Tag Archives: sarvangasana

an’ın getirdikleri…

Standard

Yoga eğitmenlik kursu sırasında iki tarz ders üzerinde uzun uzun konuşmuş ve çalışmıştık. Bunlardan bir tanesi daire şeklinde kurgulanan diğeri ise zirve duruşuna hazırlanan dersti. Eğitmenliğe başladığımdan beri derslerde zirve duruşuna hazırlanılan tarzı tercih ediyorum. Dersin ilk yarısında bedeni ve zihni o günkü zirve duruşuna hazırlıyor; ikinci yarısında ise bedeni dengeliyor, duruşun tam tersi duruşlarla bedeni rahatlatıyor ve en sonunda bedenleri dinlendiriyorum. Geçenlerde grup dersine gittiğimde öğrencilerden biri “ortaya karışık” bir ders yapıp yapamayacağımızı sorduğunda aklıma hemen daire şeklinde kurgulanan ders geldi.

Başlangıç meditasyonu sonrasında bedenleri “surya namaskara” (güneşe selam) serileri ile ısıttık. Bedenler iyice ısındıktan sonra ayaktaki asanalar üzerine yoğunlaştık. Her bir asana sonrasında “vinyasa” (akış) ile bedeni tazeliyor ve sonra diğer “asana”yı (duruş)  yapıyorduk. Hatta ders biraz daha hareketli olabilmek için asimetrik duruşlarda sağ ve sol taraf arasına bile “vinyasa” sıkıştırıyorduk. Bu şekliyle ders “ashtanga yoga” tarzına benzemişti. Ama tabii ki ben “ashtanga yoga” serisini ezbere bilmiyordum ama daire planlı bir ders çalıştırayım derken biraz da “ashtanga yoga”ya kaymıştık.

Ayaktaki asanalar sonrasında öne ve arkaya eğilmeler ile devam ettik. Her bir asana duruşundan iki ya da üç “asana” yapıyorduk. Burgular, karın güçlendiriciler ve kalça açıcılar ile devam ettik. Her “asana” sonrası bir “vinyasa”… Hava sıcak, sınıf sıcak, içimizdeki “agni” (ateş elementi) harekete geçmiş ve belki de bu grup ile ilk defa bu kadar hareketli bir ders yapıyorum…

En son ters duruşlar… Sınıf karışık bir sınıf olduğu için, yeni başlayanlar ve müdavimler olduğu için ters duruşlar arasından seçim yapmalarını istedim. İsteyenler “salamba sirsasana” (destekli baş duruşu), isteyenler “salamba sarvangasana” (destekli omuz duruşu) ve isteyenler de “adho mukha vrksasana” (kol duruşu)…

Dersi “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile tamamladık. Dersin sonunda tek bir şey düşünüyordum. Neden zirve duruşlu dersleri daha çok seviyor ve tercih ediyordum? Sanırım cevabı bulmuştum. Tekdüze şeylerden hoşlanmıyordum. Bir sonraki hamlenin ne olacağını bilmek ve her şeyi bilerek hareket etmeyi sevmiyordum. Bilinmezi seviyordum. Hani meşhur “anı yaşamak”, “anda kalmak” ve “bir dakika sonra ne olacağını bilmeyerek sadece o anı yaşayıp o anın içinde mutlu ve huzurlu olmak” sözleri var ya… İşte ben onu seviyordum. Bir sonraki hamleyi bilerek yaşadığımızda zihin de her şeyi önceden bildiği için bedenden ve nefesten yani ruhtan önce hareket ediyor. O zaman da sadece zihnin yönlendirdiği ve zihnin hükmettiği kişiler haline dönüyoruz. Kukla oluyoruz. Halbuki sadece “o anın” getirdiklerini yaşamak ve mutlu olmak mümkün… İşte ben tam da bunu yapmaya çalışıyorum…

ruh ile bağlantımız

Standard

“Öğretmenim, son zamanlarda karar vermem gereken önemli bir konu var. İki seçenek arasında kaldım. Hangisinin benim için doğru ve hayırlı olduğunu bir türlü kestiremiyorum. Sizce yoga bu konuda karar vermeme yardımcı olur mu?” Geçenlerde grup derslerinden birinde karşılaştığım bir soruydu bu… Soruyu duyduktan sonra o gün üçüncü gözümüz üzerine bir ders yapmaya karar vermiştim.

O gün “yin yoga” (bedeni bağ dokularına kadar esneten dişil enerji yogası) günüydü. “Yin yoga” ile “ajna çakra”yı (üçüncü göz/alın çakrası) bir arada çalıştırıp ders boyu zihin ve ruh üzerine bir şeyler söylemeyi planladım.

Derse meditasyon ile başladıktan sonra “utthita balasana”da (uzanmış çocuk) üç dakika bekleyerek başladık. Öğrencilere, alınları yere değmiyorsa, alnın altına bir şey koymaları tavsiyesinde bulundum. Ellerini üst üste koyup alnı onun üstüne koyabilirlerdi ya da alnın altına eşofman üstü ya da hırka gibi yanlarında olan bir kıyafeti yerleştirebilirlerdi. Bu “asana”da (duruş) beklerken zihin üzerine konuşmaya başladım. Zihnin, doğduğumuzda tertemiz olduğundan ama toplum içinde yaşarken zamanla kirlenmeye başladığından bahsettim. Yanlış, doğru, günah, ayıp… Bunların hepsi toplumun bizlere zorla kabullendirdiği ve uymamız gerektiğini söylediği şeylerdi. Zihin de tüm bunlara inanıp tüm yaşantımızı bu kalıplarla yaşamamıza yardımcı oluyordu. Zihin, kalıplar içinde kalmanın ve yaşamanın sağlıklı ve güvenli olduğuna inanıyordu. O yüzden güvenli bölgede kalmayı tercih ediyor ve kendini zora sokmuyordu. İşte bu noktada da bizler ruh ile ve ilahi güç ile bağlantımızı kaybetmiş oluyorduk. Bize iletilen mesajları ya da sinyalleri görmemeye başlıyor ve sadece zihin ve mantık ile yaşayan bireyler haline dönüyorduk.

Ders boyu “üçüncü göz”ü yani iki kaşın arasını baskılayacak duruşlar yaptık. Bunlar arasında “salamba sarvangasana” (destekli omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ve meditasyon da vardı. Meditasyon sırasında gözleri iki kaşın arasına doğru yönlendirip gözler kapalıyken hafif şaşı bakmıştık.

Tüm bu duruşlar arasında ben de zihin ve ruhtan bahsetmeye devam ediyordum. “En son ne zaman gerçekten yürekten istediğiniz bir şeyi yaptınız? Mantığınız yanlış dese bile onu dinlemeyip kalpten istediğiniz bir şey? Ruhunuzun hoşuna giden ama zihninizin ve mantığınızın karşı çıktığı bir şey. Şu an bu duruşta beklerken bunu düşünmenizi istiyorum. En son ne zaman mantığınızı bir kenara koyup ruhunuzun yap dediği bir şeyi yaptınız? Hatırlayabiliyor musunuz? Yoksa çok eskilerde mi kaldı?”

“Zihin devrede olduğunda hep kalıplar, yanlışlar, doğrular, yasaklar ve ayıplar vardır. Zihin, açıkça görmemizi engeller. Halbuki kalbinizi dinleseniz, o size doğru yolu gösterecektir. Ruh doğruyu bilir ama biz asla onu dinlemeyiz. Hep zihnin dediklerini dikkate alırız. İşte öğrencinin ders başındaki sorusuna geldik. Eğer bizler Tanrı’nın yarattığı birer parçaysak, o zaman bizim de doğduğumuz andan itibaren doğruları bilmemiz gerek. Ruhumuz aslında neyin doğru neyin yanlış olduğunu biliyor ama zihin bunları görmemizi engelliyor. Zihni bir süreliğine devre dışı bırakabilirsek, evrenin ya da ilahi gücün ya da Tanrı’nın — siz nasıl nitelendirmek istiyorsanız — sesini duyabilir ve hangi seçeneğin ya da hangi yolun sizin için daha doğru ve hayırlı olduğunu görebilirsiniz. Ancak zihin gözlerimizi öylesine kör ediyor ki, çoğu zaman gözümüzün önüne konulan işaretleri göremiyoruz. Halbuki biraz ruhumuzu dinlesek, biraz kalbimize kulak versek, ilahi gücün bizimle konuştuğunu ve bizim için doğru ve hayırlı olanları işaretlerle önümüze serdiğini fark edebiliriz. Yeter ki birazcık farkında olalım, yeter ki birazcık kalbimizi açalım, yeter ki birazcık ruhumuzu dinleyelim ve yeter ki birazcık “robot” ya da “zihin” bireyler olmaktan uzaklaşalım… O zaman yeniden toplum tarafından kirletilmemiş, temiz ve duru gözlü ve gönüllü bireyler haline dönebiliriz. Yeter ki ruhumuz ile bağlantımızı yeniden kuralım…

ruhunuzun evini şekillendirin!

Standard

Geçen ilkbaharda bir arkadaşımın yanına tatile gittiğimde değişik yoga derslerine katılmıştım. Bunlardan biri sıcak yogaydı. Nam-ı diğer “Bikram yoga.” (Bu konu hakkındaki yazıya https://burcuyircali.wordpress.com/2014/05/11/sicak-yoga/ linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Bir diğer değişik yoga tarzıysa “yoga sculpt” idi. Peki neydi bu “yoga sculpt”?

2009-2012

“Yoga sculpt”, ağırlık kullanılarak yapılan hızlı bir yoga tarzıydı. “Vinyasa” (akış) yoga tarzı.  Asanaları yaparken nabzı hızlandıran, metabolizmayı çalıştıran ve bedenin şekillendirilmesine yardımcı bir yoga tarzı. Biz bu derse Türkçe bir isim bulmak istersek, “şekillendirici yoga” diyebiliriz bence.
Klasik yoga derslerine kıyasla, daha hızlı müziklerin kullanıldığı, ellere “dumbell”lar alındığı, bir asanadan bir asanaya hızlı bir şekilde akıldığı terlettiren bir yoga dersi düşünün. Akış boyunca sık sık “lunge” ve “squat” yapıldığını hayal edin. İşte size “yoga sculpt” ya da Türkçe ismiyle “şekillendirici yoga.”
Tatilde katıldığım dersler arasında en sevdiğim ders “yoga sculpt” olmuştu. Yalnız o ülkede bu yoga tarzını da sıcak bir sınıfta yapıyorlardı. Oysa ben, ders verdiğim yoga stüdyosunda “yoga sculpt” derslerini, sınıfı ısıtmadan normal dereceli bir sınıfta yapmaya karar vermiştim. Derslere başlamadan önce, gerekli malzemeyi temin etmek gerekiyordu. Önce yarım kiloluk “dumbell”lar aldık. Neden yarım kilo diye soracak olursanız, cevabı çok basit. Çünkü elimizde ağırlıklarla o asanadan bu asanaya akarken, yarım kiloyu bir anda kendini iki kilo gibi hissetmeye başlıyordunuz. Müzik listeme, ders için hızlı şarkılar da eklemiştim. Artık herşey tamamdı. Sadece değişik tarz yoga denemek isteyen öğrencilere ihtiyacımız vardı.
Peki nasıl bir dersti “yoga sculpt?” Bu dersin akışı nasıldı? Diğer yoga dersleri gibi miydi? Evet tahmin ettiğiniz gibi, “yoga sculpt” dersleri de bir meditasyon ile başlıyordu. Bağdaşta oturup bedeni ve zihni derse hazırlıyorduk. Sonra omurgayı ısıtarak devam ediyordu ders. “Utthita balasana” (uzanmış çocuk) ile bedeni öne eğip omurgayı uzattıktan sonra “marjaryasana-bitilasana” (kedi-inek esnetmesi) ile omurgayı iyice ısıtıyorduk. “Adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ile ayağa kalkıp en son “tadasana”da (dağ duruşu) akışa hazır hale geliyorduk.
Birkaç “surya namaskara” (güneşe selam) serisiyle bedeni iyice ısıttıktan sonra, elimize “dumbell”ları alma zamanı geliyordu. Bu defa elimizde ağırlıklarla “vinyasa” akışlara devam ediyorduk. “Şekillendirici yoga”nın en temel akışı “adho mukha svanasana”dan (aşağı bakan köpek) “ashva sanchalanasana”ya (yüksek hamle), yüksek hamleden “virabhadrasana II”ye (ikinci savaşçı), ikinci savaşçıdan da “viparita virabhadrasana”ya (ters savaşçı) geçişti.
Elimizde ağırlıklar olduğu için bedenin değişik bölgelerini de çalıştırıyorduk. “Ashva sanchalanasana”da bazen biceps (ön kol) ve quadriceps (ön bacak) kaslarını çalıştırıyorduk bazen de omuz kaslarını çalıştırmak için kolları yanda teslim olmuş gibi açıp yukarı aşağı indirip kaldırıyorduk. “Virabhadrasana II”deyken kürek kemiklerini (skapula) çalıştırmak için dirsekleri azıcık büküp dirsekleri arkada birbirine yaklaştırıp uzaklaştırıyorduk. “Yogik çömelme” pozisyonunda ise kimi zaman tek tek topukları kaldırıyorduk, kimi zaman iki topuğu birden kaldırıyorduk, kimi zamansa bu duruştayken omuz çalıştırıyorduk.
“Ashva sanchalanasana”, “virabhadrasana II”, “viparita virabhadrasana” ve “utkatasana” (sandalye) duruşlarında ayak parmak uçlarını yerden kaldırıp dengede kalıp kalamadığımızı gözlemliyorduk. “Utkatasana”dayken triceps (arka kol) kaslarını çalıştırmak için kolları bedene yapıştırıp geriye açıp kapatıyorduk. Bazen de tüm bu duruşlarda derinleşip beş nefes bekliyorduk. Belki de en zor anlar asanalarda derinleşip beklemekti.
Denge duruşları, “şekillendirici yoga” dersinin olmazsa olmaz asanalarındandı. Denge duruşlarının arka arkaya sıralanması… Ellerimizde ağırlıklarla… Dersin bir başka zor anı olarak nitelendirilebilirdi. “Vrksasana”dan (ağaç) “garudasana”ya (kartal), kartaldan “virabhadrasana III”e (üçüncü savaşçı), üçüncü savaşçıdan “urdhva prasarita eka padasana”ya (ayakta bacakları ayırma duruşu), “urdhva prasarita eka padasana”dan da “uttanasana”ya (ayakta öne eğilme) geçiş. Bu denge akışının ne kadar zor olabileceğini ve ellerimizde “dumbell” varken daha da zorlayıcı olabileceğini tahmin edersiniz sanırım.
Dersin yarısına geldiğimizde “adho mukha svanasana”dan (aşağı bakan köpek) “malasana”ya (dua tespihi/çelenk duruşu) zıplayıp yere oturuyorduk. Karın kaslarını çalıştırmak için, sırt üstü yatıp ayaklar yerde mekik, bacaklar 90 derece yukarda mekik yapıyorduk. Karın kasları denince, oblik kaslarını esgeçmek olmazdı. Bu kaslar için ise aktif burgular yapıyorduk. Ve tabii ki “phalakasana”da (sopa duruşu) en az beş nefes bekleyerek karın kaslarını iyice çalıştırıyorduk.
Bedeni soğutmak ve yerdeki asanalara hazırlamak için birkaç “surya namaskara” (güneşe selam) serisi yaptıktan sonra, yavaşça yere oturuyorduk. Bir arkaya eğilme ve bir ters duruş… Tercihen “setu bandhasana” (yarım köprü) ve “salamba sarvangasana” (omuz duruşu)… Bir öne eğilme ve bir burgu ile bedeni dengeleme… “Paschimottanasana” (yerde öne eğilme) ve “jathara parivartanasana” (karından burgu)… “Ananda balasana” (mutlu bebek) ve “apanasana” (dizleri göğüse çekme) ile omurgayı rahatlattıktan sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu)…
“Şekillendirici yoga”, temelinde bedene odaklı bir ders olduğundan dersi bitirirken felsefi bir noktaya değinmek pek mümkün olmuyordu. “Savasana” sonrası bağdaşta otururken tek bir şey söyleyebilmiştim: “Bedenimiz, evimizdir. Ruhumuzun ikamet ettiği yerdir. Bugün bu evi güzelleştirmek ve şekillendirmek için çalıştık. Ruhunuzun evini ihmal etmeyin ve her zaman güzelleştirip şekillendirin.”

sonuç alma vakti yakın…

Standard

Hayatımda birçok şey “sirsasana”yı (baş duruşunu) tanımamla başladı. Hani bazen hayatınızda bir şey olur ve hayatınız tamamen değişir ya, işte ben de tam öyle bir şeyler yaşadım baş duruşuyla tanışınca.

wpid-2013-05-18-14.15.45.jpg

Sanırım iki sene önceydi. Henüz özel bir yoga stüdyosuna gitmiyordum, üye olduğum spor tesisindeki yoga derslerine giriyordum. İki sene olmuştu yogaya başlayalı. Yoganın temel birçok asanasını deneyimliyorduk. Bunların arasında ters duruşlardan “sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu) ve “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) da vardı. Ama henüz yoga asanalarının kralı, yani “baş duruşu”, nam-ı diğer “sirsasana” ile tanışmamıştım.

Ve bir gün yoga öğretmenimiz dersin başından itibaren omuz kuşağımızı çalıştıran ve güçlendiren asanalar yaptırdı. Oldukça yorulduktan sonra, işte şimdi esas duruşa geliyoruz, şu ana kadar sadece bunun için hazırlandık dedi. Meğer o günkü esas duruş, “sirsasana”ymış. Ellerimizi birleştirip ellerimizin dış yanlarını yoga minderimize (matımıza) yerleştirdikten sonra iki ayağımızın üzerine sanki “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) yaparmış gibi yükseldik. Ayaklarımızı ellerimize doğru yaklaştırmaya başladık. Tam da artık gidecek noktamız kalmamıştı ki… İşte o an, ya ayaklarını yerden kaldırıp baş duruşuna çıkacağımız an ya da ayaklarımızı yerde tutup güvenli bir zaman dilimini deneyimleyeceğim andı. Tabi ki sağlamcı bir insan olarak, ben ikinci şıkkı seçtim. Ayaklarımı yerden kaldırıp sadece ve sadece başımın üstünde durmak… Hiç bana göre değildi. Sınıfta herkes kendi deneyimini yaşıyordu. Cesurca, bir çırpıda, korkmadan ayaklarını yerden kesen ve başının üstünde yükselen insanlar da vardı; benim gibi güvenli noktada kalmayı tercih eden de… Ne de olsa, yoga esnek bir felsefe değil miydi? Olsun varsın, herkes istediğini yapsın.

Öğretmenimiz sınıfta herkesi dolaştıktan sonra, duruşu bıraktırdı ve “sirsasana” duruşunu dengelemek için hepimizi “balasana”ya (çocuk pozisyonu) getirtti. Zaten ondan sonra da ders bitmişti.

İşte, baş duruşuyla ben böyle tanıştım. Sonraki günlerde öğretmenimiz her dersin sonunda, istersek baş duruşunu deneyebileceğimizi söylüyordu. İlk şoku atlattığım için denemekten bir zarar gelmez diye düşünüp her dersi sirsasana ile bitirmeye çalışıyordum. Bir de baktım ki, yavaş yavaş ayaklarımın ikisini de karnıma kadar çekebiliyordum ama devamı bir türlü gelmiyordu.

Bu süre zarfında hem öğretmenimizden öğrendiğim hem de internetten okuduğum kadarıyla baş duruşuna kalkmak için sadece fiziksel güç yeterli değildi. İşin içine duygular, korkular ve psikoloji de giriyordu. Benim gibi her zaman sağlamcı olan bir kişi için tahmin edersiniz ki oldukça zordu.

Bir kere bu duruşu kafaya takmıştım. Öğretmenimizin bir önerisi oldu. Her gün sabah kalkar kalkmaz daha yorulmadan yarım baş duruşu, yani ayaklarımı karnıma kadar çekip beklediğim duruş, yapmak ve 10 nefes kalmak. Sonradan alıştıkça duruşta kalmaya, kalış süremi, yani nefes sayımı, uzatmak. 15, 20, 25, 30, 40 ve derken 50. İki buçuk ayın içinde ben bu duruşta 50 nefes kalabiliyordum.

Yalnız sabah pratiğim sadece baş duruşu ile sınırlı değildi. O sıralarda kafamda çözmek istediğim bir şey vardı. Bu nedenle, “sirsasana”yı (baş duruşu), “sarvangasana” (omuz duruşu) ve “matsyasana” (balık duruşu) izliyordu. Duruşların öncesinde veya sonrasında da 10-15 dakika meditasyon. Günler böylece akıp gitti.

Tam iki buçuk ay sonra bir yoga dersindeydik. Stüdyoda aynalar vardı. Ders başlamadan baş duruşunu denemek istedim. İki ayna arasındaydım. Kendimi görebiliyordum. Birden irkildim. İnanamadım kendime. Meğer ben baş duruşuna çıkmışım, aylar içinde evimde çalışırken fark etmemişim. Meğer ayaklarımı tam olarak yükseltmişim ve orda durabiliyorum. Tam yeni yıl öncesiydi. Bunu bir yeni yıl hediyesi olarak kabul ettim ve baş duruşuyla birlikte hayatım değişti.

Eskiden tek bir noktaya sabit kalırdım, baş duruşuyla birlikte farklı açılardan bakmaya alıştım. Dünyaya tersten bakmak hiç de öyle korkunç bir şey değildi. Aksine, insanı çok mutlu eden ve tüm kaygılarını alıp götüren bir şeydi. Zihnimin sakinleştiğini hissettim, önyargılarımın kırıldığını, daha sakin bir insan olduğumu fark ettim. Daha anlayışlı, daha farklı, daha aydın, daha huzurlu…

Belki de tüm bunların olmasından korkan egomdu benim bu duruşa çıkmamı aylar boyunca engelleyen. Belki de kendisinin yenileceğini ve artık önemini yitireceğini biliyordu da onun için beni alıkoyuyordu “sirsasana”dan. Sonuçta, ruhum, bedenim ve zihnim bir bütün oldu ve bu duruşu da kabullendi. Önce bedenim alıştı tepetaklak durmaya, sonra ruhum ve zihnim alıştı. Zihnim önceleri karşı koydu, zihin için ne zordur yeni şeyleri kabul etmek. O direndi, ama baktı sonunda olmuyor, teslim oldu. Zihnim teslim olunca, zaten duruş artık hallolmuş demekti.

Bu arada çözmem gereken meselelere ne mi oldu? Bir yandan ters duruşlar, baş ve omuz duruşu, bir yandan meditasyon derken ne çözmem gerektiğini unuttum. Ya da artık önemini yitirdi. Hayatı akışına bıraktım, müdahale etmekten vazgeçtim, tıpkı “sirsasana”da teslim olduğum gibi ve olay kendiliğinden çözüldü ve düzeldi tam da benim istediğim şekilde…

O iki buçuk ay hayatımın en zor zamanlarından biriydi diyebilirim. Tabi ki sadece baş duruşundan dolayı değil, içinde bulunduğum olaylar zinciri sebebiyle… Sonuçta ne oldu? Her şey yoluna girdi. Kolay mıydı? Hayır, elbette değildi. Benim gibi aceleci bir insanın yavaşlaması ve sakinleşmesi gerekti, sabretmeyi öğrenmesi gerekti, kendini akışa bırakması gerekti, zihnini susturması gerekti, bedeni, ruhu ve zihniyle bir bütün olması gerekti. Ama sonunda değdi mi? Tabii ki değdi, tüm yaşananlara ve tüm deneyimlere, ister fiziksel olsun ister ruhsal, hepsine değdi. Eğer bugün iki yıl öncesinden farklı bir noktadaysam, farklı bir bakış açısına sahipsen ve hayatı bambaşka görebiliyorsam, hepsi iki yıl önceki baş duruşu deneyimimle oldu. Sadece denemek, deneyimlemek… Gerisini bekle ve gör; meyveleri toplayacağın zaman çok yakın…

neden bazı asanalarda rahat, bazılarında rahatsızız?

Standard

2009-2010 tum fotolar 675Hiç dikkatinizi çekti mi? Asanaları yaparken bazı duruşlarda rahat ve huzurlu, sanki bu duruş için yaratılmışsınız ve ömür boyu bu duruşta kalabilirsiniz gibi hissettiniz mi? Ya da bazı asanalarda sıkışmış, bunalmış, rahatsız ve hemen duruştan çıkmayı düşünürken yakaladınız mı kendinizi hiç? Bir süredir bu konuyu düşünüyor ve araştırıyorum. Araştırmaların sonunda bu yazıyı yazarak elimden geldiğince hem kendimi hem de sizleri aydınlatmayı umuyorum. Hadi hayırlısı…
Aslında herşey, yoga felsefesindeki “karma” inancıyla alakalı. Karma yasasına göre, yaptığımız her tür fiziksel ve zihinsel eylem er ya da geç sonuç verir ve biz de, ister bu hayatta isterse daha sonraki yeniden doğuşlarımızda, bu eylemlerin sonuçlarını çekeriz. Yani, gerçekleştirmiş olduğumuz, fiziksel ya da zihinsel her türlü eylemin etkilerini şu anki gerçek yaşam içinde görmesek bile bunlar bir sonraki yaşamımızı mutlaka etkileyecektir.
Karma’ya inanan biri, öldükten sonra gerçekleşecek olan sözde yeni hayatındaki başarılarının, mevkiinin veya hayat şeklinin bir önceki hayatındaki davranışlarına ve ahlakına bağlı olduğuna inanır. Söz gelimi, bugün zengin veya başarılı olan bir kişinin, geçmiş hayatında iyi bir insan olduğu için bu hayatında zenginlikle ödüllendirildiği düşünülür. Aynı şekilde fakir, sakat ya da başarısız olan bir kişinin geçmiş hayatında kötülükler yaptığı ve bunun karşılığını şimdiki hayatında bu şekilde aldığı iddia edilir.
Yoga üstadı Patanjali’ye göre, geçmişte yaptığımız her şey, söylediğimiz her kelime ve tüm düşüncelerimiz, bizi şu an biz yapan ve bedenimizi oluşturan şeylerdir ve tüm geçmişimiz, yaşam süremizi ve hatta ölüm şeklimizi belirler. Karmadan kaçıp kurtulmamız mümkün değildir. Bir kere o tohumu ektik mi, ister bu yaşamımızda isterse daha sonraki yaşamlarımızda, biz bu tohumun ceremesini, mutluluğunu ya da acısını çekeceğiz. Karmayı kabullenirsek, onu temizleyebiliriz, acılarımızı dindirebiliriz ve tertemiz bir sayfayla önümüze bakabiliriz. Bunu da, bir takım şeylerden “vazgeçerek”, bazı şeyleri “bırakarak” yapabiliriz ancak bu süreç bazen sancılı olabilir.
Şimdi ben neden önce asanalardan sonra da karma inancından bahsettim? Merak ediyorsunuz değil mi? Cevap çok basit. Asanalar ile karma arasında bir ilişki olduğunu düşünüyordum çünkü bir duruşta çok rahat, mutlu ve huzurlu hissederken bir başka duruşta tam tersi duygular içinde olmak başka bir şekilde açıklanamazdı.
Asanalarda beklerken, öncelikle acının anatomik bir acımı yoksa karma kaynaklı bir acı mı olduğunu ayırt etmemiz lazım. Duruşumuzda tüm hizalanma kurallarını uyguladıktan ve neredeyse yoga dergilerinde yer alabilecek kadar güzel bir poza girdikten sonra hala acı hissediyorsak ve sebebini açıklayamıyorsak, işte bu karma kaynaklı bir acıdır. “Tarif edemediğim bir acı var, içim çok yanıyor” diyorsanız, karmadan kaynaklı bir acıyla karşı karşıyasınız demektir. Bu geçmiş yaşantılarımızdan belleğimizde kalan anıların acısıdır, geçmişte kabullenmediğimiz bir acıdır. Kabullenmediğimiz için tekrar tekrar karşımıza çıkan bir acıdır. Biz onu kabullenene kadar da önümüze gelmeye devam edecek bir acıdır.
Aslında bu acı gelişmemiz için çok faydalıdır. Bu acıyı yaşamak ve yaşayarak acıyı yok etmek hepimizin yapması gereken bir şeydir. Ancak, herkes duygusal olarak bu kadar güçlü olamayabilir. Bazı kişiler, acıyı yoğun bir şekilde hissettikleri anda sadece duruştan değil aynı zamanda yoga pratiğinden de vazgeçeceklerdir. Aslında, bu nokta, tam da gelişeceğimiz, kendimizi bulacağımız, karmamızı temizleyebileceğimiz bir noktadır. Bu nedenle, pes etmek yerine, yoga pratiğimize devam etmeli ve karmadan kaynaklanan acılarımızla baş etmeliyiz. Sonuçta karmamızı çözüp temizleyeceğiz çünkü.
Bu acıyı reddettiğimiz zaman, kabullenmediğimiz zaman, enerji akışını engelleyip daha çok sıkıntı ve acı çekeriz. Bunu daima hatırlamalıyız.
Şimdi, karma, çakralar ve asana arasındaki bağlantıdan birazcık bahsedelim. Öncelikle, her asananın bedenimizde bulunduğu düşünülen yedi enerji merkezinden yani çakradan biriyle ilintili olduğunu biliyoruz. Buna bir de her asananın karma inancı ile ilişkili olduğu fikrini de ekleyebiliriz.
Her yoga hizalanmasında olduğu gibi, bu konuyu zeminden yukarı doğru çıkarak açıklamaya çalışayım. Ayaktaki asanaların “muladhara” yani kök çakrayı düzenleyen duruşlar olduğunu hepimiz biliyoruz. Ayaktaki asanalar, doğa, ebeveynlerimizle, işimiz, ailemiz, parasal konular, patronlar ve iş hayatımızla ilgili ilişkilerimizi düzenleyen duruşlardır.
Öne eğilmeler, “swadhisthana” yani cinsel çakramızla ilgili duruşlardır. Bu çakra ve duruşlar, yaratıcılık, sanatsal eğilimler, romantizm ve aşk ve cinsel ilişkilerimizi içerir.
“Manipura” yani göbek çakrasına gelince, burgulardan ve kırdığımız üzdüğümüz insanlardan bahsetmemiz gerekir.
“Anahata”, kalp çakrası, arkaya eğilmeler ve bizi üzen kişilerle ilişkilerimizle ilintilidir.  “Vishuddha” yani boğaz çakrası, ise kendimizle ilişkimizi ifade eder ve omuz duruşu (sarvangasana), saban duruşu (halasana) ve balık (matsyasana) duruşu gibi asanaları bu çakrayı harekete geçiren duruşlar olarak nitelendirebiliriz.
“Ajna” ya da üçüncü göz çakrası, öğretmenlerimizle ilişkilerimizi düzenler. Bu çakra için çocuk duruşunu (balasana) örnek olarak verebiliriz. “Sahasrara” ya da taç çakrası, İlahî Güç ya da Yaradan ile ilişkimizle ilgilidir ve en önemli örneği baş duruşudur (sirsasana).
Hal böyle olunca, asana pratiği yaparak olumsuz karma geçmişimizden kurtulmak ve geçmişimizi temizlemek mümkün.
Peki, karmamızı nasıl temizleyeceğiz? Yoga inancına göre, her asana grubu bir şey ifade etmekte. Eğer ayaktaki duruşlarda bir sorun yaşıyorsak, öncelikle bunun fiziksel bir yetersizlikten ya da bedensel bir sakatlıktan kaynaklanıp kaynaklanmadığını kontrol etmemiz gerek. Fiziksel bir sorunumuz yoksa o zaman sorunumuz ruhsal ve duygusal olabilir. Bu defa, ebeveynlerimizle, ailemizle ve patronumuzla ilişkilerimizi gözden geçirmemiz ya da iş hayatında veya parasal konularda bir sorun yaşayıp yaşamadığımıza bakmamız gerekir. Fiziksel bir sorun yaşamıyorsak, bir rahatsızlığımız ya da sakatlığımız yoksa ve eğer “virabhadrasana I” (savasçı duruşu), “utkatasana” (sandalye duruşu) ya da “vrksasana” (ağaç) duruşlarında sıkıntı çekiyorsak, o zaman muhtemelen hayatımızın yukarıda bahsedilen bir veya birkaç noktasında sorun yaşıyoruz demektir.
Bir başka açıdan değerlendirirsek, kalça eklemimiz esnekse ve bacak arkası kaslarımız (hamstringler) kısa değilse, öne eğilme asanalarını yapamamamız için fiziksel bir sorunumuz yoktur. Eğer “janu sirsasana” (baş dize/yarım kelebek duruşu) ya da “baddha konasana” (kelebek duruşu) asanalarında sıkıntı yaşıyorsak veya her öne eğildiğimizde nefesimiz daralıyor ve bir sıkışma hissediyorsak, büyük bir ihtimalle aşk hayatımızla ve sevgilimizle ya da eşimizle sorun yaşıyoruz demektir. Belki de geçmişteki hayatlarımızdan getirdiğimiz aşk ve sevgili sorunlarını hala çözemedik ve sürekli aynı tarz ilişkileri ve sıkıntıları yaşıyoruzdur.
Burguların ise göbek çakramızı hareket geçiren asanalar olduğunu artık biliyoruz. Burgular, kırdığımız ve üzdüğümüz insanlarla sorunlarımızı çözmemiz ve bedenimizi temizlememiz için en iyi asanalardır. O halde şöyle düşünebilir miyiz? Eğer bir kişi burguya rahatça giremiyorsa ve örneğin “marichyasana” (bilge Marichy duruşunda) sorun yaşıyor, nefes darlığı çekiyorsa ve bunların sebebi omurganın gergin olması ve burguya izin vermemesi değilse, bu kişi hayatında birilerini üzmüş ya da kırmış ve asana pratiğinde bu duygunun yükü altında eziliyor olabilir mi?

2009-2010 tum fotolar 676

Göbek çakramızdan biraz daha yukarı çıkınca kalp çakramıza geliyor sıra. Kalp devreye girince, tabii ki yine kırılmak ve üzülmek işin içinde ama bu sefer taraf değişiyor. Kalp çakrasını hareket geçiren arkaya eğilmeler bizi üzen insanlarla sorunlarımızı çözmemize yardımcı oluyor. Eğer “urdhva dhanurasana” (köprü) yapmak ya da “ustrasana” (deve duruşu) bizim için zorlayıcıysa, kalbimizi açamıyorsak, arkaya eğilirken nefes nefese kalıyorsak, geriye bakmak bize zor geliyorsa, belki de bizi üzen ve kıran birçok olay yaşamışızdır. Peki, bu durumda, bir daha hiç mi arkaya eğilmeyeceğiz? Pes mi edeceğiz? Hayır! Arkaya eğilmeye devam ederek, kırılan kalbimizi onarıp insanlara tekrar güvenmeyi öğreneceğiz. Yoga felsefesine göre,  eğer bunu bu hayatımızda yapmazsak, bir sonraki hayatımızda kalp bölgemizde yine sorunlarla doğucağız.
Sırada, en önemli çakralarımızdan biri olan boğaz çakramız ve onu etkileyen omuz duruşu (sarvangasana) serileri var. Omuz duruş serileri kendimizle ilişkimizi düzenliyor. Kendimizle ilişkimiz aslında çok önemli… Kendimizi sevmemiz, takdir etmemiz, beğenmemiz ve onaylamamız… Omuz duruşlarında yaşadığımız sorular, fiziksel değilse eğer, kendimizle ilişkimize bakış şeklimizden kaynaklanabilir. Bir kere kendimizi sevmeye ve onaylamaya başladık mı, gerisi zaten gelir.

Bir sonraki çakra, üçüncü göz çakrası… Özellikle çocuk pozisyonu (balasana) ya da alnımızı yere dayadığımız her duruş bu çakrayı etkileyen duruşlara örnek olarak verilebilir. Peki, bu duruşlarda sıkıntı çekiyorsak bunu neye yormamız gerek? Çocuk duruşu öğretmenlerimizle sorunlarımızı çözüyor. Yani bu duruşta sorunumuz varsa, muhtemelen bu hayatımızda ya da bundan önceki yaşamlarımızda öğretmenlerimizle sorun yaşıyorduk. Çocuk pozu tüm yoga akışları içinde dinlenme duruşudur ve eğer biz bu duruşta rahat edemiyorsak, huzursuzsak, kıpır kıpırsak ve sıkıntı duyuyorsak, bunu daha başka nasıl açıklayabiliriz ki?

2009-2011

“Sirsasana”daki (baş duruşu) rahatsızlıktan fazla söz etmek istemiyorum çünkü o başlı başına başka bir yazı konusu. Ters bir duruş olduğu için bu asanada tamamen duygular, düşünceler, korkular ve endişeler devreye giriyor. Dediğim gibi, bu ayrı bir inceleme konusu…
Tüm bu olgular göz önüne alındığında, siz de benimle aynı fikirde misiniz? Yani asanalarda yaşadığımız sıkıntılar sadece fiziksel olmayabilir mi? İşin içine karma kaynaklı sıkıntılar ve acılar da giriyor olabilir mi? Araştırmalarım sonucunda ben ikna oldum. Yoga asanalarını yaparken, çektiğimiz ama açıklayamadığımız acılar karma kaynaklı ve bu acıları kabullenip çözmedikçe aynı acıyı çekmeye devam edeceğiz. Acıyla yaşamayı ve onun içinde kalıp onu kabullenmeyi öğrenmeliyiz. Ancak bu şekilde gelişme sağlayabiliriz ve hayatımızda bir fark yaratabiliriz. Ancak o zaman kendimizi bulabilir ve karmamızı temizleyebiliriz. Ancak o zaman yeni ufuklara açılabiliriz. O halde, acıyı yaşamaya, kabullenmeye ve gelişmeye devam…