Tag Archives: serotonin

neden yoga?

Standard

Yogayı diğer fiziksel aktivitelerden farklı kılan nedir? Zaman zaman bu soruyu kendi kendime sorarken buluyorum. Yogayı “dinamik stretching”den (esneme) ya da “pilates”ten ayıran nedir? Ya da başka bir fiziksel aktiviteden?

BEN_4569

Yoga, kelime anlamıyla birleşmek, birleştirmek demekti. Yoga beden, zihin ve ruh birliği ve bütünlüğü demekti. Beden, zihin ve ruhun bir arada olması, uyumlu olması demekti. Yoga derslerinde akış içindeyken beden, zihin ya da nefesten yani ruhtan birini kaybettiysek, “yoga” olmaktan çıkıyorduk. Yani “yoga” aslında fiziksel bir aktiviteden öte bir “durum”du.

Yoga derslerinde öğretmenlerin en önem verdikleri şey beden ile nefesin aynı anda akabiliyor olmasıydı. Nefes alırken bir “asana”yı (duruş) nefes verirken diğer “asana”yı yapmaktı. Biraz daha açmamız gerekirse nefes aldığımız sürece bir “asana”yı yapmak ve nefes verdiğimiz sürece diğer “asana”ya geçmek ve nefesi verdiğimiz anda o “asana”nın nihai haline gelmekti. Tabii ki bedensel tüm aktivitelerde nefesin önemi yadırganamaz ancak yogada nefesin ayrı bir yeri vardı. Nefes, bizim ruhumuzdu. Dolayısıyla nefesteki en küçük bir tıkanıklık ruhumuzdan taviz vermemizi gerektiriyordu. Bunun içindir ki yoga derslerinin başında ya da sonunda genellikle “pranayama” (nefesi özgürleştirme) çalışmaları yapılırdı. Bağdaşta ya da dizlerin üzerinde omurgayı dik tutacak şekilde oturduktan sonra nefese odaklanarak nefes kapasitemizi geliştirmek ve zaman içinde “pranayamik nefes” adını verdiğimiz “yoga nefesine” ulaşabilmek. Yani akciğerler ve karnın birleşiminden oluşan bir soluma sistemi. Akciğerlerin tüm kapasite çalışması, diyaframın ve karnın da içinde olduğu derin ve uzun nefesler… Tüm bu nefes çalışmalarının sonunda, akciğer kapasitesini genişletip ders boyunca “asana”ları yaparken “pranayamik soluma” yapabilmek… İşte bu nefes tarzı ve ders boyunca nefese yani ruha verilen önem yogayı diğer fiziksel aktivitelerden ayırıyordu.

Her bir “asana”yı yaparken ve bir “asana”dan diğer “asana”ya geçerken nefesimizi kullanmamız ile aslında bedene binen yükü azaltıyorduk. Nefes ile birlikte bedenimizin açılmasına ve kapanmasına izin veriyorduk ve nefesi kullanarak bedeni fiziksel olarak çok yormadan akışta kalıyorduk. Aslında kendi içimizde enerji üretiyorduk. Zihnimizi ise nefesi izlemeye yönlendiriyorduk. Zihin, nefes ile bedeni uyumlamaya çalışırken başka şeyler düşünemiyordu. Sadece ve sadece nefesi ve bedeni izliyordu ve bedenin nefes ile aynı anda hareket etmesini sağlamaya çalışıyordu. Dolayısıyla zihin, beden ve nefes ile meşgul oluyor ve ne geçmişe ne geleceğe gidiyordu. Sadece ve sadece “şu an”da kalıyordu. Ve işte yoganın farkı buydu. Nefes yani ruh, beden ve zihin bir ve bütün ve uyumluydu.

Yoga derslerinin bir diğer farkı belli bir bölge üzerinde çalışmak ve dersin yarısına geldiğimizde o bölgeyi kullandığımız bir zirve duruşu ile dersi taçlandırmamızdı. Bir yoga dersinde kalça açıcı bir seri üzerine çalışabilir, bir başka derste ise ters duruşlara odaklanabilirdik. Bir başka dersin zirve duruşunu geriye eğilmelerden seçebilirdik.

Son olarak, yogayı diğer aktivitelerden ayıran en önemli özellik derslerde zihinsel rahatlama üzerine de çalışılması. Derse başlamadan önce en az beş dakikalık bir meditasyon yapıp dikkatleri bedene ve nefese yönlendirmek ve gün içinde o ana kadar yaşanan tüm olumsuzlukları ve yorgunluğu üzerimizden atmak… Dersin sonunda uzun bir “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersin fiziksel yorgunluğunu üzerimizden atmak…

Tüm bunlar nereden aklıma geldi de bu yazıyı yazdım diye düşünüyorsanız eğer, bir grup dersinden önce öğrencilerden biriyle konuşuyorduk. Öğrenci, “ne kadar yorgun olursam olayım, derse ne kadar zor gelirsem geleyim ve derste ne kadar zor bir akış yapmış olursak olalım, dersin sonunda “savasana” ile dinlendikten ve tekrar uyandıktan sonra kendimi inanılmaz enerji dolu hissediyorum. Sanki ders boyunca bedenime enerji yükleniyor” dedi. Evet, gerçekten de öyleydi. Yogada nefeslerimizi derinleştirdiğimiz için kana daha fazla temiz oksijen karışıyor ve böylece enerjimiz yükseliyor ve dersin sonunda kendimizi daha sağlıklı, güçlü ve coşkulu hissedebiliyorduk. Bazı araştırmalara göre, yoga duruşları “kortizol” hormonunu dengeliyor ve bu sayede enerjik hissediyorduk. Diğer tüm fiziksel aktiviteler gibi yoga bedendeki “serotonin” ve “endorfin” hormonlarının yükselmesine yardımcı oluyor ve böylece de dersi gülümseyerek tamamlıyorduk. Gülümsemenin ve kahkahaların kendimizi ne kadar enerjik ve coşkulu hissettireceğinden bahsetmeme gerek yok sanırım. Yogayı diğer fiziksel aktivitelerden ayıran ne miydi? Dersin sonunda yorgunluktan eser kalmaması; aksine bir başka ders daha yapabilecek kadar enerji dolu hissetmek… Yoksa siz hala yoga denemediniz mi?

 

kendini ifade et!

Standard
Kendinizi bağıra bağıra şarkı söylemek isterken bulduğunuz oldu mu hiç? Banyodayken, araba kullanırken ya da evde tek başınızayken en sevdiğiniz şarkıları mırıldandınız mı? Kendinizi sahnede bir şarkıcı gibi düşünüp keyifle avazınız çıktığı kadar bağırarak şarkı söylediniz mi hiç? Eğer zaman zaman da olsa içinizde böyle bir istek duyuyorsanız, bilin ki “boğaz çakrası” fark edilmek istiyordur. Evet “boğaz çakrası” temizlenmek, arınmak ve sesini duyurmak istiyordur. İfade etmek istiyordur.
2009-2010 tum fotolar 678
 Tahmin edebileceğiniz gibi geçen haftaki özel ve grup yoga derslerinin teması “vishuddha” (boğaz) çakraydı. “Vishuddha”, “saf, arınmış, arınma, arındırılmış” anlamına gelmektedir. Boğazın tam ortasında bulunur, ense ve boğaz gibi organları ve tiroid ve paratiroid bezleri etkiler. Bu kuramsal bilgiler bir yana, “boğaz çakrası”, “dürüstlük” ve “ifade etmek” ile ilgili bir enerji alanıdır. Boyun, baş ve kalp arasında bir geçittir ve zihnimiz ile kalbimiz arasındaki dengeyi sağlayıp boğazımızdan doğru sözleri çıkartamadığımızda bu çakrada sorun yaratırız. Konuşmak isteyip de her susturulduğumuzda, “vishuddha çakra”yı tıkarız. Kalbimizden ve zihnimizden geçen bir olmadığında ve bunu da dudaklarımızdan çıkartamadığımızda yine bu çakrayı kirletiriz. O yüzden “dürüst olmak” ve “ifade etmek” önemlidir. Kendimi doğru ifade edebiliyor muyum?
Bu çakrayı daha çok meditasyon ile çalışmıştık. Yaptığımız ilk çalışma “köpek solunumu” adı verilen bir “pranayama” (nefes) çalışmasıydı. Ağzı açtıktan ve dili dışarı çıkarttıktan sonra köpek gibi hızlı nefes alıp vererek, özellikle “boğaz çakrası”ndaki tüm toksinleri temizlemeyi denemiştik. Nefes alıp verirken, karnı da içeri doğru çekip sonra dışarı doğru bırakıyorduk. Bu nefes çalışması, yalan ve korkuları temizlememize yardımcı olup bizi doğruyu söylemeye sevkediyordu.
Yazının başında da bahsettiğim gibi, şarkı söylemek “boğaz çakrası”nı dengeleyen en kolay yöntemlerden biriydi. Bir yoga dersinde, “mantra” (zihni özgürleştirmek için söylenilen kutsal heceler) söyleyerek “vishuddha çakra”yı dengelemekten daha güzel bir yol olamazdı herhalde. Son günlerde okuduğum bir kitapta şöyle diyordu: “Boğaz çakrası açılıp kalp çakrasıyla bağlantıya geçtiğinde, akortlu şarkı söylemeyi başarabileceksiniz.” (Daha ayrıntılı bilgi için İnsanın Sekiz Yeteneği adlı kitaba başvurabilirsiniz.) Kim akortlu ve mükemmel şarkı söylemek istiyordu ki? Sadece sesimizi duymak bile yeterdi. Önce sesimi duymaya alışacaktım, sonra da sesimi sevecektim. O anda yıllar öncesine gittim. Okuldayken sözlü çeviri derslerinde öğretmenimizin neden sesimizi bantlara kaydettirip sonra bize dinlettirdiğini ancak yıllar sonra bu kitabı okuduğumda anlayabilmiştim. Kendi sesimi duyup, ona alışacak ve sonra da sesimi sevecektim. Böylece, sesim “kalbimden çıkacaktı” ve “saf ve temiz olacaktı.” Derse geri dönecek olursak, “boğaz çakrası”nı “ONG” sesini çıkartarak arındırmaya ve temizlemeye çalıştık. “ONG” sesini çıkartmadan önce, birkaç kez omuzları kulaklara kadar kaldırıp indirdik ve sonra gözleri kapatıp başı kendi ekseni etrafında birkaç tur çevirdik. En son dili yuvarladık ve ucunu arka damağa doğru bastırarak “ONG” meditasyonunu yaptık. Boğazın arkasındaki titreşimi hissetmeye çalıştık.
Bir sonraki “mantra”, “Sat Nam” (Ben Gerçeğim/Gerçek Benim Kimliğimdir) idi. Amacımız, belirli sesleri tekrarlayarak ağzımızdan saf, temiz ve doğru sözlerin çıkmasını sağlamaktı. Ayrıca kendimizi de olduğumuz gibi kabul edip, kendi gerçeğimizi bulmaktı. Kitaba göre, “kendimize karşı dürüst olduğumuzda, başkalarına karşı da dürüst olabilirdik. Kim olduğumuzu ve bu dünyadaki amacımızı inkar etmemeliydik. Kendimizden kaçmamalı, kendimizi kabul etmeliydik.”
“Vishuddha çakra”nın gölge duyguları ise “inkar” ve “bağımlılık” idi. “Bağımlılık”, kendi gerçeğimizi yaşamadığımız zaman ortaya çıkıyordu. Madde bağımlılığı, alkol, sigara, yemek, kahve, tatlı… Hepsi aynıydı. Bunlardan herhangi birine ihtiyaç duyduğumuzda, aslında başa çıkamadığımız ya da hakkında konuşmak istemediğimiz bir gerçekten kaçıyorduk. Sadece gülerek, sadece burundan nefes alıp vererek ve meditasyona yönlenerek bedendeki “serotonin” ve “endorfin” gibi mutluluk hormonlarını arttırıp bu bağımlılıklardan kurtulabiliriz.
Bu kötü alışkanlıkları yenmek için, bir meditasyon da yapmıştık. Bağdaş kurup oturduktan sonra elleri yumruk yapıp baş parmakları düz uzatmıştık. Baş parmakları şakaklara dayamış, gözleri kapatıp iki kaşın tam arasına (üçüncü göz çakrası) odaklamıştık. Dudakları kapalı tutup dişleri sıkmıştık ve dişleri birbirine bastırıp bırakmıştık. İçimizden sessizce “Sa-ta-na-ma” mantrasını (Sat Nam mantrasının uzatılmış hali) tekrarlamıştık. Bu meditasyon, bedensel ve zihinsel bağımlılıklardan kurtulmamıza yardımcı oluyordu. Azı dişleri beynin orta bölümünde bir noktaya baskı yapıyordu ve bu noktada oluşan bir dengesizliği düzeltiyordu.
Meditasyonları bitirdikten sonra, asanalar yoluyla da “vishuddha çakra”yı dengelemek istemiştik. Bu çakrayı etkileyecek asanalar, “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi), “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “balasana” (çocuk), “urdhva mukha svanasana” (yukarı bakan köpek), “salamba sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı), “matsyasana” (balık) ve “uttana padasana” (derin balık duruşu) idi. Boğaz çakrasını etkilemek için, “vinyasa” akışların arasında “tadasana”da (dağ duruşu) boynu öne arkaya ve sağa sola esnettik. Boynu özellikle öne ve arkaya hareket ettirerek, tiroid ve paratiroid bezlerini uyarmayı amaçlamıştık. “Bhujangasana”da (kobra) boynu yine öne arkaya ve sağa sola esnettik. “Marjaryasana-bitilasana”da ise tüm dikkatimizi boynu iyice göğüs kafesine yaslamaya ve sonra boynun arkasını iyice omuza yaslamaya vermiştik. Bu şekilde, “vishuddha çakra”yı iyice arındırmak istemiştik. Tüm bunları yaparken, öğrenciler öksürdü ya da içlerinden gelen bir şeyleri ifade ettiler. Evet, boğaz çakrası temizleniyordu.
2009-2010 tum fotolar 674
“Vishuddha çakra”ya odaklandığımız özel ve grup derslerini nasıl bitirmiştim? Öncelikle kendime ne gibi dersler çıkartmıştım? Derslerin sonunda, öğrencilere felsefi konulardan bahsederken aslında zihnimden geçenleri kendime bir kere daha hatırlatıyorum. O yüzden, ders sonu felsefi yaklaşımlar aslında o gün benim ihtiyacım olan ve duymak istediğim şeyler oluyor. Bu derslerin sonunda
da öyle oldu.
Kendimizi tam ve doğru ifade edemediğimizde, bu çakra tıkanıyordu. Karşımdakine bağırmak ve sesimi yükseltmek, ifade etmek anlamına gelmiyordu. Yine okuduğum başka bir kitaba göre, kendini doğru ifade eden kişi aldatmacadan çok uzaktır ve “biriktirmeden” ifade etmemiz gerekiyordu. Söylemek istediğimiz şeyleri, yerinde ve zamanında ifade etmek yerine sırf karşımızdakini kırmayalım üzmeyelim diye sözlerimizi yutarsak, bir süre sonra bu yutkunmalar “boğaz çakra”mızı tıkamaya başlar. Belki bir süre sonra, içimizde biriktirdiklerimizi yanlış bir zamanda dile getirir ve haklıyken haksız hale gelebilirdik. O yüzden, doğru zamanda “biriktirmeden” içimizden geçeni ifade etmeliyiz çünkü sadece yaşadığımız an var. Sevdiğini mi söylemek istiyorsun? Söyle. Kızgın mısın birine? Onu da söyle. Kalbinle zihnin aynı dili konuşsun ve sen de gerçek anlamda “o dili” konuş. Boğazından, kalbinden ve zihninden geçenler çıksın. Başka sözler değil…

yoga ve depresyon

Standard

Geçenlerde öğrencilerimden biri kendini sürekli yorgun ve mutsuz hissettiğini, kolunu kaldıracak gücü bile bulamadığını ve uykusuzluk çektiğini söyledi. Kendisine muhtemelen mevsim geçişine bağlı olarak yorgunluk hissettiğini ve bu nedenle belki bir süre boyunca meyve ve sebze tüketimini artırıp c vitamini almasını tavsiye ettim. Tabii ki vinyasa ya da hareketli yoga yapması da faydalı olabilirdi bence.

2009-2010 tum fotolar 006

Derken öğrencim bir şey itiraf etti. Depresyonda olduğunu düşünüyordu. Ben bir doktor, psikiyatrist ya da psikolog olmadığım için olaya temkinli yaklaşmıştım ve yaz mevsiminin gelmesi ve havaların ısınmasıyla kendini yorgun hissedebileceğini düşünmüştüm. Ancak itiraf geldikten sonra öğrencime hemen bir psikiyatriste ya da psikoloğa gitmesini tavsiye ettim. O ise beni çok şaşırtan bir cümleyle karşılık verdi bana. “Ben doktora gidip de ilaçlarla uyuşturulmak istemiyorum. Sen yoga eğitmeni değil misin? Yok mu koskoca yoga camiasının depresyona karşı tavsiye edebileceği bir şeyler?” Hadi bakalım Burcu Hanım, yoga eğitmeniyim diye geçiniyorsun, nasıl cevap vereceksin?

Kendimi düşündüm hemen. Canım sıkkın olduğunda, ruhum sıkıştığında hangi asanaları yapmak istiyorum diye? Evet, beş dakikalık sürem doldu ve cevap veriyorum sevgili öğrencim. Seninle arkaya eğilmeler üzerinde yoğunlaşalım. Kalbini ve göğüs kafesini açalım. Sanırım mantıklı bir cevaptı.

Öğrencimi bu cevapla biraz rahatlattıktan sonra, bu konuyu ben biraz daha araştırayım; bir dahaki buluşmamızda ayrıntı konuşalım dedim. Hadi bakalım birkaç günlüğüne yırttın, peki ya sonra? Eve geldim. Önce geçen kış iki günlük yoga terapi eğitimine katıldığım Hintli guru Dr. Omanand’ın kitaplarını karıştırdım. Aldığım kitapta çok ayrıntılı bir bilgi bulamadım. Yoga üstadı Iyengar’ın “The Path to Holistic Health” (Holistik Sağlığa Doğru) adlı kitabını karıştırdım. Sadece uykusuzluk ile ilgili bir takım asana listesi buldum. Sonra aklıma geldi. Benim bir kitabım daha vardı “Yoga as Medicine” (Tıbbi Açıdan Yoga) adlı. Bir de ona göz atayım derken ne göreyim “depresyon” üzerine koskoca bir bölüm ayırmış. Ooh yaşasın.

“Depresyon” ile ilgili bölümü okumaya başladığımda çok ilgimi çeken bir cümleyle karşılaştım. Iyengar, “koltukaltlarınızı açık tutarsanız, asla ve asla depresyona girmezsiniz” demiş. Bir an ne demek istediğini anlamadım. Ama sonra, Iyengar’ın da benim tavsiyemden bahsettiğini anladım. Göğüs kafesini ve kalbini açmak, esnetmek… Bir başka deyişle arkaya eğilmeler…

Aynı bölümde, depresyonun belirtilerini okurken öğrencimin anlattıklarıyla benzer olduğunu gördüm. Günden güne hatta bir saatten bir saate değişen ruh hali, eskiden yapmaktan zevk aldığın şeylerden şimdi almaman, uyku sorunları, sürekli yatmak istemek, geceleri uyuyamamak…

Kitap, depresyonu tıbbi açıdan da tanımlıyordu. Beyindeki “serotonin”, “norepinefrin” ve “dopamin” gibi sinir ileticilerin seviyelerindeki düzensizlik, depresyona neden oluyordu. İşte bu nedenle, serotonin seviyesini artırmak için doktorlar depresyon teşhisi koydukları bir hastaya sakinleştirici ilaçlar yazıyorlardı. O halde, ilaç kullanmak istemeyen öğrencime ben ne tavsiye edebilirdim? Serotonin seviyesini yükseltecek yogik yaklaşımlar… Serotonin bize mutluluk veren, depresyondan ve endişeden uzak tutan bir hormon. Aslında tüm fiziksel aktivitelerin, sporun ve yoganın bedene mutluluk hormonu yaydığı bir gerçek. O halde her tür sporu ve yogayı tavsiye edebilirim bu öğrencime. Yalnız öğrencimin önceden gelen bazı sakatlıkları olduğu için ben güvenli bölgede, yani yogada, kalacağım. Özellikle bedeni ısıtan “surya namaskara” (güneşe selam) serileriyle başlayıp ardından “setu bandhasana” (yarım köprü), “urdhva dhanurasana” (tam köprü), “ustrasana” (deve), “salambhasana” (çekirge), “dhanurasana” (yay) gibi arkaya eğilmeler yaptıracağım. Bu duruşların bir kısmını “bolster” destekli de yaptırabilirim duruma göre. Öğrencimin o günkü beden esnekliğine göre karar vereceğim destek kullanıp kullanmayacağıma. Serotonin seviyesini artırmak için, beyne kan gitmesi de iyi bir yöntem olabilir. Bu nedenle “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek), “prasarita padottanasana” (bacaklar geniş şekilde açık öne eğilme), “salamba sarvangasana” (omuz duruşu) ve “sirsasana” (baş duruşu) da yaptırabilirim. Ancak öğrencimi tanıdığım için en azından “sirsasana” yapamayacağını biliyorum. Ona “sasangasana” (tavşan duruşu) yaptıracağım. Ne de olsa başın tepesi yere geldiği için aynı etkileri alacağız. Hem uyku sorununa hem de depresyona iyi gelecek bu duruşlar.

Asanalara ek olarak, dersin başında ya da sonunda mutlaka meditasyon yaptıracağım öğrencime. Meditasyon, beyindeki serotonin miktarını artırır çünkü. Ayrıca, beyindeki alfa dalgalarını da artırarak bizi sakinleştirir ve daha kolay odaklanmamızı sağlar. Yani, meditasyon, depresyonu ve uyku sorunlarını çözmemize yardımcı olacak gayet doğal bir yöntem.

Kitabı karıştırırken, yoga ve Ayurveda’ya (Hint yaşam bilimi) göre depresyonu ikiye ayırdığını gördüm. Rajasik ve tamasik depresyon olarak… Başka bir deyişle, telaşlı/tedirgin/ajite depresyon ve atipik depresyon. Ajite depresyonun belirtileri, endişe, huzursuzluk ve düşünmeden hareket etme. Böyle bir kişinin nefesleri hızlı olup, nefes verişte sorunlar yaşama ihtimali oluyormuş. Atipik depresyonun belirtileri ise atalet, durgunluk, can sıkıntısı ve umutsuzluk. Böyle bir kişinin nefesleri sığ olup, nefes alırken sorunlar yaşıyormuş.

Öğrencim ile bu konuda konuşmamıştık. Ona nefeslerinin nasıl olduğunu sormamıştım. Bir dahaki görüşmemizde ilk soracağım soru bu olacak. Yine de kısaca belirtmem gerekirse, tamasik/atipik depresyondan mustarip bir kişi nefes almaya odaklı bir “pranayama” (nefesi özgürleştirme) tekniğini kullanabilir. “Ujjayi” (kahraman) nefesi böyle bir durumda faydalı olabilir. Rajasik/ajite depresyon geçiren biri ise nefes verişine odaklanan bir “pranayama” tekniği kullanabilir. Nefes verişini daha uzun tutabilir.

Tüm bunların dışında, depresyon geçiren bir öğrenciye mutluluk hormonunu artırabilmesi için güneş ışığından faydalanmasını, daha çok sebze ve meyve tüketmesini ve kafeinden uzak durmasını tavsiye edebilirim.

Tüm bunları uygulayıp yine de depresyondan bir türlü kurtulamıyorsa, o zaman artık bir doktora gitmesinde ısrarcı olurum çünkü yoga dünyası artık ona daha fazla yardımcı olamaz.

İşte bir soru, beni böylesini ayrıntılı bir araştırma yaptırmaya sevk etti. Kötü mü oldu? Hayır, asla. Üstüne üstlük çok da iyi oldu. Bu konuda çok da bilgili değilmişim, araştırıp bilgi sahibi oldum. Ancak şunu da gördüm: Ne olursa olsun, doğru mantık yürütmüş ve ilk anda en doğru tavsiyeyi vermişim öğrencime. Ne miydi bu? Arkaya eğilmeler, yani göğüs kafesini ve kalbi açmak. Bizler yoga eğitmeniyiz, doktor değiliz. Bir konuda bilgimiz yoksa öğrencilerimizi yanlış yönlendirmemeliyiz. Yetersiz olduğumuz yerde, yetersizliğimizi kabul etmeli ve bir araştırıp sana öyle döneyim diyebilme olgunluğunu gösterebilmeliyiz. Yoga gerçekten de çok büyük bir dünya ve içinde herkesin faydalanabileceği bir şey var. Sadece ve sadece doğru zamanda, doğru kişiye doğru tavsiyeyi verebilelim…