Tag Archives: samadhi

acele etmeden…

Standard

Nedense günlük hayatımızda o kadar hızlı yaşamaya ve koşuşturmaya alışmışızdır ki kendimize ayırdığımız kısacık anları bile aynı derecede hızlı yaşamaya çalışırız. Gün içinde zorunlu olarak yapmamız gereken işlerden kendimize ayırdığımız kısacık anlarda kimimiz kitap okumak, kimimiz yürüyüş yapmak, kimimiz dans etmek, kimimiz alışveriş yapmak, kimimiz gezmek ve kimimiz yoga ve meditasyon yapmak isteriz. Gerçekten de kendimize ayırdığımız anları doyasıya ve sadece kendi kendimize yaşayabiliyor muyuz?

14708153_10154601821189666_743189785718200487_n

Yoga derslerine gittiğimde öğrencilerin ders için ayırdıkları bir saatlik süre içinde mümkün olduğu kadar fazla yarar sağlamak istediğini görüyorum. Yogayı genellikle fiziksel aktivitelerden saydığımız için bir saat içinde hangi kaslarımızı çalıştırırız ve ne kadar kalori sarf edebiliriz gibi düşünceler içinde oluyoruz ve haliyle de yoga derslerine katılıp azami fayda sağlamaya çalışıyoruz. Yoganın fiziksel aktivitenin ötesinde bir şey olduğunu ve yoganın bedenimizin ötesinde ruhsal ve zihinsel rahatlama sağlamak gibi bir yanının olduğunu unutuveriyoruz. Ve dersler genellikle bedenimiz üzerine yoğunlaştığımız zamanlar haline dönüyor.

Zaman geçtikçe yoga derslerinde bedenin ötesinde bir şeylerin varlığını fark ediyoruz. Bedenler ne kadar güçlü olsa da kimi zaman bazı “asana”ları (duruş) yapamadığımızı görüp neden yapamadığımızı düşünmeye başlıyoruz. Ve o zaman anlıyoruz ki aslında yoga fiziksel bir aktiviteden öte bedenimizin ruhumuz ve zihnimizle uyumlu hareket etmesi gereken bir olgu. Grup derslerinde o an geldiğinde tüm öğrenciler “pranayama” (nefesi özgürleştirme) çalışmaları ve “meditasyon” deneyimlemek istiyor. Bu hafta iki grup dersinde de bu an gelip çatmıştı.

“Meditasyon” öncesinde öne eğilmelere odaklanıp hep dış dünya ile ilgilenmeye alışmış olan zihnimizi içe dönmeye hazırlamıştık. Hep dış dünyaya bakmakta olan gözlerimizi kapatıp biraz da iç dünyamıza bakmak… Nefeslerimizi izleyerek zihnimizi tek bir noktaya yönlendirmek…

Yoga üstadı Patanjali’nin sekiz dallı yogasına göre, öncelikle “pranayama” (nefes çalışmaları) ve sonrasında “pratyahara” (duyuları kapatma), “dharana” (konsantrasyon) ve en son “dhyana” (meditasyon) geliyordu. Meditasyon sonrasında ise “sonsuz mutluluk” adı verilen “samadhi”…

Duyuları kapatmak için “shanmukti mudra” (duyuları kapattığımız mühür) kullanmıştık. Konsantrasyon sağlamak için dikkatimizi tek bir noktaya odaklamak gerekiyordu. Akşam dersinde mumumuz olduğu için “trataka kriya” (gözleri mum ışına sabit bir şekilde dikip zihni arındırma yöntemi) yapmıştık. Gündüz grup dersinde ise bu çalışmayı su şişesine odaklanarak denemiştik. Aslında zihin bu çalışmayı çok yorulduğu zaman gayri ihtiyari yapıyordu. Bilgisayar ekranına çok baktığınızda yazılar gözlerinizin önünde uçtuğunda ve görüşünüz bulanıklaştığında ne yapıyorsunuz hiç dikkat ettiniz mi? Evet bildiniz. Gözlerinizi ekrandan ayırıp duvar gibi düz bir zemine bakıyorsunuz ve zihni boşaltıyorsunuz değil mi? Ya da denize ve akarsuya bakıyorsunuz zihni boşaltmak için.

Nefes çalışmasını bu çalışmadan sonraya bırakmıştım. Sadece sol burun deliğinden nefes alıp vererek sakin olan sol tarafımızı etkinleştirmek ve beyin dalgalarını “beta”dan “alfa” konumuna getirip meditasyona hazırlamak için…

Nefes çalışmasından sonra ise gözleri hiç açmadan meditasyona geçmiştik. Önemli olan rahat hissetmekti. Üşümemekti. Çünkü beden rahat hissetmezse meditasyona geçemezdi. Üzerimize bir şey giymek ya da örtmek, sırtımızı bir yere yaslamak, sırt üstü yatmak… Hepsi bedeni rahat hissettirmek içindi. Nefese odaklanmak ve zihni tek bir noktaya odaklamak… Gelen düşüncelerin peşinden gitmeden sadece nefesi ve bedeni izleyerek kalmak… Renkler, geometrik şekiller… Bir an için belki de nefes almadığımızı düşünmek ama zihnin oyunlarına kanmamak… Ruhu özgürleştirmek… Ruhun özgürleşmesi için ortam yaratmak… Özgürleşmek isterse uçup gitmesine izin vermek… Sonrası sonsuz mutluluk, “samadhi”, “nirvana”…

Gerçekten de gün içinde kendi içimize dönebiliyor muyuz? Sinirlendiğimizde ani tepkiler vermek yerine gözlerimizi kapatıp içimize dönüp en azından beşe kadar sayıp sonra daha sağlıklı bir tepki verebiliyor muyuz? Bir an için bile olsa durabiliyor muyuz? Koşmak yerine durup bekleyebiliyor muyuz? Kendimize ayırdığımız kısacık anları kendi kendimize keyifle ve acele etmeden doyasıya yaşayabiliyor muyuz? Gün içinde derin bir nefes alıp gözlerimizi kapatıp ruhumuzu bir anlığına da olsa onurlandırabiliyor muyuz?  Zihnimizin önden gitmesi yerine zihnimizin, bedenimizin ve ruhumuzun bir arada ve uyumlu hareket etmesini sağlayabiyor muyuz? Acele etmeden yaşayabiliyor muyuz?

Reklamlar

izleyici mi müdahil mi?

Standard

Son zamanlarda ülkemizde yaşanan olaylardan sonra herkes çok gergin. Yoga derslerine gittiğimde öğrenciler genellikle kendilerini rahatlatacak ve huzur verecek ders yapmak istiyor. Birkaç haftadır sırt kaslarını ve omuz kuşağını esnetecek akışlar yapıyoruz. Geçen hafta özel derslerimden birine gittiğimde öğrenciler akış yapmak yerine kendilerini zihinsel olarak rahatlatacak tarzda bir ders yapmak istediler. O anda neler yapacağımı kafamda planladım ve derse başladık.

BEN_4569

Genel olarak derse beş dakikalık bir meditasyon ile başlıyorduk. O gün meditasyonu 15 dakikaya çıkardım. Öğrencilere rahat ettikleri bir oturma pozisyonu seçmelerini, omurgayı dik tutacak şekilde oturmalarını ve gözlerini kapatmalarını söyledim. “Yüz hatlarınızı yumuşatın. Dudakları hafif aralayın. Ağzın içi yumuşak olsun. Dişleri sıkıştırmayın. Kaşların arasını yumuşatın” gibi telkinlerde bulunduktan sonra öğrencilerden dikkatlerini nefeslere yönlendirmelerini istedim. “Nefeslerinizi izleyin. Nefes alış verişlerinizi fark edin. Dikkatinizi nefesinize yönlendirin. Ve nefeslerinizin bedeninizde ne yaptığına bakın. Omuz başlarına ve göğüs kafesine nefes alıp verirken neler oluyor? Bunu fark edin. Ve dikkatinizi nefeste ve bedende tutun. Dikkatinizin başka yerlere kaymasını bu şekilde engellemeye çalışın. Eğer dikkat başka şeylere kayıyorsa, bunu da fark edin ve tekrar nefeslerinize yönlenin.”

Bu grupla daha önce derslerin başındaki kısa meditasyon ve derslerin sonundaki “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) dışında zihinsel bir çalışma yapmamıştık. O yüzden meditasyon sırasında nelerle karşılaşabileceklerine karşı onları hazırlamak istiyordum. “Bir an için nefes almıyormuş gibi hissedebilirsiniz. Sakın korkmayın. Aslında nefes alıp veriyorsunuz. Ama nefes o kadar yavaşlıyor ki sanki nefes almıyormuş gibi hissediyorsunuz. Nefes, otonom sinir sisteminin bir parçası. O yüzden nefes alıp vermeye devam ediyorsunuz. Ne kadar yavaş olursa olsun, ne kadar sakin ve dingin olursa olsun, nefes kendi halinde devam ediyor. Paniklemeyin.”

Meditasyon devam ediyordu. “Oturduğunuz pozisyonda rahat değilseniz gözleri açmadan pozisyon değiştirebilirsiniz. Önemli olan rahat hissetmeniz. Gözleriniz kapalı. Amacımız duyuları kapatmak. En azından görme duyusunu kapatıp zihne giden verileri azaltmak ve zihni dinginleştirmek. Belki renkler görmeye başlıyorsunuz. Belki gözlerinizin önünden geometrik şekiller geçiyor. Bu da beyin dalgalarıyla alakalı. Beyin alfa moduna geçmiş demektir. Alfa modu, beynin sakin olduğu anlardır ve artık parasempatik sinir sistemi bize hakim olmuş anlamına gelmektedir. Stresli ve gerginken beta dalgalarının etkisi altındayızdır ve bu mod bize “kaç ya da kavga et” mesajını vermektedir. Yani sempatik sinir sistemi etkilidir. Yoga ve özellikle meditasyon ile beyin dalgalarını betadan alfaya ve hatta teta boyutuna geçmeyi amaçlamaktayız.” Ve sonra sustum ve öğrencileri 10 dakika kadar kendi hallerine bıraktım. Kimisi oturuş pozisyonunu değiştirdi. Kimisinin bedeni şekilden şekle girdi; baş geriye gitti, baş öne düştü, beden öne doğru eğildi.

Meditasyon bittikten sonra bedeni öne eğip içe dönmek için üç duruş yaptık. “Butterfly” (kelebek), “caterpillar” (tırtıl) ve “dragonfly” (helikopter böceği) duruşlarında beşer dakika bekledik.

Duruşlarla bedeni rahatlatıp esnettikten sonra sıra zihni odaklamaya gelmişti. Dersin sonunda tekrar meditasyon yapacaktık ve bu meditasyon öncesinde zihnin hallerinden bahsetmek istemiştim. “Ashtanga yoga”nın dalları arasında bulunan “pratyahara” (duyuları kapatma), “dharana” (konsantrasyon) ve “dhyana” (meditasyon)… Ve bunların sonunda tabii ki “samadhi” (sonsuz mutluluk)…

Duyuları kapatmak için “shanmukhi mudra” (duyuları kapatma mührü) çalıştık. Tüm parmakları kullanarak gözleri, dudakları, kulakları ve burun deliklerini kapatıp zihne herhangi bir veri gitmesini engelledik. Ve dışarda olana bitene kendimizi kapattık. Sonra “trataka kriya” (gözleri mum ışığı gibi sabit bir noktaya dikip zihni arındırma yöntemi) çalıştık. Tek bir sorunumuz vardı. O gün böyle bir ders yapacağımızı bilmediğimiz için yanımızda mum yoktu. Biz de bir su şişesini sınıfın ortasına koyduk. Öğrencilerden gözlerini bu su şişesine dikmelerini ve gözleri sulansa bile gözlerini kırpmamalarını istedim. Tabii ki ellerinden geldiğince. Çok zorlandıklarında hafifçe gözlerini kırpıp tekrar su şişesine odaklanmalarını söyledim. Önce su şişesini bütün olarak görmelerini, sonra kapağına, yazılarına odaklanmalarını, sonra tek bir noktada sabit kalmalarını ve gözlerini kırpmadan bakmalarını istedim. Gözler sulandı, kırpıldı ve sil baştan… Bu çalışma da “dharana” kısmıydı.

Meditasyona geçmeden önce zihni biraz sakinleştirmek için “nadi shodhana” (enerji kanallarını arındıran nefes çalışması) yaptık ve sonrasında sadece sol burun deliğinden nefes alarak bedenin dişil yani pasif tarafını daha baskın hale getirmeye çalıştık.

Sırada “dhyana” yani meditasyon vardı. Gözlerini tekrar su şişesine dikmelerini ve gözlerini kapatmalarını, gözler kapalıyken gözlerinin önünde su şişesi varmış gibi hissetmelerini istedim. Böylece zihni bir yere odaklayacak ve sonrasında meditasyonun yolunu açacaktık. Dersin başındaki gibi dikkati nefeslere yönlendirmelerini istedim. Beş dakikalık bir meditasyon sonrasında öğrencilerden gözlerini açmadan “savasana”ya geçmelerini istedim. Uzun bir “savasana” sonrasında dersi sonlandırdık.

Geri bildirimleri çok merak ediyordum. Ders sonunda öğrenciler çok rahatladıklarını, birlikte çalışmaya başladığımızdan bu yana zihinlerinin ilk defa bu kadar dinginleştiğini, renkler ve geometrik şekiller gördüklerini ve birkaç saniyeliğine bile olsa “düşüncesiz” olabildiklerini söylediler. İlk meditasyon deneyimimiz için çok güzel geri bildirimlerdi bunlar. “Düşünceler gelir gider. Özellikle biz kadınlarda her bir düşünce başka bir düşünce çağrıştırır. Eğer bu düşüncelere kapılıp gidersek, zihin asla susmaz. Önemli olan meditasyon sırasında izleyici olarak kalabilmek. Gelen düşüncelerin gelmesini ve gitmesini izleyebilmek. Onların peşine takılmamak ve yorum yapmamak.” Gerçekten merak ediyorum. Hayatta izleyici olarak kalabiliyor muyuz yoksa daima yorum yapmak ve müdahil mi olmak istiyoruz? Düşünmeye değer değil mi?

çakralar

Standard
Geçen haftaki özel ve grup yoga derslerimde asanalar yerine çakra dengelemeye ve meditasyona ağırlık vermeye karar vermiştim. Özel derslerimde daha önce de çakra dengeleme akışına yer vermiştim ama grup derslerimde ilk defa deneyecektim. Birkaç kişi ile çakra dengeleme ve meditasyon deneyimlemek daha kolaydı. En az 15 kişinin katıldığı bir yoga dersinde bu dersi nasıl tamamlayacaktım? Ve grup derslerimde genellikle asana ağırlıklı “yang” (eril enerji) dersler yapmaya alışmıştık. Sadece bir kere “ajna çakra”ya (üçüncü göz çakrası) odaklanmış, “trataka kriya” (gözleri mum ışığı gibi sabit bir noktaya dikip zihni arındırma yöntemi) ve meditasyon denemiştik. Çakra dengeleme akışı, grup derslerinde zihne ve meditasyona yoğunlaştığımız ikinci ders olacaktı. Hadi hayırlısı…
shared_photo
Derse meditasyon ile başladık. Katılımcıları, nefeslerini izlemeye yönlendirdim. Nefes alışverişlerini, nefesin bedende nerelerde dolaştığını, nefesle birlikte bedenin ve omurganın hareketlerini, nefes alırken omurganın uzamasını, verirken kısalmasını, nefes alırken göğüs kafesinin genişlemesini verirken göğüs kafesinin daralmasını… Bedeni farketmelerini, nefesi izleyerek de zihni dinginleştirmelerini tavsiye ettim. “Dişlerinizi sıkmayın, dudaklarınızı hafif aralayabilirsiniz, yanaklarınız sarksın, kaşların arasına dikkat edin, kaşların arası da gevşek olsun. Tekrar omurgayı izleyin. Eğer yığıldığınızı hissediyorsanız, bir sonraki nefesle omurgayı iyice uzatın ama çeneyi kaldırmayın. Çeneyi yere paralel tutmaya devam edin.” Akışa başlamadan önce, sınıfı iyice gevşetip dinginleştirmek istemiştim. O yüzden başlangıç meditasyonunu uzun tuttum.
Çakra dengeleme akışı, “muladhara çakra”dan (kök çakra) başlayıp “sahasrara çakra”ya (tepe çakrası) kadar tüm çakraları içeren bir asana ve meditasyon çalışmasıdır. Çalışma ile, tek tek tüm çakraları dengeleyen ve çalıştıran asanalar ve “mantra”lar (zihni özgürleştirmek için söylenen kutsal heceler) ile beden temizlenip, arınıp dinginleşiyordu.
İlk olarak “muladhara” (kök) çakra ile başladık. Asanalarda hizalanmayı nasıl ayaklardan başın tepesine doğru yapıyorsak, çakra dengeleme akışını da aynı şekilde kökten tepeye doğru yapacaktık. “Muladhara çakra”, kuyruksokumunda üreme organları ve makat arasında bulunur. Kan, kemik ve hücreler, bu çakradan etkilenen organlardır böbreküstü bezleri ise bu çakradan etkilenen salgı bezleridir. Bu çakranın rengi kırmızı simgesi ise dört taç yapraklı lotus çiçeğidir (nilüfer). Sembol hayvanı ise yedi hortumlu fildir. Bu fil, içimizde saklı olan ama farkında bile olmadığımız bilgeliğimizi sembolize eder. Tıpkı lotus çiçeğinin köklerinin çamurda olması gibi, bu çakra da bizim çamurumuzdur. Eski hayatlarımızdan getirdiğimiz karma burada bulunur. Bu hayattaki mutluluğumuz ya da mutsuzluğumuz da bu çakradan kaynaklıdır. Hayatımızda yaptığımız herşey bu çakrada bir tohum eker ve bu tohum er ya da geç bizim kaderimizi belirler. “Kundalini” adı verilen yılan, bu çakrada uyuduğuna inanılan “shakti” (eril enerjiyi) simgeler. Çakra dengeleme akışlarında amaç, “shakti” enerjisini ya da “kundalini”yi uyandırıp tüm çakralardan yukarıya çıkarmak, tepe çakrasında yüksek bilince ulaşmaktır. Bu çakra, bilinçsizliğin merkezidir. Karanlıktır. Bu bölgemizde, değerli taşlar da zehirli akrepler yılanlar da olabilir. Zararsız gibi gözükür ama tehlikeli bir çakradır. Bu çakra “lam” mantrası ile dengelenir ve buradaki gerginlik ve bloklaşmış enerji “lam” sesi ile temizlenir.
“Muladhara”, kök çakrası olduğu için bu çakrayı dengelerken ayaklarımızın altındaki toprak enerjisini hissetmek gerekir. Korkulardan kurtulup hayatımıza istikrar ve dengeyi getirmektir amaç. O nedenle bu çakrayı dengelerken ayaktaki asanaları kullanırız. Ayaklarımızın altındaki toprağı hissetmek için… Akışa “adho mukha svanasana” (aşağı bakan köpek) ile başlayıp verilen her nefesle korkulardan arınıp alınan her nefesle hayatımıza denge ve istikrarı davet ettik. Bu duruşta nefeslere odaklanarak, evimizi düşündük. Bir evimiz olduğu için şükredip minnettarlığımızı dile getirdik. Tüm bunları yaparken içimizden ya da sesli bir şekilde “lam” mantrasını söyledik. Daha sonra sağ ayak önde olacak şekilde “virabhadrasana I”ya (birinci savaşçı) geçip babamıza sevgimizi, teşekkürlerimizi, dualarımızı ve minnetimizi ilettik ve “trikonasana”ya (üçgen) ile birlikte geçim kaynağımızı düşünüp minnettarlığımızı ve şükranlarımızı dile getirdik. Daha sonra sol ayak önde “virabhadrasana I” ve “trikonasana” ile önce annemize minnettarlığımızı dile getirdik ve sonra da mesleğimize… Tüm bunları yaparken “lam” mantrasını da söylemeyi ihmal etmedik. En son “tadasana” (dağ duruşu) ile dünyamızı ve yeryüzünü düşünüp toprak ile bağlantımızı kurmak için gözleri kapattık. Burada dengeyi, istikrarı ve güveni hissetmeye çalıştık. Gözleri kapatıp dengede kalmaya ve ayaklarımızın altındaki toprak enerjisini hissetmeye çalıştık. Köklenme, kökler ve denge…
“Vinyasa” (akış) ile “adho mukha svanasana”dan “dandasana”ya (asa duruşu) oturduk. Sıra “svadisthana” (sakral/cinsel) çakraya gelmişti. Bu çakra, kök çakranın üç santimetre kadar yukarısında kuyruksokumu ve sakrum arasında bulunur. Eski çağlarda, kundalini enerjisinin bu çakrada bulunduğuna inanılırdı. Zaman içinde maddeye aşırı düşkünlük ve egoist davranışlar sebebiyle, bu enerji “muladhara” (kök) çakraya, yani “bilinçsizliğe” doğru gerilemiştir. Bu çakranın rengi turuncudur ve tatlığı ve yaratıcılığı sembolize eder. Kökten ikinci çakraya doğru ilerlerken, bilinçsizlikten bilinçaltına doğru geliyoruz. Uyku ile uyanıklık arası bir bilinç. Kundalini uyanmış ve ikinci çakraya kadar gelmiştir. Yalnız burada bir tehlike ile karşı karşıyadır. Sakral çakrada biriken kıskançlık, öfke, arzu ve açgözlülük gibi olumsuz duygular “shakti” enerjisinin yukarıdaki çakralara doğru ilerlemesini engeller. Enerji bloke olur ve köke doğru geri dönebilir. Bu çakranın elementi sudur ve su gibi yumuşak ve akıcı olmak bu çakranın özelliklerindendir. Sembol hayvanı ise timsahtır. Bilinçaltında uyuyan karmayı sembolize eder. Tembeldir ama harekete geçti mi güçlü ve tehlikeli olabilir. “Vam” mantrası ile bu çakra dengelenir ve bu çakranın sembolü altı taç yapraklı lotus çiçeğidir. Etkilenen organlar karaciğer, dalak, bağırsaklar, böbrekler ve mesanedir ve etkilenen salgı bezi ise cinsel salgı bezleridir. “Svadisthana” çakrayı kalça açıcı asanalar ile dengeleyebiliriz.
“Dandasana”da otururken, hayatımızdan üzüntü ve kederi çıkartıp yerine yaratıcılığı getirmeyi hayal ettik. Ellerle kulakları kapatıp “vam” mantrasının titreşimlerini hissetmeye çalıştık bedenimizde. Birkaç nefes burada mantra söyledikten sonra, nefes verirken “paschimottanasana”ya (yerde öne eğilme/batıya bakan duruş) geçip eski bir sevdiğimizi düşündük. Aramızda hala çözemediğimiz meseleler olduğu birini… Bu kişinin illa ki eski bir sevgilimiz olması gerekmiyordu; eski bir iş ortağımız ya da sevdiğimiz biri olabilirdi. Bu duruşta beklerken, o kişiyle olan tüm bağlarımızı kesip hayatımıza girmiş ve çıkmış olduğu için ona minnetlerimizi ilettik “vam” mantrası eşliğinde… Birkaç nefes sonra tekrar “dandasana”ya geçip kolları kulakların yanından yukarı uzattık ve elleri kenetledik tabanca gibi. Nefes alırken düz bir omurga ile biraz geriye eğilip nefes verirken öne katlandık. Her nefes verişte “vam” mantrasını söyleyerek… Bir sonraki duruşumuz “janu sirsasana”ydı (baş dize duruşu). Bu duruş içindeyken, üzüntü, keder, kıskançlık ve öfke gibi tüm olumsuz duygulardan arınmayı ve tüm ilişkilerimizi çözmeyi hayal ettik. Nefes alırken hayatımızdaki böyle kişilerin ismini aklımızdan geçirip nefes verirken onlara sevgimizi ve minnetimizi ifade ettik “vam” mantrasıyla… En son “baddha konasana”da (bağlı açı duruşu/kelebek) nefes alıp nefesi kalçalarımıza, kasıklarımıza ve su elementi ile ilişkili iç organlarımıza (böbrek, idrar kesesi ve cinsel organlar) yollayıp şifalanmayı diledik.
Sıra “manipura” (karın) çakraya gelmişti. Göbek deliğinin arkasında bulunan “manipura” çakra, kelime anlamıyla mücevher, cevher anlamına gelmekte. Bu çakra, kendine güven, azim ve kararlılıkla ilişkili. Bilinçsizlik ve bilinçaltı derken bilincimizin bulunduğu yere gelmiştik. “Manipura” çakra, psikolojik durumumuzla yakından ilgilidir. Psikolojik sorunlar hissettiğimizde, mide ve hazım sorunları yaşayabiliriz. Korktuğumuzda, heyecanlandığımızda ya da stresli olduğumuzda, karnımızın ağrıması ya da mide sorunları yaşamamız bu yüzdendir. Çakranın sembolü on taç yapraklı lotustur; dalak, karaciğer, safra kesesi, sinir sistemi ve pankreas etkilediği organlardır. Etkilenen salgı bezi ise pankreastır. Bu çakranın hayvanı, güçlü, gururlu, azimli ve kararlı ve engelleri aşabilen bir hayvan olan “ram”dır (koç). “Manipura” çakranın rengi enerji ve ışığın rengi olan sarı, elementi ateş ve mantrası da “ram”dır. “Manipura” çakrayı burgular ile çalıştırabiliriz.
Üçüncü çakrayı dengelemeye, “gomukhasana” (inek başı duruşu) ile başladık. Hayatımızdan öfkeyi çıkartıp kendimize güvenmek için bu duruşta sağa sola burgu yaptık. Nefes alırken üzdüğümüz kişileri düşünüp nefes verirken onlardan af dileyip suçluluktan kurtulmaktı amacımız. Başkalarına mutsuzluk vererek, mutlu olamazdık. Kimseye zarar vermemeliyiz ve bu yüzden de incittiğimiz kişilerden af dilemek için bu çalışmayı yapıyorduk. “Marichyasana” (Bilge Marichy duruşu) ile burgulara devam edip üzdüğümüz kişilerden özür dileme şansı elde ettiğimiz için şükrettik. Bilinçsizlikten bilinçaltına ve bilinçaltından bilince doğru yükseldiğimizi hissedip kendimize güvenimizi tazelemeye çalıştık. Gerçek güç içimizdeydi, dışarıda değildi. Kimseden güç alamazdık. İçimizdeki güçü hissedip yapmak istediğimiz herşeyi azim ve kararlılık ile yapabilirdik. Tabii ki “ram” mantrası eşliğinde…
BEN_4569
Sıra dördüncü çakraya gelmişti. “Anahata” (kalp) çakrası. Kelime anlamıyla “saf, el değmemiş” anlamına gelen “anahata” çakra, kalp, ciğerler ve kan dolaşımını ve timüs bezini etkiler. Yeşil, açık mavi ve pembe renktedir ve simgesi on iki yapraklı lotus çiçeğidir. Gerçek benliğimiz burada yaşamaktadır. Vicdanımız, kalbimiz… Sembol hayvanı, siyah antiloptur. Antilop hızlı ve güçlü bir hayvandır ama aynı zamanda da hassas ve duyarlıdır. Sezgileri ile tehlikeyi önceden sezebilir. Gece gündüz dikkatli ve uyanıktır. Kalbimiz önderliğinde yaşamaya başladığımızda, kalbimizin sesini dinlediğimizde ve zihnimiz yerine kalbimizden kararlar alıp uyguladığımızda, hayatın daha kolaylaştığını görebiliriz. Kalpten yaşamaya başladığımızda, içimizdeki ilahi gücü ve sonsuz bilincin konuştuğunu hissedebiliriz. Mantrası “yam” ve elementi hava olan bu çakrayı, arkaya eğilmeler ile dengeleyecektik.
“Sphinx” (sfenks) duruşu ile başladık “anahata” çakrayı dengelemeye. Nefes alırken bedenimize sevgiyi davet ederken, nefes verirken bedenden nefreti atıyorduk. Bu çakrayı dengelerken, bizi üzmüş olan kişileri aklımızdan geçirdik. O kişileri affederek kendimizi özgürleştirmek istemiştik. İçimizde olumsuz duygular varken özgürleşemezdik. Affetmek demek, o kişilerin yaptıklarını unuttuğumuz anlamına gelmiyordu. Affetmek demek o kişilerin bizde bıraktıkları enerjiyi yok etmek ve kendimizi özgürleştirmek anlamına geliyordu. Ancak bu şekilde devam edebilirdik. Geçmişteki acılara ve üzüntülere bağlı kalarak şimdiki zamana ya da geleceğe doğru adım atamazdık. Affetmek, özgürleşmekti. Özgürleşmek ise, göğüs kafesini esnetmek ve kalbi açmaktı.
“Sphinx” duruşunda nefes alırken bedene sevgi ve şefkati davet edip nefes verirken bizi üzen insanları düşündük ve affettik. “Yam” mantrası eşliğinde… Bir sonraki kalp açıcı asana “dhanurasana”ydı (yay). Bu duruş ile kırık kalplerimizi onarmayı amaçladık. Yaşadığımız herşeyi geride bırakmayı ve etkilerinden kurtulmayı… Bırakmayı, teslim olmayı… Kalbimizi yeniden açmayı… Yeni deneyimlere, yeni sevgilere, yeni ilişkilere…
“Adho mukha svanasana”ya (aşağı bakan köpek) geçerek daha yukarıdaki çakralara geçmeden önce toprak, su, ateş ve hava elementleri ve bu elementlerin çakralarıyla bağlantıyı tekrar kurduk. Tüm bu dört çakranın mantralarını söyledik ayakların altındaki topraktan enerjiyi alıp bir bir dört çakradan geçirerek… “Lam, vam, ram, yam”…
Öne sıçrayıp dizlerin üzerine oturduk. “Ustrasana” (deve duruşu) için. Bizi üzen insanları tekrar gözden geçirip her nefes verişte onları affederek… “Setu bandhasana” (yarım köprü) ya da “urdhva dhanurasana” (tam köprü) ile kalbi temizleyip, olumsuz karmadan, suçluluk, üzüntü ve kederden kurtulup, bize yapılan kötülükleri affedip, mutlu olmak için nefes alıp verdik “yam” mantrası eşliğinde…
Yere uzanıp dizleri göğüs kafesine çekip “apanasana”da (dizler göğse duruşu) hayatta ve sağlıklı olduğumuz için şükrettik. Kalbi rahatlattık, gevşettik ve esnettik yedi kere “lam, vam, ram, yam” söyleyerek…
Sıra beşinci çakra olan “vishuddha” (boğaz) çakrasına gelmişti. Eter (boşluk) elementi ile özdeşleşmiş olan “vishudda” çakra boğazın ortasında bulunur ve fiziksel ve manevi arınma ile ilişkilidir. Ense ve boğaz, bu çakradan etkilenen organlardır. Bu çakranın salgı bezleri tiroid ve paratiroid bezleridir. Çakranın rengi mavidir, onaltı taç yapraklı lotus çiçeği bu çakranın sembolüdür. Bu çakraya geldiğimizde, artık iyice bilinçlenmeye başlıyoruz. Bu çakranın hayvanı huzurlu beyaz bir fildir. Bu fil, şans, zenginlik, güç, bilgelik, saflık, temizlik, ve açıklığı sembolize eder. Mantrası “ham” olan bu çakra, fiziksel ve astral boyutlar arasında ve bilinç ve yüksek bilinç arasında bir sınırdır. Bu çakradan yukarıya yükseldiğimizde artık bilgelik ve yüksek bilincin kapıları aralanır. Boğaz çakrası, temiz ve düzgün ifadenin ve iletişimin merkezidir. Eğer kalbimizden geçenlerle zihnimizden geçenler uyuşmazsa bu çakrada tıkanıklık olabilir. İçimizden geçenleri dile getiremediğimizde de bu çakra tıkanır. O yüzden zihin ile kalbi bir ve bütün hale getirmek ve dudaklarımızdan güzel sözlerin çıkması önemlidir. Bağırmak ya da kavga etmek, doğru ve düzgün ifade değildir. Kendimi düzgün ve doğru ifade edebiliyor muyum? Herkes tarafından doğru anlaşılıyor muyum?
Hayatımızdan yanlış ifadeyi çıkarmak ve yerine doğru ve düzgün iletişimi getirmek için “sarvangasana”ya (omuz duruşu) geçtik. Bu duruşta nefes alıp verirken kendimizi Tanrı’nın bir parçası olarak görüp ne kadar bilge ve ilahi kişilikler olduğumuz fark etmeye çalıştık. “Ham” mantrası eşliğinde “halasana”ya (saban duruşu) geçip burada boğazdaki zehirlerden kurtulmaya çalıştık. Kendimiz hakkındaki olumsuz düşüncelerden arınıp aydınlanmaya doğru ilerlemek için, nefes alıp verirken kendimizin ne kadar ilahi ve bilge kişiler olduğumuzu düşündük. “Karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ile artık kendimizi gerçekten ve tamamen bilge olarak görüp sonsuz mutluluğa doğru bir adım daha attık. “Matsyasana” (balık duruşu) ile üç asana ile sıkıştırdığımız boğazı açıp temiz enerjinin bu bölgeye gelmesine izin verdik. Temizledik, arındırdık ve şifalandırdık. Artık kendimizi gerçekten de bilge kişiler olarak görmeye başlamıştık. Başkalarına yardımcı olabilen, güzel ifade edebilen, söyledikleri dinlenen…
“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile boynu sağa sola çevirip rahatlattıktan sonra sırada “ajna” (üçüncü göz) çakra vardı. İki kaşın ortasında bulunan bu çakra algı ve sezgilerle ilişkiliydi. Gözler ve beyin etkilenen organlar, hipofiz de etkilenen bezlerdi. Çivit mavisi renginde olan bu çakranın sembolü iki taç yapraklı lotus çiçeği. Hayvan sembolü yoktu. Bu çakraya geldiğimizde yüksek bilince doğru bir adım daha yaklaşmıştık. Bilinçsizlik, bilinçaltı, bilinç derken artık yüksek bilince doğru yol alıyorduk. Mantrası “aum” olan bu çakra doğru çalıştığında, artık sezgilerimiz güçlü bireyler haline geliyorduk ve altıncı hissimiz güçleniyordu.
Bu çakrayı, “balasana” (çocuk duruşu) ile dengeledik. Bedenimize her nefes alışta alçakgönüllülüğü davet ettik ve verirken şüpheleri attık bedenden. Çocuk duruşunda beklerken, yoga yolundaki tüm öğretmenlerimizle ilişkilerimizi gözden geçirip onlara minnettarlığımızı ve şükranlarımızı sunduk “aum” mantrası eşliğinde…
Sıra, “shiva” (eril enerji) ile “shakti”nin (dişil enerji) buluştuğu ve yüksek bilince ve “samadhi” (sonsuz mutluluğa) ulaştığımız “sahasrara” (tepe) çakrasına gelmişti. Kafatasının en üst noktasında bulunan bu çakranın sembolü bin taç yapraklı lotus çiçeğiydi. Artık lotus çamurlu köklerinden çıkmış tepede bembeyaz çiçek açıyordu. Beyaz renk ile tanımlanan bu çakra, beyin ve sinir sistemini ve epifiz bezini etkiliyordu. Artık ışık ve yüksek bilinç olmaya başlıyorduk. “Muladhara” (kök) çakrada bulunan “shakti” ile “sahasrara” (tepe) çakrada bulunan “shiva” buluşacaktı artık. Kökten, tepeye kadar cehaleti yenmiş ve artık yüksek bilince ulaşma zamanı gelmişti. Artık ilahi güç ile bir ve bütün olacaktık. Bu çakranın mantrası da “aum” idi.
2013-05-18 14.18.39
“Sahasrara” çakra için “sirsasana”ya (baş duruşu) geçtik ve burada nefes alıp verirken ilahi güç ile neye inanıyorsak o güç ile tüm ilişkimizi gözden geçirip temizleyip arındırdık. Hayatımızdaki zıtlıklar, ikisellik (dualite) herşey yok olmuştu. Artık aydınlanmıştık. Herşey ile bütündük, bağlantılıydık. Nefes, zihin, beden ve ruh bir ve bütündü. Bu duruş sonrası tekrar “balasana” (çocuk duruşu) ile bedeni dengeleyip yoga yolundaki eğitmenlerimize şükranlarımızı bir kez daha sunduktan sonra “savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu) ile dersi tamamlamıştık.
“Savasana” sırasında, bedeni gözden geçirdik. Ayak tabanlarından başın tepesine kadar yedi çakrayı tek tek ziyaret ettik. Gözler kapalı, beden yere teslim olmuş bir şekilde dinlenirken, her nefes alışta kökten tepeye kadar çakraları dolaştı bilinç. Kök çakradan tepe çakrasına kadar çakralarda bir süre bekleyip nefesle o bölgeyi temizledik mantralar eşliğinde… “Lam, vam, ram, yam, ham, aum ve aum.”
Derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu sonrasında, oturma pozisyonuna gelip dersi tamamlamadan önce, ellerle kulakları kapatıp üç kez uzun uzun “aum” mantrasını söyledik… Varoluşun, evrenin mantrasını… Tüm harfleri bir bir söyleyerek, titreşimleri zihnimizde hissederek… Uyanık olmayı, düş halinde olmayı, meditasyon halini… Zihni, aklı ve maddeyi… Işık, su ve bedeni… Söz, hayat ve zihni… Gelecek, geçmiş ve şimdiyi… Koruyucu (Brahma), yaratıcı (Vishnu) ve yıkıcıyı (Shiva)yı… Eril, dişil ve nötr’ü… Hepsi bir aradayken Yaradan’ı… Asana (duruş), pranayama (nefesi özgürleştirme) ve pratyahara’yı (duyuları kaldırmayı)… Hepsi bir arada söylendiğinde “samadhi”yi (sonsuz mutluluk ve huzur)…
Kuyruksokumumuzdaki çamurdan, içimizdeki gizli ve karanlık merkezden, çiçeğe, aydınlığa ve ışığa yükselmek… Bilinçsizlikten, hayvan ile insan arası bir bilinçten, yüksek, evrensel ve ilahi bilince doğru yükselmek… İçimizdeki gücün farkına varıp o güç ile yukarıya yükselmek… O güç içimizde… Sadece farketmemiz gerek…

asıl oyuncu kim?

Standard
“Savasana” (derin gevşeme ve dinlenme pozisyonu)… Özel derslerimden birinin sonu… Öğrenciyi gevşetmek için sözlü yönergeler veriyorum. “Ayaklar düşsün mat’ın (yoga minderi) sağına ve soluna. Bacaklar rahat ve gevşek. Kalçayı iyice gevşet. Kalçada hala bir gerginlik hissediyorsan, iyice sık kalçayı ve şimdi gevşek bırak. Bel rahat, karın gevşek. Sırt ve omuzlar gevşek. Göğüs kafesi rahat. Avuç içleri yukarı doğru, kollar gevşek. Boyun rahat. Dudaklar hafif aralık, dil alt damakta rahat. Sarksın yanaklar… Gözler göz yuvalarının içinde rahat… Başın tepesi, başın arkası tamamen gevşek ve rahat… Ayaklardan başın tepesine kadar bütün bedeni yerçekimine bırak. Gevşet tüm bedeni. Toprağın enerjisinin bedeni içine almasına, emmesine izin ver. Bedeni ağırlaştır. Teslim et toprağın enerjisine. Nefese odaklan. Nefes alış ve verişini izle. Nefese odaklandıkça bedeni iyice ağırlaştır. Bedenin sadece bir kılıf olduğunu fark etmeye çalış. İki kaşının arasına odaklanabilirsin ya da sadece nefesleri izleyebilirsin.”
BEN_4569
Yoğun bir vinyasa dersinin sonundaki gevşeme anında söylediğim cümlelerdi bunlar. Öğrenciyi derin gevşemeye hazırlanıyordum. Bir buçuk yılı aşkın bir süredir birlikte çalışıyorduk. Öğrenci gevşiyordu o an. Ama bir yandan da bir şey söylüyordu bana. Beni çok mutlu eden bir şey: “Göbek deliğime odaklanıyorum. Orada bir enerji hissediyorum. Sanki orada yaşıyorum. Sanki orada bir kalbim var. Göbek deliğime odaklandığımda da, daha derin bir meditasyona doğru yol aldığımı hissediyorum.”
Daha başka ne duymak isteyebilirdim ki? Öğrencinin bu sözleri beni yıllar öncesine götürdü. Aşağı yukarı aynı şeyleri hissettiğim bir yoga dersine. O sıralar yoğun bir şekilde meditasyona eğilmiştim. Çözmem gereken bazı meseleler vardı ve yoga öğretmenim beni ters duruşlara ve meditasyona yönlendirmişti. Her sabah kalkar kalkmaz “sirsasana” (baş duruşu), “sarvangasana” (omuz duruşu), “halasana” (saban duruşu), “karnapidasana” (kulak basıncı duruşu) ve “matsyasana” (balık duruşu) yapıyordum. Sonrasında 5 ila 15 dakika arasında meditasyon…
Meditasyonun süresi, o günkü iş tempoma göre değişiyordu. Akşamları da en az 15 dakikalık bir meditasyon yapıyordum. Ters duruşlar ile zihnim gitgide rahatlıyor ve gevşiyor, meditasyon ile de içime dönüyordum. Temizleniyor, arınıyordum. Günler böyle geçip gidiyordu.
O sabah yoga dersinde 10 dakikalık bir “savasana” yapmıştık. Daha önce hiç bu kadar uzun bir derin gevşeme ve dinlenme yapmamıştık. O gün, “savasana”da sırt üstü yatarken, bedenim ile ruhumun iki ayrı şey olduklarını fark ettim. Bedenimin gerçekten ağırlaştığını ve toprağa teslim olduğunu, ruhumun ise tam tersi “uçtuğunu”, “coştuğunu” ve “huzur dolu olduğunu” hissettim. Sanki bedenim yerde uzanıyordu ve ruhum gerçek anlamda “uçuyordu.” Ölmek böyle bir şey miydi acaba diye düşündüğümü hatırlıyorum. O kadar huzurlu bir andı ki, korkmadım. Öğretmenin seslerini duyuyordum. Yönergelerle bizi “savasana”dan uyandırmaya başlamıştı. “Nefesinizi derinleştirin. Daha derin nefesler alarak bedeni uyandırın. Ayak bileklerini ve el bileklerini küçük küçük daireler çizerek hareketlendirin. Kolları başın üzerinde birleştirin, kollardan ve bacaklardan iyice uzayın. Bacakları göğüse doğru çekin. Bedeni sağ tarafa düşürün. Yerden destek alarak oturma pozisyonuna gelin.”
Tüm bunları duyuyordum ama hareket edemiyordum. Ruhum, “uçmanın” tadına varmış, engel tanımıyordu. Bedenim ruhu çağırıyordu ama nafile. Ders bitti. Herkes kalktı. Toparlandı. Ben ancak “o büyülü anları” bırakıp gerçek dünyaya dönmeye karar vermiştim. Yavaşça yerimden kalktım. Ama o an, ben “eski ben değildim.” Bir şeyler değişmişti. Neler olmuştu hiç anlamıyordum ama hayatım o an değişmişti.
Hemen öğretmenin yanına gittim ve yaşadığım deneyimden bahsettim. Tek söylediği: “Olur böyle şeyler. Korkma, önemli bir şey değil.” Böyle bir açıklama beni derinlemesine bir araştırmaya sevketti. İnternet ne güne duruyordu. Araştırdım, araştırdım ve sonunda buldum: “Astral seyahat.” Birçok insanın deneyimlerini okudum ve kendiminkine benzer noktalar buldum. Teşhis konulmuştu. Ne olursa olsun, “zihin bilmek ve öğrenmek istiyordu.” Şu zihin yok mu, şu zihin!..
Peki neydi bu “astral seyahat” denen şey? Astral bedenin (eterik beden/süptil beden), en basit anlatımıyla ruhun, fiziksel bedeni terketmesi ve bu şekilde yolculuk yapması… Ruh, bedene astral bir kordon ile bağlıdır. Tıpkı bir bebeğin annesine göbek bağıyla bağlı olduğu gibi… Bu astral kordon göbek deliğindedir ve bir ruh, buradan bedeni terkedebilir ve bedene tekrar buradan girebilir.
O gün, öğrencinin hissettiği de bu derin bağ idi aslında. Hangi ara meditasyonda bu kadar ilerlemiştik? Nasıl da farketmemiştim? Aslında daha önceden “savasana” sırasında hissettiklerinden bahsetmiştik. Değişik renkler görme, bu renklerin daireler halinde dönmesi, büyümesi küçülmesi… Tüm bunlar meditasyona adım adım yaklaştığımızı gösteriyordu aslında. Ama ben “samadhi”ye (sonsuz mutluluk) bu kadar yaklaştığımızı farketmemişim.
“Samadhi”, beden, ruh ve zihnin bir ve bütün olması, ikiliğin ve zıtlıkların yok olması, yüksek bilince ulaşma durumu, zaman ve mekanın ötesine geçme hali…
O anda öğrenciyle bazı deneyimlerimi paylaşma ihtiyacı hissettim. Bu konuda daha önce hiç kimseyle konuşmamıştım. Demek ki benim de açılmam gerekiyordu. “Böyle bir deneyim yaşayınca, bedenin bir giysi olduğunu ve asıl oyuncunun ruh olduğunu farkediyoruz. Bilinç seviyesi arttıkça; ruh, beden ve zihin bir ve bütün oldukça; ikisellik ortadan kalkınca; herşey bir ve bütün olunca; zaman ve mekan kavramları yok olunca; insan bambaşka düşünmeye ve hissetmeye başlıyor. Eskiden önemli olan şeyler artık önemini yitiriyor. Hayata başka gözlerle bakmaya başlıyorsun. Ölmeden önce ölmek bu olsa gerek. Ne kadar fazla israf ettiğimizi, ne kadar doyumsuz olduğumuzu, ne kadar gereksiz alışveriş yaptığımızı, ne kadar lüzümsuz yere kırıldığımızı ve üzüldüğümüzü, ne çok şeyi boşu boşuna kafamıza taktığımızı görmeye başlıyoruz. Hayatımızı basitleştirmeye başlıyoruz. Daha küçük şeylerden mutlu oluyoruz. Küçülüyoruz. Çevremizi daraltıyoruz. Gereksiz nesneleri ve kişileri hayatımızdan çıkarıyoruz. Kendi kendimize daha çok yetmeye başlıyoruz. Tek başımıza olmak hoşumuza gitmeye başlıyor. Biriktirmiyoruz. İstemiyorsak, görüşmüyoruz. İstemiyorsak, gitmiyoruz. İstemiyorsak, buluşmuyoruz. İstemiyorsak, sırf mecbur olduğumuz için mutlu olmayacağımız düğünlere ya da toplantılara katılmıyoruz. Kısacası ruhu özgürleştiriyoruz. Ruha yaşam ve seçim hakkı tanıyoruz ve böylece hiç olmadığımız kadar mutlu ve huzurlu oluyoruz.”
“Savasana” sonrası oturma pozisyonu… Eller kalbin önünde dua pozisyonunda (anjali mudra) birleşmiş durumda… Çene göğüse yaklaşmış… Yani, ego kalbin önünde eğilmiş… Tamamen fiziksel boyutta başlayan bir ders, felsefi bir şekilde sona ermişti. “Aslında mutlu olmak elimizde. Zihnin etkisi altında kaldığımızda ve zihin ile hareket ettiğimizde, mutluluk bizden an be an uzaklaşıyor. Oysa, ruha kulak verdiğimizde, mutluluk yanıbaşımızda… Zihin ya da ego yerine kalpten ve ruhtan kararlar vermek ve o şekilde yaşamak umuduyla…”

neden kaybetmekten korkarız?

Standard

İnsanlara, hayvanlara, bitkilere, eşyalara bağlanmak… Bağlılık… Son zamanlarda yaşadığımız bazı olaylar bana bu konuyu düşündürttü. Bağlanmak mı bağlanmamak mı? Ya da çevremizdekilerle hiç bağ kurmamak mümkün mü? Hangisi doğru? Kafanız karıştı değil mi? Benim de karıştı.

312136_10150366021071416_275246722_n

Şimdi soracaksınız bana “nereden çıktı bu konu böyle” diye. Bir iki hafta önce çok değer verdiğim ve güvendiğim fitness eğitmenlerinden biri, üye olduğum spor tesisinden ayrıldı. Aslında bir aydır ayrılıp ayrılmamayı düşünüyordu ve bana bu düşüncesinden bahsetmişti. Sonunda ayrıldı. Tam bir ayrılık sayılmazdı bu. Bundan böyle alanda bulunan eğitmenlerden biri olmayacaktı. Dışardan sadece özel dersler ve grup dersleri vermek için gelecekti. Bu fitness eğitmeninin ayrılma kararı beni derinden etkiledi. Niye mi? Çünkü yaklaşık bir sene boyunca benim kişisel eğitmenimdi. Haftada iki kere baş başa özel ders yapıyorduk. Ona güveniyordum. Fitness programlarımı o ayarlıyordu. Ben, öyle her eğitmenin yaptığı programı beğenen ve her grup dersine giren biri değilim. Biraz seçiciyim bu konuda. Karalar bağlayıverdim mi hemen!

Bir de işin alışkanlık ve bağlılık yönü vardı. Ne olursa olsun bir sene özel eğitmenin olmuştu bu fitness eğitmeni arkadaşım. Son bir sene özel ders yapmadık ama onun derslerini çok zorunlu olmadıkça kaçırmıyordum. “Leb demeden leblebiyi anlama” misali, ben onun halinden, tavrından, duruşundan hangi hareketi yaptıracağını bile çoğu zaman kestirebiliyordum. Tarzına alışmıştım. Grup derslerinde “adam gibi” çalıştırıyordu. Gerektiğinde “canımızı çıkartıyordu.” Beni de kendi tarzına uydurmuştu. Kendi yoga derslerimde, ben de öğrencilerimin canını çıkartıyordum. Tıpkı sevgili fitness öğretmenim gibi.

İşte tüm bu alışkanlıklardan ve bağlılıktan ötürü, sevgili eğitmen arkadaşımın alan eğitmenliğinden ayrılacak olması beni derinden sarstı. Hemen bağlılık, alışkanlık ve bağımlılık konularını düşünmeye başladım. İnsandık sonuçta, çok kolay bağlanabiliyorduk. İstediğim kadar yoga eğitmeni olayım, yoga felsefesine inanayım ve uygulamaya çalışayım olmuyordu işte. Yine de “bağlanıyordum.”

Bu bağlardan nasıl kurtulacaktım diye düşünürken bir olay daha geldi başıma. 17 yaşındaki köpeğim biraz rahatsızlandı. Aslında bir iki senedir mide-bağırsak sisteminde sorunlar vardı. Yine de idare ediyorduk. Yaklaşık iki sene önce karaciğerine iyi gelen bir köpek maması vermeye başladık. Ondan önce, genellikle biz ne yersek onu yiyordu. Tabii ki et, özellikle de tavukla besleniyordu. Tüm bu yedikleri köpeğimizin mide-bağırsak sistemini bozmuş, karaciğerinin yağlanmasına sebep olmuş ve biraz da kan değerlerini yükseltmişti. Tıpkı insanlar gibi, öyle değil mi?

Neyse, bir haftalık tatile gittiğimizde onu da götürdük. Yolumuz oldukça uzundu. Araba yolculuğu 17 yaşındaki köpeğimize biraz zor gelmişti. Bir-iki gün kendine gelemedi tatil beldesinde. Üç-dört gün iyi hissetti kendini. Sonra da döndük. Bu sefer, yaşadığımız şehirde iki-üç gün kendine gelemedi. Mide-bağırsak, yeme-içme ve gezme saatleri değişti. Hepsi birden köpeğimizin poposundaki bir kitlenin kanamasına neden oldu.

O gün eve geldiğimde evi kan gölü içinde buldum. Köpeğimin yarası kanamış ve evin içi “sanki cinayet işlenmişçesine” bir hal almıştı. Köpeğim de titriyordu. Hemen aldım veterinere götürdüm. Kanı durdurmak için iğne yaptılar ve ertesi gün hemen cerrahi bir operasyonla o kitleyi almaya karar verdiler. Ertesi gün yine gittik ama kan değerleri biraz yüksek çıktığı ve kansızlık çektiği için ameliyat yapamadılar. Bir hafta boyunca kan değerlerini düşürmeye ve kan depolaması için vitamin ve ilaç takviyesi yapmaya karar verildi. Sonra tekrar bir kan tahlili yapılacak ve sonuca göre ya ameliyat yapılacak ya da bilmiyorum ne olacak.

903886_10151511415218812_1463427462_o

İşte köpeğimin başına gelenler ben de “kaybetme korkusu” yarattı. Neden “kaybetme korkusu?” Hiçbir şeye bağlı ve bağımlı olmasak, kaybetme korkumuz olur muydu? Tabii ki olmazdı. Kaybetme korkusu, sadece ve sadece “bağlı ve bağımlı” olduğumuzda gelişen bir duygu. Köpeğime öylesine alışmıştım ki! Beraber büyümüştük adeta. 17 senedir bizimleydi. Evimizin bir ferdiydi. Ona bağlanmıştık ve belki de ilk defa “somut olarak” onu “kaybetme” riskiyle karşı karşıyaydık. Yaşı ileri olduğu için, anestezi ve ameliyat riskliydi. O yüzden de tüm bu tetkikler ve ilaç desteği yapılıyordu.

Bu iki olay, beni bu konuyu sorgulamaya itti. “Bağlılık”, “bağımlılık” ve “bağlı olmak”. Yoga üstadı Patanjali’nin derlediği yoga sutralara göre, yoganın dayandığı iki temel ilke vardır. Biri “abhyasa” (pratik) ve diğeri de “vairagya” (bağlanmamak). Bu iki temel ilkeyi uygulayarak, gerçek benliğimize ulaşabiliriz.

“Abhyasa” yani “pratik”, sürekli sakin ve dingin olmak ve bu sakinliği ve dinginliği korumak için bir şeyler yapmak anlamına gelir. Bu nedenle pratik uzun süreli olmalı ve asla sekteye uğramamalıdır.

“Vairagya” ya da Türkçe anlamıyla “bağlanmamak”, bağımlı olduğumuz şeylerden vazgeçmek demektir. Bu bağımlılıklar, “gerçek benliğimizi” görmemizi engelleyen korkular ve hoşnutsuzluklar olabilir. Ya da herhangi bir kişiye, hayvana, bitkiye ya da eşyaya aşırı bağlılık ve bağımlılık şeklinde sirayet edebilir.

Bağlanmamak, bizi “doğruya”, “gerçeğe”, “benliğimize” ve “manevi şahsiyetimizi” anlamaya götürür. Oysa bağımlılıklar, yaşam tarzımız, davranışlarımız, sözlerimiz ve düşüncelerimiz yoluyla bizim “daha ulvi bir deneyim” yaşamamızı engeller.

“Abhyasa” (pratik), bizi daha sakin ve durağan bir duruma getirecek şeyleri yapmak demektir. Zihin, çevredeki cisimlere karşı ilgisini kaybettiği zaman ve onları artık istemediği zaman, “bağlanmamak” ilkesi kendiliğinden devreye girmiş demektir. En basit ifadesiyle, “bağlanmamak”, vazgeçmek, koyuvermek, işi oluruna bırakmak ve serbest bırakmak demektir. Bu sözde basit ama uygulamada zor bir süreçtir. Bir şeyden vazgeçmek, öncelikle “zihinde” başlar. Zihin vazgeçmezse ve bırakmazsa, biz asla vazgeçemeyiz.

“Bağlanmamak”, isteklerin, arzuların, düşüncelerin ve duyguların durdurulması ve zihnimizdeki “ben bağlı değilim, ben bağımlı değilim” gibi cümlelerin susması demektir. Eğer zihnimiz içten içe böyle söylüyorsa, bu noktada “vairagya”dan bahsetmek mümkün değildir. Bu noktada, zihnimizin neye bağlandığını anlamaya çalışmamız gerekir.

Patanjali’ye göre, “bağlanmamak” kişiliğimizin derin katmanlarına doğru yol alan bir süreçtir. Kısaca ne anlatmak istediğini açıklayım. Yoga üstadı Patanjali, öncelikle, kişilere ve cisimlere karşı olan daha yüzeysel bağlılıklardan başlayıp, zaman içinde daha süptil ve psişik güç ve deneyimlere karşı bağımlılıklarımızdan da vazgeçmemizden bahsetmektedir. Patanjali’ye göre, eninde sonunda bu tür süptil ve psişik bağımlılıklar yüzünden de biz kendi benliğimizi anlayamayız ya da bu süreç biraz uzun sürer.

Özetleyecek olursak, öncelikle çevremizdeki insanlara, hayvanlara, bitkilere ve nesnelere karşı bir bağlılığımız vardır. Bu bağlılıklardan kurtulduğumuzda özgürlüğün birinci aşamasına ulaştık demektir. Sonrasında, meditasyona, “prana”ya (yaşam enerjisine), beş elemente, duyulara ve zihnin daha derin katmanlarına bağımlılıklar kurtulma gelir. Son olarak da, “guna” olarak adlandırdığımız maddi doğanın üç haline bağlılıktan vazgeçmek gerekmektedir. İnsan her zaman maddi enerjinin bu üç halinin etkisi altındadır. “Sattva guna” insanı gelişme ve yükselişe, “Tamo guna” çöküntü ve inişe, “Raco guna” ise ortalama hayata yöneltmektedir.

Tüm bu bağlılıklardan kurtulduğumuzda, bilinç seviyemiz yükselir, artık herhangi bir şeye bağlanmayız ve “samadhi”ye (sonsuz mutluluk ve huzur) ulaşırız.

Bence zor bir yolculuk. Sizce de öyle değil mi? Ama imkânsız değil. Tüm bu bağlardan, bağımlılıklardan ve bağlanmalardan kurtulmak ve özgür olabilmek kolay bir süreç değil. Sonuçta hepimiz insanız. Şehir hayatını terk edip dağda inzivaya çekilip bir keşiş olarak yaşamıyoruz. Şehir hayatının içinde, istekler ve arzular ile yaşıyoruz. İstersek uzun yıllardır yoga yapıyor olalım, öyle ya da böyle, mutlaka bazı şeylere karşı bağlılık ve bağımlılık hissedebiliriz. Bu bir insan, bir hayvan, bir bitki, bir cisim, kılık kıyafet, çanta, ayakkabı, seyahat ya da herhangi bir şey olabilir. Bu durumda ya alıp başımızı gideceğiz şehirden, inzivaya çekileceğiz ve dünyanın nimetlerinden uzak bir yerde “bağımlılıklarımızdan” vazgeçerek, gerçek benliğimize ulaşmanın ve gerçek anlamda bir “yogi/yogini” olmayı deneyeceğiz; ya da şehir hayatı içinde elimizden geldiğince kendimizi, ruhumuzu ve zihnimizi terbiye etmenin yollarını arayacağız. Dünyanın nimetleri içinde “bağımlılıklarımızdan” ve “bağlılıklarımızdan” vazgeçmeye çalışacağız. Bence meşakkatli bir yol ama denemeye değer. Eğer bunu başarabilirsek işte o zaman “gerçek anlamda bir yogi” ve “gerçek anlamda bir ermiş” olabiliriz bence…

ooooooommmmmmmm!

Standard

20130324_180230Şansım mı şanssızlığım mı, bir türlü bilemem… Yogayı bir spor tesisinde tanıdım, bir yoga stüdyosunda değil. Bir spor tesisinde yoga, diğer grup derslerinden pek de farklı algılanmıyor maalesef. 50 dakikalık bir zaman dilimi içinde ancak ve ancak asanaları deneyimleyebiliyorsun ve dersin başında ve sonunda meditasyona bile zaman kalmıyor. Hatta derin dinlenme ve gevşeme pozu “savasana” bile çok kısa tutuluyor bu zaman kısıtlaması nedeniyle. Bu yüzden, gerçekten de dersin başı ve sonunda meditasyon yapılan yoga dersleriyle yoga eğitmenliği kursuna yazıldığımda tanışabildim ancak. Ve “aum” mantrası söylemenin keyfini de eğitmenlik kursu boyunca gittiğim yoga stüdyosunda tattım. “Aum” mantrasının ne anlama geldiğini bile bilmiyordum bu stüdyoya gitmeden önce… Oysa o kadar sene yoga yapmıştım ancak bu konuda hiç bilgi sahibi değildim. Meğer neler kaçırmışım.

“Aum” ya da söylediğimiz şekliyle “om”, aslında çok derin titreşimi olan bir hece, bir sözcük, bir mantra. Bu bir “tohum mantra” ve dolayısıyla da diğer tüm mantraların atası sayılabilir. “Om” hecesi evreni oluşturan ve Tanrı’nın ya da Atman’ın üç halini temsil eden bir hecedir. Bu heceye temel yoga yazıtlarında rastlamak mümkündür.

“Aum” her bir harfinde bir anlam taşımakta. Eğer bu anlamları bilmiyorsak, yoga yapan kişileri “salakça” oturup ellerini dizlerinin üzerinde birleştirip hep bir ağızdan “ooooommm” diye bağıran bir grup insan olarak nitelendirebiliriz ve bu görüntüyü gözlerimizin önünde canlandırıp kahkahayla gülebiliriz bile.

“Om” sesi üç harfin birleşimiyle oluşur: A, u ve m. Her bir harf bir anlam ifade eder. Örneğin, A uyanıklık halini, U düş görme halini ve M düşsüz uykuyu (meditasyonu) temsil eder. Ayrıca, A maddi hali, U zihni ve M akli hali ifade eder. Yine sırasıyla, ışık, su ve besin; yumurta, rahim ve toprak; söz, hayat ve zihin; gelecek, geçmiş ve şimdi ve koruyucu (Brahma), yaratıcı (Vishnu) ve yıkıcıyı (Shiva) sembolize eder. Tüm bu harfler, eril, dişil ve nötr durumları ifade eder. Hepsi bir aradayken ise Yaradan’ı sembolize eder.

“Aum”un bir diğer anlamıysa, “asana” (duruş), “pranayama” (nefesi özgürleştirme) ve “pratyahara”dır (duyuları kaldırma). Üç harf bir arada söylendiğinde “samadhi”yi yani sonsuz mutluluk ve huzuru ifade eder.

İşte tüm bu sebeplerden dolayı “Aum” hecesini söylemek çok önem arz eder. Bu kelimenin ne anlama geldiğini bilince bu heceyi laf olsun diye duygusuz ve hissiyatsız söylemek istemeyiz. Özellikle de “m” harfinin meditasyon hali olduğunu öğrendikten sonra neden bu sesi uzatıp nefesimiz tükenene kadar söylediğimizi anlamış olmamız gerek. “Om” mantrasını söylerken tüm harflerin tek tek ağzımızdan çıkmasına dikkat etmeliyiz. A, U ve M. Amacımız, bu mantranın barındırdığı tüm ifadeleri ve duyguları da ağzımızdan çıkararak ses ile bir titreşim yaratmak ve bu titreşimi tüm bedenimizde hissetmek…

Peki, bu titreşimi yaratıp tüm bedenimizde bunu hissedince ne oluyor? Bütün bunların amacı ne? Bir kişi yoga asanaları yapmaya başlayıp kendini bu felsefenin derinliğine kaptırmaya başladığı zaman aslında kendisinin sadece bir beden olmadığını farketmeye başlıyor. Bedenden ibaret olmadığını farkeden kişi, ruhunu ve zihnini algılıyor. Böylece, kişi yavaş yavaş yoga asanaları, meditasyon ve mantralar sayesinde “Evrensel Ben” ile buluşuyor ve “bir ve bütün” oluyor. Yani “Aum” oluyor. Böyle bir kişi, sınırların ötesine geçiyor ve içindeki gücü farkediyor. Böylece, beden-ruh-zihin birliğini ve bütünlüğünü yakalıyor.

İşte tüm bu nedenlerle “Aum” mantrası çok önemli. “Om” hecesini öylesine gelişigüzel söylemek bize bir şey katmayacak. Öylesine söylenen bir “Aum” ne içimizdeki cevheri farketmemizi sağlar ne de titreşimleriyle bizi farklı boyutlara taşır.

Yaklaşık altı yıllık yoga geçmişimden söz ediyorum hep. Bu altı yıllık yoga geçmişimin sadece son iki senesinde “Aum” mantrasını söyledim. Ondan öncesinde benim için “Om” yoktu. Önceleri “Om” benim için sadece derslerin sonunda söylenen bir vedalaşma sembolüydü. Ta ki ne anlama geldiğini, içinde ne derin ifadeler barındırdığını görene kadar…

Şimdi bu mantrayı söylemek beni çok mutlu ediyor. İçimde yarattığı enerjiyi ve titreşimi hissetmek bana hayatın güzelliklerini hatırlatıyor her seferinde. Bir tek neye üzülüyorum biliyor musunuz? Yoga yapan kişilere “Aum” hecesinin ne anlama geldiğinin anlatılmamasına… İnsanlar “Aum” mantrasını ilahi bir dinin bir duası olarak yorumluyorlar ve bu nedenle kendi inançlarına ters düştüğünü düşünüp bunu söylemek istemiyorlar. Aslında “Aum” sadece ve sadece Evren’i ifade ediyor, Evren’in içerdiği her şeyi anlatıyor. Öyleyse, “Aum” mantrasını söylemekten kaçınmak niye?