalar yaptık. Sonra yaşam enerjisini tazelemek ve en son da kötü duyguları güzel duygularla eritmek için duruşlar yapmıştık. Şimdi de duygu ve düşüncelerimizi doğru ve güzel şekilde ifade etmek için boğaz çakrasına odaklanmalıydık. “Marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) akışı içinde dikkati özellikle boğaz bölgesine çektik. Asanaları yaparken, boğazı iyice sıkıştırdık ve sonra açtık ve esnettik.
Dersin sonunda “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) öncesi, “twisted roots” (dönmüş kökler) burgusu ile bedeni ve omurgayı iyice esnetip rahatlatıp sinir sistemini gevşettik. Gözler kapalı bir burgu ile bedeni iyice rahatlattıktan sonra, uzun bir “savasana”… “Savasana” sırasında öğrencilere masaj yaptım. Bedenlerini biraz daha rahat ve gevşek bırakmaları için. Ders boyunca amacımız kabullenmek, bırakmak ve teslim olmaktı. “Savasana”da da bedenleri kabullenip, bırakıp teslim olmuştuk.
Dersin son sözlerini mi merak ediyorsunuz? “Amacımız
kalçaya odaklanarak birikmiş kötü duygulardan arınmak, böbreklere odaklanarak yaşam enerjisini tazelemek ve kalbe odaklanarak öfkeyi, nefreti, siniri ve gerginliği sevgi, şefkat, merhamet ve anlayışla eritmeye çalışmaktı. Bugün Dolunay var. O yüzden duygularımız her zamankinden daha yoğun. Belki bu nedenle daha öfkeli ve sinirli hissediyor olabiliriz. Balık burcundaki Dolunay yüzünden kendinizi çok duygusal hissedebilirsiniz. Sizi normalde hiç etkilemeyecek bir şey, bugün çok etkilemiş olabilir. Böyle bir durumda, karşımızdakileri de anlamaya çalışmak gerekir. Empati kurmak, daha çok sevmeye çalışmak ve anlayışlı olmak. Kendinizi karşınızdaki kişinin yerine koyun ve onun tezini de anlamaya çalışın. Denemekten ne kaybedersiniz?”

köklerle bağları koparmak ve uçmak…

Standard

Yoga dersleri verdiğim spor tesisinde üçüncü dersim… Tam da yılbaşından bir gün önce… Derse  yirmi dakika kala stüdyoya girdim. İlk iki dersimden önce sınıfa girdiğimde, beni bekleyen bir sürü üyeyle karşılaşıyordum. Derse birkaç dakika kala stüdyo neredeyse doluyordu. Bu hafta ilk ben girdim stüdyoya. Işıkları açtım, müziği ayarladım ve beklemeye başladım. Bir yandan da biraz panikledim. Neden hala kimse gelmemişti? Dersin başlamasına 15 dakika vardı. Birden yılbaşı arifesi olduğunu hatırladım ve bu yüzden belki dersime pek katılım olmayacağını düşündüm.  Malum herkes yeni yıl telaşındaydı. Sabah üyesi olduğum spor tesisine gittiğimde de aynı manzarayla karşılaşmıştım. Tesis, her zamankinden boştu. Neyse, beklemeye başladım. Derin bir nefes aldım verdim. Sakinleştirdim zihnimi…

2013-05-18 14.18.39

Derken kapı açıldı ve ilk öğrenci sınıfa girdi. Sonra diğer öğrenciler gelmeye başladı. Ders boş geçecek diye düşünürken, sınıf dolmuştu bile. Oturduğum yerde bedenimi biraz esnetmeye ve ısıtmaya başladım. Bir yandan da “acaba dersin zirve duruşu ne olsa” diye düşünüp duruyordum. Yanlış anlamayın kafamda birkaç tane değişik ders vardı. Yeni yıl arifesinde arkaya eğilerek kalbimizi mi açmalıydık yoksa bir ters duruş yaparak yeni yıla farklı bir açıdan bakarak mı başlamalıydık? Öğrencilere bakarken karar verdim. Zirve duruşunu bulmuştum: “Sirsasana” (baş duruşu). Yeni yıl arifesinde, yeni öğrencilerime bambaşka bir deneyim ve ders yaşatmak istemiştim. Hadi hayırlısı…
Meditasyonla derse başlarken, bugünkü zirve duruşunun yeni yılda yeniliklere açık olmak ve yeni deneyimler yaşamak için “sirsasana” (baş duruşu) olacağını söyledim. Sınıftan ses çıkmıyordu ama ben heyecanlandıklarını hissetmiştim. Ben de heyecanlıydım. Sonuçta benimle sadece iki ders yapmışlardı. Biliyordum, dersime katılan öğrenciler, başka eğitmenlerin yoga derslerine de katılıyorlardı ama yine de “sirsasana” için hazır olup olmadıklarını bilmiyordum. Olsun, karar vermiştim. Deneyecektik. Denemekten, yeniliklere açık olmaktan ve cesur olmaktan bir zarar gelmezdi.
Dersin zirve duruşu “baş duruşu” olduğu için, dersin ilk yarısında karın kaslarını ve omuz kuşağını güçlendirmeye yönelmiştik. Biraz denge asanalarına ağırlık verip, özellikle “tadasana”da (dağ duruşu) kuyruksokumunu içeri almaya çalışmıştık. Karın kaslarını ve omuz kuşağını güçlendirmek için “phalakasana” (sopa), “chaturanga dandasana” (alçak şınav), “vasisthasana” (yan sopa/Bilge Vasistha Duruşu), “ardha salamba sirsasana” (yunus duruşu) gibi asanalar yaptık. Özellikle karın kaslarını çalıştırmak için sırt üstü yatıp bacakları 90 derece kaldırdık ve yavaş yavaş üç kademede aşağı indirip tekrar yukarı kaldırdık.
Bedenlerin hazır olduğunu hissettiğim anda, baş duruşunun iki farklı yapılış şeklini gösterdim. Öncelikle dirseklerin yerde olduğu asanayı ardından da kolların ve başın üzerinde yükseldiğimiz baş duruşunu yaptım ve sınıfa iki duruştan birini ya da her ikisini birden deneyebileceklerini söyledim. İsterlerse duvardan destek alabileceklerini isterlerse de eş olup birbirlerini tutabileceklerini hatırlattım. Bazı öğrenciler çok cesurdu ve hemen oldukları yerde baş duruşuna çıkmaya çalıştılar. Hatta bunlardan birinin ilk yoga dersiydi.
Herkes “sirsasana” denerken, ben sınıfta gezindim. Benden destek isteyen herkese yardımcı oldum. Bazı öğrenciler iki ya da üç kere denedi duruşu. Bazıları birbirine yardımcı oldu, bazıları “mat”lerini (minderlerini) aldı ve duvar kenarına geçti.
İşin ilginç yanı, o gün derste herkes “sirsasana” yaptı. Sonuçta, fiziksel olarak asanaya hazırlanmıştık. Bedeni iyi ısıtmıştık ve gerekli kasları duruş öncesinde iyice çalıştırmıştık. Ama “sirsasana” gibi ters duruşlarda, sadece bedeni ısıtmak ve hazırlamak yeterli değildi. Bir de ruhsal ve zihinsel yanı vardı bu tür asanaların. Tüm sınıf benden cesur çıkmıştı benim ilk “sirsasana” deneyimiyle kıyaslayınca…
Gruba da kendi deneyimimi anlattım. “Başımın tepesinde durabilmem tam iki buçuk ayımı aldı.” Böyle söyleyince, herkes çok sevindi. Sonuçta onlar ilk deneyimlerinde öyle ya da böyle cesurca duruşa çıkmışlardı. Benim de onlara anlatmak istediğim buydu aslında. “Sirsasana” deneyimlerken, benim korkularım ve kaygılarım vardı. Tepetaklak durmak bana göre değildi. Ben sağlamcıydım. Kendi ayaklarımın üzerinde durmaya alışmıştım. Destek almayı sevmeyen bir kişiydim. O yüzden de başımın tepesine çıkabilmem biraz zaman aldı. Aslında hayata bambaşka açılardan bakmaya korkmayan bir kişiydim. Deli dolu şeyleri seviyordum. Karakter olarak uçarıydım ve biraz da deli… Eğlenmeyi seviyordum, rengarenk giyiniyordum ve özgürlüğüme düşkündüm. Ancak, kimseden destek almadan yaşamayı da seviyordum. İşte bu da beni köklendiriyordu. Kök çakram (muladhara çakra) çok gelişmişti ama taç çakram (sahasrara çakra) biraz zayıf kalmıştı. O yüzden her gün çalıştım. Her gün başımın üstüne çıktım, çıktım ve çıktım. Önce kaslarımı alıştırdım ve kas hafızasını yarattım. Sonra köklerimle bağlarımı kopardım gün be gün… Sonunda bir gün, spor tesisinde kendi kendime çalışırken bir de baktım ki, başımın üstündeyim ve uçuyorum. İnanın çok şaşırmıştım. Tüm bunları anlattım öğrencilerim “balasana”da (çocuk pozu) dinlenirken.
Zaten dersin de sonuna gelmiştik. Bir iki öne eğilme ve bir burgu yaptıktan sonra, sözlü yönergelerle “savasana”ya (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) geçtik. “Savasana”da en sevdiğim şarkılardan birini çaldım. Birkaç dakikalığını da olsa, beni alıp götüren bir şarkı: Petra Berger’den “Eres Todo Para Mi”… Şarkıyı çalmadan önce, öğrencilerime bu şarkıyı onlara yeni yıl hediyesi olarak çaldığımı söyledim.
“Savasana” sonrası bağdaşta oturduk ve son sözlerimi söyledim: “Yeni yılda yenililiklere ve yeni deneyimlere açık olmak, kendimiz için bir şeyler yapmak, hayata bambaşka bir açıdan bakmak, başkalarını anlamaya çalışmak, dünyaya daha çok sevgi ve anlayış yaymak.” Tüm bunlar, şarkıyı dinlerken gelmişti aklıma. Şarkının anlamını bilmiyorum ama içimde bir yerlere dokunuyor ve bana sevmeyi ve daha anlayışlı olmayı hatırlatıyordu. Derin bir nefes alıp içimizden bir dilek geçirdik ve nefesi verirken dileklerimizi tüm dünyaya ve evrene yayarak dersi bitirdik.
Ders bittiğinde, birkaç öğrenci yanıma geldi. Bazıları şarkının ismini öğrenmek istediler, bazıları başka arkadaşları için başka nerelerde yoga dersleri verdiğimi ve bazıları ise yoga asanalarının diğer aktivitelerinde ve yaşantılarında bir faydasının olup olmayacağını sordular. Herkesin sorusunu elimden geldiğince yanıtlamaya çalıştım.
Acaba dersime katılım olacak mı diye başladığım ders, bambaşka bir şekilde sona ermişti. Herkes kendi deneyimini yaşamış, coşku ve heyecanı tatmış, yeni bir şeyler yapıyor olmanın mutluluğunu hissetmiş, “savasana”da dinlenmenin hazzını duymuş ve aklındaki sorulara belki istedikleri cevabı almış belki de almamıştı. Benim ise aklımdaki tek şey, kendi pratiğim devam ettiği sürece, kendi kendime asanalarda derinleşmeye çalıştığım sürece, kendi kendime zorlandığım duruşları denediğim ve kanatlanmaya çalıştığım sürece, kendi yogamı yaparken dinlediğim ve dinlerken bedenimde, ruhumda ve zihnimde bir bütün hissettiğim şarkıları derslerimde kullandığım sürece, aynı etkiyi öğrencilerimde de yaratabileceğimdi.